20. yüzyıla damga vuran General'in motoru iflas etti

02.06.2009 | Dış Haberler | Haber
Olmaz denilen oldu, yakın zamanlara kadar dünyanın en büyük otomotiv şirketi unvanını koruyan General Motors dün iflas koruma kapsamına alındı. ABD hükümeti 30 milyar dolar vereceği GM'in yüzde 60'ına sahip olacak.
 
Sonunda beklenen oldu ve ABD ekonomisinin güç ve ihtişamının bir sembolü olarak gösterilen bir asırlık otomotiv devi General Motors (GM) dün iflastan korunma başvurusunda bulundu. Böylece ABD tarihindeki üçüncü, imalat sektöründe ise en büyük iflas yaşanmış olacak.
İflas koruma süresinin 60-90 gün arasında sürmesi bekleniyor. Şimdiye kadar hükümetten 20 milyar dolar yardım alan GM 30 milyar dolar daha alacak ve şirketin 60'ının kontrolü hükümete geçecek. Otomobil İşçileri Sendikası (UAW) yeni GM'de yüzde 17,5 hisse sahibi olacak. Kanada hükümetinin yüzde 12, GM Tahvili sahiplerinin ise yüzde 10 hissesi bulunacak. Bu arada, GM kreditörlerinin çoğu, hükümetin 27 milyar dolarlık borca karşılık yeni GM'den hisse alma teklifini kabul etti. Uzmanlar, bu gelişmeyi GM'in iflastan korunma sürecinden çıkmasını hızlandıracak bir gelişme olarak yorumladı.
Hükümet, borçların azaltılması, istihdam maliyetlerinin düşürülmesi ve fabrika kapatmalar için şirkete düne kadar süre tanımıştı. Geçen yıl 30 milyar dolardan fazla zarar açıklayan GM, iflas koruma sürecinde, küresel işgücünün yüzde 34'ünü temsil eden 21 bin kişiyi işten çıkarmayı ve bayi sayısını da 2 bin 600'e düşürmeyi planlıyor. Sürecin başarılı olması durumunda, GM daha az işgücü, daha az fabrikayla daha küçük bir şirket kuracak. ABD'de 11 tesis kapatılacak, 3 fabrikada da üretim durdurulacak. Yeni şirket, 4 çekirdek birimi olan Chevrolet, Cadillac, Buick and GMC'ye dayanacak.
 
Rakiplerine gün doğdu
Bir diğer ABD'li otomotiv şirketi Chrysler da mayıs başında iflas koruma başvurusunda bulunmuş, daha sonra da İtalyan otomotiv devi Fiat ile ortaklık anlaşması imzalamıştı. Chrysler'in iflasının da ABD Hazinesi tarafından finanse edildiğini vurgulayan uzmanlar, GM'in yeniden organize edilmesinin çok daha büyük ve karmaşık sınav olacağını belirtiyorlar. Tokyo merkezli CLSA kuruluşunun otomobil analisti Christopher Richter, Reuters'a yaptığı açıklamada, "Zor bölüm şimdi başlıyor. Bu aşamada GM ve Chrysler'in rekabet gücünün artırılmasına çalışılacak. Şirketler küçülecek. Toyota, Honda, Nissan ve Hyundai gibi rakiplerin pazar payları artabilir" dedi. Ortakları GM'le birlikte yürüttükleri projeleri devam ettirmek istiyor. GM'in en büyük rakibi olan ve dünya liderliğini kaptırdığı Toyota, Califonia'da ortak oldukları fabrikada GM ile birlikte çalışmaya devem etmek istediğini duyurdu.
Obama hükümetinin yeni GM'in yüzde 60 hissesini kontrol etmesi, borcunu yarı yarıya indiren ve sendika ile yaptığı anlaşmayla işgücü maliyetini azaltan Japon Toyota'nın rekabet gücü karşısında tam anlamıyla bir kumar olarak değerlendiriliyor. Öte yandan, dün Çin ziyaretinde ABD otomotiv sektöründe yaşanan gelişmelere ilişkin açıklama yapan Hazine Bakanı Timothy Geithner, ABD'li otomotiv şirketlerinin devlet yardımı almadan iflastan korunma sürecinden çıkacağı konusunda iyimser olduğunu söyledi. Geithner, hükümet olarak otomotiv şirketlerinden hızlı ve temiz şekilde çıkmak istediklerini ifade etti. GM'in geleceğinin planlanmasıyla ilgili toplantılara katılan yetkililer de, Beyaz Saray'ın gönülsüz yatırımcı olduğunu belirtiyordu. 


WAGONER GİTTİ AMA DERT BİTMEDİ
GM iflas aşamasına geldiğinde, CEO Rick Wagoner 29 Mart'ta istifa etmişti. Ancak Wagoner'in bu istifasının hükümet baskısıyla gerçekleştiği biliniyordu. Çünkü GM'in yaşadığı krizde yavaş hareket ettiği yönünde yoğun eleştiriler alan CEO Rick Wagoner o dönemde otomotiv çalışma komisyonu ile toplantı yaptıktan iki gün sonra görevinden ayrılmış, bu konuda otomotiv sektörü için kurulan özel görev gücünün başkanı Steven Rattner'in baskısıyla karşılaştığı dile getirilmişti.
Maliyet kesintisi, kalite ve yakıt tasarruflu araç segmentine geçişte başarılı bulunan Wagoner, Duke Üniversitesi'nde ekonomi eğitimi aldıktan sonra Harvard Üniveristesi'nde İşletme yüksek lisansı yaptı. GM'e 1997 yılında katılan Wagoner, hızla finans yöneticiliğine terif ettti. Fiat'ın satın alınması ve Saab ile Hummer gibi iş yapmayan markaların öne sürülmesi ile başarısız adımlar atan Wagoner buna rağmen yönetim kurulunun desteğini sürekli arkasında hissetti. GM'in iflası için Wagoner suçlansa da uzmanlar sorunların o göreve gelmeden çok önce başlamış olduğuna dikkat çekiyor. Dolayısıyla da Wagoner'İn tam bir günah keçisi ilan edildiğini belirtiyorlar.
31 Mart'ta Wagoner'in yerine gelen yeni CEO Fritz Henderson ise o günden bu yana sık sık alacaklılar ve işçi sendikaları ile anlaşılamazsa iflas seçeneğinin masada olduğunu dile getirmişti. Henderson'un hükümetin talimatıyla göreve geldiği iddia edilmiş, bu nedenle göreve geldiği günlerde oldukça fazla eleştirilmişti. Her ne kadar GM'i ayakta tutmaya çalıştığı görüntüsü verse de çok sayıda analiste göre Henderson GM'i iflasa hazırlamak için görevlendirilmişti.
 
 
General Motors'un künyesi
 
Merkezi: Detroit
Çalışan sayısı: 244 bin 500
Bulunduğu ülke sayısı: 140
Üretim yaptığı ülke sayısı: 34
Markaları: Buick, Cadillac, Chevrolet, GMC, GM Daewoo, Holden, HUMMER, Opel, Pontiac, Saab, Saturn, Vauxhall ve Wuling
Satış: 2008'de 8.35 milyon adet otomobil ve kamyon sattı.
Pazar: En büyük pazarı ABD. Onu Çin, Brezilya, İngiltere, Kanada, Rusya ve Almanya takip ediyor.
İşbirlikleri: Chrysler, Daimler, BMW ve Toyota ile ileri teknoloji alanında işbirliği var. Toyota, Suzuki, Çin'den Shanghai Automotive Industry, Rusya'dan AVTOVAZ ve Renault ile ortak araç üretiyor.
 
 
 
Zirveye çıkıp dibe inişin 100 yıllık öyküsü
 
16 Eylül 1908: Buick ve Oldsmobil'in katılımıyla GM kuruldu. Bir sonraki yıl Cadillac da bu şirkete katıldı.
 
1910: Şirketin kurucusu William Crapo Durant, bankacılardan oluşan bir komitenin zorlamasıyla şirket başkanlığından ayrılmak zorunda kaldı.
 
1912: Cadillac elektrikle çalışmaya başlayan modeli geliştirdi. Tüketiciler büyük kolaylık sağlayan bu modeli çok sevdi.
 
1915: Düşük maliyetli modelleriyle Ford'la çekişen Chevrolet, GM ile birleşti.
 
1921: GM'in Amerikan otomobil pazarındaki payı yüzde 12'ye ulaştı.
 
1923: Alfred P. Sloan Başkan oldu. Şirket 1920'li yıllarda farklı tüketici grupları için farklı üretim stratejileri geliştirdi.
 
1925: İngiliz Vauxhall Motors'u aldı. Almanya, Fransa, Brezilya ve Arjantin'de operasyonlara başladı.
 
1929: Alman otomobil üreticisi Opel'in yüzde 70'i satın alındı. İkinci Dünya Savaşı'nda Alman hükümetinin ele geçirdiği Opel sonradan tekrar GM'e devredildi.
 
1937: Ülkedeki en büyük işverenler arasına girince sendikaların da hedefi oldu. Büyük bir grev sonrası UAW sendikası ile ilk anlaşmasını imzaladı.
 
1937: Tasarım biriminin başına getirilen Harley J. Earl, Amerikan otomobillerinin görünümünü değiştirdi.
 
1942: İkinci Dünya Savaşı nedeniyle sivillere yönelik üretimini durdurdu ve ordunun kullandığı araçları üretmeye başladı.
 
1948: Cadillac modellerinde kanatçıkları ilk kez kullanmaya başladı.
 
1954: Amerikan otomobil pazarındaki payı yüzde 54'e ulaştı. 50 milyonuncu otomobil üratildi.
 
1959: Tasarımın başına geçen Bill Mitchell keskin kenarlı modellerle yeni bir çağ başlattı.
 
1962: Otomobil ve kamyon pazarında payı yüzde 51'de kaldı. Şirketin bölünmesi için çağrılar yapıldı.
 
1964: V-8 motorlu Pontiac Tempest'in GTO versiyonu kaslı otomobil dönemini başlattı. Ford ve Chrysler de kendi kaslı otomobillerini üretmeye başladı.
 
1965: Güvenlik açıklarından bahseden bir kitap yazarı hakkında araştırma yaptırdığı ortaya çıkan şirket başkanı kamuoyu önünde özür diledi.  
 
1975: GM, emisyonu azaltan katalitik dönüştürücüleri kullanan ilk otomobil üreticisi oldu.
 
1977: Enerji krizi tüketiciyi küçük arabalara yöneltti. GM de Sedan modellerini küçültse de 1980'lerde pazar payı da gerilemeye başladı.
 
1980: Pazar payı 10 yılda yüzde 45'den yüzde 35'e geriledi. İç pazardaki düşüş nedeniyle 59 yılda ilk kez zarar etti.
 
1985: Toyota ile kurulan ortaklık doğrultusunda Califonia'da Chevrolet Nova ve Toyota Corolla'nın üretimi başladı.
 
1989: Avrupa'da genişleme planları doğrultusunda Saab hisselerinin yüzde 50'sini satın aldı. Ancak marka sayısını artırmanın maliyeti giderek büyümeye başladı.
 
1990: UAW sendikası ile imzalanan yeni sözleşmeler işgücü maliyetlerinin artmasına neden oldu.
 
1995: GM Başkanı John G. Smile, GM'in idari yapısında değişiklikler yapmak üzere çalışma başlattı.
 
1996: 1 milyar dolar harcanan elektrikli EV1 modelleri sonradan geri çağrıldı ve imha edildi.
 
1998: 7 hafta süren geniş çaplı grevler şirketin kârını ve pazar payını olumsuz yönde etkiledi.
 
1999: Hummer markası satın alındı. H1 modelinin yanı sıra 2002'de H2 ve 2005'te H3'ten oluşan daha küçük modeller çıkarıldı.
 
2002: SUV modellerine yatırıma hız verildi. Satışların düşmesi sonrasında bile yeni modeller çıkarıldı.
 
2005: Yatırımcıların emeklilik ve sağlık sigortası yükümlülüğü endişeleri nedeniyle Ford ve GM'in yatırıma ilişkin kredi notları düşürüldü. 
 
2008: Hazine 19 Kasım'da GM'in kurtarma planını reddetti. Bush yönetimi aralıkta GM'e 13.4 milyar dolarlık kredi verdi.
 
2009: GM nisan ayında ABD'deki işgücünü 38 bine indireceğini duyurdu. Yeni CEO Fritz Henderson iflasın büyüyen bir olasılık olduğunu söyledi.
 
 
 
 
JAPON TOYOTA'NIN BAŞARI SIRRI
1937 yılında Kiichiro Toyoda tarafından kurulan Toyota Motor'un orijini bir tekstil şirketine dayanıyor. Şirket otomotiv endüstrisine, rakiplerine nazaran geç girdiği için yükselişi her zaman ilgiyle karşılandı. Bugün dünya otomotivinin kalbinin attığı ABD pazarında bile liderlik koltuğuna oturan, dünyanın bir numaralı otomobil üreticisi olan Toyota, üretim sürecine "Toyota Üretim Sistemi" adı altında üretim maliyetlerinin azaltıldığı, hataların en aza indirildiği ve araçlarda kalitenin artırıldığı bir model kazandırdı. Aynı zamanda hibrid otomobillerin üretiminde öncülük yaptı. Bugünkü CEO'su Kiichiro'nun torunu olan Akio Toyoda. Ancak en büyük hamlesini 2005 yılında şirketin başkanlık koltuğuna oturan Katsuaki Watanabe döneminde yaptı, 31 Mart 2006'da sona eren mali yılda 8 milyondan fazla araç satarak GM'i ABD pazarının liderliğinden etti. Şimdi de, GM'in iflas başvurusunun ardından dünya otomotiv sektöründe sözü Toyota'nın söylemesi bekleniyor. "Toyota Nasıl 1 Numara Oldu" kitabının yazarı David Magee'ye göre Toyota'nın pazar liderliğine ulaşma sürecinin 5 sırrı var:
 
1. Uzun dönemli planlama: Kısa vadeli trendlere ya da verilere bakmak yerine Toyota uzun süre ses getirecek ürünlere odaklanıyor. Bunun en büyük örneği ise petrol ucuzken geliştirdiği ve ABD'lilerin o dönemde çok önemsemediği hibrid otomobili Prius.
 
2. Planlı hızlılık: Kimi zaman tedarikçiler Toyota'nın bir konuda karar vermesinin uzun sürdüğünden şikayet eder. Ancak Toyota uzun çalışmalar sonucu birotomobili üretme kararı aldı mı o ürünü piyasaya tüm rakiplerinden hızlı sürer.
 
3. Açık fikirlilik: Toyota ilk başlarda Amerikalı rakiplerinden, örneğin Ford'un üretim hatlarından ve yönetim gurusu W. Edwards Deming'den çok şey öğrendi. Böylece dünyanın en büyük otomobil pazarında kendine yer açtı ve şimdi de Amerikan tarzını Detroitli üreticilerden daha iyi biliyor.
 
4. Boşa harcamama takıntısı: Toyota'nın "sürekli gelişim" ilkesi sektörde efsaneleşmiştir. Bir diğer sırrı ise zamanın, fazla malzemenin ya da fabrikada yerde duran herhangi bir çöpün boşa harcanmaması da önemlidir.
 
5. Alçakgönüllülük: Hemen bir Toyota yöneticisinin ismini veremezsiniz çünkü Toyota'nın kurum kültürü her zaman takım çalışmasını öne çıkarır, bireysel yıldızları değil. Toyota yöneticileri kendilerini şirketten, tüketiciden ya da üründen üstün görmezler.
http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=123553

20. yüzyıla damga vuran General'in motoru iflas etti

02.06.2009 | Dış Haberler | Haber
Olmaz denilen oldu, yakın zamanlara kadar dünyanın en büyük otomotiv şirketi unvanını koruyan General Motors dün iflas koruma kapsamına alındı. ABD hükümeti 30 milyar dolar vereceği GM'in yüzde 60'ına sahip olacak.
 
Sonunda beklenen oldu ve ABD ekonomisinin güç ve ihtişamının bir sembolü olarak gösterilen bir asırlık otomotiv devi General Motors (GM) dün iflastan korunma başvurusunda bulundu. Böylece ABD tarihindeki üçüncü, imalat sektöründe ise en büyük iflas yaşanmış olacak.
İflas koruma süresinin 60-90 gün arasında sürmesi bekleniyor. Şimdiye kadar hükümetten 20 milyar dolar yardım alan GM 30 milyar dolar daha alacak ve şirketin 60'ının kontrolü hükümete geçecek. Otomobil İşçileri Sendikası (UAW) yeni GM'de yüzde 17,5 hisse sahibi olacak. Kanada hükümetinin yüzde 12, GM Tahvili sahiplerinin ise yüzde 10 hissesi bulunacak. Bu arada, GM kreditörlerinin çoğu, hükümetin 27 milyar dolarlık borca karşılık yeni GM'den hisse alma teklifini kabul etti. Uzmanlar, bu gelişmeyi GM'in iflastan korunma sürecinden çıkmasını hızlandıracak bir gelişme olarak yorumladı.
Hükümet, borçların azaltılması, istihdam maliyetlerinin düşürülmesi ve fabrika kapatmalar için şirkete düne kadar süre tanımıştı. Geçen yıl 30 milyar dolardan fazla zarar açıklayan GM, iflas koruma sürecinde, küresel işgücünün yüzde 34'ünü temsil eden 21 bin kişiyi işten çıkarmayı ve bayi sayısını da 2 bin 600'e düşürmeyi planlıyor. Sürecin başarılı olması durumunda, GM daha az işgücü, daha az fabrikayla daha küçük bir şirket kuracak. ABD'de 11 tesis kapatılacak, 3 fabrikada da üretim durdurulacak. Yeni şirket, 4 çekirdek birimi olan Chevrolet, Cadillac, Buick and GMC'ye dayanacak.
 
Rakiplerine gün doğdu
Bir diğer ABD'li otomotiv şirketi Chrysler da mayıs başında iflas koruma başvurusunda bulunmuş, daha sonra da İtalyan otomotiv devi Fiat ile ortaklık anlaşması imzalamıştı. Chrysler'in iflasının da ABD Hazinesi tarafından finanse edildiğini vurgulayan uzmanlar, GM'in yeniden organize edilmesinin çok daha büyük ve karmaşık sınav olacağını belirtiyorlar. Tokyo merkezli CLSA kuruluşunun otomobil analisti Christopher Richter, Reuters'a yaptığı açıklamada, "Zor bölüm şimdi başlıyor. Bu aşamada GM ve Chrysler'in rekabet gücünün artırılmasına çalışılacak. Şirketler küçülecek. Toyota, Honda, Nissan ve Hyundai gibi rakiplerin pazar payları artabilir" dedi. Ortakları GM'le birlikte yürüttükleri projeleri devam ettirmek istiyor. GM'in en büyük rakibi olan ve dünya liderliğini kaptırdığı Toyota, Califonia'da ortak oldukları fabrikada GM ile birlikte çalışmaya devem etmek istediğini duyurdu.
Obama hükümetinin yeni GM'in yüzde 60 hissesini kontrol etmesi, borcunu yarı yarıya indiren ve sendika ile yaptığı anlaşmayla işgücü maliyetini azaltan Japon Toyota'nın rekabet gücü karşısında tam anlamıyla bir kumar olarak değerlendiriliyor. Öte yandan, dün Çin ziyaretinde ABD otomotiv sektöründe yaşanan gelişmelere ilişkin açıklama yapan Hazine Bakanı Timothy Geithner, ABD'li otomotiv şirketlerinin devlet yardımı almadan iflastan korunma sürecinden çıkacağı konusunda iyimser olduğunu söyledi. Geithner, hükümet olarak otomotiv şirketlerinden hızlı ve temiz şekilde çıkmak istediklerini ifade etti. GM'in geleceğinin planlanmasıyla ilgili toplantılara katılan yetkililer de, Beyaz Saray'ın gönülsüz yatırımcı olduğunu belirtiyordu. 


WAGONER GİTTİ AMA DERT BİTMEDİ
GM iflas aşamasına geldiğinde, CEO Rick Wagoner 29 Mart'ta istifa etmişti. Ancak Wagoner'in bu istifasının hükümet baskısıyla gerçekleştiği biliniyordu. Çünkü GM'in yaşadığı krizde yavaş hareket ettiği yönünde yoğun eleştiriler alan CEO Rick Wagoner o dönemde otomotiv çalışma komisyonu ile toplantı yaptıktan iki gün sonra görevinden ayrılmış, bu konuda otomotiv sektörü için kurulan özel görev gücünün başkanı Steven Rattner'in baskısıyla karşılaştığı dile getirilmişti.
Maliyet kesintisi, kalite ve yakıt tasarruflu araç segmentine geçişte başarılı bulunan Wagoner, Duke Üniversitesi'nde ekonomi eğitimi aldıktan sonra Harvard Üniveristesi'nde İşletme yüksek lisansı yaptı. GM'e 1997 yılında katılan Wagoner, hızla finans yöneticiliğine terif ettti. Fiat'ın satın alınması ve Saab ile Hummer gibi iş yapmayan markaların öne sürülmesi ile başarısız adımlar atan Wagoner buna rağmen yönetim kurulunun desteğini sürekli arkasında hissetti. GM'in iflası için Wagoner suçlansa da uzmanlar sorunların o göreve gelmeden çok önce başlamış olduğuna dikkat çekiyor. Dolayısıyla da Wagoner'İn tam bir günah keçisi ilan edildiğini belirtiyorlar.
31 Mart'ta Wagoner'in yerine gelen yeni CEO Fritz Henderson ise o günden bu yana sık sık alacaklılar ve işçi sendikaları ile anlaşılamazsa iflas seçeneğinin masada olduğunu dile getirmişti. Henderson'un hükümetin talimatıyla göreve geldiği iddia edilmiş, bu nedenle göreve geldiği günlerde oldukça fazla eleştirilmişti. Her ne kadar GM'i ayakta tutmaya çalıştığı görüntüsü verse de çok sayıda analiste göre Henderson GM'i iflasa hazırlamak için görevlendirilmişti.
 
 
General Motors'un künyesi
 
Merkezi: Detroit
Çalışan sayısı: 244 bin 500
Bulunduğu ülke sayısı: 140
Üretim yaptığı ülke sayısı: 34
Markaları: Buick, Cadillac, Chevrolet, GMC, GM Daewoo, Holden, HUMMER, Opel, Pontiac, Saab, Saturn, Vauxhall ve Wuling
Satış: 2008'de 8.35 milyon adet otomobil ve kamyon sattı.
Pazar: En büyük pazarı ABD. Onu Çin, Brezilya, İngiltere, Kanada, Rusya ve Almanya takip ediyor.
İşbirlikleri: Chrysler, Daimler, BMW ve Toyota ile ileri teknoloji alanında işbirliği var. Toyota, Suzuki, Çin'den Shanghai Automotive Industry, Rusya'dan AVTOVAZ ve Renault ile ortak araç üretiyor.
 
 
 
Zirveye çıkıp dibe inişin 100 yıllık öyküsü
 
16 Eylül 1908: Buick ve Oldsmobil'in katılımıyla GM kuruldu. Bir sonraki yıl Cadillac da bu şirkete katıldı.
 
1910: Şirketin kurucusu William Crapo Durant, bankacılardan oluşan bir komitenin zorlamasıyla şirket başkanlığından ayrılmak zorunda kaldı.
 
1912: Cadillac elektrikle çalışmaya başlayan modeli geliştirdi. Tüketiciler büyük kolaylık sağlayan bu modeli çok sevdi.
 
1915: Düşük maliyetli modelleriyle Ford'la çekişen Chevrolet, GM ile birleşti.
 
1921: GM'in Amerikan otomobil pazarındaki payı yüzde 12'ye ulaştı.
 
1923: Alfred P. Sloan Başkan oldu. Şirket 1920'li yıllarda farklı tüketici grupları için farklı üretim stratejileri geliştirdi.
 
1925: İngiliz Vauxhall Motors'u aldı. Almanya, Fransa, Brezilya ve Arjantin'de operasyonlara başladı.
 
1929: Alman otomobil üreticisi Opel'in yüzde 70'i satın alındı. İkinci Dünya Savaşı'nda Alman hükümetinin ele geçirdiği Opel sonradan tekrar GM'e devredildi.
 
1937: Ülkedeki en büyük işverenler arasına girince sendikaların da hedefi oldu. Büyük bir grev sonrası UAW sendikası ile ilk anlaşmasını imzaladı.
 
1937: Tasarım biriminin başına getirilen Harley J. Earl, Amerikan otomobillerinin görünümünü değiştirdi.
 
1942: İkinci Dünya Savaşı nedeniyle sivillere yönelik üretimini durdurdu ve ordunun kullandığı araçları üretmeye başladı.
 
1948: Cadillac modellerinde kanatçıkları ilk kez kullanmaya başladı.
 
1954: Amerikan otomobil pazarındaki payı yüzde 54'e ulaştı. 50 milyonuncu otomobil üratildi.
 
1959: Tasarımın başına geçen Bill Mitchell keskin kenarlı modellerle yeni bir çağ başlattı.
 
1962: Otomobil ve kamyon pazarında payı yüzde 51'de kaldı. Şirketin bölünmesi için çağrılar yapıldı.
 
1964: V-8 motorlu Pontiac Tempest'in GTO versiyonu kaslı otomobil dönemini başlattı. Ford ve Chrysler de kendi kaslı otomobillerini üretmeye başladı.
 
1965: Güvenlik açıklarından bahseden bir kitap yazarı hakkında araştırma yaptırdığı ortaya çıkan şirket başkanı kamuoyu önünde özür diledi.  
 
1975: GM, emisyonu azaltan katalitik dönüştürücüleri kullanan ilk otomobil üreticisi oldu.
 
1977: Enerji krizi tüketiciyi küçük arabalara yöneltti. GM de Sedan modellerini küçültse de 1980'lerde pazar payı da gerilemeye başladı.
 
1980: Pazar payı 10 yılda yüzde 45'den yüzde 35'e geriledi. İç pazardaki düşüş nedeniyle 59 yılda ilk kez zarar etti.
 
1985: Toyota ile kurulan ortaklık doğrultusunda Califonia'da Chevrolet Nova ve Toyota Corolla'nın üretimi başladı.
 
1989: Avrupa'da genişleme planları doğrultusunda Saab hisselerinin yüzde 50'sini satın aldı. Ancak marka sayısını artırmanın maliyeti giderek büyümeye başladı.
 
1990: UAW sendikası ile imzalanan yeni sözleşmeler işgücü maliyetlerinin artmasına neden oldu.
 
1995: GM Başkanı John G. Smile, GM'in idari yapısında değişiklikler yapmak üzere çalışma başlattı.
 
1996: 1 milyar dolar harcanan elektrikli EV1 modelleri sonradan geri çağrıldı ve imha edildi.
 
1998: 7 hafta süren geniş çaplı grevler şirketin kârını ve pazar payını olumsuz yönde etkiledi.
 
1999: Hummer markası satın alındı. H1 modelinin yanı sıra 2002'de H2 ve 2005'te H3'ten oluşan daha küçük modeller çıkarıldı.
 
2002: SUV modellerine yatırıma hız verildi. Satışların düşmesi sonrasında bile yeni modeller çıkarıldı.
 
2005: Yatırımcıların emeklilik ve sağlık sigortası yükümlülüğü endişeleri nedeniyle Ford ve GM'in yatırıma ilişkin kredi notları düşürüldü. 
 
2008: Hazine 19 Kasım'da GM'in kurtarma planını reddetti. Bush yönetimi aralıkta GM'e 13.4 milyar dolarlık kredi verdi.
 
2009: GM nisan ayında ABD'deki işgücünü 38 bine indireceğini duyurdu. Yeni CEO Fritz Henderson iflasın büyüyen bir olasılık olduğunu söyledi.
 
 
 
 
JAPON TOYOTA'NIN BAŞARI SIRRI
1937 yılında Kiichiro Toyoda tarafından kurulan Toyota Motor'un orijini bir tekstil şirketine dayanıyor. Şirket otomotiv endüstrisine, rakiplerine nazaran geç girdiği için yükselişi her zaman ilgiyle karşılandı. Bugün dünya otomotivinin kalbinin attığı ABD pazarında bile liderlik koltuğuna oturan, dünyanın bir numaralı otomobil üreticisi olan Toyota, üretim sürecine "Toyota Üretim Sistemi" adı altında üretim maliyetlerinin azaltıldığı, hataların en aza indirildiği ve araçlarda kalitenin artırıldığı bir model kazandırdı. Aynı zamanda hibrid otomobillerin üretiminde öncülük yaptı. Bugünkü CEO'su Kiichiro'nun torunu olan Akio Toyoda. Ancak en büyük hamlesini 2005 yılında şirketin başkanlık koltuğuna oturan Katsuaki Watanabe döneminde yaptı, 31 Mart 2006'da sona eren mali yılda 8 milyondan fazla araç satarak GM'i ABD pazarının liderliğinden etti. Şimdi de, GM'in iflas başvurusunun ardından dünya otomotiv sektöründe sözü Toyota'nın söylemesi bekleniyor. "Toyota Nasıl 1 Numara Oldu" kitabının yazarı David Magee'ye göre Toyota'nın pazar liderliğine ulaşma sürecinin 5 sırrı var:
 
1. Uzun dönemli planlama: Kısa vadeli trendlere ya da verilere bakmak yerine Toyota uzun süre ses getirecek ürünlere odaklanıyor. Bunun en büyük örneği ise petrol ucuzken geliştirdiği ve ABD'lilerin o dönemde çok önemsemediği hibrid otomobili Prius.
 
2. Planlı hızlılık: Kimi zaman tedarikçiler Toyota'nın bir konuda karar vermesinin uzun sürdüğünden şikayet eder. Ancak Toyota uzun çalışmalar sonucu birotomobili üretme kararı aldı mı o ürünü piyasaya tüm rakiplerinden hızlı sürer.
 
3. Açık fikirlilik: Toyota ilk başlarda Amerikalı rakiplerinden, örneğin Ford'un üretim hatlarından ve yönetim gurusu W. Edwards Deming'den çok şey öğrendi. Böylece dünyanın en büyük otomobil pazarında kendine yer açtı ve şimdi de Amerikan tarzını Detroitli üreticilerden daha iyi biliyor.
 
4. Boşa harcamama takıntısı: Toyota'nın "sürekli gelişim" ilkesi sektörde efsaneleşmiştir. Bir diğer sırrı ise zamanın, fazla malzemenin ya da fabrikada yerde duran herhangi bir çöpün boşa harcanmaması da önemlidir.
 
5. Alçakgönüllülük: Hemen bir Toyota yöneticisinin ismini veremezsiniz çünkü Toyota'nın kurum kültürü her zaman takım çalışmasını öne çıkarır, bireysel yıldızları değil. Toyota yöneticileri kendilerini şirketten, tüketiciden ya da üründen üstün görmezler.
http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=123553

 
Şimdiye dek hemen herkesin çok parlak bir yatırımcı ve hayırsever olarak tanıdığı Bernard Madoff’un saadet zinciri benzeri bir yapılanmayla yatırımcıları dolandırması tüm dünyayı şaşkına çeviren bir gelişme oldu. Madoff’un bu dolandırıcılıktan elde ettiği paranın 50 milyar dolara ulaştığının söylenmesi durumun çarpıcılığını ortaya koyuyor.

Herkesin aklına gelebilecek şu soruyu soran tek kişi elbette ben değilim: Madoff’un hikayesi tüm bir yatırım sektörünün hikayesinden ne kadar farklı?

Finans sektörü, sektörün tepesindeki insanlara inanılmaz paralar kazandırarak ülkenin milli gelirinde sürekli büyüyen bir paya sahip oldu. İşte bu noktada, finans sektörünün büyük bölümü değer yaratmak yerine değeri yok eden bir görüntü sergiliyor. Ve mesele sadece para meselesi değil: Başkalarının parasını yöneterek çok ciddi boyutlarda zenginleşenler toplumumuzda çürütücü bir etki yarattı.

Konuya maaşlarla başlayalım. Geçtiğimiz yıl, menkul kıymetler ve yatırım alanlarında çalışanların kazandığı ortalama para diğer tüm sektörlerde çalışanların ortalama kazancının tam dört kat üzerindeydi. Öyle ki, yılda bir milyon dolar kazanmak hiç de anormal bir şey değildi; hatta 20 milyon dolar ve daha fazlası da büyük ölçüde normal karşılanıyordu. Amerika’nın en zenginlerinin gelirleri bir önceki kuşaktan bu yana büyük bir patlama yaşarken, tipik bir çalışanın aldığı ücret durağan bir grafik çiziyordu. Bu uçurumun temel sebebi Wall Street’e ödenen yüksek ücretlerdi.

Ancak bu finans starları insanlara da milyonlarca dolar kazandırıyor olmalıydı değil mi? Pek de öyle değil. Wall Street’in ödeme sistemi bir kar gözüktüğünde daha sonra görünürdeki bu karın bir ilüzyon olduğu ortaya çıksa bile finansçıyı müsrifçe ödüllendiriyor.

Şimdi bir finans yöneticisi örneğini ele alalım. Farzedelim bu yönetici, müşterilerinin yatırdığı paraları önce borçlanarak çoğaltsın, sonra da toplanan parayı ipotekli tahviller gibi yüksek karlı ancak riskli kağıtlara yatırsın. Bir süre, -konut balonunun şişmeye devam ettiği sürece diyelim- adam (genellikle erkek olurlar) büyük karlar elde ederek kendisi için de büyük paylar alır. Sonunda balon patlar ve adamın yatırımları zehirli atıklara döner. Kendisine paralarını emanet eden yatırımcılar çok büyük kayıplar yaşarken, adamın kazandığı para yanına kar kalır.

Evet, tüm bu yaşananlardan sonra benim örneğim çok da farazi olmadı.

Şimdi, Wall Street’teki genel işleyişin –Madoff örneğinde olduğu gibi- sistem yürüdüğü sürece yatırımcılarına büyük paralar kazandıran saadet zincirlerinden ne farkı var? Söylenenlere bakılırsa Madoff bazı adımları atlayarak müşterilerinin anlamadığı riskleri kendilerine açıklarken büyük komisyonlar almak yerine adeta paralarını çalmış. Öyle görünüyor ki Madoff ne yaptığını bilen bir dolandırıcıyken, Wall Street’teki insanlar kendi aldatmacalarına inandılar. Yine de gelinen nokta (göz altına alınanlar hariç) aynı: Finans yöneticileri zengin olurken, yatırımcıların birikimleri yok oldu.

Çok büyük miktardaki paralardan bahsediyoruz. Bir kuşak önce finans sektörü Amerika’nın gayrisafi milli hasılasının %5’ini oluştururken, son yıllarda bu oran %8’e kadar yükseldi. Şayet %3’lük ekstra dilim ortada olmayan bir parayı gösteriyorsa –ki muhtemelen de öyle- yılda 400 milyar dolarlık bir çöplükten, dolandırıcılıktan ve suistimalden bahsediyoruz demektir.

Fakat bu saadet zincirlerinin Amerika’ya maliyeti doğrudan çöpe giden dolarların çok ötesine geçti.

Daha da kötüsü, Wall Street’in haksız kazançları iki tarafı da tutan bir sinsilikle siyaseti yozlaştırmaya devam ediyor. Bush yönetiminin diğer yöntemleri finansal dolandırıcılığın kanıtı olarak gören Menkul Kıymetler ve Döviz Komisyonu Başkanı Christopher Cox’tan hedge fon ve özel girişim fonları yöneticilerini kayıran büyük vergi açıklarına hala dokunmayan Demokratlara (Senatör Schumer’e selamlar), para konuştukça politikacılar da yollarına devam ediyor.

Bu arada, yıllardır en parlak gençlerimizin bilimden, kamu hizmetinden ve diğer alanlardan uzaklaşıp yatırım bankacılığına yönelmesi ile bireysel refahın mıknatısla çekilmiş gibi çabucak yok olması ülkemizin geleceğini ne kadar zedeledi dersiniz?

Sonuçta, balon finans sektörümüzde büyük paralar kazanan –belki de “kazadırılması” gereken- zenginler gerçeklik duygumuzun altını oyarak sağduyumuzu azalttılar.

Önemli noktalardaki hemen herkesin yaklaşan krizin ayak seslerini duyamadığı bir ortam düşünün. Bu nasıl bir şeydir? Örneğin, sadece birkaç yıl önce Alan Greenspan nasıl oldu da –türev ürünler sağolsun- “finansal sistemimiz artık bir bütün olarak daha esnek, kendini kolay toparlayabilecek bir yapıya bürünmüştür” diyebildi? Öyle sanıyorum ki cevap şu: Seçkin kesimden sayılabilecek kişilerde dahi çok para kazanan adamları putlaştırma eğilimi ve bu zengin adamların ne yaptıklarını bildikleri gibi bir varsayım mevcut.

İşte Madoff’a neden bu kadar çok insanın güvendiğinin sebebi de budur.

Şimdi, bu yıkımın nasıl ortaya çıktığını araştırmaya koyulduğumuzda ve her şeyin nasıl böylesine hızlı bir şekilde bu kadar batağa saplanabildiğini anlamaya çalıştığımızda ortaya basit bir cevap çıkıyor: Şimdi gördüğümüz şeyler, Madoff’laşan bir dünyanın getirdiği sonuçlardır. http://www.ekopolitik.org/public/news.aspx?id=3673&pid=30

(The New York Times, 19 Aralık 2008, Paul Krugman, The Madoff Economy)

Krize karşı kamu harcamalarını artırmak Türkiye'de cari açığın çok artmasına, eflasyonist baskı ve faizlerin artmasına yol açabilir. Sadece kamu harcamasına dayalı çözüm yıllarca süren istikrarsızlığa yol açabilir.
 
Kriz dediğimiz olayın belirgin özelliği "algılanan" belirsizliğin çok artmasıdır. İnsanlar ve firmalar, önlerini göremedikleri için ihtiyatlı adım atmaya başlarlar; hatta düşmemek için, yerlerinden kımıldamamaya çalışırlar.
Böyle olunca, onları harekete geçirebilmek için kollarına girip, yürümelerine yardım etmek gerekir. Tabii bunu yapabilecek birisinin de olması koşuluyla... İşte devletin rolü burada ortaya çıkıyor. Devletin önünü herkesten daha iyi görebileceğine inananlar olabilir ama işin aslı pek de öyle değildir. Sadece, eğer devlet yeterince güçlüyse, bir kişi ya da firmayı sakat bırakabilecek bir hatayı, tedavi edilebilir berelenmelerle atlatıp, düşe kalka da olsa, yoluna devam edebilir. Hyman Minsky, "krizden kurtulmak için güçlü devlete gerek var" derken, bunu kastediyordu. Minsky'ye göre, kabaca, krizin tüm yükünü devletin üstlenmesinden başka çıkar yol yoktur.
Bugün ise ABD'de devletin özel kesimi, en çok (ve hızlı) uyaracak bir biçimde müdahale etmesi savunuluyor. Minsky'den farklı olarak, bu yaklaşımda, toparlanma aşamasında da özel kesimin rolü önemli. Birincil hedef, piyasa ekonomisinin merkezini oluşturan finans sistemini yeniden çalışır, yani kredi verebilir hale getirmekti. Bu nedenle de bankaların algıladığı belirsizliği azaltmaya ya da bu belirsizlikle baş edecek derecede güçlenmelerine (sermaye artırımı gibi) yönelik önlemler alındı. Ancak umulan sonuç doğmadı. Bankalar ellerindeki olanakları kredi olarak kullandırmayı değil, ABD Hazine bonosu almaya yönelttiler. Hane halkları tüketimlerini artırmadılar, özel kesim yatırımları da düştü. ABD'de iktisadi durgunluk daralmaya dönüştü.
 
Obama'nın yaklaşımı
Şimdi ABD'de gözler yeni yönetime çevrildi. Başkan seçilen Barak Obama'nın açıkladığı yaklaşım üç nokta üzerine kurulu:
1) Mali sisteme işlerlik kazandırarak, kredi mekanizmasının işlemesini sağlamak.
2) Çok büyük çaplı (tahminler 700 miyar ile 2 trilyon dolar arasında değişiyor) bir kamu harcama paketiyle hem ekonominin altyapısını yenilemek, hem de ekonomiyi canlandırmak.
3) Mali sistemin denetimsizliğine son vererek, bu nedenle artan sistemik riski düşürmek.
Bu önlemlerden ilki zaten şu anda da alınmış durumda. Son ikisi ise yeni. Ama, bence, mevcut yönetimin bunlardan ikincisini yapamayışının nedeni süresinin bitmiş olması. Buna karşılık sonuncusunu yapmayışının nedeni, galiba, hâlâ bu yönetimde mali sistemin düzenlenmesine karşı olanların etkin olmaya devam etmesi. Görebildiğim kadarıyla bu önlemlerden sadece ikincisi Türkiye'deki politika arayışları açısından da önem taşıyor. Diğerleri konusunda, galiba, sorunumuz olmadığını varsayıyoruz. Öyle olmasını ummak isterdim, ama değil. Bence söz konusu başlıklar altında bizim de yapmamız gereken epeyce iş var. 
 
Kamu ile canlandırmak
ABD'de yeni hükümetin programı henüz açıklanmadı. Bu nedenle sanki ortada bir program varmış gibi davranmak yanlış olur. Ancak, yine de üzerinde durulması gereken bir sorun var. O da programın hem ekonominin krizden çıkabilmesi için gerekli canlanmayı sağlamayı, hem de ABD'nin çok gerek duyduğu altyapısının yenilenmesini hedefliyor olması. Bu iki amaç, bir rastlantı sonucu, bir arada sağlanabiliyorsa sorun yok. Ama ya sağlanamıyorsa? Öncelik hangisine verilecek? Bu öncelik nereye kadar sürecek? Her halde yeni yönetim bu tür soruların yanıtlarını arayacaktır. Kuşkusuz böyle bir program ABD'de bütçe açığının ve kamu borç stokunun büyümesine yol açacak. Ancak, mali piyasaların bugün içinde bulunduğu koşullarda, yeni kamu borçlanmasının maliyeti neredeyse sıfır. ABD Merkez Bankası da, faizleri düşürerek, buna destek veren bir politika izliyor. Çünkü ileride oluşabilecek, enflasyonist baskıları göğüsleyebileceği kanısında.
Bu yaklaşımın gözden kaçırılmaması gereken bir özelliği var. Bu harcamaların ne kadar, nereye ve nasıl yapılacağı piyasa tarafından değil, idari kararlarla belirleniyor. Sonuçta, kaynak sağlanınca, kararlaştırılan harcama yapılıyor. Oysa özel harcamaları özendirmeye yönelik diğer polirikalarda bu güvence yok. Devletin bankalara kaynak aktarması, onların kredi vermesini sağlamaya yetmiyor. ABD'de gördüğümüz üzere bankalar ortamı yeterince güvenilir görmedikleri sürece kredi açmak yerine, devlet tahvili almayı tercih edebiliyorlar. Bankalar kredi vermek istiyorlar diyelim. Hane halkları ve şirketler kredi almak istiyor mu? Hane halklarının da şirketlerin de harcamalarını kestikleri, tasarrufa yöneldiklerini duyuyoruz. Bunu da aştık, harcama da yapmaya başladılar diyelim. O zaman da yapacakları harcamaların ekonominin canlanması için en uygun alanlara (örneğin konut) yöneleceğini söylemek olanaklı değil. İşte tüm bu nedenle, piyasa dışı kararlarla biçimlendirilen kamu harcamalarına dayanmak sonuç açısından daha etkin gibi görünüyor.
 
Cari açık çok artar

Galiba, hükümetimiz de kamu harcamalarının bu "çekici" özelliği ile ilgili. Açıkça söylemiyorsa da, özel harcamaları özendirmekle uğraşmaktansa, kamu harcamalarını doğrudan artırmayı tercih ediyor. Ancak iki sorun var: Bunlardan ilki ABD ve Türkiye arasıdaki fark. Belirtilen amaca uygun bir program ABD'de sanayinin kapasite kullanımını artırır, cari açık üzerinde sınırlı etki yaratırken, Türkiye'de cari açığın çok artmasına yol açabilir. Bunun yol açacağı döviz kurundaki tırmanma, maliyet ve bekleyiş etkileriyle enflasyonist baskıların ve faizlerin artmasına yol açabilir. Bütün bunlar da kamu açıklarının istenenin üzerinde büyümesi sonucunu verir. İkinci sorun da kamu harcamalarını artırmanın kendi başına bir program olmayıp, bir programın parçası olduğunu gözden kaçırılması. Sadece kamu harcamaları artırılırsa neler olabileceğini kestirebilmek için tarihten seçilebilecek örnek çok. Ünlü bir tanesini vermekle yetineyim: 1956'da o zamanki Brezilya Devlet Başkanı Juscelino Kubitschek de Oliveira (19021976), ülkesine yepyeni bir başkent kazandırmak istemiş, bunun için büyük bir kamu harcama programını yürürlüğe koymuştu. Brasila kenti böyle doğdu; Brezilya'da yıllarla süren enflasyon ve istikrarsızlık da...

http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=112962&KOS_KOD=33

Sermaye piyasalarında Bernard Madoff şoku 11 Aralık 2008'de yaşandı. Amerikan Sermaye Piyasası Kurulu'nun (SEC) web sitesindeki açıklamaya göre Bernard L. Madoff Securities Investment şirketini kuran ve 48 yıldır yönetim kurulu başkanlığını yapan Madoff tutuklandı. Soruşturmanın nedeni Madoff'un, şirkette üst düzey yönetici olan oğullarına yaptığı açıklamalardı. Başarılı işadamımız işte bu yakın çalışma arkadaşlarına "Yaptığımız iş üçkâğıtçılıktan başka bir şey değil, buna yalnızca Ponzi finansmanı denebilir" demişti. Onlar da yememiş içmemiş babalarını ve/veya patronlarını SEC'ye şikâyet etmişlerdi.
SEC, şirketi hemen kayyuma devretti ve incelemeye başladı. Şimdi "SEC vs Madoff" davası biçimleniyor. Haberlere göre, aralarında anlı şanlı finansal kurumların da olduğu, bir sürü Madoff müşterisi vardı. Yok olan kaynağın tutarı yaklaşık 50 milyar dolardı. SEC başkanının 17 Aralık'taki açıklamasına göre kamuyu aydınlatma kuralları ihlal edilmiş, yatırımcılar aldatılmıştı. Şirkette birden çok defter tutuluyordu. Ortada ne olduğu tam olarak belli olmayan bir problem vardı.
Böyle bir durumda ne yaparsınız? Öncelikle kamu otoritelerini suçlarsınız. Nitekim öyle oldu. Ama suçlamayı yapanların kimliğine bakınca, insanın "Yahu, bunlar utanmadan ekranlarda nasıl konuşuyorlar?" diye kanı beynine sıçrıyordu.
Önce isterseniz Madoff'un şirketini tanıyalım. Sonra kanımızın neden beynimize sıçradığına değinerek meseleyi küresel finansal krize bağlayalım. Bildiğimiz Kastelli finansmanı olan Ponzi şemasına ise Allah'tan bir mani çıkmazsa haftaya geliriz.
Bernard L. Madoff Securities Investment, bir borsa komisyonculuğu şirketi olarak, 1960'ta faaliyetine başladı. Sonra, yatırım danışmanlığı faaliyetlerine de girdi. Böylece hem akıl verip hem de müşteri adına işlem yapması mümkün hale geldi. Şirketin büyümesi, üçüncül piyasayı (third market) geliştirmesi ile oldu. Üçüncül piyasa işlemleri son derece tartışmalı bir meseleye, "müşteri emirlerini toplamak için komisyon ödeme"ye (payment for order flow) dayanıyordu. 1990'larda bu sistem gelişirken SEC, sürekli olarak para ödeyerek emir toplama konusunda uyarılar yayımladı. Madoff, o dönemde, son derece tartışmalı bir girişimci konumundaydı. Ama bu durum, Madoff'un bugünlere gelmesine engel olamadı.
Nedir üçüncül piyasa? Hisse senetlerinin şirket tarafından ilk kez yatırımcıya satıldığı piyasaya birincil piyasa deniyor. Aynı senedin yatırımcılar arasında el değiştirdiği piyasaya ikincil piyasa adı veriliyor. Üçüncül piyasa ise hisse senedinin, borsanın dışında, bir aracı kurumun ofisinde el değiştirmesine verilen ad. Kısaca, ikincil piyasa bir borsa komisyoncusunun ofisine taşınınca üçüncül piyasa oluyor.
Peki, nasıl oluyor da koca New York Borsası dururken bazı emirler bu derin piyasa yerine, Madoff'un "daracık" ofisine gidebiliyor. Elbette Madoff, ofisine emirleri aktaran komisyoncuya bir komisyon ödediği için. Hayal edin: Elinizdeki senedi en iyi fiyattan satmak için bir aracıya gidiyorsunuz. Bunun için bir komisyon ödüyorsunuz. Beklediğiniz, emrinizin en derin piyasaya aktarılması. Ama aracınız, bir başka aracıdan, aktardığı emir başına komisyon alarak emrinizi Madoff'un ofisine aktarıyor. SEC buna yıllar önce el attı ve yatırımcıların kandırılmaktan kurtarılması gerektiğine hüküm verdi. Bunun üzerine, emir akımı için para ödeyen ve alan komisyonculara bir kamuyu aydınlatma standardı getirdi. Nedeni açık değil mi? Bir başka komisyoncudan komisyon alan bir komisyoncu emri en iyi fiyatın bulunabileceği yere götürme konusuna gereken ehemmiyeti vermeyebilir. Olur mu olur.
SEC çıkardığı tüm gürültüye rağmen, sonunda sessiz kalınca, Madoff işlerini büyüttü. Nasıl New York Borsası bir işlem sistemine sahipse, o da kendisi için bir sistem kurdu. Ofisinde hisse senetlerini alıp satmaya, fiyat belirlemeye başladı. Hisse senedinin saklanması, teslimi ve diğer arka oda işlemlerini de kendisi yapmaya başladı. Bugünleri getiren ilk belirleyici adım galiba o zamanlarda atıldı. Müşteriniz size güvenip, hesaplarını size emanet ettiğinde sorumluluğunuz büyüktür. Kolektif piyasalarda fiyatlanmayan finansal kontratları alıp satmaya da başlarsanız, sorumluluğunuz daha da büyür. Neler olduğunu SEC soruşturması sonunda öğreneceğiz ama işin nereden başlayıp, nerelere doğru uzanabileceğini tahayyül edebilmek sanki mümkün.
Bir süre önce, finansal kontratların değerlenmesinin üçe ayrıldığını söylemiştik: Birincisi, değeri kolektif piyasalarda, örneğin borsalarda, tespit edilen ve herkesçe bilinen finansal varlıklar vardı. İkincisi, değeri arada bir kolektif piyasalarda belirlenen varlıklardı. Üçüncüsü ise değeri kolektif piyasalar yerine kapalı kapılar ardında belirlenen finansal varlıklardı. İşte, bu son krizde, güven bunalımını yaratan temel faktör bu "üçüncü türden finansal varlıklar"ın sistemde artan ağırlığıydı. Değeri finansal kurumun kendinden menkul varlıkların bilançolarda artan ağırlığı, herkesin bilançosunu kuşkulu hale getirdi.
Şimdi benzer bir durumu, Madoff olayı için bir düşünün. Varlığın değeri size bağlı, müşteriniz adına neyi sakladığınızı bir tek siz biliyorsunuz. Bu, ya ciğeri kediye emanet etmektir ya da kaymaklı ekmek kadayıfı yemek. Başka ne denebilir?
Peki, bu işin ardından ekranlara çıkıp konuşanlar neden insanın yüreğini sızlatmaktadır? Televizyon ekranlarında SEC'den yakınanlar arasında yürek sızlatanlar, yalnızca ve yalnızca, devasa finansal kuruluşların yöneticileridir. Çünkü onlar, malumat sahibidir ve SEC'yi suçlama hakları yoktur. Bu işte, malumat sahibi olmayan Ayşe teyze para kaybetse, suçlusu SEC'dir, hatta tüm kamu düzenleyici kuruluşlarıdır. Düzenleyici kuruluşların ödevi "yatırımcının aptal yerine konulmasını engellemek"tir, ancak hiçbir zaman "yatırımcının aptallık etmesini engellemek" değildir. Olmamalıdır da. Santander, HSBC gibi bankaların Madoff vasıtasıyla şimdilik 36 milyar doları bulan kayıpları için ne denebilir? "Aptallık etmeseydiniz" denebilir yalnızca. Bu birinci tespittir.
Ancak olayın yaygınlığı son dönemde sistemin selameti açısından malumat sahibi yatırımcı için dahi, daha ayrıntılı bir kamuyu aydınlatma düzenlemesinin zorunlu olduğunu göstermektedir. Bu çerçevede, finansal sistemde, yapılan işlemlerle ilgili olarak daha ayrıntılı malumat sağlanması için yeni bir düzenleme çerçevesine ihtiyaç vardır. Düzenleme yapılırken kamuyu aydınlatma sisteminin kapsamı, yatırımcının malumat sahibi olup olmamasına dayalı olarak daraltılıp, genişletilmemelidir. Olayların bize gösterdiği, malumat setinin geniş tutulması zorunluluğudur. Bu da olsun ikinci tespit.
Üçüncü tespit ise şudur: Devasa finansal kurumların yöneticileri, umalım ki, ne yaptıklarını bilmeden, başkasının parası ile kumar oynamışlardır. Bu işten en çok ceza alması gerekenler onlardır. Eşkıyaya yataklık eden de eşkıya kadar suçlu kabul edilmelidir.
Dördüncü tespit zaten çıkmadı mı? Ne derdi Dr. Hikmet Kıvılcımlı, o kendine özgü diliyle tamamen farklı bir çerçevede, emperyalizmi anlatırken? "Eşkıya, yatağı olmadan, eşkıyalık edemez" derdi. Aynen öyle.
İşbirlikçiler de en ağır cezaya çarptırılmalıdır.
http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=113422&KOS_KOD=15

Artık hepimiz Keynesçiyiz. Barack Obama göreve başladığında devasa bir bütçe teşvik paketi önerecek. Benzeri paketler başka birçok hükümetler tarafından da öneriliyor. Almanya bile bu yarışa sürüklendi. Makro-ekonominin babası John Maynard Keynes'in hayaleti üzerimizde dolaşmak üzere geri döndü. Onunla birlikte en ilginç öğrencilerinden biri olan Hyman Minsky de geri döndü. Hepimiz, finansal cinnetin paniğe döndüğü noktayı, "Minsky anını" biliyoruz.
Diğer bütün peygamberler gibi Keynes de kendisini izleyenlere birden fazla anlam ifade eden dersler sundu. Buna rağmen günümüzde çok az kişi, Keynes'in öğrencilerinin İkinci Dünya Savaşı'nı izleyen on yıl boyunca bütçede önermiş olduğu ince ayara inanıyor. Bu arada Keynes'in ünlü entelektüel rakibi Milton Friedman'ın önermiş olduğu para politikalarına ilişkin hedeflerin olması düşüncesine ise kimse inanmıyor. Keynes'in ölümünden 62 yıl sonra, bir başka mali kriz ve ekonomik bunalım tehdidinin olduğu bir dönemde, öğretilerinden hangisinin hala güncel olduğunu anlamak artık daha kolay.
Bana göre geniş anlamda üç ders söz konusu.
Birincisi, Minsky tarafından daha da geliştirilen, finansörlerin gösterişlerini ciddiye almamamız gerektiğine ilişkin. "Sağlam bir banker, bir tehlikeyi görerek, ondan kaçınan banker değil, iflas ettiğinde, töhmet altında kalmamak için meslektaşları gibi geleneksel yollarla iflas eden bankerdir." Dolayısıyla Keynes için "etkili piyasalar" düşüncesi fazla bir şey ifade etmiyordu.
 
Tek bir şirket değil
İkinci ders, ekonominin tekil bir ticaret işletmesi gibi analiz edilemeyeceği idi. Tek bir şirkette maliyetleri düşürmek bir anlam ifade edebilir. Ancak dünyanın bütünü bunu yapmayı denerse, bunun tek sonucu talebin azalması olur. Bir birey tüm gelirini harcamayabilir. Fakat dünya ölçeği söz konusu olduğunda, harcanması gerekir.
Üçüncü ve en önemli ders ise, ekonominin etik bir öykü gibi ele alınmaması gerektiğidir. 1930'larda iki karşıt ideolojik görüş söz konusuydu: Avusturyalıların ve sosyalistlerin görüşleri. Avusturyalı Ludwig von Mises ve Friedrich von Hayek, 1920'lerin aşırılıklarının temizlenmesi gerektiğini ileri sürmekteydi. Sosyalistler ise, sosyalizmin başarısız olmuş olan kapitalizmin mutlaka yerini alması gerektiğini ileri sürüyordu. Bu görüşler, alternatif laik dinlere dayandırılıyordu: Birinci görüşe göre bireysel çıkarcı arayış içindeki davranışların istikrarlı bir ekonomik düzenin güvencesi olacağı; ikinci düşünce ise özdeş motivasyonların ancak sömürü, istikrarsızlık ve krize yol açacağı.
Keynes'in buradaki büyük katkısı, ekonomik bir sisteme etik bir oyun gibi değil, teknik bir meydan okuma gibi yaklaşmamız gerektiğindeki ısrarıydı. Kentleşmiş bir ekonomiye sahip demokratik bir toplumda asgariye indirilen bir devletin kabul edilemez olduğunun farkında iken, aynı zamanda olabildiğince fazla ölçüde özgürlüğün korunmasını diliyordu. Bırakalım yapsınlar, bırakalım geçsinler yaklaşımının sadece en iyiler için iyi sonuç vereceğine inanmadan, piyasa ekonomisinin korunmasını istiyordu.
 
Çağdaş tasfiyeciler
Bu etik tartışma günümüzde bir kez daha gündemde. Çağdaş "tasfiyeciler" gerçekleşecek bir çöküşün, arındırılmış bir ekonominin yeniden doğuşuna yol açacağında ısrar ediyor. Bu kesimin soldaki rakipleri ise, piyasa ekonomisi döneminin sona erdiğini ileri sürüyor. Bu arada ben bile, durmadan artan borçların ekonomik olarak altına dönüşeceğini ileri sürmüş olan finansal simyacıların cezalandırılmasını arzu ediyorum.
Bununla birlikte Keynes, bu tür yaklaşımların aptalca olduğunda ısrar ederdi. Piyasalar ne şaşmaz ne de vazgeçilebilir. Piyasalar aslında verimli bir ekonominin ve bireysel özgürlüğün temelini oluşturur. Ancak aynı zamanda ciddi şekilde çarpık bir hale gelebilirler ve bu nedenle de dikkatli bir şekilde yönetilmeliler. Obama'nın seçilmesi kesin olarak böyle bir pragmatik beklentisi yansıtıyor. Yeni yönetimin görevi, hepimizin karşı karşıya kaldığı küresel ekonomik krize pragmatik bir çözüm yönünde ABD ve dünyanın liderliğini üstlenmesi olmalı.
En acil görev, dünya ekonomisinin yeniden sağlıklı bir hale getirilmesidir. Kısa vadeli sorun, Keynes'in de tavsiye edebileceği gibi, toplam talebin sürdürülebilir kalmasını sağlamak. Uzun vadeli sorun ise, küresel talebin yeniden dengelenmesini zorlamak.
1930'larda olduğu gibi önümüzde iki seçenek var: Ya bu sorunların çözümü için işbirliği yaparak ve pragmatik bir şekilde uğraşmak ya da ideolojik yaklaşım ve bencilliğin bizi engellemesine izin vermek. Olması gereken amaç açık: İnsanlığa olabildiğince fırsat sunan açık ve en azından makul ölçüde istikrarlı olacak bir ekonomiyi korumak. Bu konuda son yıllarda rahatsızlık edici ölçüde az iş yaptık. Daha iyisini yapmalıyız. Konuya tevazu göstererek ve pragmatik yaklaşarak bunu başarabiliriz.
Oscar Wilde'ın de söyleyebileceği gibi, gerçek, ekonomide çok ender olarak arı ve hiçbir zaman basit değildir. Bu benim için, bu krizden çıkarılacak en büyük ders. Bu aynı zamanda Keynes'in halen vermekte olduğu bir ders.
ww.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=113310&KOS_KOD=7

İşsiz adam yüz binleri ağlatıyor

27.12.2008 | Tamer Çetin | Referans Gazetesi 

Bu film değil gerçek. Bütün dünyayı etkisi altına alan küresel kriz, birçok ülkede yüz binlerce kişinin işsiz kalmasına neden olurken, ekonomik yavaşlamanın derinleşmesiyle birlikte işsizler ordusunun daha da büyümesi bekleniyor. Hükümetler çöküşün eşiğine gelen şirketleri kurtarmak için yüzlerce milyar dolarlık kaynak aktarırken, geniş çaplı bir yeniden yapılanma süreci içine giren şirketlerin aklına gelen ilk çare, işgücünde kesintiye gitmek oluyor. Uluslararası şirketlerin aldıkları kararlar yalnızca kendi ülkelerini değil, faaliyette bulundukları diğer ülkeleri de etkiliyor.
 
20 milyon yeni işsiz
Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ekim ayında yaptığı açıklamada, mali krizin, gelecek yıl sonuna kadar 20 milyon kişinin işini kaybetmesiyle sonuçlanacağı uyarısında bulunmuştu. Bir toplantıda verilen bir kararla bir anda binlerce kişi iş yerlerindeki eşyalarını toplayıp eve dönmek zorunda kalıyor. Oysa insanları işsiz bırakmak yavaşlayan ekonomilere hiç de yardımcı olmuyor. İşsiz kalanların yanı sıra, işini kaybetmekten korkan milyonlarca tüketici, harcamalarını en düşük seviyeye çekerek birikimlerini mümkün olduğunca uzun bir zaman dilimi içinde kullanmaya yönelirken, ekonominin çarkları daha da yavaşlıyor. Yaşanan kısır döngü krizi daha da derinleştiriyor.
 
İş ve aş kuyrukları
İş bulma merkezlerinin önlerinde uzayan kuyruklar hemen her yaş ve çalışma alanından insanları bir araya getiriyor. Bu insanlar daha önce akıllarından bile geçirmedikleri düşük ücretler karşılığında işlere girebilmek için şansın yüzlerine gülmesini bekliyor. Aylarca tam zamanlı iş arayıp bulamayanlar sonunda yarı zamanlı işlere razı olmak zorunda kalıyor. Ekim ayında ABD'de yarı zamanlı çalışanların sayısı 645 bin artarak 6.7 milyona yükseldi. Ekonomistler bu durumun resesyonun derinleşmesinin bir işareti olmasından korkuyor. Yoksulluğu büyüten işsizlik, fakirler için gıda dağıtımı yapan kuruluşların önündeki kuyrukların giderek uzamasına neden olurken, bu kuruluşlar da kriz nedeniyle artan talebe cevap vermekte zorlanıyor.
 
ABD: Krizin çıkış noktası olan ABD'de tensikat dalgasıyla birlikte kasım ayında özel sektörde işten çıkarılanların sayısı 250 bini buldu. 20 Aralık'ta biten bir haftalık dönemde 556 bin kişi işsizlik maaşı için başvurdu. İşsizlik oranı ise yüzde 6,7 ile son 15 yılın en yüksek seviyesine ulaştı. Gelecek yıl bu rakamın yüzde 7,3'e ulaşması bekleniyor. İşten çıkarma açıklaması yapan çok sayıda şirket arasında Citigroup 52 bin, Bank of America 30 bin, Hewlett-Packard 24 bin 600, AT&T 12 bin, DHL Express 9 bin 500 ve JP Morgan Chase 9 bin 200 kişiyle başı çekiyor.
 
İngiltere: İşsizlik oranı yüzde 6'ya ulaştı. Sadece kasımda 75 bin 700 kişinin işsiz kaldığına işaret eden yetkililer, her ay kapanan büyük işyerlerinin ortaya çıkardığı işsizler yüzünden, bir ayda işsiz kalanların sayısının kısa bir süre içinde 100 bine çıkabileceği uyarısında bulundu. Kasım ayında iş arama ödeneğine başvuranların sayısı 1.07 milyona ulaştı. Yeni yılda özellikle bankacılık sektörü ağırlıkta olmak üzere birçok yeni iş kaybı yaşanacağı tahmin ediliyor. British Telecom 10 bin kişiyle ün büyük işten çıkarma rakamını açıklayan kuruluş oldu. Wolseley 7 bin 300, HSBC 2100, Wilkinson 1500, AstraZeneca 1400, GlaxoSmithKline 1200 kişiyi işten çıkaracağını duyurdu.
 
Fransa Fransa'da işsizlerin sayısı 2 milyon barajını aştı. Fransa Ulusal İstihdam Kurumu'nun (ANPE), rakamlarına göre ekim ayı itibariyle işsizler kervanına 46 bin 900 kişi eklendi. Ülkede 2008'de işsizlik oranı yüzde 7,2 iken gelecek yıl bu rakamın yüzde 8,3'e çıkması bekleniyor. Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy gereksiz yere işten çıkaran şirketlerin cezalandırılacağını açıkladı. Renault 6 bin, Valeo 5 bin, PSA Peugeot-Citroen 3 bin 550, Alcatel Lucent 1000 kişiyi işten çıkaracağını duyurdu.
 
Almanya: 2008 için yüzde 7,4 olarak tahmin edilen işsizlik oranının gelecek yıl yüzde 8,0 düzeyine çıkması bekleniyor. Commerzbank 9 bin, Bayern LB 5 bin 600, Daimler 2 bin 300, BASF 1000 kişiyi işten çıkaracak.
 
İtalya: İtalya'da işsizlik oranı yüzde 6,7. Ekonomik yavaşlamayla birlikte 2009'da daha çok iş kaybının yaşanması bekleniyor. Telekom Italia 9 bin, Alitalia 3 bin kişiyi işten çıkaracağını duyurdu.
 
Lüksemburg: Lüksemburg merkezli dünyanın en büyük çelik üreticisi Arcelor Mittal çeşitli ülkelerdeki işletmelerinde 9 bin kişiyi işten çıkaracak.
 
İsveç: İsveç'te ekimde 19 bin, kasımda 11 bin kişi işini kaybetti. Volvo 4 bin 340, Akzo Nobel 3 bin 500, Electrolux 3 bin kişiyi işten çıkaracağını duyurdu.
 
Rusya: Rusya'da, resmi rakamlara göre işsiz sayısı kasımda 5 milyon kişiyi, işsizlik oranı ise yüzde 6,6'yı buldu. Başbakan Yardımcısı Aleksandır Zukov, 10-16 Aralıkta 70 bin kişinin işten çıkarıldığını ve 207 bin kadar kişiye ise yarı zamanlı çalışması ya da izne çıkmasının söylendiğini belirtti. Geçen ay işten çıkarılanların sayısı ise 400 bini buldu. Rusya Başbakanı Vladimir Putin, ekonomik sıkıntı nedeniyle işsizlik arttığı için işverenlerden gereksiz yere işçi çıkarmamalarını istedi. Rus Metalurji devi ChTPZ Group 4 bin 900 kişiyi işten çıkaracağını bildirdi.
 
Avusturya: Avusturya yüzde 3'lük işsizlik oranıyla bu konuda en iyi sicile sahip Avrupa ülkelerinden biri. Ancak Telekom Austria 1250 kişiyi işten çıkaracağını açıkladı.
 
Hollanda: Yüzde 2,5 ile AB'nin işsizlik konusunda en rahat ükesi olan Hollanda'da bile Philips Electronics 1600 kişiyi işten çıkaracağını duyurdu.
 
İsviçre: İsviçre ekonomisi krizin etkisiyle durma işaretleri veriyor. Gayri safi yurtiçi hasılasından daha büyük olan bankaları krizden çıkışın yolunu ararken, ihracat da yavaşlıyor. Ülkenin en büyük bankası UBS 2 bin 100, ikinci Credit Suisse ise 5 bin 800 kişiyi işten çıkaracağını açıkladı.
 
Japonya: Japonya ekonomisinin Mart 2009'da sona eren 2008 mali yılında yüzde 0,8 daralacağı, Mart 2010'da sona eren 2009 mali yılında ise sıfır büyüyeceği tahmin ediliyor. Halen yüzde 4,1 olan işsizlik oranının gelecek yıl yüzde 4,7 olacağı belirtiliyor. Ekonominin ana motoru olan ihracatta yaşanan yavaşlama işsizlerin sayısını daha da artırabilir. Nissan 2 bin 500, Nikon 1500, Suzuki 1200, Nomura 1000 kişiyi işten çıkaracağını duyurdu.
 
Hindistan: Bir zamanlar gelişmekte olan ekonomiler arasında en parlak yıldızlardan birisi olarak görülen Hindistan'da ev fiyatları düştü, kredi piyasaları dondu, tüketici ve iş dünyasının güveni dibe vurdu, borsa yüzde 50'den fazla değer kaybetti. Otomotiv sektöründe de durgunluk başladı. 2007-2008 döneminde yüzde 9,1 büyüyen Hindistan ekonomisinin 2008-2009 döneminde yüzde 6,3-7,5 aralığında büyüyeceği tahmin ediliyor. Her yıl 10 milyon kişinin iş arayanlara katıldığı 1 milyar 200 milyon nüfuslu Hindistan için istihdam piyasası üzerindeki baskının önemli ölçüde artması bekleniyor. Mumbai kentinde düzenlenen bombalı saldırıların yabancı yatırımı olumsuz etkilemesi durumunda işsizlik çok daha büyük bir soruna dönüşebilir.
 
Endonezya: İşsizlik oranının yüzde 10 olduğu Endonezya'da şirketlerin yıl sonuna kadar toplam 40 bin kişiyi işten çıkarabileceği belirtiliyor.
 
Çin: Çin Sosyal Bilimler Akademisi'ne göre kentlerde işsizlik oranı yüzde 9,4'e yükseldi. Bu resmi olarak bildirilen rakamın iki katı. Çin İnsan Kaynakları ve Sosyal Güvenlik Bakanı Yin Veymin, 20 Ekim'deki açıklamasında istihdam tablosunun korkunç boyutarda olduğunu ve küresel finansal krizin istihdam üzerinde daha fazla olumsuz etkisi olabileceğini söyledi. Çin ekonomisinin yıllık büyüme hızı 3'üncü çeyrekte yüzde 9'a geriledi. Kırsal kesimden kentlere akan milyonlarca işsize yeni iş yaratılabilmesi için işsizlik oranının yüzde 8'in altına düşmemesi gerekiyor. Gelecek yıl 6 milyondan fazla yeni mezun iş hayatına atılacak. Uzmanlar işsizlik oranındaki artışın toplumsal huzursuzluğu da artıracağı uyarısında bulunuyor.http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=113433&KOS_KOD=7

Hükümetin IMF ile anlaşma kararı, krizin Türkiye'yi etkilemesine yüksek olasılık atfettiğini gösteriyor. Hükümetin krizin yüzde 60 olasılıkla Türkiye'yi olumsuz etkileyeceği varsayımıyla hazırladığı program, bu olasılığın yüzde 100 olduğunu düşünen IMF'yi ikna etmeye yetecek mi?
 
Hükümetin küresel kriz karşısındaki tutumu zaman içinde farklılıklar gösterdi. Hükümet, önce, küresel krizin Türkiye'yi mevcut iktisat politikasını değiştirmeye gerektirmeyecek kadar az etkileyeceğine inandığı izlenimini verdi. Bir süre sonra ise hükümet IMF ile pazarlık yapıp, daha yumuşak koşullarla bir program yapılmasından söz etmeye başladı. Zaten belirsizlik doruk noktada olmasa, "hükümet bizlerin algıladığı belirsizliği artırdı" denilebilir. Sanırım, hükümet de belirsizliğin yarattığı kararsızlığının kurbanı oldu. Sonuçta da politika saygınlığına gölge düşmüş oldu. Kanımca bunun nedeni dünyanın içinde bulunduğu durum ve bunun Türkiye üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi konusunda, hükümetin hem Türkiye'deki karar alıcılardan hem de dünyanın kalanındakilerden farklı bir konumdan başlaması. Hükümetin geçen hafta vermeye başladığı sinyallerin nedeni ise bu konumunun sürdürülemez olduğunu kabullenmeye başlaması. Ne demek istediğimi bir örnekle açıklayayım. 
Kolaylık olmak üzere de bir programın ekonomi üzerindeki etkisini sadece büyüme hızı ile ölçelim. Yine kolaylık olmak üzere olayı sadece 2009'un büyümesiyle sınırlayalım. İki politika aracı olsun. Bunlardan birisi bütçe harcamaları içinde kamu yatırımlarının payı ikincisi ise bütçe açığı. Hükümetin yaptığı açıklamalardan, bütçe olanaklarını, örneğin, bankaların sermayelerinin artırılması (transfer harcamalarını artırmak) yerine kamu yatırımlarının payının yükseltilmesi biçiminde kullanmayı tercih ettiği anlaşılıyor. Ayrıca hükümet, bütçe açığının biraz (çok değil) artmasının da büyüme hızına olumlu katkı yapabileceği kanısında.
Tablo-1'in her gözdeki ilk sayı, kriz Türkiye'ye ciddi bir etki yapmadığı durumda beklenen büyüme hızını, ikinci sayı ise Türkiye krizden etkilendiği durumdaki büyüme hızını göstersin. (Rakamlar hayalidir) 
 
 
1) Türkiye krizden etkilenmeyecek varsayımı
İktisat politikası yapımcısının küresel krizin Türkiye'ye önemli etki yapmayacağını düşündüğünü varsayalım. Böyle bir karar alıcı, her hücredeki ikinci sayıları ihmal edecek ve, doğal olarak, en yüksek büyüme hızını veren politikanın ne olduğunu saptamaya çalışacaktır. Bu durumda da elindeki politika araçlarını nasıl kullanacağını bulabilmek için her satırdaki en büyük öğeyi bulacak, sonra bu öğeler arasında da yine en büyüğünü seçecektir.Bu yaklaşım, Tablo-2'den görüleceği üzere, örneğimizde yüzde 4 büyüme hızını vermektedir. Bu sonucu veren politika paketine göre hükümetin izleyeceği yol kamu yatırımlarının payını ve bütçe açığını artırmak olacaktır.
 
2) Türkiye krizden etkilenecek varsayımı
Küresel krizin Türkiye'ye ciddi olumsuz etki yapacağını bekleyen bir karar alıcı ise her hücredeki ilk sayıları ihmal edecek ve ihtiyatlı bir yol izleyerek ekonomideki en az daralmayı sağlayacak politikayı benimseyecektir. Ancak yine de bu durumda mevcut seçenekler arasında en hızlı büyümeyi vereni seçecektir. Ancak, Tablo-3'den görüleceği üzere, bu defa çözüm büyüme hızının sıfır olmasıdır. (Çünkü diğer seçenekte ekonomi yüzde 1 de olsa daralıyor). Bu da hükümet kamu yatırımlarının sınırlanması ve bütçe açığının daraltılması biçimindeki politika bileşimini seçecektir
Görüldüğü üzere, aynı karar kuralı uygulanmasına rağmen tamamen farklı iki çözüm ortaya çıkmaktadır. Bunun nedeni ise krizin Türkiye'yi olumsuz etkileyip etkilemeyeceğine ilişkin değerlendirme farkıdır.
Hükümetin IMF ile anlaşma yönünde yön değiştirmesi, küresel krizin Türkiye'yi etkilemesine daha yüksek olasılık atfettiğini gösteriyor. Bu durumda ne olacak? Diyelim ki hükümet, biraz geç de olsa, Türkiye'nin krizden etkilenmesi olasılığının sıfır değil yüzde 60 olduğuna karar verdi. Bu durumda hükümetin karar almak için kullandığı bilgiler Tablo-4'de verildiği gibi olacaktır:
Bu durumda, Türkiye'nin 2009'da sağlaması beklenen azami büyüme hızı yüzde 0,4 olmaktadır. Bu ise bütçe açığının ve kamu yatırımlarının "bir miktar" (ilk durumdan daha az, ikincisinden ise daha çok) daraltılması ile sağlanabilir. Bu durumda geriye bir sorun kalıyor: Acaba, hükümetin krizin yüzde 60 olasılıkla Türkiye'yi olumsuz etkileyeceği varsayımıyla hazırladığı program, bu olasılığın yüzde 100 olduğunu düşünen IMF'yi ikna etmeye yetecek mi? IMF başkanı, "çabuk anlaşırız" derken bu soruya olumlu mu yanıt veriyordu, yoksa hükümetin IMF'nin kaygılarına daha da yaklaşacağını beklediğini mi ima ediyordu? http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=111199&KOS_KOD=33




TABLO 1
Beklenen Büyüme Hızı (%)
           
 
Bütçe Açığını Büyütmek
Bütçe Açığını Daraltmak
Kamu Yatırımlarını Artırmak
(4, -3)
(2, -1)
Kamu Yatırımlarını Sınırlamak
(3, -2)
(1,0)
 
TABLO 2
Krizin Etkilemediği Durumda Büyüme Hızı (%)
 
 
Bütçe Açığını Büyütmek
Bütçe Açığını Daraltmak
Satırın En Büyük Sayısı
Kamu Yatırımlarını Artırmak
4
2
4
Kamu Yatırımlarını Sınırlamak
3
1
3
 
TABLO 3
Krizin Etkilediği Durumda Büyüme Hızı (%)
 
           
 
Bütçe Açığını Büyütmek
Bütçe Açığını Daraltmak
Satırın En Büyük Sayısı
Kamu Yatırımlarını Artırmak
-3
-1
-1
Kamu Yatırımlarını Sınırlamak
-2
0
0
 
TABLO 4
Krizin Etkilediği Duruma %60 Ağırlık Verildiğinde Büyüme Hızı (%)
 
           
 
Bütçe Açığını Büyütmek
Bütçe Açığını Daraltmak
Satırın En Büyük Sayısı
Kamu Yatırımlarını Artırmak
0,4x4+0,6x(-3)=-0,2
0,4x(2) +0,6x(-1)=0,2
0,2
Kamu Yatırımlarını Sınırlamak
0,4x(3) +0,6x(-2)=0
0,4 x(1)+0,6x(0)=0,4
0,4

ABD, Çin ve Japonya'da fiyatlar gittikçe düşüyor ama alışveriş yapan yok. Enflasyondan daha zorlu bir süreç olarak gösterilen deflasyonla savaşmak için merkez bankalarının fazla atımlık barutu kalmadı. Sayısal gevşetme politikaları yeniden gündeme gelecek.  

"Resesyon" sözcüğünü bundan bir yıl önce ağzına aldığında tüyleri ürperen küresel ekonominin kurmayları artık görünen köyün kılavuz istemediğinin farkında. ABD henüz resesyonda olduğunu kabul etmese de, geçen haftalarda Japonya, Almanya ve Euro Bölgesi "resesyondayız" açıklamaları ile piyasaları salladı. Bir dönem yüksek enflasyon yüzünden ekonomiyi canlandırmak için faiz indirmekte zorlanan küresel merkez bankaları ise artık gönül rahatlığı ile indirim üstüne indirimler yapıyor. İngiltere beklenmedik sertlikte indirimi ile faizini yüzde 3 seviyesine çekerken, ABD 16 Aralık'taki merkez bankası toplantısında gösterge faizini yüzde 0,5'e yani Japonya'nın resesyona girmemek için çırpındıktan sonra geldiği faiz düzeyine indirmeyi planlıyor. Merkez bankaları faiz indirimlerinde artık çok rahat çünkü dizginlemek zorunda oldukları bir enflasyon yok. Küresel talep daralıyor, spekülatör fonlar emtia balonundan hızla çıkıyor. Temmuz ayında 147 doları gören petrolün heybetinden eser kalmadı, hedge fonların sert satışları ve azalan talep karşısında petrolün varili 50 dolar düzeyinde seyrediyor. Dolayısıyla da enflasyonist baskılar ortadan kalktı. Ancak şimdi küresel ekonominin kapısına enflasyondan bile daha tehlikeli bir risk dayandı: Deflasyon. ABD'den Çin'e ve Japonya'ya kadar bir çok ekonomi fiyatlarda sürekli düşüşlerin görüldüğü, toplam arzın toplam talebi aştığı deflasyona yakalanmak üzere. Merkez bankalarını ise enflasyonla savaşmaktan çok daha zor bir görev bekliyor. Enflasyonla savaşırken faizi artırmak konusunda bir sınırı olmayan merkezler, deflasyonla savaşta faizini 0'ın altına indirmek gibi bir şansı olmayacak. Japonya'da faiz yüzde 0,3'te, İngiltere'de yüzde 3 olan faiz ABD'de yüzde 1 düzeyinde. Bu noktada devreye Japonya'nın deflasyon döneminde uyguladığı "sayısal gevşetme" politikalarının girmesi bekleniyor.
 
Daha da ucuzlar psikolojisi ile harcamalar dibe iniyor
Modern iktisat tarihinde dünyada deflasyonu tecrübe eden tek ekonomi Japonya olmuştu. 10 yıl resesyonda kaldığı süre içerisinde deflasyonu da yaşayan Japonya'da enflasyon ilk kez negatif çıkmış, hükümet faiz indirmi ve mali teşvik politikaları silahına sığınmıştı. Şimdi Avrupa'dan ABD'ye hatta Japonya'ya kadar pek çok ülke deflasyonla savaşmak adına aynı silahlara sarılıyor. Deflasyonist süreçte fiyatlar düşüş trendinde olduğu için daha da ucuzlama görüleceği beklentisi ile tüketici zaten kısılmış olan harcamalarını daha da azaltıyor. Yani daha ucuza alacağı umuduyla alışverişlerini erteledikçe erteliyor. Bu da ekonominin daha büyük darbe almasına yol açıyor. Deflasyon dönemlerinde borçların ödenmesi ve kredi bulmak daha da zorlaşıyor. Aynı şekilde bu durum borçluların daha fazla borç yükü altında sıkışmasını da beraberinde getiriyor. Çünkü diğer tüm fiyatlar düşerken borcu olanların ödemesi gereken borç miktarı hiç bir şekilde azalmıyor. Yani borçların reel değeri deflasyonist ortamda daha da artıyor. Bir anlamda borcu alan bir şirketse, ürünlerinin fiyatları giderek ucuzluyor, ancak borçları aynen duruyor.
 
Fiyatlar düşüyor ama alışveriş yapan yok
Son bir kaç haftadır gelen ekonomik veriler ise deflasyonun yolda olduğunu doğrular nitelikte. Bir dönem yaşamın en pahalı olduğu ülkelerin başında gelen ABD'de yaşama maliyeti 60 yılın en düşük seviyesine geriledi. Perakende harcamaları ise fiyatlar sürekli düştüğü halde ekim ayında yüzde 2,8 ile rekor oranda geriledi. Yeni araç fiyatları yüzde 0,5, giyim fiyatları yüzde 1 düştü. Havayolu taşımacılık ücretleri ise yüzde 4,8 ile 1999'dan bu yanaki en sert düşüşünü gördü. Bunlara rağmen ABD'li tüketici inatla fiyatların daha da düşeceği beklentisi ile alışveriş yapmıyor.
Fiyatlar gerilemesine rağmen mortgage ve otomobil kredileri ile kredi kartı borçlularının borç yükü azalmadı ve iflas başvuruları patladı. Ekim ayında ABD'deki iflas başvurusu sayısı yüzde 8 arttı. Bu, her gün yaklaşık 5 bin kişinin iflas etmesi anlamına geliyor. ABD'de 2002 sonrası TÜFE hiç bir zaman yüzde 1'in altına düşmemiş, çok nadir zamanlarda yüzde 2'nin altında çıkmıştı. Geçen hafta ise ekim ayı TÜFE rakamı yüzde 1 düşerek 1938'den bu yanaki en sert aylık düşüşünü kaydetti. Enerji ve gıda fiyatları dışındaki TÜFE'yi yansıtan çekirdek enflasyon ise aynı ay yüzde 0,1 düşerek TÜFE'deki düşüşün sadece sönen emtia balonu ile alakalı olmadığını kanıtladı. Varlık fiyatlarındaki en dikkat çekici düşüş bir yıl içinde değerinin yüzde 16'sını kaybeden emlak sektöründe ve aynı dönemde yüzde 40 düşerek toplam 11 trilyon dolar eriyen hisse senetleri piyasasında görülüyor. Tüketici kredileri ise 1990'ların başından bu yana ilk kez azalma trendinde. İstihdam piyasasında ise son bir kaç haftadır gözlenen ciddi işten çıkarma haberleri, daha az iş ve daha az gelir anlamına geliyor.
 
 Çin'in para piyasaları deflasyon sinyali veriyor
Avrupa'da da fiyatlar hızla düşüyor, harcamalar aynı hızla geriliyor. Ancak Avrupa Merkez Bankası (AMB) fiyatlardaki düşüşü henüz "deflasyon" olarak nitelendirmiyor. Buna karşılık Çin ve Japonya deflasyon alarmı veriyor. Çin'de şubat ayında yüzde 8,7 ile 12 yılın zirvesine çıkan enflasyon ekim ayında yuzde 4,6 seviyesine kadar indi. Çin Merkez Bankası ise geçen hafta 2009 hedeflerinin deflasyon tehdidini uzaklaştırmak olacağını duyurdu. Çin, deflasyona Japonya kadar alışık olmasa da diğer ekonomiler kadar yabancı değil. 2002 yılında tüketici fiyatlarının yüzde 0,8 düştüğü Çin 1999 yılında da yüzde 1,4'lük bir düşüşle karşılaşmıştı. Ancak bu kez Çin para piyasalarında deflasyon emareleri görülüyor. 2002 yılından bu yana hacmin 5'e katlandığı interbank tahvil piyasasındaki düşen faizler bankaların deflasyona karşı gardını almaya başladığı şeklinde yorumlanıyor. 1 yıllık hazine tahvillerinin faizi geçen pazartesi günü 29 ayın dibine indi. Bunun sebebi olarak da bankaların faizlerin daha da düşeceği beklentisi ile geri adım atmaları gösteriliyor. Uzmanlara göre bu ay 600 milyar dolarlık mali teşvik planı açıklayan Çin zamanında deflasyonla savaşmak için Japonya'nın yaptığı kadar sert faiz indirimlerine gitmeyecek.
 
Japonya 2001-2006 arası deflasyonla savaşmıştı

Deflasyonun Japonya'ya yıllar sonra geri dönüş tarihi olarak ise 2009 yılının temmuz ayı gösteriliyor. Bu yaz temmuz ayında yüzde 2,4'e çıkarak son 11 yılın en yüksek seviyesine fırlayan Japon enflasyonu eylül ayında bir önceki aya kıyasla değişiklik göstermedi. ABD ve Çin'de olduğu gibi Japonya'da da tüketici, fiyatlarda artış olmamasına rağmen harcamalarını kıstı ve eylül ayındaki tüketici harcamaları yüzde 2,3 geriledi. Şimdi Japon Merkez Bankası'nın da FED gibi "kantitatif gevşetme" olarak bilinen faizi sıfırda tutup piyasaya likidite enjekte etme politikasına sarılması bekleniyor. BoJ, bu politikayı 2001 yılında uygulamaya başlamış, 5 yıl sonra sona erdirmişti. http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=111133

Krizin etkisini artık iyiden iyiye hisseden Türkiye'de cumartesi günü 'Alışveriş için Gün Bugün...' adlı bir kampanya başlayacak. Amaç morelleri yükseltmek. 7-8 yılda bir kriz yaşayan Türkiye'de morale gerçekten çok sık ihtiyaç oluyor. Bu yüzden de bu kampanya bir ilk değil.
 
"Alışveriş için Gün Bugün..."Giderek derinleşen ekonomik krizde moralleri düzeltmek, alışverişi arttırarak çarkları çalıştırmak için cumartesi günü başlayacak kampanyanın sloganı bu... İstanbul Ticaret Odası, İstanbul Büyükşehir Belediyesi öncülüğünde ve 24 kuruluşun da katkısıyla gerçekleşecek kampanya boyunca İstanbul'da beyaz eşyadan gıdaya, tekstilden sağlık ve kozmetik ürünlerine kadar satış yapan binlerce mağaza, alışveriş merkezi ve hizmet noktasında satışlarda yüzde 50'ye varan indirimler yapılacak.
Kampanyanın ana amacı dediğim gibi moralleri yükseltmek. 7-8 yılda bir kriz yaşayan Türkiye'de morale gerçekten çok sık ihtiyaç oluyor. Bu yüzden de bu kampanya bir ilk değil...
Şimdi sizi "tarih gerçekten tekerrürden mi ibaret" dedirtecek bir anı turuna çıkarıyorum.
 
Türkiye için çalışıyorum
Yıl 1994. Başbakan Tansu Çiller... Türkiye hızla yeni bir krize doğru ilerliyor. Çiller'in beyninin yarısı Hazine Müsteşarı Osman Ünsal'a göre ise Türkiye'de kriz yok. Standart and Poor's ve Moody's Türkiye'nin notunu düşürüyor. Dönemin Türk Sanayici ve İşadamları Derneği Başkanı Halis Komili, sert bir üslupla ekonomide bir an önce önlem alınmasını istiyor ve "Ocak'ta ilk not düşürüldüğünde hafife alınmıştı, umarım artık ciddi tedbirler alınır" diyor.
Başbakan Çiller, "Bazı işadamları hainlik yapıyor. Bize karşı olan esnaf, köylü, memur değil. Küçük bir grup, holding patronları" diyerek TÜSİAD'la köprüleri atıyor.
Moraller bozuk, fabrikalar kapanıyor... Koç Grubu 9 şirketinde "ekonomik durgunluk ve düşük talep" nedeniyle üretimi durdurduklarını açıklıyor.
Sonunda kriz patlıyor, Uluslararası Para Fonu (IMF) ile daha sonra uygulanmasa da anlaşma imzalanıyor.
1994 yılında ekonominin yüzde 6.1 küçülmesine neden olan ve 5 Nisan Kararları'yla sonuçlanan bu krizden en büyük darbeyi her zaman olduğu gibi en zayıf, halka tekstil ve hazırgiyim yiyor.
"Türkiye için çalışıyorum, Türkiye için üretiyorum" kampanyası da dışa açıldıktan sonra ihracat rekorları kıran sektörün "çığlığını" duyurmak için başlatılıyor.
İmece oluşturup tüm işçilerine "beyaz tişortlar" ürettiren hatta yönetim kurulu üyesi Ali Mahmut Abra tarafından marş bile besteleten Türkiye Giyim Sanayicileri Derneği (TGSD), kampanyayı anlatmak ve bu çağrıyı parlamentoda grubu bulunan parti başkanlarına iletmek için de Ankara yollarına düşüyor. Ben de bu heyette yer alıyorum...
"Biz 400 orta ve 40 bin küçük ölçekli işletmeyiz. Yılda 900 milyon adet giysi üretiyoruz. 5 milyar dolar ihracatla en önemli döviz kaynağıyız. 1 milyon işçi 5 milyon aileyiz" diyen TGSD üyelerinin talebi ise toplumun moralini yükseltmek, parlamentoda bitmek bilmeyen kavgaları sona erdirip seferberlik ortamı yaratmak. Sanayicilerin "Gelin birlikte çalışalım, hemen" çağrısı ise ne yazık ki başta Başbakan Çiller olmak üzere ilgi görmüyor. Ne ilgisi, ana muhalefet lideri Mesut Yılmaz tarafından kovmaktan beter ediliyor heyet...
Dönemin başkanı Nur Ger'le o günleri konuşuyoruz. "O dönemde de tedbirler çok geç alınmıştı. Geç alınan tedbirin etkisi ise az oluyor. Ne yazık ki Türkiye'de bir şey değişmiyor" diyor.
 
Herkes işine kampanyası
Yıl 2001. Başbakan Bülent Ecevit...Türkiye yine siyasette yaşanan kavgalarla boğuşuyor. TÜSİAD Başkanı Tuncay Özilhan, hükümeti ekonomik krizi savsaklamakla suçluyor. Milli Güvenlik Kurulu'nda (MGK) Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile Başbakan Bülent Ecevit arasında yaşanan gerginlik, Cumhuriyet tarihinin en büyük ekonomik krizinin patlamasına yol açıyor. 21 Şubat 2001 krizi kamuoyunda "Kara Çarşamba" olarak adlandırılıyor.
Krizin etkileri uzun süre devam ediyor. Özellikle batan bankalar nedeniyle özellikle beyaz yakalı binlerce kişi işsiz kalıyor. Çok sayıda işyeri kapanıyor. İş dünyası ekonomik paket ve IMF ile anlaşma istiyor. Krizin çözümü ise ABD'den ithal edilen Kemal Derviş'le gerçekleşiyor.
Büyümenin eksilere düştüğü böyle bir ortamda yine çeşitli kampanyalar gündemde. Bunlardan biri dönemin Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) Başkanı Oğuz Satıcı'nın istihdamı, üretimi, ihracatı artıracak "Herkes İşine" formülü. Buna göre bir milat kabul edilecek. Bu milattan sonra işletme, işten çıkardığı tüm çalışanlarını geriye, işe alacak. Ardından iş verdiği her yeni işsiz için ise SSK ve muhtasar vergisinden üç yıllığına muaf olacak.
İşletme, yine aynı milattaki rakama ulaştıktan sonra fazladan kullandığı enerji ve yakıt için vergi ve fonlarda indirimden yararlanacak. İşsizliğe çözüm öneren bu kampanyanın sonucu bugün de aynı şeyler istendiğine göre demek ki alınamamış.
 
Seve seve alışveriş
2001'in diğer kampanyası ise Türkiye için Seve Seve. İzmir Tolga ve Ali Taran gibi ünlü reklamcıların katkılarıyla düzenleniyor. Toplumsal bir harekete dönüşen kampanya boyunca indirimler yapılıyor, festivaller düzenleniyor yani toplumun krizle bozulan morali düzeltilmeye çalışılırken cirolar da artıyor. Kampanyanın etkisi İstanbulla sınırlı kalmıyor. Ankara'da, Balıkesir'de İzmir'de mehter marşı eşliğinde başlayan kampanyalarla krize savaş açılıyor.  
 
Alışveriş için Gün Bugün
Geldik 2008'e. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan... Bu kez yaşanan kriz sadece Türkiye'nin değil, dünyanın. Türkiye ekonomisi göreceli olarak 1994 ve 2001 krizlerine göre sağlam. Kemal Derviş, IMF ve bu politikaların devamlılığını sağlayan AKP sayesinde ekonominin rasyoları daha iyi. Ama dediğim gibi kriz dünya krizi. Dünya yangın yeri. Ve Türkiye'ye de yangın sıçramış durumda. İlk etkilenen ise artık en zayıf halka tekstil ve hazırgiyim değil tüm sektörler. Piyasada ciddi bir durgunluk yaşanırken ilk açıklama TÜSİAD'dan geliyor. "Çok tedirginiz. Hükümet tedbirleri zamanında alsaydı krizin etkisini daha az hissederdik" diyen TÜSİAD'a Başbakan'dan tepki gecikmiyor: "Dünyadaki yangına körük tutanlar var..."
Her gün işçi çıkarımları sürüyor, fabrikalar kapanıyor... Alışveriş merkezleri panikte. Yeni bir kampanya işte böyle gündeme geliyor. Önce sektör temsilcilerinin başlatacağı İTO'nun destek olacağı sanılan kampanya İTO ve belediye öncülüğünde başlıyor. Alışveriş için Gün Bugündür... Yüzbinlerce insanın işsiz kaldığı, işsizlik tehdidinin sürdüğü bir ortamda kampanyanın ne kadar başarılı olacağı belirsiz.

Sonuç olarak tek bir gerçek var... Geçmişten ders almayanın geleceği olmaz... http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=111135