"'Yalnız işsiz olanlar değil daha iyisini yapabilecekken yapamayanlar da başıboştur."

KPSS tamamlandı 02.07.2006

3.7.2006 (Kategori: Haberler ve Yorumlar)
 

Lisans adaylarına yönelik Kamu Personeli Seçme Sınavı (KPSS), bugün yapılan sabah ve öğleden sonra oturumlarıyla tamamlandı.

2006-KPSS, ÖSYM tarafından 81 il merkezi ve Lefkoşa'da gerçekleştirildi. Sınavın bugün saat 09.30'da başlayan sabah oturumuna 129 bin 343, öğleden sonra saat 14.30'da başlayan oturumuna da 77 bin 186 aday katıldı.

Adaylara, sabah oturumunda Hukuk, İktisat, İşletme, Maliye ve Muhasebe, öğleden sonraki oturumunda Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri, Ekonometri, İstatistik, Kamu Yönetimi ve Uluslararası İlişkiler ile ilgili test soruları yöneltildi. Her bir oturum 3.5 saat sürdü.

KPSS'nin dün yapılan birinci oturumuna 456 bin 804 aday katılmış ve adaylara Genel Yetenek ve Genel Kültür soruları yöneltilmişti. Ayrıca isteyen adaylar yabancı dil sorularını yanıtlamıştı. Dün öğleden sonraki oturuma ise 215 bin 525 öğretmen adayı katılmıştı.

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Dalgalanmaya karşı 22 çözüm önerisi

20.6.2006 (Kategori: Haberler ve Yorumlar)


'Küresel' özellik gösteren dalgalanma sonrasında, 'nedenleri teşhis' üzerinde tartışmalar yoğunlaşırken, Milliyet ekonomi, Türkiye'nin önde gelen iktisatçılarına ve akademisyenlerine, farklı bir soru yöneltti: Peki, şimdi ne yapmalı? Türkiye'nin hangi tedbirleri alması gerekir. Hangi ek tedbirlerle, Türkiye bu küresel dalgalanmayı en az hasarla atlatabilir ve yoluna devam edebilir?...
10 önemli iktisatçı ve akademisyenden bu sorunun yanıtını aldık. Sorumuzu yanıtlayan iktisatçıların genel anlayışlarının bir sonucu olarak önerdikleri 22 önlem de farklılıklar gösterdi

İŞTE ÖNERİLER...

1. Vadeli ithalat (KKDF artışı ile) sınırlandırılabilir.Yabancı para kredi kullanımı pahalılaştırılmalı.
2. Servet transferine vergi (Tobin) getirilmeli.
3. Hazine borçlanmasında döviz veya TL kâğıtların getirisi eşitlenmeli.
4. Mevduatın TL'den dövize veya tersi hareketler vergilendirilmeli.
5. Yetmiyorsa, iç talep ÖTV ve KDV artışlarıyla frenlenmeli.
6. Yabancıya gayrimenkul satışı sınırlanmalı.
7. İhracat akla gelen her yöntemle teşvik edilmeli.
8. Tüm politikaları 'tedirgin olmasın' şantajıyla ipotek altında tutan borsanın işlevi mercek altına alınmalı.
9. Cumhurbaşkanlığı ile ilgili gerginlik engellenmeli.
10. Programı mikro reformlarla güçlendirilmeli.
11. Ama ara malı ithalatına kısıtlama kesinlikle olmamalı.
12. Bazı harcamalar ertelenmeli.
13. AB süreci ile ilgili hükümet tavrı açıklığa kavuşmalı.
14. Enflasyon beklentisi süratle kırılmalı.
15. Merkez Bankası, siyasi baskılara göğüs germeli.
16. Hükümet ucuz iç politikayı unutup, güveni yeniden kazanmalı.
17. Dalgalı kur devam etmeli.
18. Yüksek faiz ve ucuz dövize dayalı program IMF'nin desteği alınarak yeniden düzenlenmeli.
19. Yeni bir sanayileşme stratejisi, doğru dürüst bir "atılım programı" hazırlanmalı.
20. Para politikası çıkar çevrelerine karşı korumalı.
21. 32 sayılı karar Türkiye'nin reel ve finansal ekonomisinin gerçeklerine ve ihtiyaçlarına yönelik olarak yeniden revize edilmeli.
22. Spekülatif sermaye hareketleri munzam karşılıklar, finansal vergilendirme ve Merkez Bankası'nın aktif politikaları ile denetlenmeli.

Para politikası analizini çıkar çevreleri engelliyor

Prof. Dr. Asaf Savaş Akad (Bilgi Üni.)
Para politikası ciddiye alınmalıdır. Hâlâ para politikası ihmal ediliyor.
Siyasetten, yapısal reformlardan söz ediliyor. "Büyük Buhrana" ya da Japonya'nın 10 yıllık duraklamasına yanlış para politikasının neden olduğu bir türlü kabullenilmiyor. Birileri bunun görülmesini bile istemiyor.
Tekrar ediyorum. Para politikası zor bir iştir. Türkiye ilk sınavdan çok başarısız geçmiştir. Cumhuriyet tarihinde ilk defa dalgalı kur rejimiyle beraber bağımsız para politikası uygulama olanağı oluşmuş fakat Türkiye bu sınavdan başarısız çıkmıştır.
Korkum şudur: Son dört yılın para politikası tartışılamadığı ve yapılan hatalar görülmediği ölçüde aynı hataların gelecekte tekrarlanması ihtimali yükselmektedir.
Uygulanan para politikasının analizini engelleyen çıkar çevreleri Türkiye'ye büyük kötülük yapıyor. Geleceği de karartıyor. Son 4 yıl gösterdi. İstediğin kadar yapısal reform yap, olumlu dış konjonktür yakala, siyasi istikrarı sağla, yanlış para politikası eninde sonunda ekonomiyi duvara vurduruyor.
Sonuç:
Kamuoyu para politikasını sahiplenmeli ve çıkar çevrelerine karşı korumalıdır.

KDV, ÖTV artışıyla talep frenlenebilir

Ege Cansen (Hürriyet gazetesi yazarı)
Bugün yapılması gerekenler şunlar:
1. Vadeli ithalat, diğer bir deyişle "reel sektör açık pozisyonu" sınırlandırılmalıdır. Bunun için vadeli ithalatı pahalılandıran KKDF artışı, L/C'leri peşin veya yarısı peşin açma mecburiyeti gibi kurallar konabilir.
2. Bankaların ve sanayinin yabancı para kredi kullanmaları pahalılaştırılabilir.
3. Servet transferleri üzerine vergi getirilebilir. (Tobin Vergisi).
4. Hazine borçlanmasında döviz veya TL'ye natık kâğıtların muhtemel getirisi eşitlenmelidir.
5. Mevduatın TL'den dövize veya tersi hareketler vergilendirilmelidir.
6. Bütün bu tedbirler yetmiyorsa, iç talep ÖTV ve KDV artışlarıyla frenlenmelidir.
7. Yabancıya gayrimenkul satışı sınırlanabilir. Yurtdışına çıkan servet kazancı vergilendirilir.
8. İhracat her yöntemle teşvik edilmelidir.
Bu ve benzeri önlemlerin dozu ve zamanlaması, konması ve kaldırılması, sorumlu mevkide bulunanların inisiyatifine bırakılmalıdır. İktisadi hayatın dinamiklerine göre hareket edilir. Ancak hedeften şaşmamak gerek. Hedef, euro'ya geçinceye kadar döviz dengesini sağlamaktır.

Yüksek faiz, ucuz döviz cenderesinden çıkılmalı

Prof. Dr. Erinç Yeldan (Bilkent Üni.)
Ulusal ekonominin kalıcı ve istikrarlı bir büyüme dengesine geçmesi ancak "yapısal" nitelikli tedbirlerle mümkün. Bunun için izleyebilecek strateji şu unsurlara dayandırılmalı:
1. Sermaye hareketlerinde her türlü denetimi kaldıran 32 Sayılı Kararı Türkiye'nin reel ve finansal ekonomisinin gerçeklerine ve ihtiyaçlarına yönelik olarak yeniden revize edilmelidir.
2. Türkiye yüksek reel faiz ve yapay ucuz döviz kuru cenderesinden çıkarılmalıdır. Spekülatif sermaye hareketleri munzam karşılıklar, finansal vergilendirme ve Merkez Bankası'nın aktif politikaları ile denetim altına alınmalı ve caydırılmalıdır;
3. Merkez Bankası "bağımsızlığı" reel ekonomiye "ilgisizlik" anlamında yorumlanmamalı. "Bağımsız" merkez bankalarının birden fazla ve zaman içinde öncelikleri değiştirilebilen esnekliğe sahip olabilir. "Fiyat istikrarı" bu hedeflerden sadece bir tanesidir.
4. Türkiye ulusal tasarruflarını finansal spekülasyon oyunlarında harcanmasının önüne geçecek tedbirleri bir an önce uygulamaya koymalı ve büyümesinin finansmanını sürdürülebilir ve sağlıklı kaynaklara dayandıracak bir stratejik planlamayla gerçekleştirmelidir.

Daha aktif maliye politikası uygulanmalı

Faik Öztrak (Milliyet gazetesi yazarı)
Enflasyon beklentileri, faiz, kur ve risk algılaması dörtgeninde kısır bir döngüye girilmesini önlemek için bu süreci yumuşatmak gerekiyor. Çözüm noktası ise artan enflasyon beklentisini süratle kırmak.
Riski azaltmanın, enflasyonist beklentileri ve cari açığı kontrol altına almanın tüm yükü ekonomi politikalarına biniyor. Bu durumda iç talebin gereğinden fazla kısılmasına hazır olunduğuna piyasa oyuncularının inandırılması lazım. Ancak risk algılamasının artmaması için dış talep artırılarak büyümenin makul seviyelerde tutulması da önemli.
Merkez Bankası'nın, siyasi baskılara göğüs gererek, enflasyon karşısındaki kararlılığını sürdürmesi önemli. Maliye politikasının da aktif olacağını gösteren daha güçlü düzenlemelere ihtiyaç var. Örneğin bütçe ödeneklerinde TBMM kararıyla belli bir kısıntıya gidilmesi, buradan ve kur nedeniyle artan ithal vergilerinden sağlanan imkanın bir kısmının üretim girdileri üzerindeki vergilerin düşürülmesinde kullanılması gibi.

IMF'nin desteği alınarak program yenilenmeli

Prof. Dr. Güngör Uras (Milliyet yazarı)
Bugüne kadar sürdürülen politikaları gözden geçirmek gerekiyor.
(1) Dalgalı kur sistemi devam etmelidir. (2) Yüksek faiz ve ucuz dövize dayalı program bundan sonra istenilse de uygulanamayacağından, IMF'nin de desteği alınarak programda düzenlemeye gidilmelidir.
(3) Döviz kurlarında istikrarı sağlamak için, ülkeye spekülatif (döviz fiyatlarında hızlı inişe ve çıkışa yol açacak) döviz hareketini dizginleyecek vergi tebirleri uygulamaya konulmalıdır. (4) Ucuz dövize değil, ihracata dönük, üretime dönük (bugüne kadar Asya ülkelerinde örnekleri başarı ile uygulanan) yeni bir program hazırlanmalıdır.
(5) Yeni programın hedefi, ihracata dönük üretim artışını teşvik etmek olmalıdır. Tarım ve imalat sanayiinde üretim ve istihdam artışı ihracata bağlıdır.
(6) Yeni bir sanayileşme stratejisi bir an önce ortaya konulmalı, Türk ekonomisinin geleceğini olumlu etkileyebilecek ana sektörler belirlenmelidir. IMF'nin de desteğini alarak yeni bir program hazırlanmalı.

Mevcut program mikro tedbirlerle güçlenmeli

Prof. Dr. Fatih Özatay (Eski MB Başkan Yrd.)
Bugün gördüğümüze benzer hareketler 2004'de de oldu. O zamanki dalgalanmada kuvvetli bir program vardı. Dış kaynaklı tek bir belirsizlik vardı, AB tarih verecek mi, vermeyecek mi? AB tarih verince de tüm belirsizlikler ortadan kalktı.
Şimdi, yine kuvvetli program var fakat şu anda birçok belirsizlik kaynağı da var. Bunlar, yine AB süreci, İran'la ilgili kaygılar, petrol fiyatları, cari işlemler açığı, en önemlisi cumhurbaşkanlığı dolayısıyla bir siyasal gerginlik beklentisi... İran'la ilgili bir şey yapamayız. Ama diğer etkenlerle ilgili yapılacak şeyler var. Özellikle cumhurbaşkanlığı ile ilgili gerginlik yaşanması engellenebilir.
Programı devam ettireceğiz. İki artan cari işlemler açığına çözüm bulmaya çalışacağız. Bu da mikro reformlarla olabilecek bir şey. Çünkü cari açık yüksek. Rekabet gücümüzü artırıcı mikro önlemler paketi açıklanabilir. Ama ara malı ithalatına kısıtlama kesinlikle olmamalı. Programı devam ettireceğiz ama mikro reformlarla güçlendireceğiz.

İç talep denetlenmeli bazı harcamaları ertelemeli

Doç. Dr. Hasan Ersel
Enflasyonun yükselmesini önleyebilmek için yapılması gereken iç talebin denetlenmesi. Maliye politikasında da yapılacak şeyler var. Bazı harcamaları durdurmak ya da ertelemek böylece hükümetin olayın farkında ve içinde olduğunu kanıtlamaktır. Öte yandan AB sürecinde önemli sorunlar olduğu açıktır. Bu konuda hükümetin tavrının ve programının açıklığa kavuşması gerekir.
Tabii akla şu gelebilir: AB ile olan ilişkiler stratejik davranış gerektiriyor. Kıbrıs sorununa ilişkin belli bir gelişme hükümeti belli bir tavrı almaya itecektir. Bunlar da önceden kamuoyuna açıklanabilir nitelikte değildir. Doğrudur. Bu konuda yapılması gereken kamuoyunu bilgilendirmektir, fazlası değil. Ama o noktanın gerisinde olduğumuzu düşünüyorum. Ancak iktisadi kararlar açısından daha önemli olanı, Türkiye'nin AB süreci içinde yapması gereken reformları yapmakta kararlılığını inandırıcı bir biçimde ortaya koymasıdır. Sanırım son bir yılın iktisat politikasının en aksayan yönü buydu.

Köşk'e çıkma takıntısı gerginlik yaratıyor

Prof. Dr. Hurşit Güneş (Milliyet yazarı)
Uluslararası dalgalanmalara elbette tamamıyla bağışık olunamaz. Cari açığı da kısa vadede ortadan kaldırmak zor. Üstelik petrol fiyatlarının geldiği nokta ortaya çıkan cari açığın çok önemli bir nedeni. Ancak duruma kayıtsız da kalınamaz.
Cari açıkta reel olarak değer kazanan ulusal para ile aşırı yüksek büyüme yapısının etkisi var. Dolayısıyla cari açık da, ya büyüme daraltılarak, yani sıkı para ve maliye politikalarıyla frenlenebilir, ya da sürekli kur artışlarının getireceği ihracat gelişmesiyle. Ya da her ikisiyle. İlk önlem zaten gündemde. İkincisinin ise enflasyonist beklentileri körüklediği ortaya çıktı. Yani çözüm kolay değil.
Yine de maliye politikasında faiz-dışı harcamalarda alınabilecek mesafe var. Para politikası da yeni gelişmelere göre sıkıldı. Kur tarafında ise malum fazlasıyla bir düzeltme yaşandı. Yani kısa vadede durum çok olumsuz değil. Yakın zamanda kur da istikrara kavuşursa, dengeler sağlanabilir. Ancak bu konuda Merkez Bankası'nın cesaretli olması gerekiyor.
Politik belirsizliği ortadan kaldırmak için bir cinneti önlemek gerekiyor. Başbakan Köşk'e çıkmayı kafasına koymuş. Ancak bu takıntı da ülkede gerginlik yaratıyor. İşte ekonomi biliminin buna çözüm bulması olanaksız.

'Dokunulmaz' saplantıları ihlal etmeden olmuyor

Prof. Dr. Korkut Boratav
Diyelim ki, 1990'lı yılların ikinci yarısında başarıyla uygulanan bir politika öğesine dönüşü önerdiniz: "Merkez Bankası reel döviz kurunu hedeflesin"... Hatırlatalım ki, bu politikanın katkısıyla Gümrük Birliği'nin ithalatı patlatıcı etkileri ertelenebilmiş; sanayinin ithalata bağımlılığı artmamış; cari işlem açığı hızlı büyüme yıllarında dahi milli gelirin yüzde 1,5'ine ulaşmamıştı. Bu öneri, etkili çevrelerde saygınlık kazandığı takdirde kopacak fırtınayı düşünebiliyor musunuz?
Zira günümüzde tartışma-dışı kabul edilen bir dizi "politika parametresi" (veya "saplantı") vardır. Bazılarını sayalım: "Merkez Bankası'nın bağımsızlığı ve sadece fiyat istikrarıyla görevli olması", "dalgalı kur", "enflasyon hedeflemesi", "İMF çıpası", "uluslararası rating kuruluşlarının değerlendirmeleri", "piyasaların (özellikle borsanın) tedirgin edilmeme zorunluluğu"...
"Reel kur hedeflensin " önerisi, son derecede sıradan ve tamamen düzen-içi bir seçenek olmasına rağmen, sıraladığım dokunulmaz saplantıların herbirini şu veya bu biçimde ihlâl edecektir. İktisat politikaları tartışmalarının "meşruiyet sınırları"nı tanımlayan bu tür kısıtları peşinen reddetmeden ciddi bir seçenekler tartışması sürdürülemez.

İç siyaseti bırakıp dünya gelişmelerine bakmalı

Osman Ulagay (Milliyet yazarı)
Genel seçimin ufukta göründüğü bir dönemde hükümete, "iç siyaseti bırakın, dış dünyadaki gelişmelere odaklanın" diye tavsiyede bulunmanın ilk bakışta pek gerçekçi görünmeyeceğini biliyorum. Ancak başka çıkar yol da yok gibi geliyor bana.
Böyle düşünmemin temel nedeni, dünya ekonomisinin ve finansal piyasaların çok kritik ve belirsizliklerle dolu bir döneme girmiş bulunması. Bu sürecin henüz başındayız ve daha da ağır dış şoklarla karşılaşabiliriz. Adalet ve Kalkınma Partisi'nin iktidarda bulunduğu dönemi, çok olumlu dış konjonktür nedeniyle oldukça iyi geçiren Türkiye ekonomisi, bu kez olumsuz dış konjonktür nedeniyle ciddi darbeler yiyebilir. Türkiye ekonomisinin büyük ölçüde dış kaynağa bağımlı bir ekonomi olması ve büyük boyutta dış açık vermesi, dış şoklardan etkilenme olasılığını daha da artırıyor.
Türkiye işte bu nedenle büyük risk altında. Bu kritik dönemi fazla zarar görmeden atlatmak için dünyadaki gelişmeleri çok yakından izlemek ve ekonominin bütün aktörlerini, toplumun bütün kesimlerini olası şoklara karşı hazırlamak gerekiyor. Hükümetin ucuz iç politika açılımlarını bir süre için unutup, kaybettiği güveni yeniden kazanması şart. Piyasaların güvenini kazanmadan atılacak hiçbir adım başarılı olamaz ve sonunda siyaseten kaybeden de iktidar partisi olur.http://www.milliyet.com.tr/2006/06/20/ekonomi/axeko02.html

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Kurumlar Vergisi'nde yeni dönem başlıyor

20.6.2006 (Kategori: Saban Erdikler)

YORUM   
   
20.06.2006  /  Şaban Erdikler  / Yorum
Yazara e-mail gönder Arkadaşıma gönder Sayfayı yazdır
  
   

Çok geniş bir katılımla hazırlanan Kurumlar Vergisi Kanunu taslağı geçen hafta TBMM’de kabul edildi. Söz konusu kanun, Sayın Cumhurbaşkanı tarafından onaylanmasını müteakip Resmi Gazete’de yayımlandıktan sonra yasalaşmış olacaktır. Önceki yazılarımızda, taslağın öngördüğü çeşitli düzenlemelere yer vermiş, bu düzenlemelere ilişkin kanaatlerimizi sizlerle paylaşmıştık. Yeni kanunla önceki kanunda yer alan, son derece sübjektif değerlendirmelere açık olan, bu yönüyle de mükellef ile vergi idaresini sık sık karşı karşıya getiren transfer fiyatlaması ve örtülü sermaye konularında daha objektif düzenlemeler yapıldı.

Bununla birlikte, en radikal değişikliklerden biri de Kurumlar Vergisi oranının 01.01.2006 tarihinden itibaren yüzde 30’dan yüzde 20’ye düşürülmesi olmuştur. Bu değişikliğin, kısa vadede vergi gelirlerinde bir düşüşe yol açması kaçınılmazdır. Ancak orta ve uzun vadede, Türkiye’nin yabancı sermaye yatırımlarında rekabet ettiği Doğu Avrupa ülkelerine göre daha cazip hale gelmesine katkıda bulunacaktır. Bu değişikliğin, istihdam vergilerinin düşürülmesi gibi başka önlemlerle beraber kayıtdışı ekonominin kayıt içerisine geçmesine yardımcı olacağı da şüphesizdir. Bu nedenle yeni getirilecek düzenlemelerin, ülkemizin yatırım, üretim ve istihdam artışını olumlu etkilemesi ve orta vadede toplam vergi gelirlerinin yükselmesine katkıda bulunması beklenmelidir.

Öte yandan Kurumlar Vergisi oranının 01.01.2006 tarihinden itibaren düşürülmesinin başka birtakım sonuçları da olacaktır. Bu anlamda, hesap dönemi takvim yılı olan Kurumlar Vergisi mükellefleri için yeni vergi oranının uygulama başlangıç tarihi 01.01.2006 olurken kendilerine özel hesap dönemi belirlenen Kurumlar Vergisi mükellefleri için kanuna eklenen geçici 1. madde ile özel bir belirleme yapılmıştır. Söz konusu düzenlemeye göre özel hesap dönemi kullanan mükelleflerin 2005 yılında başlayıp 2006 yılında biten hesap dönemi kazançlarının vergilendirilmesinde 01.01.2006 tarihinden önceki aylar için yüzde 30, sonraki aylara ise yüzde 20 oranının aritmetik ortalaması esas alınarak hesaplanan oran uygulanacaktır. Bu oranın belirlenmesinde kesirler dikkate alınmayacaktır. Örneğin hesap dönemi 1 Ağustos 2005 tarihinde başlayıp 31 Temmuz 2006 tarihinde sona erecek bir Kurumlar Vergisi mükellefinin ilgili hesap dönemi kazançlarının vergilendirilmesinde yüzde 24 oranı kullanılacaktır. ([(30*5)+(20*7)]/12).

 

Yeni hesap dönemleri

Yeni kanunun 32. maddesi uyarınca, yeni belirlenen Kurumlar Vergisi oranı, Kurumlar Vergisi mükelleflerinin üçer aylık dönemler halinde ödedikleri geçici verginin hesaplanmasında da kullanılacaktır. Hatırlanacağı üzere, bu yılın ilk geçici vergi döneminde taslak henüz yasalaşmadığı için yüzde 30 oranı kullanılmıştı. Yapılan düzenlemeyle yüzde 30 oranı üzerinden hesaplanan vergi, izleyen dönemlerde hesaplanacak geçici vergiden mahsup edilecektir.

Kurumlar Vergisi Kanunu’na göre halen hesap dönemini izleyen dördüncü ayın 1-15’inci günleri arasında verilen Kurumlar Vergisi beyannamesi, bundan böyle hesap dönemini izleyen dördüncü ayın 1-25’inci günleri arasında verilecektir. Bu anlamda, hesap dönemi olarak takvim yılını kullanan mükellefler bu döneme ilişkin Kurumlar Vergisi beyannamesini 1-25 Nisan 2007 tarihlerinde verecektir. Öte yandan, beyan edilen vergi aynı ayın son gününe kadar ve tek taksitte ödenecektir.http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=43836&KOS_KOD=15

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Kamuda 2.3 milyon kişi çalışıyor

20.6.2006 (Kategori: Haberler ve Yorumlar)

Genel, katma ve özel bütçeli kamu kurum ve kuruluşları ile KİT'lerde, 1 Haziran itibariyle 2 milyon 311 bin 306 kişi çalışıyor. Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, DYP Hatay Milletvekili Mehmet Eraslan'ın soru önergesini yanıtlarken kamuda çalışan personel sayısına ilişkin bilgi verdi. Şahin'in verdiği bilgiye göre genel, katma ve özel bütçeli kamu kurum ve kuruluşları ile KİT'lerde, 1 Haziran itibariyle 1 milyon 683 bin 700 memur, 130 bin 209 sözleşmeli personel, 5 bin 904 kadro karşılığı sözleşmeli personel, 237 bin 190 sürekli işçi, 254 bin 303 geçici işçi olmak üzere, toplam 2 milyon 311 bin 306 kamu personeli görev yapıyor.

http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=43852&KOS_KOD=11 

 
  
 
 
 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Bütçe fazla verirse ne olur?

20.6.2006 (Kategori: Mahfi Egilmez)

 

Mahfi Eğilmez

20/06/2006  http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=190675

Bütçe yıllar sonra ilk kez fazla verdi. Yıl sonunda bütçenin, klasik anlamda açık verse de faiz dışı fazla ile sonuçlanacağı ve bütçenin de içinde yer aldığı kamu kesimi gelir-gider dengesinin sıfır dolaylarında bir yerde olacağı şimdiden görülebiliyor. Yıllar yılı kamu kesimi gelir-gider dengesini büyük açıklarla tamamlamış olan Türkiye'de böyle bir sonuç hem şaşırtıcı hem de sevindirici. Ama nedense buna sevinemiyoruz. Gelin bunun nedenini araştıralım.
Daha önce birçok kez kullandığım makroekonomik denge denklemini yine yazıyorum: (S - I) + (T - G) = (X - M). Yani özel kesimin tasarruf (S) ve yatırım (I) dengesi ile kamu kesiminin gelir (T) ve gider (G) dengesi toplamı cari dengeye (X - M) eşittir. Denklemin sol tarafındaki iki dengenin toplamı bir ülkenin iç ekonomik dengesini, sağ tarafı ise dış ekonomik dengesini gösterir. Yani bir ülkenin iç ekonomik dengesi ile dış ekonomik dengesi birbirine eşittir ve denklemin kuruluş mantığı gereği bir ülkenin iç ekonomik dengesi ne kadar açık veriyorsa dış ekonomik dengesi de o kadar açık veriyor demektir. Bunun anlamı iç ekonomik denge açığının dış ekonomik denge açığı yoluyla finanse ediliyor olmasıdır.
İç ekonomik dengeyi oluşturan dengelerden özel kesimin tasarruf yatırım dengesi (S - I) ya da kamu kesimi gelir gider dengesi (T - G) tek başına açık veriyor ve buna dış ekonomik denge yani cari denge (X - M) açık vererek eşlik ediyorsa ikiz açık söz konusudur. Yok eğer iç ekonomik
dengelerin ikisi de açık veriyor ve cari denge de bunlar kadar açık veriyorsa o zaman üçüz açık söz konusu demektir.
Türkiye'de bu dengeler şöyledir. (Milyar YTL olarak okunmalı.)


Tabloya göre Türkiye, 2004 ve 2005 yıllarında iç ekonomik dengelerinin ikisi de açık vermiş ve bu açıkları dış ekonomik dengesindeki açıkla kapatmış, yani üçüz açık olgusunu yaşamış. 2005 yılında iç ekonomik dengelerde temel bir değişiklik oluşmaya başlamış ve özel kesim tasarruf yatırım dengesi açığı hızla büyürken kamu kesimi gelir gider açığı azalmaya başlamış görünüyor. 2006 yılında eğer beklenen gerçekleşirse Türkiye üçüz
açığı, ikiz açığa dönüştürecek, yani kamu kesimi gelir-gider ilişkisi sıfıra eşitlenirken özel kesim tasarruf yatırım dengesi ve dış denge açık vermeye devam edecek. Bu, önemli bir şey. Ama acaba bu adımla Maliye Bakanı'nın söylediği gibi temel sorun çözülmüş mü olmaktadır? Yani kamu kesimi gelir-gider dengesine ulaşıldığında geriye kalan sorunlar önemini yitirir mi?
Ne yazık ki bu soruların yanıtları olumlu değil. Eğer kamu kesimi gelir-gider dengesi tutturulduktan sonra iç ekonomik denge, özel kesimin tasarruf yatırım dengesinin büyüyen açığı nedeniyle, hâlâ eskisi kadar açık veriyorsa ve buna da denklemin mantığı gereği dış ekonomik açık (cari açık) eşlik ediyorsa o zaman temel sorun çözülmüş olmamaktadır. Olan tek şey açıkların yer değiştirmiş olmasıdır. Eğer bu 'dengesizliğin dengesi' konumu devam ederse kamu kesimi gelir gider dengesi de uzun süre bu biçimde sürdürülemez ve o da bir süre sonra açık vermeye başlar yeniden. Ekonomide en temel konunun sürdürülebilirlik olduğunu artık öğrenmiş olmalıyız. Bu durumda bütçenin fazla vermesi önemlidir, ama öteki dengeleri bozarak gelişiyorsa yani sürdürülebilir bir nitelik taşımıyorsa çok da sağlıklı değildir.

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

En acı sınav

19.6.2006 (Kategori: Haberler ve Yorumlar)

Dün 1.5 milyon genç üniversite için yarıştı; 10 gün sonra 457 bin üniversite mezunu memur olmak için yarışacak

19.06.2006

Üniversiteye girebilmek için sınavda ter döken ve 4 yıl eğitim gören yüzbinlerce mezun, şimdi de 'hayatlarını kurtarmak' için devlet kapısını zorluyor. 457 bin üniversite mezunu, iş garantisi yüzünden memur olmak için 1-2 Temmuz tarihleri arasında yapılacak Kamu Personeli Seçme Sınavı'na (KPSS) girecek.

600 YTL maaş için
600 YTL maaşla memur olmak isteyenlerin sayısı katlanarak büyüyor. Türkiye'de KPS sınavı ilk olarak 'Devlet Memurları Sınavı'adı altında 1999 yılında yapıldı, ilk sınava toplam 148 bin üniversiteli girdi. Devlet kapısının anahtarını elinde bulunduran bu sınav 2000 ve 2002'de tekrarlandı, 2002'de 392 bin üniversite mezunu başvurdu. Son 7 yıl içinde 'kapağı devlete atmak'isteyen üniversite mezunlarının sayısı neredeyse 3 kat arttı.

Kursu bile var
Özel sektörde iş bulamayan yüzbinlerce üniversite mezunu memurluğu garantilemek için dersanelerin kapısını aşındırıyor. En ucuzu 1000 YTL olan KPSS'ye hazırlık kurslarına büyük illerde yoğun ilgi var. Kursa gidemeyenler ise "KPSS Soru Bankası" na yöneliyor.

70 bini işe alınacak
KPSS sınavlarının soru ve yanıtlarını satın almak için 50 YTL'yi gözden çıkarmak gerekiyor. Sınava girenler ayrıca ÖSYM'ye yaklaşık 50 YTL başvuru ücreti ödüyor. Son yedi yıldır yapılan KPSS'ye bu yıl toplam 2.5 milyon gencin katılması bekleniyor. Bunların 457 bini üniversite mezunu. Ancak Devlet Bakanı Mehmet Ali Şahin'in açıkladığına göre, bu yıl sadece 70 bin kişi memur olarak işe alınacak.http://www.vatanim.com.tr/root.vatan?exec=haberdetay&tarih=19.06.2006&Newsid=80168&Categoryid=1

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Piyasayla oynayan, Londra'daki Türk gençleri

13.6.2006 (Kategori: Haberler ve Yorumlar)

Haberin adresi: http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=189968

Piyasayla oynayan, Londra'daki Türk gençleri
FOTOĞRAF: Vahap ŞATIR
  • Türkiye piyasasıyla oynayan sistem Londra'da kurulmuş. Piyasaya Tahtakale hâkimdi, şimdi Londra. Piyasayla oynayan bu fonları yöneten de, yetenekli Türk gençleri
  • Ucuz döviz politikasıyla dört yıldır sahte zenginlik yaşadık. Borç parayla harika hayat sürdük. Saadet zinciri koptu. Ucuz dövizin bedeli önümüze konulacaktı. O gün geldi çattı
  • Hükümet içte dışta herkesle çatıştı. Batı'yı endişelendirdi. Kafayı türbana taktı. Bakalım türban karın doyuracak mı şimdi? Biz Arap parasıyla kalkınacak ülke değiliz çünkü

    12/06/2006

    NEŞE DÜZEL
    NEDEN? Güngör Uras

    Türkiye ekonomik bir sarsıntı yaşadı. Bu sarsıntının yaşanacağını, yanlış bir ekonomi politikası uygulandığını çok önceden söyleyen iktisatçılar, sarsıntının nedenlerini de ta o zamandan belirtiyorlardı. Dövizin ucuz olması, ithalatı ucuzlatmış ve böylece içeride fiyatların düşmesini, halkın alım gücünün artmasını sağlamıştı. Ne var ki ekonomiye bir bütün olarak bakılmadığında, kısa vadeli iyi sonuçlar yaratma politikası bazen uzun vadede dengeleri bozabiliyor. Ucuz döviz politikası da enflasyonu dizginledi, ama Türkiye'nin sağlam olmayan ithalat-ihracat dengesini alt üst etti. Cari açık çok büyüdü. Kazandığımız dövizden çok daha fazlasını harcadık. Üretime dayanmayan bu geçici refahın bir faturasının olacağı belliydi. Şimdi Türkiye bu faturayı ödüyor. Uzun zamandır bu konuda uyarılarda bulunan birkaç ekonomi yazarından biri olan Güngör Uras'la bundan sonra neler olacağını konuştuk.

    Şu anda ekonomide yaşananları nasıl tanımlamamız gerekir? Bu bir kriz mi? Dünya ekonomisinde yaşanan değişimden doğan geçici bir sarsıntı mı? Yoksa bu, ekonominin gerçeklerinin, yanlış uygulamalarda yaptığı sarsıcı bir düzeltme mi?

    Son yaşananlar, ekonomide sürdürülen yanlışlıkların ortaya çıkmasıdır ve bir düzeltmedir. Sarsıntının nedenini sadece dünyadaki son dalgalanmalara bağlarsak ve yaşananları geçici bir düzeltme hareketi olarak değerlendirirsek, ödeyeceğimiz ekonomik fatura daha da büyür. Gerçekçi olalım. Bizim tekne, dünya piyasaları dalgalandı veya içeride siyasi bunalım oldu, Şemdinli yaşandı, Danıştay'a saldırıldı diye batmadı. Biz tekneyi tıka basa doldurduk, tekne ondan battı.

    Batıyor muyuz biz?

    Batmıyoruz ama geminin içine de sular hücum etti. Bu suyu boşaltmak için hepimiz önce bir ıslanacağız. Bu işin bir maliyeti var. Yaşadığımız sarsıntı, dört yıldır uygulanan ekonomi politikasının yanlışlığını ve sürdürülemez olduğunu gösterdi bize. Tehlike uyarısını alalım ve yanlışları düzeltelim. Sıcak paracıların alkışına kanarak gene aynı yolda yürümeyelim.

    Siz uzun zamandan beri Ege Cansen'le birlikte 'yüksek faiz-düşük kur' politikasına karşı çıkıyordunuz. Niye karşı çıkıyordunuz bu politikaya?

    Bu politika sürdürülemezdi. Sorarım size. Bir istikrar politikasının hedefi nedir? Merkez Bankası'nın hedefi nedir? Ülkede fiyat istikrarını sağlamaktır, enflasyonu düşürmektir. Fiyat istikrarının sürdürülebilmesinin yolu da üretimi artırmaktır. Halbuki uygulanan ekonomik politika ülkede fiyat istikrarını üretim artışıyla değil, ucuz dövizle sağlamayı hedefledi. Ve, Merkez Bankası enflasyonu düşürmek için bugüne kadar ne yaptı? Reel faizi yüksek tuttu. Bu arada dünyada döviz boldu ve yüksek reel faiz veren Türkiye'ye dışarıdan oluk oluk sıcak para geldi. 'Yüksek faiz-ucuz döviz' politikası sonucunda ucuz ithalat yapıldı, yerli sanayi ucuz ithal girdi kullandı. Bu, içeride fiyatları düşürdü ama Türkiye rekor düzeyde döviz açığı verdi ve cari açık sürekli büyüdü.

    Şimdi dolar yükseldi ama... Merkez Bankası faizi daha da artırdı. Merkez Bankası'nın faizleri artırması nasıl sonuçlar verecek?

    Faizin artışı enflasyonu biraz daha artıracak. Bakın... Türkiye'de fiyatlar nisan ve mayısta 'talep enflasyonu' yüzünden arttı. İnsanların geliri artmadığı halde, malların fiyatları ve tüketici kredileri ucuz döviz nedeniyle öyle uygun hale geldi ki, insanlar mallara saldırdı. Ama haziranda şartlar değişti. Çünkü mayıstan itibaren döviz kuru yükselmeye başladı. Piyasada satılanların çoğu yüzde 100 ithal mal ya da ithal girdiyle üretilen yerli mal olduğu için bu kez malların maliyeti arttı. Böylece Türkiye'de 'maliyet enflasyonu' başladı. Bu arada Merkez Bankası faizi yükseltti. Şimdi yüksek faiz maliyet enflasyonunu daha da büyütecek, fiyatlar daha da artacak. Çünkü faiz, her malın maliyetinde önemli bir unsurdur. Aslında Hazine, faizleri yüzde 18'e çıkararak sıcak paracıların ekmeğine yağ sürdü. Halbuki dövizle borçlansaydı ve yüzde 7 dolar faiziyle kâğıt çıkarsaydı şakır şakır satardı.

    Sıcak paracılar dedikleriniz yabancılar mı sadece?

    Bunların içinde kara bıyıklılar denilen Türkler de var. Türkiye piyasasıyla oynayan sistem Londra'da kurulmuş bir sistem. Eskiden Tahtakale Türkiye piyasasına hâkimdi, şimdi Londra'daki sistem hâkim. Bu sistemde Alman, Amerikan, İngiliz, her ülkeden bankanın yatırım fonları var. Bu bankaların yatırım fonları, bizim kara bıyıklılar da dahil her milletin parasını kullanıyor. Bu fonların yönetiminde çok iyi okumuş, çok başarılı Türk gençleri var. Türk piyasasıyla oynayanlar bu yetenekli gençlerimiz. Kötülemek için söylemiyorum. Onlar profesyonel, işleri

    bu ve kanuni yollardan piyasada oynuyorlar. Onlara, 'Al sana fon. Türkiye'yi sen biliyorsun. Türkiye'deki kur ve faiz makasına bak, bono al ya da sat' demişler. Sonuçta Türkiye piyasası birkaç yabancı banka tarafından yönlendiriliyor işte.

    Son dönemde de zaten piyasadan üç-dört yabancı banka döviz satın aldı.

    Yabancılar Türkiye piyasasını istedikleri gibi yönetebiliyorlar mı yani? İstedikleri zaman dövizin fiyatını indirip çıkarabiliyorlar mı?

    Dışarıda tek bir otorite var, oturup 'Türkiye'yi batıralım' diye bir karar vermiyor tabii. Çünkü onların da Türkiye'de riskleri var. Ama şu gerçek. Merkez Bankası artık para-kredi piyasasındaki hâkimiyetini kaybetti. Bugün Türkiye'deki para-kredi politikasının dizginlerinin büyük bölümü Merkez Bankası'nın elinde değil, yurtdışının elindedir. Bu yıl 30 milyar dolar cari açık bekliyoruz. Yabancılar frene bastığı an biz hiçbir şey yapamayız ve döviz yükselir.

    Hükümet, böylesine tehlikeli olan cari açığı niye önemsemiyor? Ekonomi bürokrasisi neye dayanarak bu politikanın yanlış olmadığını düşünüyor?

    IMF'ye dayanarak bu politikayı sürdürüyor Hükümet. 'Yüksek faiz-ucuz döviz' politikası, IMF'nin politikasıdır. Bu politika, ihracata dönük üretimin önünü kapatan, ucuz ithalata imkân veren bir programdır. Zaten bu yüzden sürdürülemezdi. Ama hükümet büyük bir kolaycılıkla bu programı sürdürdü. IMF'ye bu programda düzeltme yapmayı teklif bile etmedi. AKP hükümeti, dünyada ucuz para bolluğunun yarattığı elverişli şartları, dünya piyasalarında esen iyi rüzgârları kendi başarısı gibi gördü. Türkiye'de enflasyon 'ucuz döviz, ucuz ithal mallar ve girdiler' sayesinde düşerken, hükümet, bunu kendi başarısı gibi gösterdi. Büyük sermaye ve bankalar da hükümeti uyarmadı. 'Bu iş yürümez, cari açığı kapatalım' demediler. Herkes kısa vadeli kâr edelim, bu işin ucundan faydalanalım havasına girdi. Nitekim özel sektör ve bankaların dış borçları, herkesin ne kadar günlük düşündüğünü şimdi ortaya koydu.

    Siz doların fiyatının çok ucuz olduğunu ve Türk parasının çok değerli olduğunu söylüyordunuz. Şimdi dolar yükseldi. Bu, olumlu bir sonuç yaratmayacak mı?

    Türk ekonomisi için doların yükselmeye başlaması bir sağlık işaretidir ama keşke bu artış yavaş yavaş olsaydı. Üç haftada yüzde 20 artan dolar kuru, yıl sonuna doğru bir yüzde 20'lik dalga daha yaşarsa, bir yıl içinde gerçekleşen bu kur artışını ekonominin ve halkın hazmetmesi çok güç olur. Yüzde 20'lik artışı hazmederiz ama dolar birdenbire daha da çıkarsa bu ekonomiyi sarsar. Halbuki yüzde 40'lık kur artışı üç yıla yayılsaydı, halk çok kolay hazmederdi. Artık doların fiyatının yavaş yavaş çıkması lazım. Dolar 1.5 YTL civarında bir istikrara kavuşmalı, herkes soluk almalı, Türkiye önünü görmeli. İleride bir dalga daha gelir ve dolar gerçek değerine o zaman oturur ama görünen o ki, dolar şimdilik 1.5 YTL'de kendi kendine dengelenir ve piyasa bu fiyatta soluk alır.

    Kısa vadeli dış borçlar devlete değil de özel sektöre ait. Dolar ucuzken dolarla borçlanmış olan bankalar ve şirketler dolar yükselince ne yaşayacaklar?

    Merkez Bankası 6 bin 600 büyük, orta ve küçük firmanın borcuna bakmış ve özel firmaların kredilerinin yüzde 70'i döviz borcu çıkmış. Özel şirket ve bankaların kısa vadeli dış borcu 80 milyar dolar civarında bugün. Döviz kurundaki artışla şirketler ve bankalar yüzde 20'lik yük altına girecekler. Ama basiretli işadamları ya da genel müdürlerine, iktisatçılarına büyük paralar ödeyen bankalar, eğer bangır bangır geliyorum diyen son sarsıntıyı ve dövizin patlayacağını görmedilerse ayıp etmişler demektir. Yaşananlar sürpriz değil. Doların yükseleceği, fiyatlarda düzeltme olacağı rakamlardan belliydi. Dış ticaret açığı 2002'de 15.5'ten 2005'te 43 milyar dolara, cari açık 1.5'ten 23 milyar dolara çıktı. 2002'den bugüne fiyatlar yüzde 35 arttı. Ama doların 2002 yılı ortalaması 1.5 YTL'den 2005'te 1.34 YTL'ye indi. Şirketler dolar fiyatında düzeltme olacağını göremedilerse, ben ne yapayım kardeşim?

    Şimdi ne yaşayacaklar peki? İflaslar mı olacak?

    İflas olmaz da bazı şirketler sarsılır. Büyüklere bir şey olmaz, küçüklerden batanları da kimse duymaz. Bankalar desteklenir. Bunun faturası vergilerle yani KDV ve ÖTV artışlarıyla halka çıkar. Düşünün... Büyük şirketlerimiz 3-4 milyar dolar döviz kredisi kullanıp firmalar satın aldılar.

    Yalnız şu da var. Doların yükselmesi son dönemde duraklayan, hatta mayıs ayında rakam olarak düşen ihracatı artıracak. Öyle değil mi?

    İhracat hemen artmaz. Yıl sonuna doğru artar. İnracattaki bu artış,

    döviz fiyatının istikrara kavuşmasında ve ve cari açıktaki büyümenin durmasında çok etkili olur. Ama şu var... Ucuz döviz-ucuz ithal girdi yüzünden kapanan fabrikalar ve şirketler, ithal girdi pahalandı diye hemen kapılarını açmayacaklar. Tekrar üretime başlamak hem zaman ister, hem de geleceğe güven ister.

    Doların bundan sonraki fiyatını esas belirleyecek faktörler neler?

    Dış açığın küçülüp küçülmemesi belirleyecek. Dış açığın azalmaya başladığı nokta, doların denge kuru noktasıdır. Artık şunu bilmeliyiz, dolar eski noktasına kolay kolay inemez.

    Dövizin pahalanmasıyla ithalat da azalacak. Bu, ucuz mal azalacak anlamına geliyor. Bu durumda enflasyon herhalde artacak. Ama daha kötüsü, bu pahalılık bir durgunluğa yol açar mı yoksa artan ihracat durgunluk ihtimalini ortadan kaldırır mı?

    İhracat hemen artmayacak ve önümüzdeki dönemde iç piyasada durgunluk yaşanacak ve temel malların fiyatları artacak. Hükümet çok büyük baskı altında kalacak. İki ucu keskin bir bıçak bu. İşçi ve memur maaşına, ücretine zam isteyecek. Eğer maaşlar artırılmazsa insanların geçimleri zorlaşacak, insanlar yüzde 20-30 fakirleşecek. Hükümet, seçimlere bir buçuk yıl kala bu baskıya nasıl dayanacak? Eğer hükümet kesenin ağzını açar, maaş ve ücretleri enflasyon oranında artırırsa, işte o zaman

    felaket olacak, enflasyon patlayacak.

    Bizim bir de cari açık derdimiz var. Türkiye'nin dış dünyadan kazandığı para, harcadığı paradan az. Bu açık, bu gelişmelerden sonra nasıl bir durum alacak peki?

    Doların 1.3 YTL'den 1.5 YTL'ye çıkması cari açık sorunumuzu ortadan kaldıracak yeterli bir kur düzeltmesi değil. Yüzde 20'lik artış bir süre için cari açığımızı azaltır ama döviz fiyatı gene düşük kalacağından, bu kur cari açığı tekrar artırır. Biz başkasının parasıyla dört yıldır harika bir hayat sürdük. Dışarının parasıyla sahte bir zenginlik yaşadık. Biz gelen dövizi ucuz ithal malları olarak yedik.

    Hatta eskiden yerli girdiyle mal üretenler bile ithal girdi kullanmaya başladılar. Ülkede ihracat arttı ama ithalat ihracattan kat be kat arttı. Cari açık rekor düzeye çıktı. Şimdi saadet zinciri koptu. Ucuza aldığımız malların faturası bir gün önümüze konulacaktı. İşte o gün geldi, çattı.

    Büyük bir cari açığı Türkiye ekonomisi ne kadar tolere edebilir?

    Biz tolere ediyoruz da, gördünüz işte dış dünya tolere etmiyor. Türkiye'deki cari açığın sürdürülemez olduğunu görüyor ve bize güvenini kaybediyor. Dış dünya, yılın ilk dört ayında cari açığın, yıl sonuna kadar hedeflenen rakamın yarısı olan 12.5 milyar dolara çıktığını gördü. Şimdi Türkiye'den hafif hafif çıkıyorlar. Ama şunu göz ardı etmemeliyiz. Türk bankaları ve Türk halkı bu krizde çok serinkanlı davrandı. Eskiden yabancılar hafifçe paralarını çekse, önce bankalar, sonra halk koşa koşa gider Türk Liralarını dövize çevirirdi.

    Bankalar ve halk bu krizde niye soğukkanlı davrandı peki?

    Çünkü bankalar büyük risk altında. Ellerinde düşük faizli Hazine bonoları var. Faizlerin ve dövizin daha da yükselmesiyle büyük zarara uğrayacaklarını biliyorlar. Tekrar sıcak paraya dönersek... Türkiye'de hükümetin içeride ve dışarıda önüne gelenle kavga etmesi de dış dünyada bir endişe yarattı. Oysa ne büyük nimeti tepiyoruz. Amerika bize kucak açtı ve bu sayede IMF bizi bugüne kadar hep destekledi. Avrupa Birliği, Amerika'nın zorlamasıyla bize müzakere tarihi verdi. Erdoğan böylece bütün dünya liderleriyle oturup konuşabildi. Türkiye'nin imajı yükseldi. Ama sonra ne oldu?

    Ne oldu?

    AKP hükümeti kafayı türbana ve imam-hatibe taktı. Amerika'yla ve Avrupa'yla kavgaya tutuştu, yüzünü Doğu'ya döndü. Hükümet yetkilileri şimdi sadece Afrika ve Ortadoğu'daki Müslüman ülkelere gidiyor. Kuveytli tüccarların gelip bizi kalkındırmasını bekliyor. Biz Arap parasıyla kalkınacak ülke değiliz. Dünyanın en büyük pazarı Batı'dır. Biz yüzümüzü Batı'ya dönerek rekabetçi ve ihracata dönük üretimle kalkınabiliriz ancak. İşsizliği de böyle azaltabiliriz. Bizi Batı'yla alışveriş kalkındıracak, Araplarla değil. Peki şimdi soruyorum. Türban karın doyuracak mı? İmam-hatip karın doyuracak mı? Türkiye'de son dönemde bir tek büyük yatırım yapıldı. O da, koalisyon hükümeti dönemindeki Ford fabrikası.

    Peki doların daha ne kadar yükselmesini bekliyorsunuz?

    Şu anda beklemiyorum. İstikrara kavuşmasını bekliyorum. Hükümet işin ciddiyetini anlarsa dolar 1.5 YTL civarında istikrara kavuşur, ekonomi soluk alır. Sonra ileride bir düzeltme daha olur. Hükümet aklını başına almalı, AB'yle ilişkilerini iyi götürmeli. Hükümet AB'yi boşladı. Türkiye'de beyanat vermekle AB'yle katılım süreci yürütülmez. Amerika'ya kafa tutularak işler yürümez. Ama şunu bilmeliyiz. Türkiye büyük krizleri artık geride bıraktı. Büyük kriz beklentisi yok. Türkiye'de artık ne büyük bankalar batar ne de firmalar. Yaşananlar normal. Bir düzeltme bu ve faturasız düzeltme olmaz.

    Bugünkü ekonomik verilere baktığınızda, Türkiye'nin ne yapması gerekir?

    Hükümet işin ciddiyetini görmeli ve hemen IMF'yle masaya oturup, ekonomi politikasında düzeltme yapmalı. İhracata dönük üretim politikasına geçmeli. IMF buna karşı çıkmaz. Yalnız şu önemli. Hükümet bütün değişiklikleri IMF'nin desteğiyle yapmalı.

    Ekonomi programını IMF'nin desteğini almadan kendi başına yaparsa, işte o zaman ekonomide daha büyük gümbürtü kopar.


  • © RADİKAL internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.

    Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

    Yüksek ABD faizini ancak doğrudan sermaye törpüler

    18.4.2006 (Kategori: Abdurrahman Yildirim)

     

    Petrol, enflasyon derken ABD'de 10 yıllık faizin yüzde 5'i geçmesi, kısa vadede Türkiye'nin işini zorlaştırıyor. Bu olumsuzluğun piyasalara ve ekonomiye yansımasını ancak doğrudan yabancı sermaye yatırımları törpüleyebilir

    ABD'de artan istihdamın büyümenin güçlü seyrettiğine yorumlanması, İran ile Batı dünyasının nükleer krizinin tırmanması ile petrol fiyatlarının yeniden 70 dolara yükselmesi ve bunun enflasyonda yaratabileceği artış korkusu, emtia fiyatlarında yaşanan rekor yükselişler sonunda yapacağını yaptı. Geçen haftanın en önemli gelişmesi ABD'nin 10 yıllık tahvil faizlerinin yükselerek 4 yılın ardından yeniden yüzde 5 sınırını geçmesiydi. 10 yıllık tahvil faizinin artması, küresel sermayeyi Amerika'ya çekmesi ve gelişmekte olan ülkelere gidecek sermayeyi azaltması bakımından önemli. Bu nedenle 10 yıllık faizlerin psikolojik sınırı geçmesinin etkileri piyasalara yansımaya başladı. Hatta faizlerde bir gevşeme olmaz ve yüzde 5'in üzerinde kalmaya devam ederse, bunun olumsuz etkileri de görülmeye devam edebilir. Şimdi tek umut yükselen faiz oranlarının ABD'ye daha fazla sermayeyi çekmesi ve bunun bir sonucu olarak faizlerin gevşemesinde. ABD faizinin artmasıyla Türkiye'de hisse senetleri ve eurobondlar değer kaybetti, faizler ile döviz kuru yükseldi. Portföy yatırımları hız keserken fırsatını bulan da ülkeden çıkmak istiyor.

    Yabancıların tavrı
    Bu konuda elimizde sadece hisse senedi piyasasına yönelik göstergeler var. Borsada yabancı payı yüzde 67.82'yi bulmuşken son hafta itibariyle yüzde 65.28'e indi. Ortalama 42 milyar dolarlık bir portföyün yüzde 2.54'ü 1 milyar dolara yaklaşıyor. Yani borsada yabancı satışları yaklaşık bu kadar. Mart başından bu yana borsa yüzde 17, eurobondlar yüzde 6 değer yitirmiş durumda.

    Kısa vadede durum
    Küresel likidite bolluğunun azaltılma kararı yanında faiz oranlarının yükselmesi, gelişmekte olan ülkelere ve Türkiye'ye yönelik portföy yatırımlarının hız kesmesini beraberinde getiriyor. Finansal piyasalar son 1.5 aydır bunun etkileriyle dalgalanıyor. Bu anlamda kısa vadede Türkiye'nin işi kolay değil. En azından geçmiş üç yılda olduğu gibi, kolay değil.

    Uzun vadede durum
    Ancak uzun vadeli eğilimlerde ve yatırımlarda henüz bir değişme yok. Türkiye'ye uzun vadeli bakış açısını en iyi yansıtan doğrudan yabancı sermaye yatırımları. Finansbank'ın satışı yanında bazı bankalarda görüşmelerin sürmesi, son olarak Tekel'in içki bölümünü devralan Mey İçki'nin ABD'lilere satışı, yaşanan finansal türbülansların doğrudan yatırımları şimdilik etkilemediğini gösteriyor. Türkiye'ye uzun vadeli bu yaklaşım, doğrudan sermaye girişinin devam etmesi, kısa vadeli kötümserliği ve portföy yatırımlarının olumsuz etkilenmesini törpüleyecek, dengeleyecek en önemli gelişme olarak ortaya çıkıyor. Doğrudan sermayenin ilgisinin sürmesi de, her şeyden önce ekonomideki istikrarın devamına ve Türkiye'nin AB yolundaki ilerlemesine bağlı. Bu iki konuda da, hükümetin yapabilecekleri var. Yoksa küresel hareketler karşışında, seçim belirsizliği ve Cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda yapılabilecekler çok kısıtlı. Kısa vadeyi kurtarmanın yolu galiba uzun vadeyi kurtarmaktan geçiyor.

    Sonuç
    "Güneşi kaçırdım diye gözyaşı dökersen yıldızları da göremezsin "
    Tagore


    Eşit vergi dengeleri değiştirdi


    Petrol, enflasyon derken ABD'de 10 yıllık faizin yüzde 5'i geçmesi, kısa vadede Türkiye'nin işini zorlaştırıyor. Bu olumsuzluğun piyasalara ve ekonomiye yansımasını ancak doğrudan yabancı sermaye yatırımları törpüleyebilir

    Yeni yıldan itibaren yürürlüğe giren ve bütün yatırım araçları için geçerli olan yüzde 15'lik stopaj, yatırım eğilimlerini değiştiriyor. Yılın ilk çeyreğinde gerçek kişilerin YTL mevduata yatırımı yukarıdaki tablodan görüldüğü gibi, yüzde 8 büyürken, bono ve tahvil yatırımları yüzde 7 azaldı. Bu da, gerçek kişilerin yüzde 15'lik vergiye tabi olmasından kaynaklandı. Yine, vergisinin artırılması son yıllarda yatırım fonlarına yönelen ilgiyi kırdı. Reponun stopajının yüzde 24'ten 15'e çekilmesi de, bu yatırım aracını yılbaşından beri reel olarak yüzde 42.6 büyüttü.

    www.sabah.com.tr/2006/04/17/eko119.html

    Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

    Türkiye 43.1 milyar dolarlık açığıyla dünya 4'üncüsü oldu

    18.4.2006 (Kategori: Haberler ve Yorumlar)

     


    Dünyada geçen yıl 10 trilyon 753 milyar dolarlık ithalat yapılırken Türkiye, 2005'te verdiği 43.1 milyar dolarlık açıkla ABD, Fransa ve İspanya'nın ardından yine 4'üncü sırada yer aldı

    Dünya ithalatı 2005'te yüzde 13.2 artarak 11 trilyon dolara yaklaşırken dış ticaret açığında 43.1 milyar dolarla rekor kıran Türkiye, bu rakamla ABD, İngiltere ve İspanya'dan sonra 2004'teki gibi en yüksek dış ticaret açığı veren 4'üncü ülke oldu. Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) verilerinden yapılan hesaplamaya göre, 2005 yılında dünyada ihracat yüzde 13.5 artışla 10 trilyon 393 milyar dolara, ithalat ise yüzde 13.2 artarak 10 trilyon 753 milyar dolara yükseldi. DTÖ, 2004 yılında dünya ihracatını 9 milyar 153 milyon dolar, ihalatını ise 9 milyar 495 milyon dolar olarak açıklamıştı. Dış ticaret hacmi ise 18.7 trilyon dolardan 21.2 trilyon dolara ulaştı. 2005'teki ithalat ve ihracat yükselişinden en kârlı çıkan ülkeler Çin ve Almanya olduğu görülüyor. Verilere göre, dünyanın en büyük ihracatçısı olan Almanya 2005 yılında dış satışlarını bir önceki yıla göre yüzde 6.4 artırarak 971 milyar dolara çıkardı ve ihracat şampiyonu unvanını korudu. Almanya'yı 904 milyar dolarlık ihracatla ABD izledi. 2004'te 818.8 milyar dolar ihracat yapan ABD'nin dış satışları yüzde 10.2 arttı.

    ÇİN PATLAMA YAPTI
    Dünyaya en büyük satış yapan üçüncü ülke ise tekstil ihracatının 2005 başında serbestleşmesiyle büyük bir patlama yapan Çin oldu. 2004'te 593.3 milyar dolarlık ihracat yapan Çin'in ihracatı geçen yıl yüzde 28.4 artarak 762 milyar dolara tırmandı. Bu artışla birlikte 2004'te 32 milyar dolarlık fazla veren Çin, geçen yıl bu rakamı 3 kat artırarak 102 milyar dolara çıkardı. Verilere göre ithalatta ilk 3 sıra yine aynı ülkeler oldu. Dünyanın en büyük dış ticaret açığını veren ABD, 1 trilyon 733 milyar dolarlık ithalatla 2005'te de ilk sırada yer aldı. 2004'te 707 milyar dolarlık dış ticaret açığı veren ABD'nin açık rakamı geçen yıl 829 milyar dolara tırmandı. ABD'yi 774 milyar dolarlık ithalatla Almanya, 660 milyar dolarlık ithalat ile Çin izledi. Ancak ABD'nin aksine bu iki ülke 2005'i dış ticaret fazlasıyla tamamladı. Almanya'nın 2005'te dış ticaret fazlası 197 milyar dolar oldu. Dış ticaret fazlasında dikkat çeken bir başka ülke ise yüksek doğalgaz rezervlerini çevre ülkelerine ihraç eden Rusya oldu. 2004'te 87.2 milyar dolar fazla veren Rusya 2005'i 119.9 milyar dolarlık fazlayla kapattı ve Almanya'dan sonra en yüksek dış ticaret fazlası veren ikinci ülke oldu. Fazla veren ülkeler sıralamasında Japonya 79 milyar dolarla 4'üncü olurken Hollanda 40.7 milyar dolarla 5'inci, Türkiye ile karşılaştırılan Brezilya 40.7 milyar dolarla 6'ncı sırada yer aldı. Bu ülkeleri Birleşik Arap Emirlikleri, Singapur ve Malezya takip etti.


    Türkiye'nin payı % 1.1'e çıktı


    Dünyada geçen yıl 10 trilyon 753 milyar dolarlık ithalat yapılırken Türkiye, 2005'te verdiği 43.1 milyar dolarlık açıkla ABD, Fransa ve İspanya'nın ardından yine 4'üncü sırada yer aldı

    GEÇEN yıl dış ticaret açığı, ithalat ve ihracatta cumhuriyet tarihinin rekorlarını kıran Türkiye, dünya ithalat ve ihracatındaki payını da yükseltmeyi başardı. 116.1 milyar dolarlık ithalatla dünya ithalatı içindeki payını yüzde 1'den yüzde 1.1'e yükselen Türkiye'nin ihracat içindeki payı ise yüzde 0.69'dan yüzde 0.71'e yükseldi. Ancak Türkiye için en kötü gelişme ise dış ticarette oldu. Verilere göre 34.4 milyar dolardan 43.1 milyar dolara çıkan dış ticaret açığıyla Türkiye dünyada en fazla açık veren 4'üncü ülke oldu. Açıkta ilk sırayı 829 milyar dolarla ABD alırken ABD'yi 123 milyar dolarla İngiltere izledi. Dış ticaret açığı Türkiye gibi hızlı artan İspanya'nın açığı geçen yıl 91.5 milyar dolara tırmandı. Türkiye 43.1 milyar dolarla 2004'te olduğu gibi ilk dörtte yer aldı. Türkiye'yi 42 milyar dolarla Hindistan, 37 milyar dolarla Fransa izledi.

    www.sabah.com.tr/2006/04/17/eko115.html

    Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

    Dövizden kaçan YTL'ye sığınıyor

    18.4.2006 (Kategori: Haberler ve Yorumlar)

    Türk halkı döviz cinsi tasarruftan uzaklaşıyor. İlk çeyrekte döviz cinsi tasarrufların payı % 24.4'e kadar indi.

    Türk halkının geleneksel yatırım araçları arasında bulunan döviz, doların 2002'den itibaren düşüşe geçmesi ve son iki yıldır da yerinde sayması nedeniyle yerini Yeni Türk Lirası cinsinden tasarruflara bıraktı. Mevduat, repo, bono ve fon gibi yatırım araçları içinde döviz cinsi varlıkları tercih edenlerin oranı 2002'de yüzde 43'lerde dolaşırken, oran Mart 2006 sonu itibariyle yüzde 24.4'e kadar geriledi. Merkez Bankası, BDDK, SPK ve Merkezi Kayıt Kuruluşu gibi kurumlardan derlenen bilgiler, Türkiye'de ters para ikamesinin (dövizden YTL'ye

    geçiş) sürdüğünü gösteriyor. Verilere göre 2002'de toplam 114.7 milyar dolar olan yurtiçindeki yerleşiklerin toplam tasarruflarının yüzde 43'ü bir başka deyişle 49.4 milyar doları döviz cinsi tasarruflarda tutuluyordu.

    DOLAR DÜŞTÜ HALK YTL'YE DÖNDÜ
    Doların 1 milyon 700 bin lira (1.70 YTL) düzeyinde bulunduğu 2002 ortasından itibaren düşüşe geçmesiyle birlikte döviz cinsi tasarruflarda düşüş eğilimi başladı. 2003 sonunda Türk vatandaşlarının döviz varlıklarında değerlendirdiği paranın payı yüzde 33'- lere kadar geriledi. 2004 yılında ise toplam tasarruflar içinde döviz cinsi yatırımların payı yüzde 30'larda seyrederken 2005'te oran yüzde 25.3'e kadar düştü. Veriler bu yılın ilk çeyreğinde oranın yüzde 24.4'e kadar gerilediğini gösteriyor. Mart sonu itibariyle toplam 282.5 milyar dolarlık tasarrufun 69 milyar dolarlık kısmını döviz cinsi tasarruflar oluşturdu.

    http://www.sabah.com.tr/2006/04/17/eko117.html#

    Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

    « Önceki Sayfa :: Sonraki Sayfa»