20. yüzyıla damga vuran General'in motoru iflas etti
02.06.2009 | Dış Haberler | Haber
http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=123553
Krize karşı kamu harcamalarını artırmak Türkiye'de cari açığın çok artmasına, eflasyonist baskı ve faizlerin artmasına yol açabilir. Sadece kamu harcamasına dayalı çözüm yıllarca süren istikrarsızlığa yol açabilir.Kriz dediğimiz olayın belirgin özelliği "algılanan" belirsizliğin çok artmasıdır. İnsanlar ve firmalar, önlerini göremedikleri için ihtiyatlı adım atmaya başlarlar; hatta düşmemek için, yerlerinden kımıldamamaya çalışırlar.Böyle olunca, onları harekete geçirebilmek için kollarına girip, yürümelerine yardım etmek gerekir. Tabii bunu yapabilecek birisinin de olması koşuluyla... İşte devletin rolü burada ortaya çıkıyor. Devletin önünü herkesten daha iyi görebileceğine inananlar olabilir ama işin aslı pek de öyle değildir. Sadece, eğer devlet yeterince güçlüyse, bir kişi ya da firmayı sakat bırakabilecek bir hatayı, tedavi edilebilir berelenmelerle atlatıp, düşe kalka da olsa, yoluna devam edebilir. Hyman Minsky, "krizden kurtulmak için güçlü devlete gerek var" derken, bunu kastediyordu. Minsky'ye göre, kabaca, krizin tüm yükünü devletin üstlenmesinden başka çıkar yol yoktur.Bugün ise ABD'de devletin özel kesimi, en çok (ve hızlı) uyaracak bir biçimde müdahale etmesi savunuluyor. Minsky'den farklı olarak, bu yaklaşımda, toparlanma aşamasında da özel kesimin rolü önemli. Birincil hedef, piyasa ekonomisinin merkezini oluşturan finans sistemini yeniden çalışır, yani kredi verebilir hale getirmekti. Bu nedenle de bankaların algıladığı belirsizliği azaltmaya ya da bu belirsizlikle baş edecek derecede güçlenmelerine (sermaye artırımı gibi) yönelik önlemler alındı. Ancak umulan sonuç doğmadı. Bankalar ellerindeki olanakları kredi olarak kullandırmayı değil, ABD Hazine bonosu almaya yönelttiler. Hane halkları tüketimlerini artırmadılar, özel kesim yatırımları da düştü. ABD'de iktisadi durgunluk daralmaya dönüştü.Obama'nın yaklaşımıŞimdi ABD'de gözler yeni yönetime çevrildi. Başkan seçilen Barak Obama'nın açıkladığı yaklaşım üç nokta üzerine kurulu:1) Mali sisteme işlerlik kazandırarak, kredi mekanizmasının işlemesini sağlamak.2) Çok büyük çaplı (tahminler 700 miyar ile 2 trilyon dolar arasında değişiyor) bir kamu harcama paketiyle hem ekonominin altyapısını yenilemek, hem de ekonomiyi canlandırmak.3) Mali sistemin denetimsizliğine son vererek, bu nedenle artan sistemik riski düşürmek.Bu önlemlerden ilki zaten şu anda da alınmış durumda. Son ikisi ise yeni. Ama, bence, mevcut yönetimin bunlardan ikincisini yapamayışının nedeni süresinin bitmiş olması. Buna karşılık sonuncusunu yapmayışının nedeni, galiba, hâlâ bu yönetimde mali sistemin düzenlenmesine karşı olanların etkin olmaya devam etmesi. Görebildiğim kadarıyla bu önlemlerden sadece ikincisi Türkiye'deki politika arayışları açısından da önem taşıyor. Diğerleri konusunda, galiba, sorunumuz olmadığını varsayıyoruz. Öyle olmasını ummak isterdim, ama değil. Bence söz konusu başlıklar altında bizim de yapmamız gereken epeyce iş var.Kamu ile canlandırmakABD'de yeni hükümetin programı henüz açıklanmadı. Bu nedenle sanki ortada bir program varmış gibi davranmak yanlış olur. Ancak, yine de üzerinde durulması gereken bir sorun var. O da programın hem ekonominin krizden çıkabilmesi için gerekli canlanmayı sağlamayı, hem de ABD'nin çok gerek duyduğu altyapısının yenilenmesini hedefliyor olması. Bu iki amaç, bir rastlantı sonucu, bir arada sağlanabiliyorsa sorun yok. Ama ya sağlanamıyorsa? Öncelik hangisine verilecek? Bu öncelik nereye kadar sürecek? Her halde yeni yönetim bu tür soruların yanıtlarını arayacaktır. Kuşkusuz böyle bir program ABD'de bütçe açığının ve kamu borç stokunun büyümesine yol açacak. Ancak, mali piyasaların bugün içinde bulunduğu koşullarda, yeni kamu borçlanmasının maliyeti neredeyse sıfır. ABD Merkez Bankası da, faizleri düşürerek, buna destek veren bir politika izliyor. Çünkü ileride oluşabilecek, enflasyonist baskıları göğüsleyebileceği kanısında.Bu yaklaşımın gözden kaçırılmaması gereken bir özelliği var. Bu harcamaların ne kadar, nereye ve nasıl yapılacağı piyasa tarafından değil, idari kararlarla belirleniyor. Sonuçta, kaynak sağlanınca, kararlaştırılan harcama yapılıyor. Oysa özel harcamaları özendirmeye yönelik diğer polirikalarda bu güvence yok. Devletin bankalara kaynak aktarması, onların kredi vermesini sağlamaya yetmiyor. ABD'de gördüğümüz üzere bankalar ortamı yeterince güvenilir görmedikleri sürece kredi açmak yerine, devlet tahvili almayı tercih edebiliyorlar. Bankalar kredi vermek istiyorlar diyelim. Hane halkları ve şirketler kredi almak istiyor mu? Hane halklarının da şirketlerin de harcamalarını kestikleri, tasarrufa yöneldiklerini duyuyoruz. Bunu da aştık, harcama da yapmaya başladılar diyelim. O zaman da yapacakları harcamaların ekonominin canlanması için en uygun alanlara (örneğin konut) yöneleceğini söylemek olanaklı değil. İşte tüm bu nedenle, piyasa dışı kararlarla biçimlendirilen kamu harcamalarına dayanmak sonuç açısından daha etkin gibi görünüyor.Cari açık çok artarGaliba, hükümetimiz de kamu harcamalarının bu "çekici" özelliği ile ilgili. Açıkça söylemiyorsa da, özel harcamaları özendirmekle uğraşmaktansa, kamu harcamalarını doğrudan artırmayı tercih ediyor. Ancak iki sorun var: Bunlardan ilki ABD ve Türkiye arasıdaki fark. Belirtilen amaca uygun bir program ABD'de sanayinin kapasite kullanımını artırır, cari açık üzerinde sınırlı etki yaratırken, Türkiye'de cari açığın çok artmasına yol açabilir. Bunun yol açacağı döviz kurundaki tırmanma, maliyet ve bekleyiş etkileriyle enflasyonist baskıların ve faizlerin artmasına yol açabilir. Bütün bunlar da kamu açıklarının istenenin üzerinde büyümesi sonucunu verir. İkinci sorun da kamu harcamalarını artırmanın kendi başına bir program olmayıp, bir programın parçası olduğunu gözden kaçırılması. Sadece kamu harcamaları artırılırsa neler olabileceğini kestirebilmek için tarihten seçilebilecek örnek çok. Ünlü bir tanesini vermekle yetineyim: 1956'da o zamanki Brezilya Devlet Başkanı Juscelino Kubitschek de Oliveira (19021976), ülkesine yepyeni bir başkent kazandırmak istemiş, bunun için büyük bir kamu harcama programını yürürlüğe koymuştu. Brasila kenti böyle doğdu; Brezilya'da yıllarla süren enflasyon ve istikrarsızlık da...
http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=112962&KOS_KOD=33
Sermaye piyasalarında Bernard Madoff şoku 11 Aralık 2008'de yaşandı. Amerikan Sermaye Piyasası Kurulu'nun (SEC) web sitesindeki açıklamaya göre Bernard L. Madoff Securities Investment şirketini kuran ve 48 yıldır yönetim kurulu başkanlığını yapan Madoff tutuklandı. Soruşturmanın nedeni Madoff'un, şirkette üst düzey yönetici olan oğullarına yaptığı açıklamalardı. Başarılı işadamımız işte bu yakın çalışma arkadaşlarına "Yaptığımız iş üçkâğıtçılıktan başka bir şey değil, buna yalnızca Ponzi finansmanı denebilir" demişti. Onlar da yememiş içmemiş babalarını ve/veya patronlarını SEC'ye şikâyet etmişlerdi.SEC, şirketi hemen kayyuma devretti ve incelemeye başladı. Şimdi "SEC vs Madoff" davası biçimleniyor. Haberlere göre, aralarında anlı şanlı finansal kurumların da olduğu, bir sürü Madoff müşterisi vardı. Yok olan kaynağın tutarı yaklaşık 50 milyar dolardı. SEC başkanının 17 Aralık'taki açıklamasına göre kamuyu aydınlatma kuralları ihlal edilmiş, yatırımcılar aldatılmıştı. Şirkette birden çok defter tutuluyordu. Ortada ne olduğu tam olarak belli olmayan bir problem vardı.Böyle bir durumda ne yaparsınız? Öncelikle kamu otoritelerini suçlarsınız. Nitekim öyle oldu. Ama suçlamayı yapanların kimliğine bakınca, insanın "Yahu, bunlar utanmadan ekranlarda nasıl konuşuyorlar?" diye kanı beynine sıçrıyordu.Önce isterseniz Madoff'un şirketini tanıyalım. Sonra kanımızın neden beynimize sıçradığına değinerek meseleyi küresel finansal krize bağlayalım. Bildiğimiz Kastelli finansmanı olan Ponzi şemasına ise Allah'tan bir mani çıkmazsa haftaya geliriz.Bernard L. Madoff Securities Investment, bir borsa komisyonculuğu şirketi olarak, 1960'ta faaliyetine başladı. Sonra, yatırım danışmanlığı faaliyetlerine de girdi. Böylece hem akıl verip hem de müşteri adına işlem yapması mümkün hale geldi. Şirketin büyümesi, üçüncül piyasayı (third market) geliştirmesi ile oldu. Üçüncül piyasa işlemleri son derece tartışmalı bir meseleye, "müşteri emirlerini toplamak için komisyon ödeme"ye (payment for order flow) dayanıyordu. 1990'larda bu sistem gelişirken SEC, sürekli olarak para ödeyerek emir toplama konusunda uyarılar yayımladı. Madoff, o dönemde, son derece tartışmalı bir girişimci konumundaydı. Ama bu durum, Madoff'un bugünlere gelmesine engel olamadı.Nedir üçüncül piyasa? Hisse senetlerinin şirket tarafından ilk kez yatırımcıya satıldığı piyasaya birincil piyasa deniyor. Aynı senedin yatırımcılar arasında el değiştirdiği piyasaya ikincil piyasa adı veriliyor. Üçüncül piyasa ise hisse senedinin, borsanın dışında, bir aracı kurumun ofisinde el değiştirmesine verilen ad. Kısaca, ikincil piyasa bir borsa komisyoncusunun ofisine taşınınca üçüncül piyasa oluyor.Peki, nasıl oluyor da koca New York Borsası dururken bazı emirler bu derin piyasa yerine, Madoff'un "daracık" ofisine gidebiliyor. Elbette Madoff, ofisine emirleri aktaran komisyoncuya bir komisyon ödediği için. Hayal edin: Elinizdeki senedi en iyi fiyattan satmak için bir aracıya gidiyorsunuz. Bunun için bir komisyon ödüyorsunuz. Beklediğiniz, emrinizin en derin piyasaya aktarılması. Ama aracınız, bir başka aracıdan, aktardığı emir başına komisyon alarak emrinizi Madoff'un ofisine aktarıyor. SEC buna yıllar önce el attı ve yatırımcıların kandırılmaktan kurtarılması gerektiğine hüküm verdi. Bunun üzerine, emir akımı için para ödeyen ve alan komisyonculara bir kamuyu aydınlatma standardı getirdi. Nedeni açık değil mi? Bir başka komisyoncudan komisyon alan bir komisyoncu emri en iyi fiyatın bulunabileceği yere götürme konusuna gereken ehemmiyeti vermeyebilir. Olur mu olur.SEC çıkardığı tüm gürültüye rağmen, sonunda sessiz kalınca, Madoff işlerini büyüttü. Nasıl New York Borsası bir işlem sistemine sahipse, o da kendisi için bir sistem kurdu. Ofisinde hisse senetlerini alıp satmaya, fiyat belirlemeye başladı. Hisse senedinin saklanması, teslimi ve diğer arka oda işlemlerini de kendisi yapmaya başladı. Bugünleri getiren ilk belirleyici adım galiba o zamanlarda atıldı. Müşteriniz size güvenip, hesaplarını size emanet ettiğinde sorumluluğunuz büyüktür. Kolektif piyasalarda fiyatlanmayan finansal kontratları alıp satmaya da başlarsanız, sorumluluğunuz daha da büyür. Neler olduğunu SEC soruşturması sonunda öğreneceğiz ama işin nereden başlayıp, nerelere doğru uzanabileceğini tahayyül edebilmek sanki mümkün.Bir süre önce, finansal kontratların değerlenmesinin üçe ayrıldığını söylemiştik: Birincisi, değeri kolektif piyasalarda, örneğin borsalarda, tespit edilen ve herkesçe bilinen finansal varlıklar vardı. İkincisi, değeri arada bir kolektif piyasalarda belirlenen varlıklardı. Üçüncüsü ise değeri kolektif piyasalar yerine kapalı kapılar ardında belirlenen finansal varlıklardı. İşte, bu son krizde, güven bunalımını yaratan temel faktör bu "üçüncü türden finansal varlıklar"ın sistemde artan ağırlığıydı. Değeri finansal kurumun kendinden menkul varlıkların bilançolarda artan ağırlığı, herkesin bilançosunu kuşkulu hale getirdi.Şimdi benzer bir durumu, Madoff olayı için bir düşünün. Varlığın değeri size bağlı, müşteriniz adına neyi sakladığınızı bir tek siz biliyorsunuz. Bu, ya ciğeri kediye emanet etmektir ya da kaymaklı ekmek kadayıfı yemek. Başka ne denebilir?Peki, bu işin ardından ekranlara çıkıp konuşanlar neden insanın yüreğini sızlatmaktadır? Televizyon ekranlarında SEC'den yakınanlar arasında yürek sızlatanlar, yalnızca ve yalnızca, devasa finansal kuruluşların yöneticileridir. Çünkü onlar, malumat sahibidir ve SEC'yi suçlama hakları yoktur. Bu işte, malumat sahibi olmayan Ayşe teyze para kaybetse, suçlusu SEC'dir, hatta tüm kamu düzenleyici kuruluşlarıdır. Düzenleyici kuruluşların ödevi "yatırımcının aptal yerine konulmasını engellemek"tir, ancak hiçbir zaman "yatırımcının aptallık etmesini engellemek" değildir. Olmamalıdır da. Santander, HSBC gibi bankaların Madoff vasıtasıyla şimdilik 36 milyar doları bulan kayıpları için ne denebilir? "Aptallık etmeseydiniz" denebilir yalnızca. Bu birinci tespittir.Ancak olayın yaygınlığı son dönemde sistemin selameti açısından malumat sahibi yatırımcı için dahi, daha ayrıntılı bir kamuyu aydınlatma düzenlemesinin zorunlu olduğunu göstermektedir. Bu çerçevede, finansal sistemde, yapılan işlemlerle ilgili olarak daha ayrıntılı malumat sağlanması için yeni bir düzenleme çerçevesine ihtiyaç vardır. Düzenleme yapılırken kamuyu aydınlatma sisteminin kapsamı, yatırımcının malumat sahibi olup olmamasına dayalı olarak daraltılıp, genişletilmemelidir. Olayların bize gösterdiği, malumat setinin geniş tutulması zorunluluğudur. Bu da olsun ikinci tespit.Üçüncü tespit ise şudur: Devasa finansal kurumların yöneticileri, umalım ki, ne yaptıklarını bilmeden, başkasının parası ile kumar oynamışlardır. Bu işten en çok ceza alması gerekenler onlardır. Eşkıyaya yataklık eden de eşkıya kadar suçlu kabul edilmelidir.Dördüncü tespit zaten çıkmadı mı? Ne derdi Dr. Hikmet Kıvılcımlı, o kendine özgü diliyle tamamen farklı bir çerçevede, emperyalizmi anlatırken? "Eşkıya, yatağı olmadan, eşkıyalık edemez" derdi. Aynen öyle.İşbirlikçiler de en ağır cezaya çarptırılmalıdır.
http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=113422&KOS_KOD=15
İşsiz adam yüz binleri ağlatıyor
27.12.2008 | Tamer Çetin | Referans Gazetesi
Bu film değil gerçek. Bütün dünyayı etkisi altına alan küresel kriz, birçok ülkede yüz binlerce kişinin işsiz kalmasına neden olurken, ekonomik yavaşlamanın derinleşmesiyle birlikte işsizler ordusunun daha da büyümesi bekleniyor. Hükümetler çöküşün eşiğine gelen şirketleri kurtarmak için yüzlerce milyar dolarlık kaynak aktarırken, geniş çaplı bir yeniden yapılanma süreci içine giren şirketlerin aklına gelen ilk çare, işgücünde kesintiye gitmek oluyor. Uluslararası şirketlerin aldıkları kararlar yalnızca kendi ülkelerini değil, faaliyette bulundukları diğer ülkeleri de etkiliyor.20 milyon yeni işsizUluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ekim ayında yaptığı açıklamada, mali krizin, gelecek yıl sonuna kadar 20 milyon kişinin işini kaybetmesiyle sonuçlanacağı uyarısında bulunmuştu. Bir toplantıda verilen bir kararla bir anda binlerce kişi iş yerlerindeki eşyalarını toplayıp eve dönmek zorunda kalıyor. Oysa insanları işsiz bırakmak yavaşlayan ekonomilere hiç de yardımcı olmuyor. İşsiz kalanların yanı sıra, işini kaybetmekten korkan milyonlarca tüketici, harcamalarını en düşük seviyeye çekerek birikimlerini mümkün olduğunca uzun bir zaman dilimi içinde kullanmaya yönelirken, ekonominin çarkları daha da yavaşlıyor. Yaşanan kısır döngü krizi daha da derinleştiriyor.İş ve aş kuyruklarıİş bulma merkezlerinin önlerinde uzayan kuyruklar hemen her yaş ve çalışma alanından insanları bir araya getiriyor. Bu insanlar daha önce akıllarından bile geçirmedikleri düşük ücretler karşılığında işlere girebilmek için şansın yüzlerine gülmesini bekliyor. Aylarca tam zamanlı iş arayıp bulamayanlar sonunda yarı zamanlı işlere razı olmak zorunda kalıyor. Ekim ayında ABD'de yarı zamanlı çalışanların sayısı 645 bin artarak 6.7 milyona yükseldi. Ekonomistler bu durumun resesyonun derinleşmesinin bir işareti olmasından korkuyor. Yoksulluğu büyüten işsizlik, fakirler için gıda dağıtımı yapan kuruluşların önündeki kuyrukların giderek uzamasına neden olurken, bu kuruluşlar da kriz nedeniyle artan talebe cevap vermekte zorlanıyor.ABD: Krizin çıkış noktası olan ABD'de tensikat dalgasıyla birlikte kasım ayında özel sektörde işten çıkarılanların sayısı 250 bini buldu. 20 Aralık'ta biten bir haftalık dönemde 556 bin kişi işsizlik maaşı için başvurdu. İşsizlik oranı ise yüzde 6,7 ile son 15 yılın en yüksek seviyesine ulaştı. Gelecek yıl bu rakamın yüzde 7,3'e ulaşması bekleniyor. İşten çıkarma açıklaması yapan çok sayıda şirket arasında Citigroup 52 bin, Bank of America 30 bin, Hewlett-Packard 24 bin 600, AT&T 12 bin, DHL Express 9 bin 500 ve JP Morgan Chase 9 bin 200 kişiyle başı çekiyor.İngiltere: İşsizlik oranı yüzde 6'ya ulaştı. Sadece kasımda 75 bin 700 kişinin işsiz kaldığına işaret eden yetkililer, her ay kapanan büyük işyerlerinin ortaya çıkardığı işsizler yüzünden, bir ayda işsiz kalanların sayısının kısa bir süre içinde 100 bine çıkabileceği uyarısında bulundu. Kasım ayında iş arama ödeneğine başvuranların sayısı 1.07 milyona ulaştı. Yeni yılda özellikle bankacılık sektörü ağırlıkta olmak üzere birçok yeni iş kaybı yaşanacağı tahmin ediliyor. British Telecom 10 bin kişiyle ün büyük işten çıkarma rakamını açıklayan kuruluş oldu. Wolseley 7 bin 300, HSBC 2100, Wilkinson 1500, AstraZeneca 1400, GlaxoSmithKline 1200 kişiyi işten çıkaracağını duyurdu.Fransa Fransa'da işsizlerin sayısı 2 milyon barajını aştı. Fransa Ulusal İstihdam Kurumu'nun (ANPE), rakamlarına göre ekim ayı itibariyle işsizler kervanına 46 bin 900 kişi eklendi. Ülkede 2008'de işsizlik oranı yüzde 7,2 iken gelecek yıl bu rakamın yüzde 8,3'e çıkması bekleniyor. Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy gereksiz yere işten çıkaran şirketlerin cezalandırılacağını açıkladı. Renault 6 bin, Valeo 5 bin, PSA Peugeot-Citroen 3 bin 550, Alcatel Lucent 1000 kişiyi işten çıkaracağını duyurdu.Almanya: 2008 için yüzde 7,4 olarak tahmin edilen işsizlik oranının gelecek yıl yüzde 8,0 düzeyine çıkması bekleniyor. Commerzbank 9 bin, Bayern LB 5 bin 600, Daimler 2 bin 300, BASF 1000 kişiyi işten çıkaracak.İtalya: İtalya'da işsizlik oranı yüzde 6,7. Ekonomik yavaşlamayla birlikte 2009'da daha çok iş kaybının yaşanması bekleniyor. Telekom Italia 9 bin, Alitalia 3 bin kişiyi işten çıkaracağını duyurdu.Lüksemburg: Lüksemburg merkezli dünyanın en büyük çelik üreticisi Arcelor Mittal çeşitli ülkelerdeki işletmelerinde 9 bin kişiyi işten çıkaracak.İsveç: İsveç'te ekimde 19 bin, kasımda 11 bin kişi işini kaybetti. Volvo 4 bin 340, Akzo Nobel 3 bin 500, Electrolux 3 bin kişiyi işten çıkaracağını duyurdu.Rusya: Rusya'da, resmi rakamlara göre işsiz sayısı kasımda 5 milyon kişiyi, işsizlik oranı ise yüzde 6,6'yı buldu. Başbakan Yardımcısı Aleksandır Zukov, 10-16 Aralıkta 70 bin kişinin işten çıkarıldığını ve 207 bin kadar kişiye ise yarı zamanlı çalışması ya da izne çıkmasının söylendiğini belirtti. Geçen ay işten çıkarılanların sayısı ise 400 bini buldu. Rusya Başbakanı Vladimir Putin, ekonomik sıkıntı nedeniyle işsizlik arttığı için işverenlerden gereksiz yere işçi çıkarmamalarını istedi. Rus Metalurji devi ChTPZ Group 4 bin 900 kişiyi işten çıkaracağını bildirdi.Avusturya: Avusturya yüzde 3'lük işsizlik oranıyla bu konuda en iyi sicile sahip Avrupa ülkelerinden biri. Ancak Telekom Austria 1250 kişiyi işten çıkaracağını açıkladı.Hollanda: Yüzde 2,5 ile AB'nin işsizlik konusunda en rahat ükesi olan Hollanda'da bile Philips Electronics 1600 kişiyi işten çıkaracağını duyurdu.İsviçre: İsviçre ekonomisi krizin etkisiyle durma işaretleri veriyor. Gayri safi yurtiçi hasılasından daha büyük olan bankaları krizden çıkışın yolunu ararken, ihracat da yavaşlıyor. Ülkenin en büyük bankası UBS 2 bin 100, ikinci Credit Suisse ise 5 bin 800 kişiyi işten çıkaracağını açıkladı.Japonya: Japonya ekonomisinin Mart 2009'da sona eren 2008 mali yılında yüzde 0,8 daralacağı, Mart 2010'da sona eren 2009 mali yılında ise sıfır büyüyeceği tahmin ediliyor. Halen yüzde 4,1 olan işsizlik oranının gelecek yıl yüzde 4,7 olacağı belirtiliyor. Ekonominin ana motoru olan ihracatta yaşanan yavaşlama işsizlerin sayısını daha da artırabilir. Nissan 2 bin 500, Nikon 1500, Suzuki 1200, Nomura 1000 kişiyi işten çıkaracağını duyurdu.Hindistan: Bir zamanlar gelişmekte olan ekonomiler arasında en parlak yıldızlardan birisi olarak görülen Hindistan'da ev fiyatları düştü, kredi piyasaları dondu, tüketici ve iş dünyasının güveni dibe vurdu, borsa yüzde 50'den fazla değer kaybetti. Otomotiv sektöründe de durgunluk başladı. 2007-2008 döneminde yüzde 9,1 büyüyen Hindistan ekonomisinin 2008-2009 döneminde yüzde 6,3-7,5 aralığında büyüyeceği tahmin ediliyor. Her yıl 10 milyon kişinin iş arayanlara katıldığı 1 milyar 200 milyon nüfuslu Hindistan için istihdam piyasası üzerindeki baskının önemli ölçüde artması bekleniyor. Mumbai kentinde düzenlenen bombalı saldırıların yabancı yatırımı olumsuz etkilemesi durumunda işsizlik çok daha büyük bir soruna dönüşebilir.Endonezya: İşsizlik oranının yüzde 10 olduğu Endonezya'da şirketlerin yıl sonuna kadar toplam 40 bin kişiyi işten çıkarabileceği belirtiliyor.Çin: Çin Sosyal Bilimler Akademisi'ne göre kentlerde işsizlik oranı yüzde 9,4'e yükseldi. Bu resmi olarak bildirilen rakamın iki katı. Çin İnsan Kaynakları ve Sosyal Güvenlik Bakanı Yin Veymin, 20 Ekim'deki açıklamasında istihdam tablosunun korkunç boyutarda olduğunu ve küresel finansal krizin istihdam üzerinde daha fazla olumsuz etkisi olabileceğini söyledi. Çin ekonomisinin yıllık büyüme hızı 3'üncü çeyrekte yüzde 9'a geriledi. Kırsal kesimden kentlere akan milyonlarca işsize yeni iş yaratılabilmesi için işsizlik oranının yüzde 8'in altına düşmemesi gerekiyor. Gelecek yıl 6 milyondan fazla yeni mezun iş hayatına atılacak. Uzmanlar işsizlik oranındaki artışın toplumsal huzursuzluğu da artıracağı uyarısında bulunuyor.http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=113433&KOS_KOD=7
Bütçe Açığını Büyütmek | Bütçe Açığını Daraltmak | |
Kamu Yatırımlarını Artırmak | (4, -3) | (2, -1) |
Kamu Yatırımlarını Sınırlamak | (3, -2) | (1,0) |
Bütçe Açığını Büyütmek | Bütçe Açığını Daraltmak | Satırın En Büyük Sayısı | |
Kamu Yatırımlarını Artırmak | 4 | 2 | 4 |
Kamu Yatırımlarını Sınırlamak | 3 | 1 | 3 |
Bütçe Açığını Büyütmek | Bütçe Açığını Daraltmak | Satırın En Büyük Sayısı | |
Kamu Yatırımlarını Artırmak | -3 | -1 | -1 |
Kamu Yatırımlarını Sınırlamak | -2 | 0 | 0 |
Bütçe Açığını Büyütmek | Bütçe Açığını Daraltmak | Satırın En Büyük Sayısı | |
Kamu Yatırımlarını Artırmak | 0,4x4+0,6x(-3)=-0,2 | 0,4x(2) +0,6x(-1)=0,2 | 0,2 |
Kamu Yatırımlarını Sınırlamak | 0,4x(3) +0,6x(-2)=0 | 0,4 x(1)+0,6x(0)=0,4 | 0,4 |
ABD, Çin ve Japonya'da fiyatlar gittikçe düşüyor ama alışveriş yapan yok. Enflasyondan daha zorlu bir süreç olarak gösterilen deflasyonla savaşmak için merkez bankalarının fazla atımlık barutu kalmadı. Sayısal gevşetme politikaları yeniden gündeme gelecek.
"Resesyon" sözcüğünü bundan bir yıl önce ağzına aldığında tüyleri ürperen küresel ekonominin kurmayları artık görünen köyün kılavuz istemediğinin farkında. ABD henüz resesyonda olduğunu kabul etmese de, geçen haftalarda Japonya, Almanya ve Euro Bölgesi "resesyondayız" açıklamaları ile piyasaları salladı. Bir dönem yüksek enflasyon yüzünden ekonomiyi canlandırmak için faiz indirmekte zorlanan küresel merkez bankaları ise artık gönül rahatlığı ile indirim üstüne indirimler yapıyor. İngiltere beklenmedik sertlikte indirimi ile faizini yüzde 3 seviyesine çekerken, ABD 16 Aralık'taki merkez bankası toplantısında gösterge faizini yüzde 0,5'e yani Japonya'nın resesyona girmemek için çırpındıktan sonra geldiği faiz düzeyine indirmeyi planlıyor. Merkez bankaları faiz indirimlerinde artık çok rahat çünkü dizginlemek zorunda oldukları bir enflasyon yok. Küresel talep daralıyor, spekülatör fonlar emtia balonundan hızla çıkıyor. Temmuz ayında 147 doları gören petrolün heybetinden eser kalmadı, hedge fonların sert satışları ve azalan talep karşısında petrolün varili 50 dolar düzeyinde seyrediyor. Dolayısıyla da enflasyonist baskılar ortadan kalktı. Ancak şimdi küresel ekonominin kapısına enflasyondan bile daha tehlikeli bir risk dayandı: Deflasyon. ABD'den Çin'e ve Japonya'ya kadar bir çok ekonomi fiyatlarda sürekli düşüşlerin görüldüğü, toplam arzın toplam talebi aştığı deflasyona yakalanmak üzere. Merkez bankalarını ise enflasyonla savaşmaktan çok daha zor bir görev bekliyor. Enflasyonla savaşırken faizi artırmak konusunda bir sınırı olmayan merkezler, deflasyonla savaşta faizini 0'ın altına indirmek gibi bir şansı olmayacak. Japonya'da faiz yüzde 0,3'te, İngiltere'de yüzde 3 olan faiz ABD'de yüzde 1 düzeyinde. Bu noktada devreye Japonya'nın deflasyon döneminde uyguladığı "sayısal gevşetme" politikalarının girmesi bekleniyor.Daha da ucuzlar psikolojisi ile harcamalar dibe iniyorModern iktisat tarihinde dünyada deflasyonu tecrübe eden tek ekonomi Japonya olmuştu. 10 yıl resesyonda kaldığı süre içerisinde deflasyonu da yaşayan Japonya'da enflasyon ilk kez negatif çıkmış, hükümet faiz indirmi ve mali teşvik politikaları silahına sığınmıştı. Şimdi Avrupa'dan ABD'ye hatta Japonya'ya kadar pek çok ülke deflasyonla savaşmak adına aynı silahlara sarılıyor. Deflasyonist süreçte fiyatlar düşüş trendinde olduğu için daha da ucuzlama görüleceği beklentisi ile tüketici zaten kısılmış olan harcamalarını daha da azaltıyor. Yani daha ucuza alacağı umuduyla alışverişlerini erteledikçe erteliyor. Bu da ekonominin daha büyük darbe almasına yol açıyor. Deflasyon dönemlerinde borçların ödenmesi ve kredi bulmak daha da zorlaşıyor. Aynı şekilde bu durum borçluların daha fazla borç yükü altında sıkışmasını da beraberinde getiriyor. Çünkü diğer tüm fiyatlar düşerken borcu olanların ödemesi gereken borç miktarı hiç bir şekilde azalmıyor. Yani borçların reel değeri deflasyonist ortamda daha da artıyor. Bir anlamda borcu alan bir şirketse, ürünlerinin fiyatları giderek ucuzluyor, ancak borçları aynen duruyor.Fiyatlar düşüyor ama alışveriş yapan yokSon bir kaç haftadır gelen ekonomik veriler ise deflasyonun yolda olduğunu doğrular nitelikte. Bir dönem yaşamın en pahalı olduğu ülkelerin başında gelen ABD'de yaşama maliyeti 60 yılın en düşük seviyesine geriledi. Perakende harcamaları ise fiyatlar sürekli düştüğü halde ekim ayında yüzde 2,8 ile rekor oranda geriledi. Yeni araç fiyatları yüzde 0,5, giyim fiyatları yüzde 1 düştü. Havayolu taşımacılık ücretleri ise yüzde 4,8 ile 1999'dan bu yanaki en sert düşüşünü gördü. Bunlara rağmen ABD'li tüketici inatla fiyatların daha da düşeceği beklentisi ile alışveriş yapmıyor.Fiyatlar gerilemesine rağmen mortgage ve otomobil kredileri ile kredi kartı borçlularının borç yükü azalmadı ve iflas başvuruları patladı. Ekim ayında ABD'deki iflas başvurusu sayısı yüzde 8 arttı. Bu, her gün yaklaşık 5 bin kişinin iflas etmesi anlamına geliyor. ABD'de 2002 sonrası TÜFE hiç bir zaman yüzde 1'in altına düşmemiş, çok nadir zamanlarda yüzde 2'nin altında çıkmıştı. Geçen hafta ise ekim ayı TÜFE rakamı yüzde 1 düşerek 1938'den bu yanaki en sert aylık düşüşünü kaydetti. Enerji ve gıda fiyatları dışındaki TÜFE'yi yansıtan çekirdek enflasyon ise aynı ay yüzde 0,1 düşerek TÜFE'deki düşüşün sadece sönen emtia balonu ile alakalı olmadığını kanıtladı. Varlık fiyatlarındaki en dikkat çekici düşüş bir yıl içinde değerinin yüzde 16'sını kaybeden emlak sektöründe ve aynı dönemde yüzde 40 düşerek toplam 11 trilyon dolar eriyen hisse senetleri piyasasında görülüyor. Tüketici kredileri ise 1990'ların başından bu yana ilk kez azalma trendinde. İstihdam piyasasında ise son bir kaç haftadır gözlenen ciddi işten çıkarma haberleri, daha az iş ve daha az gelir anlamına geliyor.Çin'in para piyasaları deflasyon sinyali veriyorAvrupa'da da fiyatlar hızla düşüyor, harcamalar aynı hızla geriliyor. Ancak Avrupa Merkez Bankası (AMB) fiyatlardaki düşüşü henüz "deflasyon" olarak nitelendirmiyor. Buna karşılık Çin ve Japonya deflasyon alarmı veriyor. Çin'de şubat ayında yüzde 8,7 ile 12 yılın zirvesine çıkan enflasyon ekim ayında yuzde 4,6 seviyesine kadar indi. Çin Merkez Bankası ise geçen hafta 2009 hedeflerinin deflasyon tehdidini uzaklaştırmak olacağını duyurdu. Çin, deflasyona Japonya kadar alışık olmasa da diğer ekonomiler kadar yabancı değil. 2002 yılında tüketici fiyatlarının yüzde 0,8 düştüğü Çin 1999 yılında da yüzde 1,4'lük bir düşüşle karşılaşmıştı. Ancak bu kez Çin para piyasalarında deflasyon emareleri görülüyor. 2002 yılından bu yana hacmin 5'e katlandığı interbank tahvil piyasasındaki düşen faizler bankaların deflasyona karşı gardını almaya başladığı şeklinde yorumlanıyor. 1 yıllık hazine tahvillerinin faizi geçen pazartesi günü 29 ayın dibine indi. Bunun sebebi olarak da bankaların faizlerin daha da düşeceği beklentisi ile geri adım atmaları gösteriliyor. Uzmanlara göre bu ay 600 milyar dolarlık mali teşvik planı açıklayan Çin zamanında deflasyonla savaşmak için Japonya'nın yaptığı kadar sert faiz indirimlerine gitmeyecek.Japonya 2001-2006 arası deflasyonla savaşmıştıDeflasyonun Japonya'ya yıllar sonra geri dönüş tarihi olarak ise 2009 yılının temmuz ayı gösteriliyor. Bu yaz temmuz ayında yüzde 2,4'e çıkarak son 11 yılın en yüksek seviyesine fırlayan Japon enflasyonu eylül ayında bir önceki aya kıyasla değişiklik göstermedi. ABD ve Çin'de olduğu gibi Japonya'da da tüketici, fiyatlarda artış olmamasına rağmen harcamalarını kıstı ve eylül ayındaki tüketici harcamaları yüzde 2,3 geriledi. Şimdi Japon Merkez Bankası'nın da FED gibi "kantitatif gevşetme" olarak bilinen faizi sıfırda tutup piyasaya likidite enjekte etme politikasına sarılması bekleniyor. BoJ, bu politikayı 2001 yılında uygulamaya başlamış, 5 yıl sonra sona erdirmişti. http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=111133
Krizin etkisini artık iyiden iyiye hisseden Türkiye'de cumartesi günü 'Alışveriş için Gün Bugün...' adlı bir kampanya başlayacak. Amaç morelleri yükseltmek. 7-8 yılda bir kriz yaşayan Türkiye'de morale gerçekten çok sık ihtiyaç oluyor. Bu yüzden de bu kampanya bir ilk değil."Alışveriş için Gün Bugün..."Giderek derinleşen ekonomik krizde moralleri düzeltmek, alışverişi arttırarak çarkları çalıştırmak için cumartesi günü başlayacak kampanyanın sloganı bu... İstanbul Ticaret Odası, İstanbul Büyükşehir Belediyesi öncülüğünde ve 24 kuruluşun da katkısıyla gerçekleşecek kampanya boyunca İstanbul'da beyaz eşyadan gıdaya, tekstilden sağlık ve kozmetik ürünlerine kadar satış yapan binlerce mağaza, alışveriş merkezi ve hizmet noktasında satışlarda yüzde 50'ye varan indirimler yapılacak.Kampanyanın ana amacı dediğim gibi moralleri yükseltmek. 7-8 yılda bir kriz yaşayan Türkiye'de morale gerçekten çok sık ihtiyaç oluyor. Bu yüzden de bu kampanya bir ilk değil...Şimdi sizi "tarih gerçekten tekerrürden mi ibaret" dedirtecek bir anı turuna çıkarıyorum.Türkiye için çalışıyorumYıl 1994. Başbakan Tansu Çiller... Türkiye hızla yeni bir krize doğru ilerliyor. Çiller'in beyninin yarısı Hazine Müsteşarı Osman Ünsal'a göre ise Türkiye'de kriz yok. Standart and Poor's ve Moody's Türkiye'nin notunu düşürüyor. Dönemin Türk Sanayici ve İşadamları Derneği Başkanı Halis Komili, sert bir üslupla ekonomide bir an önce önlem alınmasını istiyor ve "Ocak'ta ilk not düşürüldüğünde hafife alınmıştı, umarım artık ciddi tedbirler alınır" diyor.Başbakan Çiller, "Bazı işadamları hainlik yapıyor. Bize karşı olan esnaf, köylü, memur değil. Küçük bir grup, holding patronları" diyerek TÜSİAD'la köprüleri atıyor.Moraller bozuk, fabrikalar kapanıyor... Koç Grubu 9 şirketinde "ekonomik durgunluk ve düşük talep" nedeniyle üretimi durdurduklarını açıklıyor.Sonunda kriz patlıyor, Uluslararası Para Fonu (IMF) ile daha sonra uygulanmasa da anlaşma imzalanıyor.1994 yılında ekonominin yüzde 6.1 küçülmesine neden olan ve 5 Nisan Kararları'yla sonuçlanan bu krizden en büyük darbeyi her zaman olduğu gibi en zayıf, halka tekstil ve hazırgiyim yiyor."Türkiye için çalışıyorum, Türkiye için üretiyorum" kampanyası da dışa açıldıktan sonra ihracat rekorları kıran sektörün "çığlığını" duyurmak için başlatılıyor.İmece oluşturup tüm işçilerine "beyaz tişortlar" ürettiren hatta yönetim kurulu üyesi Ali Mahmut Abra tarafından marş bile besteleten Türkiye Giyim Sanayicileri Derneği (TGSD), kampanyayı anlatmak ve bu çağrıyı parlamentoda grubu bulunan parti başkanlarına iletmek için de Ankara yollarına düşüyor. Ben de bu heyette yer alıyorum..."Biz 400 orta ve 40 bin küçük ölçekli işletmeyiz. Yılda 900 milyon adet giysi üretiyoruz. 5 milyar dolar ihracatla en önemli döviz kaynağıyız. 1 milyon işçi 5 milyon aileyiz" diyen TGSD üyelerinin talebi ise toplumun moralini yükseltmek, parlamentoda bitmek bilmeyen kavgaları sona erdirip seferberlik ortamı yaratmak. Sanayicilerin "Gelin birlikte çalışalım, hemen" çağrısı ise ne yazık ki başta Başbakan Çiller olmak üzere ilgi görmüyor. Ne ilgisi, ana muhalefet lideri Mesut Yılmaz tarafından kovmaktan beter ediliyor heyet...Dönemin başkanı Nur Ger'le o günleri konuşuyoruz. "O dönemde de tedbirler çok geç alınmıştı. Geç alınan tedbirin etkisi ise az oluyor. Ne yazık ki Türkiye'de bir şey değişmiyor" diyor.Herkes işine kampanyasıYıl 2001. Başbakan Bülent Ecevit...Türkiye yine siyasette yaşanan kavgalarla boğuşuyor. TÜSİAD Başkanı Tuncay Özilhan, hükümeti ekonomik krizi savsaklamakla suçluyor. Milli Güvenlik Kurulu'nda (MGK) Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile Başbakan Bülent Ecevit arasında yaşanan gerginlik, Cumhuriyet tarihinin en büyük ekonomik krizinin patlamasına yol açıyor. 21 Şubat 2001 krizi kamuoyunda "Kara Çarşamba" olarak adlandırılıyor.Krizin etkileri uzun süre devam ediyor. Özellikle batan bankalar nedeniyle özellikle beyaz yakalı binlerce kişi işsiz kalıyor. Çok sayıda işyeri kapanıyor. İş dünyası ekonomik paket ve IMF ile anlaşma istiyor. Krizin çözümü ise ABD'den ithal edilen Kemal Derviş'le gerçekleşiyor.Büyümenin eksilere düştüğü böyle bir ortamda yine çeşitli kampanyalar gündemde. Bunlardan biri dönemin Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) Başkanı Oğuz Satıcı'nın istihdamı, üretimi, ihracatı artıracak "Herkes İşine" formülü. Buna göre bir milat kabul edilecek. Bu milattan sonra işletme, işten çıkardığı tüm çalışanlarını geriye, işe alacak. Ardından iş verdiği her yeni işsiz için ise SSK ve muhtasar vergisinden üç yıllığına muaf olacak.İşletme, yine aynı milattaki rakama ulaştıktan sonra fazladan kullandığı enerji ve yakıt için vergi ve fonlarda indirimden yararlanacak. İşsizliğe çözüm öneren bu kampanyanın sonucu bugün de aynı şeyler istendiğine göre demek ki alınamamış.Seve seve alışveriş2001'in diğer kampanyası ise Türkiye için Seve Seve. İzmir Tolga ve Ali Taran gibi ünlü reklamcıların katkılarıyla düzenleniyor. Toplumsal bir harekete dönüşen kampanya boyunca indirimler yapılıyor, festivaller düzenleniyor yani toplumun krizle bozulan morali düzeltilmeye çalışılırken cirolar da artıyor. Kampanyanın etkisi İstanbulla sınırlı kalmıyor. Ankara'da, Balıkesir'de İzmir'de mehter marşı eşliğinde başlayan kampanyalarla krize savaş açılıyor.Alışveriş için Gün BugünGeldik 2008'e. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan... Bu kez yaşanan kriz sadece Türkiye'nin değil, dünyanın. Türkiye ekonomisi göreceli olarak 1994 ve 2001 krizlerine göre sağlam. Kemal Derviş, IMF ve bu politikaların devamlılığını sağlayan AKP sayesinde ekonominin rasyoları daha iyi. Ama dediğim gibi kriz dünya krizi. Dünya yangın yeri. Ve Türkiye'ye de yangın sıçramış durumda. İlk etkilenen ise artık en zayıf halka tekstil ve hazırgiyim değil tüm sektörler. Piyasada ciddi bir durgunluk yaşanırken ilk açıklama TÜSİAD'dan geliyor. "Çok tedirginiz. Hükümet tedbirleri zamanında alsaydı krizin etkisini daha az hissederdik" diyen TÜSİAD'a Başbakan'dan tepki gecikmiyor: "Dünyadaki yangına körük tutanlar var..."Her gün işçi çıkarımları sürüyor, fabrikalar kapanıyor... Alışveriş merkezleri panikte. Yeni bir kampanya işte böyle gündeme geliyor. Önce sektör temsilcilerinin başlatacağı İTO'nun destek olacağı sanılan kampanya İTO ve belediye öncülüğünde başlıyor. Alışveriş için Gün Bugündür... Yüzbinlerce insanın işsiz kaldığı, işsizlik tehdidinin sürdüğü bir ortamda kampanyanın ne kadar başarılı olacağı belirsiz.Sonuç olarak tek bir gerçek var... Geçmişten ders almayanın geleceği olmaz... http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=111135