3 Ekim yeni bir evrenin başlangıcı
9.2.20063 Ekim 2005 tarihi, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılım görüşmelerini resmi olarak başlatacak Hükümetlerarası Konferans’ın açılış günüdür. Bu tarih, Türkiye-AB ilişkilerinde yeni bir evreye geçiş anlamına gelecektir.
Türkiye’nin 1959 yılında, o zamanki Avrupa Ekonomik Topluluğu’na yaptığı başvurunun ardından, 1963 yılında Ankara Anlaşması imzalanmıştır. Bu Anlaşma, Türkiye-AB ilişkilerinin eksenini oluşturmaktadır ve Türkiye’nin tam üyeliği gerçekleşene dek bu özelliği taşımayı sürdürecektir. Ankara Anlaşması’nda Türkiye’nin tam üyeliğine gidecek yolun bir haritası verilmiş ve Türkiye’yi üyeliğe hazırlamak üzere, Hazırlık Dönemi, Geçiş Dönemi ve Son Dönem olarak adlandırılan üç dönem saptanmıştır. Ancak, farklı bir bakışla, bu üyelik sürecini, söz konusu dönemlerle örtüşmeyen üç evreye ayırmak da olanaklı gözükmektedir.
Sürecin değişen doğası açısından saptanabilecek evreler
Bu evrelerden ilki, Hazırlık ve Geçiş Dönemleri’ni içermektedir. Hazırlık Dönemi, Anlaşma’nın yürürlüğe girdiği 1964 yılından 1972 yılına dek, Geçiş dönemi ise 1973 yılı başında Katma Protokol belgesinin imzalanmasından 1995 yılı sonuna dek sürdüğüne göre, bu evre, 1964-1995 yılları arasını kapsar. Bu ilk evrede, Türkiye’nin başarımını nesnel olarak değerlendirmeyi sağlayacak ve ağırlıklı olarak gümrük indirimlerine dayanan ölçütler geçerlidir; ilişkiler, her iki tarafın da belli zaman dilimleri içinde belli yükümlülükleri yerine getirecekleri varsayımına dayalı olarak işlemiştir. Anılan yükümlülüklerin ağırlıklı biçimde nesnel, ve sayılarla belirtilebilen türden olması, bu evrenin her iki döneminde de, siyasal tartışmalara görece daha az rast gelinmesini, teknik değerlendirmelerin öne çıkmasını, ve sürecin bir bütün olarak yapısallaştırılmış ve öngörülebilir olmasını sağlamıştır.
Türkiye’nin 1 Ocak 1996’da Gümrük Birliği’ni tamamlayarak, Ankara Anlaşması’nın öngörmüş olduğu Son Dönem’e girmesi, ilişkilerde önceki evreye göre belirsizliğin daha fazla duyumsandığı ve nesnel ölçütlerin görece önemsiz kaldığı ikinci evrenin başlangıcı olmuştur. Elbette bu evrede kuralsızlık ve başıboşluk egemen olmuş değildir; böylesi, bir "uygarlık tasarısı" olarak görülen ve her tasarı gibi belli kurallara dayalı olan Avrupa bütünleşmesinin özüne aykırı olurdu. Burada "belirsizlik" ve "nesnel ölçütlerin önemini görece yitirmesi" ile anlatılmak istenen şudur:
İlk evrenin Hazırlık ve Geçiş Dönemleri’nde, iki tarafın da üzerinde uzlaşarak çerçevesini çizmiş oldukları bir yol haritası izlenmişti. Oysa bu ikinci evrede, iki taraf da kendisi için ayrı yol haritaları oluşturmuştur. Birlik, -diğer aday ülkelerden olduğu gibi Türkiye’den de- beklentilerini yayınladığı Gündem 2000 Raporu ve bunu izleyen Katılım Ortaklığı Belgeleri’nde ortaya koyarken, Türkiye’de izleyeceği yolu, yayınladığı ulusal programlar ile çizmiştir. Bu evrenin diğer bir özelliği de hukuksal ve teknik değerlendirmelerden çok, görece daha tartışılabilir ve öznel olarak görülebilecek siyasal değerlendirmelerin belirleyici olmasıdır. Türkiye’nin Kopenhag Kriterleri’ne uyumu ve topluluk mevzuatını üstlenmesi için gerekli çalışmaları tamamlamasına yönelik kısa ve orta vadeli hedeflere ulaşılması bu evrenin amacı olmuştur. Evrenin belirsiz, beklenmedik olaylara açık ve tartışmalı doğası, Türkiye’nin Birlik üyeliğine adaylığının resmi olarak onaylanmadığı, 1997 Lüksemburg Doruğu’nda iyice göze çarpar duruma gelmiştir.
Belirsizlik neden var?
Hala Ankara Anlaşması’nın öngörmüş olduğu Son Dönem içinde kalmakla birlikte üçüncü ve ayrı bir evre olarak görebileceğimiz, 3 Ekim sonrasındaki süreç ise olabildiğince siyasal değişkenlere bağlı ve o ölçüde de belirsiz olacaktır. Bu belirsizlik, öncelikle Ankara Anlaşması’nın kendisinden gelmektedir. Anlaşma kaleme alınırken Türkiye’nin tam üyeliğinin gerçekleşeceği bir tarih saptanmamıştır. Ünlü 28. Madde, şu esnek ifadeyi içerir:
“Anlaşma’nın işleyişi, Topluluğu kuran Antlaşma’dan doğan yükümlülüklerin tümünün Türkiye tarafından üstlenilebileceğini gösterdiğinde, Akit Taraflar, Türkiye’nin Topluluğa katılma olanağını inceleyeceklerdir.”
Gerçi bu esneklik, görüşmeleri yönlendirecek ve yapılandıracak olan Çerçeve ve Strateji Belgeleri ile bir ölçüde ortadan kalkacaktır; ilk Belge müzakerelerin nasıl ve hangi konular üzerinde yürütüleceğini ortaya koyarken, ikinci Belge, iki tarafın toplumlarını birbirine yakınlaştırmaya yönelik uygulamalar getirecektir. Ama yine de, bu Belgeleri Birliğin tek taraflı olarak hazırlıyor bulunması, ve Belgeye dahil edilecek konuların, son çözümlemede Üye Ülkeler’ce belirleneceği gerçeği, konuya Türkiye açısından büyük bir belirsizlik getirmektedir. Belgenin ana metni aslında 29 Haziran tarihinde AB Komisyonu tarafından ve Üye Ülkeler’den gelen farklı seslere fazla kulak vermeden hazırlanmıştır. Ne var ki, Belge daha sonra usül gereği, Üye Ülkeler’in onayına sunularak değişikliklere açık hala gelmiştir. Böylece, söylenmesi bile Türkiye’yi rahatsız eden, Atatürkçülüğün sorgulanmasından, Türkiye’nin tam üyeliğinin ayrıcalıklı ortaklığa indirgenmesine dek uzanan bir dizi konuya Çerçeve Belge’de yer verilmesi olasılığı doğmuştur.
Dahası, görüşme sürecinin tamamlanması, tam üyeliğin gerçekleşeceği anlamına gelmeyecektir. Bir ülkenin Birliğe tam üyeliği, Avrupa Birliği Antlaşması’nın 49. Maddesi’ne uygun olarak gerçekleşmek zorundadır. Bu maddeye göre üyeliğe aday ülkenin tam üye olabilmesi, son aşamada, tüm ülkelerin ayrı ayrı onay vermesine bağlıdır. Bu ülkeler, anayasal düzenlemelerine bağlı olarak ya yasama ya da halk oylaması yoluyla bu konuda karar verirler. Başka bir deyişle 25 üye ülkeden birinin olumsuz yanıtı bile Türkiye’nin üyeliği önünde engel oluşturacaktır. Bu nedenle, özellikle halk oylamasının yapılacağı ülkelerde, ülkelerin siyasetçileri kadar kamuoyunun da Türkiye’ye bakışı önem kazanmaktadır.
Tüm bu nedenlerle, 3 Ekim tarihinde başlayacak olan evrenin Türkiye-AB ilişkileri sürecinin en zorlu ve önemli bölümü olduğunu söylemek yanlış olmasa gerektir. Türkiye’nin belki 150 yıldır süregelen Avrupalılaşma çabalarının meyvesinin somut olarak alınması yönünde atılacak son adım bu evredir.
30.09.2005 / Doç. Dr. Armagan Emre Çakır