Kriz derinleştikçe ekonomi medyasında 1930'lar ile benzerlikler aramak yaygınlaştı. Kimi iktisatçılar dünya kapitalizminin 1930'lu yıllarda yaşadığı türden sistemik bir krizle karşı karşıya olduğunu düşünüyorlar. 1930 bunalımı ile muhtemel benzerlik salt ekonomik nedenlerle endişe verici değil. Bunalımın Almanya'da Nazileri iktidara taşıdığını biliyoruz. Sonrasında yaşanan savaşı ve insanlık trajedisini de biliyoruz. Geçen hafta Sultani'den iki sınıf arkadaşımla olağanüstü bir İsrail gezisi yaptım.
Gezinin son durağı Yad Vaşem müzesiydi. Soykırım üzerine bugüne dek çok film gördüm, kitap okudum. Ama hem ustaca hem de alçakgönüllülükle tasarlanmış bu sıra dışı müzeyi gezerken bir kez daha dehşetle farkına vardım ki, bu türden trajediler yine yaşanabilir.
Ama ben iyimserim. En azından bugünkü kriz itibariyle. 1929 ekiminde Wall Street'in çöküşüyle başlayan, başta Amerikan ekonomisi olmak üzere dünya ekonomisinin 1930-33 arası dört yıl boyunca küçülmesiyle gelişen büyük bunalımın gerek nedenleri, gerek yayılma mekanizmaları bugünkü krizden temel farklılıklara sahip. Çıkış noktasından başlayalım.
1930'u bugünden farklılaştıran en temel fark deflasyondur. 1929 baharında FED Wall Street balonunu patlatmaya karar vererek faizleri artırmış, ağustosta da dayanıklı mal talebi gevşemeye başlamıştı. Wall Street ekimde çökünce toplam talep düşmeye başladı. Bu düşüş, ilk banka iflasları ve FED'in sıkı para politikası ile birleşince para arzında daralma başladı. O zamanlar uluslararası para sistemi Altın Standard'ına dayanıyordu. Dünya parası dolar değil altındı. Dış fazla veren ülkenin altın rezervi arttığından para arzı artar, açık verenin düşerdi. Altın rezervi artan ekonomide fiyatlar artar, rekabet gücü düşer dış fazla azalırdı. Açık verende tersi olurdu. Daha doğrusu sistem icabı böyle olması gerekirdi. Ama böyle olmadı. FED altın standardının çalışmasına izin vermedi. Ünlü iktisatçı Eichengreen'in deyimiyle "altın prangalar" dünya ekonomisini hareketsizleştirdi.
1930'dan itibaren önce tarım fiyatları ve emtia fiyatları, ardından tüm fiyatlar baş aşağı gitmeye başladılar. Örnek, iki yıl içinde buğday fiyatı yüzde 60 düştü. 1930 yılında deflasyon oranı ABD'de yüzde 15 oldu. 1933'e gelindiğinde fiyat düzeyi kriz öncesine göre yüzde 30 aşağıdaydı. Felaketi deflasyon yarattı. İki etkiyle: Reel borç ve reel faiz etkileri.
Reel borç etkisini ortaya çıkaran FED'in bugünkü patronu Bernanke'dir. Deflasyonda gelirler düşer ama borçlar azalmaz. Nominal borç tutarı aynen kalır. Dolayısıyla gelirleri düşen borçluların reel borç yükü artar. 1930 yılına gelindiğinde 1920'lerin ekonomik patlamasının ardındaki otomobil ve diğer dayanıklı tüketim mallarına hücum eden Amerikan orta sınıfı bir hayli borçlanmıştı. Keza Wall Street'te şirketlerin değeri sürekli arttığından yatırımlara gaz veren firmalar da aşırı borçlanmıştı. Sonuçta iflaslar arttı. İflas etmeyenlerde harcama ve yatırımları kıstı.Tüketim ve yatırım büyük darbe yedi.
Bir diğer darbe de reel faiz etkisinden geldi. Deflasyon oranı yükseldikçe reel faiz düzeyi de yükselir. Çünkü negatif faiz eşyanın doğasına aykırıdır. Faizler sıfır bile olsa, deflasyon oranı yüzde 15 ise, reel faiz de yüzde 15 demektir. Oysa faiz oranı sıfırın bir hayli üzerindeydi. 1931'de bile deflasyon yüzde 10 oldu. Sonuçta Amerikan ekonomisi yüzde 30 daraldı ve ardından diğer ekonomileri sürükledi. 1990'ların başında Japon ekonomisi durgunluk-deflasyon tehdidiyle karşı karşıya kalınca küresel kapitalizmin merkezleri soğuk terleri boşuna dökmediler.
Oysa bugün deflasyon değil enflasyon gündemde. Artık altın prangalar ve dar kafalı FED'çiler yok. Krizin üzerine kürekle, çuvalla dolar saçılıyor. ABD bütçe açığı rekora gidiyor. Finans sitemi yüzdürülecek. Büyük durgunluk olmayacak. Ama enflasyonla mücadelenin gereği olarak düşük büyüme çok uzun sürecek. Tabi toplumsal sonuçlar da olacak. Fatura adil olarak paylaştırılırsa, fanatizme ve akıldışılığa geçit verilmeyeceğini umuyorum


Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır