Petrol, enflasyon derken ABD'de 10 yıllık faizin yüzde 5'i geçmesi, kısa vadede Türkiye'nin işini zorlaştırıyor. Bu olumsuzluğun piyasalara ve ekonomiye yansımasını ancak doğrudan yabancı sermaye yatırımları törpüleyebilir

ABD'de artan istihdamın büyümenin güçlü seyrettiğine yorumlanması, İran ile Batı dünyasının nükleer krizinin tırmanması ile petrol fiyatlarının yeniden 70 dolara yükselmesi ve bunun enflasyonda yaratabileceği artış korkusu, emtia fiyatlarında yaşanan rekor yükselişler sonunda yapacağını yaptı. Geçen haftanın en önemli gelişmesi ABD'nin 10 yıllık tahvil faizlerinin yükselerek 4 yılın ardından yeniden yüzde 5 sınırını geçmesiydi. 10 yıllık tahvil faizinin artması, küresel sermayeyi Amerika'ya çekmesi ve gelişmekte olan ülkelere gidecek sermayeyi azaltması bakımından önemli. Bu nedenle 10 yıllık faizlerin psikolojik sınırı geçmesinin etkileri piyasalara yansımaya başladı. Hatta faizlerde bir gevşeme olmaz ve yüzde 5'in üzerinde kalmaya devam ederse, bunun olumsuz etkileri de görülmeye devam edebilir. Şimdi tek umut yükselen faiz oranlarının ABD'ye daha fazla sermayeyi çekmesi ve bunun bir sonucu olarak faizlerin gevşemesinde. ABD faizinin artmasıyla Türkiye'de hisse senetleri ve eurobondlar değer kaybetti, faizler ile döviz kuru yükseldi. Portföy yatırımları hız keserken fırsatını bulan da ülkeden çıkmak istiyor.

Yabancıların tavrı
Bu konuda elimizde sadece hisse senedi piyasasına yönelik göstergeler var. Borsada yabancı payı yüzde 67.82'yi bulmuşken son hafta itibariyle yüzde 65.28'e indi. Ortalama 42 milyar dolarlık bir portföyün yüzde 2.54'ü 1 milyar dolara yaklaşıyor. Yani borsada yabancı satışları yaklaşık bu kadar. Mart başından bu yana borsa yüzde 17, eurobondlar yüzde 6 değer yitirmiş durumda.

Kısa vadede durum
Küresel likidite bolluğunun azaltılma kararı yanında faiz oranlarının yükselmesi, gelişmekte olan ülkelere ve Türkiye'ye yönelik portföy yatırımlarının hız kesmesini beraberinde getiriyor. Finansal piyasalar son 1.5 aydır bunun etkileriyle dalgalanıyor. Bu anlamda kısa vadede Türkiye'nin işi kolay değil. En azından geçmiş üç yılda olduğu gibi, kolay değil.

Uzun vadede durum
Ancak uzun vadeli eğilimlerde ve yatırımlarda henüz bir değişme yok. Türkiye'ye uzun vadeli bakış açısını en iyi yansıtan doğrudan yabancı sermaye yatırımları. Finansbank'ın satışı yanında bazı bankalarda görüşmelerin sürmesi, son olarak Tekel'in içki bölümünü devralan Mey İçki'nin ABD'lilere satışı, yaşanan finansal türbülansların doğrudan yatırımları şimdilik etkilemediğini gösteriyor. Türkiye'ye uzun vadeli bu yaklaşım, doğrudan sermaye girişinin devam etmesi, kısa vadeli kötümserliği ve portföy yatırımlarının olumsuz etkilenmesini törpüleyecek, dengeleyecek en önemli gelişme olarak ortaya çıkıyor. Doğrudan sermayenin ilgisinin sürmesi de, her şeyden önce ekonomideki istikrarın devamına ve Türkiye'nin AB yolundaki ilerlemesine bağlı. Bu iki konuda da, hükümetin yapabilecekleri var. Yoksa küresel hareketler karşışında, seçim belirsizliği ve Cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda yapılabilecekler çok kısıtlı. Kısa vadeyi kurtarmanın yolu galiba uzun vadeyi kurtarmaktan geçiyor.

Sonuç
"Güneşi kaçırdım diye gözyaşı dökersen yıldızları da göremezsin "
Tagore


Eşit vergi dengeleri değiştirdi


Petrol, enflasyon derken ABD'de 10 yıllık faizin yüzde 5'i geçmesi, kısa vadede Türkiye'nin işini zorlaştırıyor. Bu olumsuzluğun piyasalara ve ekonomiye yansımasını ancak doğrudan yabancı sermaye yatırımları törpüleyebilir

Yeni yıldan itibaren yürürlüğe giren ve bütün yatırım araçları için geçerli olan yüzde 15'lik stopaj, yatırım eğilimlerini değiştiriyor. Yılın ilk çeyreğinde gerçek kişilerin YTL mevduata yatırımı yukarıdaki tablodan görüldüğü gibi, yüzde 8 büyürken, bono ve tahvil yatırımları yüzde 7 azaldı. Bu da, gerçek kişilerin yüzde 15'lik vergiye tabi olmasından kaynaklandı. Yine, vergisinin artırılması son yıllarda yatırım fonlarına yönelen ilgiyi kırdı. Reponun stopajının yüzde 24'ten 15'e çekilmesi de, bu yatırım aracını yılbaşından beri reel olarak yüzde 42.6 büyüttü.

www.sabah.com.tr/2006/04/17/eko119.html


 

Finansal piyasalardaki geçmiş üç türbülansta olduğu gibi, son türbülansta da yerli yatırımcılar döviz sattı. Mart başında başlayan küresel kaynaklı dördüncü türbülansta gerçek ve tüzel yerli kişiler döviz tevdiat hesaplarından 1.8 milyar dolar bozdurdular.
Dört türbülansta 7 milyar 769 milyon dolar döviz hesabı çözüldü.
Yükselen kurlar bu kadar miktarın dövizden liraya geçişine fırsat yarattı.
Bu eğilimin dört türbülansta da ortaya çıkması, yerlilerin kur yükselişini satış fırsatı olarak kullandığını gösteriyor.
Bitişikte dört türbülans döneminde döviz tevdiat hesaplarındaki gelişim yer alıyor. Merkez Bankası'nın verilerinde gerçek kişilerin ve tüzel kişilerin döviz hesalarındaki değişim, türbülansın başladığı ve bittiği tarihlere en yakın tarihler olarak seçildi.

Satan kazandı
Bu türbülanslarda ortaya çıkan eğilimleri şu başlıklarda toplamak mümkün:
* 2004-2006 mart ayları arasındaki iki yılda, Türkiye finansal piyasalarında küresel kaynaklı dört türbülans gerçekleşti. Ana neden de küresel faizlerin yükseleceği korkusuydu. İki yıllık bu sürede Türkiye'de genelde dövizden kaçış ve yerli para cinsinden yatırımlara yönelme eğilimi hakimken, döviz tevdiat hesapları da 47.4 milyar dolardan 60.8 milyar dolara vardı.
* Türbülanslarda satışlara karşılık bu artış özellikle tüzel kişilerin, yani şirket, kurum ve vakıfların döviz hesaplarındaki artışından kaynaklanıyor. Gerçek kişilerin mevduatı 36.7 milyar dolardan iki yılda 42.1 milyara çıkarken tüzel kişilerin 10.7 milyardan 18.7 milyar dolara yükseldi.
Gerçek kişilerin mevduat artışına sadece faiz gelirlerinin eklenmesi bile yetebilir. Buna karşılık tüzel kişilerin döviz mevduatlarında gerçek bir artış olduğu dikkati çekiyor.
* Bir başka dikkati çeken eğilim ise gerçek kişilerin döviz satışının giderek hız kesmesine karşılık tüzel kişilerde artması. İlk türbülansta gerçek kişiler 1.237, tüzel kişiler 191 milyon dolar bozdurmuşken, son türbülansta gerçek kişiler 631, tüzel kişiler 1.210 milyon dolar döviz sattı.
* En büyük miktarlı döviz bozdurma ise en küçük türbülansta, 2005 Ekim ayında gerçekleşti. Doların sadece yüzde 2 arttığı bu türbülansta 2.373 milyon dolar dövizden YTL'ye geçti.
* Ters dolarizasyonun eğiliminin ortaya çıktığı türbülanslarda dikkat çeken özellik dolar kurundaki artış. Dip seviyesinden tepe noktasına göre dolar birinci türbülansta yüzde 19.1, ikincide yüzde 11.3, üçüncüde yüzde 2 ve dördüncüde yüzde 4.7 arttı. Artışlar yerli yatırımcıları dövizden liraya geçmesini teşvik etti.
* Bu eğilim aynı zamanda yabancı portföy yatırımlarının Türkiye'den çıkarken dövizde yarattığı talebi karşılayarak kur artışının önünü kesti. Bir yerde yüksek oynaklığın ekonomiye tahribatını sınırladı. Yüksek miktardaki döviz tevdiat hesaplarının çözülmesi, dalgalı kurun dalga boyunu küçültücü, kurun oynaklığını azaltıcı, piyasa yapıcı bir rol oynadı.
* Yerlilerin döviz satışını dördüncü türbülansta da tekrarlaması, yurtiçinde kriz beklentisinin baskın olmadığına işaret ediyor. Geçmiş üç türbülansta da satanlar ve liraya dönenler kazançlı çıktı.

Bundan sonra kazanır mı?
Bu elbette son türbülansta veya bundan sonra dövizlerini satanların kazançlı çıkacağının garantisini vermez. Ama kaybedecekleri anlamına da gelmez. Bunu daha çok global gelişmelerin belirleyeceğini düşünüyoruz. Belli bir türbülans döneminin ardından küresel piyasaların ve Türkiye'nin içinde bulunduğu gelişmekte olan piyasaların yeni bir yol ayrımına gelebileceğini tahmin ediyoruz.

Sonuç
"Yaşam bir sürprizler seridir. Öyle olmasaydı ne yaşanmaya ne de korunmaya değerdi"
La Fontaine

http://www.sabah.com.tr/2006/04/12/yaz07-30-112.html

 

Geçen haftadan gelen tedirginlikle ABD faizleri yükselirken borsalar düştü. Dış piyasalardaki gelişmelerin yurtiçine yansıması ise daha büyük oldu.
Çünkü dün açıklanan şubat verileri cari açığın giderek arttığını ortaya koydu. Beklenenin de üstünde gelen şubat ayı rakamları ile yıllık cari açık rahatlıkla 29-30 milyar dolara gidebilir. Halbuki beklenti 26 milyar dolar civarındaydı.
Şubat ayındaki 3.48 milyar dolarla yılın iki ayında oluşan 5.91 milyar dolarlık açık, geçen yılkinin yüzde 58.6 üzerinde. Geçen yılki iki aylık açığın yıllık toplamın yüzde 16.2'sini oluşturduğu dikkate alınırsa, aynı eğilimin bu yıl da gerçekleşmesi durumunda 36.5 milyar dolarlık bir rakama gidiliyor. Ancak bu olasılıklar dahilinde değil. Şimdilik fiyatlanmayan ancak beklentiler içine girebilecek olan rakam ise 29-30 milyar dolar. Zaten şubat ayındaki rakamla birlikte son bir yıldaki cari açık 25.2 milyar dolara vardı.
Bu da cari açığın giderek daha büyük risk kaynağı haline geldiğini ortaya koyuyor. Küresel likiditenin artış hızında yavaşlama var. Risk alma iştahı hemen değişmiyor ama zamana yayılı biçimde o da azalabilir. İçeri de ise siyasi riskler ortaya çıkmaya başladı. Bu risklerin bundan sonra da azalması zor. Çünkü önümüzde bir Cumhurbaşkanlığı seçimi var ve genel seçimler yapılacak. AB yolunda sıkıntıların ortaya çıkması olasılığı düşük değil. Bunun yanında ABD ile ilişkiler de iyi gitmiyor. Küresel hareketlere ve siyasi belirsizliklere karşı yapılabilecek fazla bir şey yok.
Böyle bir durumda cari açığı finanse etmek için geriye Türkiye'ye gelmesi garantilenmiş doğrudan sermaye yatırımları kalıyor. Bir de tabii Türkiye olarak ekonomiye dört elle sarılmak gerekiyor.

* Sonuç- "Gücün üstesinden güç gelir"
Cicero

http://www.sabah.com.tr/2006/04/11/yaz07-30-141.html

 

Altın fiyatları küresel piyasalardaki tedirginliğin sonucu 600 dolara dayandı. Beş yıllık çıkış yüzde 140 primle sonuçlandı. Hem altın hem de Türkiye piyasaları için kritik bir hafta başlıyor

İran-Irak Savaşı'nın ardından Rusya Afganistan'ı işgal edince ve bunların üzerine petrol fiyatlarının rekor düzeyi ile Hunt kardeşlerin büyük spekülasyonu eklenince, altın 21 Ocak 1980'de 850 dolarlık tarihi zirveyi görmüştü. Son beş yılda ve özellikle son aylardaki ivmeyle altın fiyatları 26 yıl önceki rekor düzeyine çok yaklaştı. Geçen hafta ons fiyatı 600 doları bulan altının yıldızı yeniden parlamaya başladı. Öyleki altın 600 dolarlık değerle yılbaşına göre yüzde 16 değer kazandı. Son bir yıllık değer artışı yüzde 47 düzeyine vardı. Altının tırmanışa geçtiği 2001 Eylül'ü sonrasındaki değerine göre bugünkü artışı yüzde 140'a vardı.

Petrol etkisi
Altının bu yükselişinin birden fazla nedeni var. En büyük neden artan petrol fiyatları.
Petrolle birlikte artabilecek enflasyon karşısında koruyucu özelliği finansal yatırımcıları altına yöneltiyor. Bu nedenle de petrol fiyatları ile altın fiyatları arasında bir paralellik oluşuyor. Petrol fiyatlarıyla altın da yükseliyor veya düşerse altın fiyatları da geriliyor. Tıpkı şoklarla petrol fiyatlarının 1980'de zirve yapmasında olduğu gibi, altın fiyatlarının zirvesi de aynı tarihe denk gelmiş. Şimdi petrol ile altında 1980 sonrasının en güçlü hareketi ve birlikteliği yaşanıyor. Petrol fiyatları geçen hafta 67 dolara yükselirken altın fiyatları da 601 doları gördü ve 1980 sonrasının en yüksek düzeyine vardı. Petrol fiyatlarının 1980'deki gerçek zirve rekamı için 80 doları bulması gerekiyor. Ama aynı şey altın için de geçerli. 1980'deki 850 dolarlık zirve fiyatının, ABD tüketici fiyatlarından arındırılmış bugünkü gerçek değeri 2.177 dolar olarak hesaplanmış. Bugünkü değeri ile zirve değeri arasında önemli fark bulunuyor. Zaten altını bu düzeylere getiren nedenlerde bir değişme yok. Petrol fiyatları yüksek ve kısa vadede düşmesi de pek beklenmiyor.

Dolardan kaçma etkisi
ABD'nin faizi yüksek ve daha da yükselecek ama hem cari açığı hem de bütçe açığı yüksek. Ekonomisine ve parasına karşı bir güvensizlik var. Yükseltilen faizler bu güvensizliği bir ölçüde karşılasa bile, ortadan kaldıramıyor. Dolardan kaçanlar büyüme sorunları ve faizlerinin düşük olmasından dolayı Euro'ya gönül rahatlığıyla yönelemiyor. O zaman finansal yatırımcıların gündemine belirsizlik dönemlerinin güvenli sığınağı olan altın geliyor.

Çin, Hindistan etkisi
Petrol gelirleri artan Arap ülkeleri ile hızlı büyüyen Çin ve Hindistan aynı zamanda geleneksel altın yatırımcısı ve ithalatçısı ülkeler. Bu ülkelerin altın talebi son yıllarda giderek artıyor. Buna karşılık arzda aynı artış yok. Altın stokunun yaklaşık yüzde 20'sini elinde bulunduran beş büyük merkez bankasından da şimdiye kadar herhangi bir satış sinyali veya kararı çıkmadı. Kısa vadede zaten altın talebini karşılayacak veya kısmen dengeleyecek unsur da merkez bankalarının satışa geçmesi. Bunun dışındaki diğer koşullar, altına talebin ve dolayısıyla altın fiyatlarının yükselişi yönünde olmaya devam ediyor.

4-5 yıllık eğilimler
Bitişikteki tablodan izlenebileceği gibi, altın fiyatlarının genel eğilimi 4-5 yılda bir değişiyor. Bundan önceki düşüş dönemi de 5 yıl sürmüş. Ondan önce yükseliş 4 yıl, bu yükselişin çıkışı ise 5 yıl devam etmiş. Son yükselişin ise 5'inci senesindeyiz. Rekor fiyatların gerçek düzeyine varmasına hâlâ bir hayli yol olsa da, zaman olarak sınıra yaklaştığımız söylenebilir. Güvenli sığınak deyimi finansal piyasaların ustaları için ve belirli zamanlarda geçerli. Yoksa işi bilmeyenler için, merkez bankalarının bir satış kararı altın fiyatlarını alt üst yapmaya yetebilir. Biline.

Sonuç
"Paralı olmak korku, parasız olmak üzüntü doğurur"
İngiliz atasözü


ABD faiz ateşi Türkiye'ye de düşer

Altın fiyatları küresel piyasalardaki tedirginliğin sonucu 600 dolara dayandı. Beş yıllık çıkış yüzde 140 primle sonuçlandı. Hem altın hem de Türkiye piyasaları için kritik bir hafta başlıyor

Haftanın son gününde dış piyasalarda yaşananlar borsaya pek yansımadı. Zaman kalmadı. Ama 2030 vadeli eurobond fiyatlarındaki düşüş yaşanabileceklerin bir işareti gibi. ABD'de açıklanan işsizlik verileri yüzde 4.7 ile son 4.5 yılın en iyi rakamlarını yansıttı. Tarım dışı istihdam artışı 190 bin beklenirken 211 bin olarak geldi. İstihdam verilerindeki bu iyileşme ekonominin güçlü seyrettiğine, dolayısıyla petrol fiyat artışlarıyla birlikte enflasyonu artıracağı ve faizleri yükselteceği yönünde yorumlandı. Avrupa Merkez Bankası bir gün önce faizi artırmamışken ve mayıs ayında artırma ihtimalini geriye yani hazirana kaydırmışken, ABD hazine faizleri arttı. 10 yıllık faizler yüzde 4.97'ye çıkarak son dört yılın en yüksek düzeyine vardı. Bir gün önce Avrupa Merkez Bankası faizi artırmayınca euro dolar paritesi 1.2330'dan 1.2100'e kadar geriledi. İlk şoku buradan alan piyasalar cuma faiz artışı ile ikinci şoku yedi. ABD borsası olmak üzere diğer Latin Amerika borsaları günü yüzde 1'lere varan düşüşle kapadılar.
Borsalardaki düşüş, faizlerdeki yükseliş, petrol fiyatlarındaki artış, paritedeki oynaklık, altın fiyatlarındaki hızlı tırmanma dış piyasalardaki olumsuzluğu ve diken üzerinde gidişi işaret ediyor. Türkiye piyasaları da, haftayı dış gelişmelerin gölgesinde açabilir.

Cari açık etkisi- Yurtiçinde ayrıca üç gün içinde şubat ayı ödemeler dengesi açıklanacak. Yüksek dış ticaret açığı ve düşük turizm gelirlerinden dolayı 3.3 milyar dolarla ikinci en yüksek aylık cari açığın gelmesi bekleniyor. Bu da, dış açığı yeniden piyasaların gündemine sokabilir. İhracat ve ithalattaki mevcut eğilimler devam ederse yıllık cari işlemler açığının 29-30 milyar dolara gidebileceği ihtimal dahilinde.

Diğer gelişmeler olumlu- Cari açık dışındaki iç gelişmelerde geçmiş haftalara göre düzelme var.

* Merkez Bankası'na atama kararnamesi Cumhurbaşkanı'na sunuldu. Atamanın gerçekleşmesi piyasaları rahatlatıcı etki yapabilir, reddi ise yeni bir tedirginlik kaynağı olabilir.

* IMF ile 3. gözden geçirme görüşmeleri bu ay sonunda bir heyet Türkiye'ye gelecek. Yine gözden geçirmenin ön şartı olan sosyal güvenlik reformu için gerekli olan iki kanun tasarısının TBMM Genel Kurulu'nda görüşülmesine bu hafta başlanacak. Dış olumsuzlukları içerideki olumlu gelişmeler kısmen dengeleyebilir. Ama yine de iki haftalık aradan sonra piyasaları oynaklığı yüksek zor günler bekliyor olabilir.


Yayın Tarihi: 10-04-2006
Link:  http://www.sabah.com.tr/2006/04/10/eko115.html


 

13 Mart'ta global likiditenin azalma eğilimine girdiğini, ancak dış piyasalarda trend dönüşünü asıl risk alma iştahındaki düşüşün verebileceğini yazmıştık. Fortis Bank'ın hazırladığı endeksin global likiditedeki azalmayı işaret etmesine karşılık henüz küresel risk alma iştahını azaltmadığına dikkat çekmiştik. Şimdi elimizde Citigroup'un hazırladığı ve TEB Portföy Yönetimi başyatırım danışmanı Dr. Mehmet Özkaya'nın aylık ekonomi dergisi Forbes'da yayımlanan benzer bir grafiği daha var. Bitişikteki grafiğe göre dünya risk alma iştahında henüz net bir azalma yok.
Buna karşılık likidite fazlası 2004 ortasından itibaren düşüyor. Bu tarih, ABD Merkez Bankası'nın faizleri artırmaya başlamasına denk geliyor. Zaten FED bu artırımın işaretini 2004'ün başında vermiş, nisan ayında bunu daha vurgulu söyleyince küresel piyasalarda ciddi dalgalanma yaşanmıştı.

Likidite ile risk makası
Grafiğin belirlediği bir başka görünüm ise likidite bolluğunun 2001 ortasından itibaren başladığı. Likidite artışı o tarihten sonra 2004 ortasına kadar hep küresel risk alma iştahının üzerinde seyretmiş. 11 Eylül sonrasında küresel bir ekonomik durgunluğa girmemek için, merkez bankalarının likidite artışını sıçrattığı dikkati çekiyor. 11 Eylül terör olayıyla likidite fırlarken risk alma iştahı dibe vurmuş ve sonrasında yönünü yukarı çevirmiş. Risk alma iştahı, üç yıl likidite artışına paralel artmış. Ancak bu paralellik 2004'ün ortasından itibaren bozulmuş. Global likidite azalırken risk alma iştahı artışını sürdürmüş.

1990'larda olan
Likiditerisk alma makası ne kadar açık kalmaya devam eder veya ne zaman kapanır?
Dünya likiditesi azaltılmaya devam ederse, faizler yükseltilirse bir aşamada risk alma iştahı da gerileyebilir. Bunun bir örneği 1990'lı yıllarda yaşanmış. Grafik bunu da içeriyor. 1996'nın ortalarından itibaren likidite fazlası ile risk alma iştahının birlikte yolculuğu yine bozulmuş, makas ortaya çıkmış. Global likidite fazlası düşerken risk alma iştahı artışını sürdürmüş. Makas iki yıl boyunca açık kalmış. Ancak 1997'nin son çeyreğinde Asya krizi ve 1998'in ortasında Rusya krizi küresel risk alma iştahında sert düşüşlere yol açmış.

Dış etki baskın
Yabancıların veya küresel sermayenin risk alma iştahında azalma olup olmayacağı Türkiye'ye gelecek dış kaynak için önemli. Bu anlamda mali piyasalardaki olumlu trendin sürüp sürmeyeceği açısından da belirleyici. Çünkü borsada hisse senetlerinin üçte ikisi, euro tahvillerin yarısı, devlet iç borçlanma senetlerinin beşte biri yabancıların elinde. Türkiye'de şubat sonunda 67 milyar dolara varan finansal varlıkları ile yabancıların döviz kuru üzerinde de belirleyici konumları söz konusu.

Merkez bankalarının rolü
1990'larda dünya likiditesindeki azalmanın 2 yıllık gecikmeyle risk alma iştahına yansıdığını gördük. Şimdi de aşırı likidetinin azaltılmaya başlanmasında ikinci yıla yaklaşıyoruz. Finansal piyasalarda geçmiş eğilimler ille bire bir tekrarlanmıyor. Ama finansal piyasalarda geçmiş eğilimlerin benzer bir şekilde yeniden ortaya çıktığını da görüyoruz. Merkez bankaları aşırı likiditeyi geri çektikçe, faizleri artırdıkça, küresel risk alma iştahının azalabileceğini ve bunun bizim gibi gelişmekte olan piyasalara yansıyabileceğini kabullenmek gerekiyor. Böyle bir durum bir kaç ay gibi kısa sürede gündeme gelirse, yurtiçi gelişmelerde ciddi düzelmeler meydana gelmeyeceği varsayımıyla mart başında borsada varılan tepe noktası uzun bir süre aşılamayabilir. Bu anlamda global risk alma iştahındaki kırılma trendin döndüğünü teyid edilebilir.

Sonuç
"Zehir kuyruktadır"
Latin özdeyişi

http://www.sabah.com.tr/2006/04/06/yaz07-30-101.html#

 

Borsada mart ayından bu yana başlayan dalgalanma ve gerileme dönemi birinci ayını doldurdu. Hisse senetleri ortalama yüzde 8.73 değer kaybetti. Finansbank'ın satış haberlerini çıkış yönünde kullanan borsa, satışın kesinleşmesinin ardından fırsatı kaçırmadı ve yine kâr realizasyonuna gitti. Bu da geçmişteki gibi, olumlu haberleri çıkış için kullanan, olumsuz haberleri gözmezden gelen piyasa tutumunun değiştiğini gösteriyor. Artık olumlu haberler satışa bir zemin hazırlamak için kullanılıyor. Olumsuz haberlere de piyasa artık daha duyarlı.
Zaten yatırım uzmanları çıkışların bir satış fırsatı olarak kullanılması gerektiği yönünde tavsiyelerde bulunuyorlar.

Yabancılar
belirleyici
Yabancıların tutumu da benzer yönde. Zaten İMKB'nin asıl yönünü ve uzun vadeli trendini de daha çok yabancı yatırımcılar belirleyecek. Çünkü, piyasanın üçte ikisine onlar hakim. Ocak ayında piyasa paylarını yüzde 67.82'ye kadar çıkaran yabancıların bu oranı yüzde 66.19'a düşürdükleri görülüyor. Bunun parasal karşılığı, halka açık kısmın piyasa değeri üzerinden 1 milyar dolara bile varmayan bir rakama denk geliyor. Sadece hisse senedi piyasasında yabancıların net satışları bu civarda gerçekleşebilir.
Hem dış piyasalardaki gelişmeler, hem de ekonomik ve politik olaylar piyasanın çok kısa sürede toparlanacağına işaret etmiyor. Dışarıda faiz artırımları gündemde ve gelişmekte olan piyasalara ilgi azalıyor. Bu eğilimde hemen eskiye dönüş beklenmiyor. Çünkü ABD'den AB'ye ve Japonya'ya kadar gelişmiş ülkeler faiz artırım sürecinde.
Borsada zayıflayan dış ayağın yanında yurtiçi ayakta da zayıflama söz konusu.

Üç büyük ralli
Aşağıda yer alan tablodan görülebileceği gibi, geçmiş türbülans dönemlerinde borsanın düşüşü iki veya üç ay sürmüş. Yani bu kez piyasalardaki eğilimlerde kalıcı bir değişiklik olmazsa ve hareketler türbülans düzeyinde kalsa bile, yeniden toparlanma zaman alabilir. Geçmiş eğilimler böyle diyor. Borsada asıl hareket 2003 yılı ortasında yabancıların Türkiye piyasasına yönelmelerinin artmasıyla başlamış.
* Ortalama dolar bazlı endeks ile 8 aylık bir yükselişin ardından 2004 NisanMayıs ayı düşüşü ile kesilmiş. Endekste yüzde 98'i bulan 8 aylık çıkışı yüzde 23.8'lik 2 aylık bir düşüş izlemiş.
* 2004 Haziran ayında başlayan yükseliş 9 ay sürmüş; yüzde 82.6 düzeyine varmış ve 2005 martnisanmayıs aylarında kesintiye uğramış. Üç aylık düşüş yüzde 13.7 olmuş.
* 2005 Haziran'dan başlayan yeni yükseliş dalgası da, eğer ekim ayında endeksteki 2 centlik gerileme dikkate alınmazsa, 8 ay sürdü. Bu kez ortalama dolar bazındaki endeks artışı yüzde 88.4 düzeyinde gerçekleşti. Mart ayında ise ortalama endeks 3.30'a indi. 8 aylık çıkışın ardından gelen durulma henüz birinci ayında. Geçmiş türbülans dönemlerinde iki veya üç ay sürmüş.

Neden zaman alır?
Eğer küresel piyasalardaki hareket en azından gelişmekte olan ülkeler için bir trend dönüşü olacaksa, İMKB'nin bu eğilimin dışında kalması çok güç. Çünkü iç koşullarda da bozulma var. O zaman mart başındaki tepe noktası uzunca bir süre geçilemeyebilir.
Ama küresel piyasalardaki oynaklık bir türbülans olarak kalacaksa, bu durumda bile hisse senedi piyasasının toparlanması belli bir zamanı alabilir. Üstelik geçmiş iki büyük türbülans sırasında koşullar bugüne göre daha iyiydi. Fiyatların düzeyi de alım için daha cazipti. Bitişikten de görülebileceği gibi, birinci türbülansta toparlanma başlarken ortalama endeks seviyesi 1.15 cent, geçen yıl bu zamanlardaki ikinci türbülansta 1.82 cent düzeylerindeydi. Şimdi ise hisse senetlerinin ortalama değeri 3.30 cent civarında. En azından bir yıl önceye göre yüzde 81 daha yukarıda. Fiyatların belli bir doygunluk noktasına gelmesi de, yeni bir toparlanma veya trend değişimi için belirliyici durumda.

Sonuç
"Gelecek olayların gölgesi önceden düşer"
Kemal Ural

http://www.sabah.com.tr/2006/04/05/yaz07-30-118.html#

Birinci ayını dolduran dördüncü küresel türbülans, Türkiye yatırım araçlarının getirilerini de alt üst etti. Borsa, yatırım fonları, mevduat faizleri ve Hazine kağıtları tasarruf sahiplerine en iyi getiriyi sağlayan yatırım araçlarıyken, martta en çok kaybettiren araç oldu. Küresel likidite bolluğu ve risk alma iştahının yüksek olduğu son üç yılın en kayıplı enstrümanları olan dolar, euro ve altın mart ayında öne geçti.

Türbülansın etkisi
Bitişikte yer alan tabloda getirilerin görünen ve gerçek değerleri yer alıyor. Martta getirilerde yaşanan türbülansta, son iki yılda 4'üncü kez gündeme gelen küresel piyasa oynaklığı ve yurtiçi gelişmelerin olumsuza dönmesi etkili oldu. Dün birinci ayını dolduran türbülansta yabancıların ağırlıklı olduğu yatırım araçlarında satışlar daha etkiliydi.
* Bu nedenle yüzde 67'si yabancıların elinde bulunan borsada, fiyat endeksi 48.075'ten 40.715 puana kadar düştü. Yüzde 15.3'lük düşüş dolar bazında hesaplanınca daha yüksek çıkıyor. İMKB'nin dolar bazlı endeksi 2 Mart'ta seans içinde 3.69 düzeyine çıkmışken 29 Mart'ta seans içinde 2.98 cent'e kadar indi. Bu da yüzde 19.2'lik bir kaybı işaret ediyor.
* Martta dolar kurunun artışı ise yüzde 4.83 düzeyinde gerçekleşti. Kur 1.302'den 1.365'e kadar çıktı. Bu ölçüde bir dolar kuru artışı yine ikinci türbülansın yaşandığı 2005 Mart-Nisan aylarında meydana gelmişti.
* Yarısı yabancılara ait 2030 vadeli Eurobond'un fiyatı 159.98'den 154.53 dolara indi ve yüzde 3.40 düştü.
* En istikrarlı yatırım aracı yabancıların yüzde 20 pay aldıkları Hazine kağıtları. Yüzde 13.24 düzeyinden yüzde 14.07'ye kadar yükselen Hazine faizi yüzde 0.83 artış kaybetti.

Dış piyasalarda durum
Türbülansa yol açan nedenlerde değişme yok. AB Merkez Bankası faizi yükseltme ve aşırı likiditeyi geri çekme kararlılığını artık daha vurgulu yapıyor. Banka'nın bu yıl üç kez daha faizi artırması ve yüzde 3.25'e çıkarması bekleniyor. Bu artırımlardan birini mayısta, ikisini de yılın ikinci yarısında yapacağı tahmin ediliyor.
Japonya'nın da yılın ikinci yarasından itibaren faiz artırımlarına başlayacağı, bu arada 200 milyar doları aşkın bir aşırı likiditeyi piyasalardan çekmesi bekleniyor.
ABD Merkez Bankası da 15. kez faizi artırdı ve yüzde 4.75'e çıkardı, yeni faiz artırımlarının gerekli olabileceği mesajını verdi. Piyasalar şimdi yüzde 5.25 oranını da satın almaya başladı. Faiz artışı ile birlikte 10 yıllık ABD tahvil faizi yüzde 4.89'la son iki yılın en yüksek düzeyine çıktı. Bu da gelişmekte olan piyasalara yeni bir satış dalgası getirdi.
Sonuçta bozulmakta olan küresel likidite koşullarının yarattığı türbülansın da devam etmesi beklenebilir.

İç piyasalarda durum
Dış kaynaklı bir türbülansa girerken ne Merkez Bankası'nda atama krizinin oluşacağı, ne hükümetin popülist yaklaşımlarını artıracağı ve sonunda IMF uyarısı ile karşılaşacağı, ne de Güneydoğu olayları vardı. Kara Kuvvetleri Komutanı'nın Şemdinli olayları soruşturmasını Başbakan'la ani görüşmesi de yoktu. Bu gelişmelerle birlikte bir anlamda Türkiye çifte türbülans yaşadı. Dış etkilere olumsuz etkiler de eklendi. İç gelişmeler de piyasaların gevşemesini, türbülansın sürmesini destekliyor.
Dış türbülansın etkisini azaltmak için içerideki faktörlerin daha sağlamlaştırılması gerekirken zayıflatıldı. Sonuç ortada. Türbülanstan en olumsuz etkilenen gelişmekte olan piyasa Türkiye piyasası.
Hükümet tutumunu değiştirmediği, derlenip toparlanamadığı ve olaylar karşısında etkili ve kabul edilebilir inisiyatifler alamadığı sürece, dışarıdan esen rüzgar Türkiye piyasalarını etkilemeye devam edebilir.

Sonuç
"Her çocuğun vazgeçemediği huyu, en çok ceza aldığı huyudur" Mignon Mclaughin

http://www.sabah.com.tr/2006/04/04/yaz07-30-120.html

Enflasyonun düşüşünde 22 aydır durgunluk görülüyor. Turist sayısındaki azalma cari açığı daha da tırmandırabilir. Sanayi üretimi düşüyor. Ekonomi bazı alanlarda eski parlak günlerini arayabilir

Hükümet, nedeni ne olursa olsun Merkez Bankası'na atama sürecini iyi yönetememesinden dolayı, mevcut belirsizliklere veya risklere bir yenisini ekledi. Merkez Bankası'nın üst yönetiminin topluca ayrılmasına yol açarak, bu riski bizzat kendisi yarattı. Şimdi atamalarda isabetli davranırsa bu riski azaltabilir. Yok, bu yeteneğini kaybetmişse, önümüzdeki çalkantılı olabilecek dönemlerde hem Merkez Bankası yönetimini hem de ekonomi yönetimini önemli testler bekliyor.
Dün bu önemli testleri dünyadaki türbülans olasılığı, Cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel seçimler olarak belirtmiştim. Bugün aynı önemde olmasa da ekonomide ortaya çıkmaya başlayan bazı zorlukları ve bazı bozulmaları gündeme getirmek istiyorum. En azından ele aldığımız konulardaki rakamlar da gösteriyor ki, geçmiş iki üç yıldaki eğilimlerde belli kırılmalar var.

Bir darbe de
turizmden
Bunların detayları bitişikte tablolalarıyla kutular halinde yer alıyor. Sayıyı çoğaltmak da, azaltmak da mümkün. Ama biz en azından son yayımlanan verilerden yola çıkmak istedik.
En son açıklanan turizm istatikleri de işlerin 2006'dan itibaren iyi gitmediğini gösteriyor. Turizmin tek başına etkisi yanında bir de cari açığı azaltma veya büyütme gibi bir fonksiyonu var. Üstelik dış ticaret açığındaki büyüme de sürüyor. Gümrük Müsteşarlığı'nın verilerine göre, şubat ayında ihracat 5.9, ithalat 9.5 milyar ve dış ticaret açığı da 3.6 milyar dolar civarında gerçekleşecek. Bu da yüksek dış ticaret açığı yanında düşen turizm gelirleri ile cari açığın yüksek düzeyini sürdürmesi demek.

Eskisi gibi olmayacak
Sanayi üretiminde ocak ayında meydana gelen yüzde 4.5 daralma, 2001 krizi sonrasının en büyük daralması.
İyi giden makro verilerinden biri olan bütçede ise iki aylık gerçekleşme bize sosyal güvenlik reformunun aciliyetini ortaya koyuyor. Bu açıdan bakınca hem Merkez Bankası geçmişteki gibi bir Merkez Bankası olamayacak, hem de bazı makroekonomik büyüklüklerde geçmiş parlak dönem yaşanamayacak.

Sonuç
"Doğru bir hareket için yanlış zaman yoktur"
Mevlana


Enflasyon 22 aydır düşmüyor


Enflasyonun düşüşünde 22 aydır durgunluk görülüyor. Turist sayısındaki azalma cari açığı daha da tırmandırabilir. Sanayi üretimi düşüyor. Ekonomi bazı alanlarda eski parlak günlerini arayabilir

ENFLASYONUN düşüşünde belli bir durgunluk döneminde olduğumuz yukarıdaki rakamlardan net şekilde görülüyor. Bu dönem son 22 aya uzatılabilir. Yani tüketici bazında enflasyon neredeyse iki yıldır yatay seyrediyor. Tabloya bakınca tüketici fiyatları yıllık bazda 2004 Mayıs ayında yüzde 8.88 ile tek haneli rakamlara inmiş. 2006 Şubat ayındaki yıllık tüketici fiyatları ise yüzde 8.15 düzeyinde gerçekleşmiş. Aradaki 22 aylık dönemde enflasyon en yüksek yüzde 10.04 olmuş, en düşük 2005 Ekim ayında yüzde 7.52'yi görmüş. Bu durulma enflasyonu düşürmek için yeni bir atak yapılması gerektiğini ortaya koyuyor.

Sosyal güvenliğe 4.6 milyar YTL


Enflasyonun düşüşünde 22 aydır durgunluk görülüyor. Turist sayısındaki azalma cari açığı daha da tırmandırabilir. Sanayi üretimi düşüyor. Ekonomi bazı alanlarda eski parlak günlerini arayabilir

ŞUBAT ayı bütçe rakamları içinde sosyal güvenlik kuruluşlarına yapılan transferlerin tutarının 4.6 milyar YTL'ye çıktığı görülüyor. Bu da, yılsonu hedefi olan 19 milyar YTL'nin yüzde 24.3'üne denk geliyor. Bütçede yıllık hedefin en çok aşıldığı kalem bu.
Aynı hızda devam ettiği varsayılırsa mart sonundaki gerçekleşme, IMF programı hedefi olan 6.1 milyar YTL de aşacak. Bu durumda sosyal güvenlik kuruluşlarına transferlerde yıllık hedefin tutturulması da zorlaşacak. Bütçede kötü giden tek ana kalem de bu. Dolayısıyla TBMM'de görüşülmekte olan sosyal güvenlik reformunun ne kadar acil ve önemli olduğu, 2006 bütçesinden de ortaya çıkıyor.


İki aylık cari açık 5 milyar $


Enflasyonun düşüşünde 22 aydır durgunluk görülüyor. Turist sayısındaki azalma cari açığı daha da tırmandırabilir. Sanayi üretimi düşüyor. Ekonomi bazı alanlarda eski parlak günlerini arayabilir

TÜRKİYE'YE gelen turist sayısı şubatta yüzde 10.1 azaldı. Bu sektör ihracattan sonra cari işlemler açığını azaltan en büyük kalem. Ocaktaki yüzde 4.7'lik azalma cari işlemler açığını 2.5 milyar dolara taşıdı. Gümrük Müsteşarlığı verilerine göre, şubatta ihracatın 5.9, ithalatın 9.5 ve dış ticaret açığının 3.6 milyar dolara varması bekleniyor. Kişi başına harcamalardan gidersek o da şubat ayında 500 milyon dolarlık bir turizm geliri demek. Bu da şubatta 2.5 milyar dolar civarında bir cari açık anlamına geliyor. İki aylık açık da 5 milyar doları bulacak.

Gelen turist sayısı azalıyor


Enflasyonun düşüşünde 22 aydır durgunluk görülüyor. Turist sayısındaki azalma cari açığı daha da tırmandırabilir. Sanayi üretimi düşüyor. Ekonomi bazı alanlarda eski parlak günlerini arayabilir

DÜN açıklanan turizm istatistikleri, şubat ayında Türkiye'ye gelen yabancı turist sayısının yüzde 10.1 azaldığını ortaya koyuyor. Ocak ayında da yüzde 4.7'lik bir azalma meydana gelmişti. Türkiye'ye gelen yabancı turist sayısındaki azalma 2003 yılındaki Irak Savaşı sonrasındaki ilk kez gerçekleşiyor. Irak Savaşı'nın gündemde olduğu 2003 mart, nisan ve mayıs aylarındaki azalmanın ardından turist sayısı çift hanelerle ifade edilecek şekilde arttı. Turizmin bu yıl iyi gitmemesinde kuş gribi, karikatür krizi, Trabzon'da rahibin öldürülmesi, Almanya'da Dünya Kupası gibi çeşitli olayların üst üste gelmesi etkili oldu.

Üretim artışı için umut az


Enflasyonun düşüşünde 22 aydır durgunluk görülüyor. Turist sayısındaki azalma cari açığı daha da tırmandırabilir. Sanayi üretimi düşüyor. Ekonomi bazı alanlarda eski parlak günlerini arayabilir

GEÇMİŞ parlak günlerin aranacağı bir alan da sanayi üretimi. 2001 krizinden sonra ekonominin yeniden büyümeye geçtiği 2002'nin ikinci çeyreğinden itibaren çift haneli artış oranlarını yakalayan sanayi üretimi, 2005'te tek haneli rakamlara indi ve 2006'da da küçülmeye başladı. Yukarıdaki grafikten de görülebileceği gibi, geçen yılın sadece iki ayında çift haneli üretim artışı vardı. Gerisinde tek haneli gerçekleşmeler olmuş. Temmuz ayında da, 40 aydan sonra ilk kez sanayi üretimi yüzde 1.4 ile küçülmüştü. 2006 Ocak ayında ise kış koşullarının ağır geçmesiyle bu küçülme yüzde 4.5 gibi yüksek bir orana denk geldi. Ancak aralık ve ocak ayı ara malı ithalatındaki durulma, sanayi üretiminde artış için fazla umut vermiyor.

http://www.sabah.com.tr/2006/03/21/yaz07-30-125.html

Konumuz Türkiye'nin en büyük, en çok ihracat yapan, en çok istihdam sağlayan, 200 milyar dolar yatırılmış tekstil ve konfeksiyon, deri ve ayakkabıcılık sektörü.
Merkez Bankası eski başkanlarından Rüşdü Saracoğlu bir süre önce "Tekstil ölecek" dedi. Ciddi tepki çekti. Önceki gün Başbakan Tayyip Erdoğan da, İstanbul Sanayi Odası'nda tekstil sektörünün sıkıntısını gidermek için KDV indirim kararı aldıklarını belirterek, "Bu da işe yaramazsa beceriksizlik sende kardeşim" dedi.

Kriz havası mı?
Başbakan bu suçlamasından ardından 13 sanayiciyi dinledi ve "Tekstil ve konfeksiyon bu ülkede 10 yıl daha hedefi olan bir sektördür' diye konuştu.
Normalde başbakan İSO'ya reel sektörün sorunlarını dinlemek amacıyla geldi. İlk konuşmayı yapan İSO Başkanı Tanıl Küçük'ün "2004 yılının kârlılık sonuçları ağır bir kriz yaşadığımız 1994 yılından bile daha olumsuzdur" sözüne taktı. Başbakan, "Bunu söylerseniz bize haksızlık yapmış olursuzun. Sizi dinleyen sanır ki Türkiye'de her yerde üretim durdu. Böyle bir hava var. Ben Türkiye'yi dolaşıyorum, böyle bir durum yok. Ne var, 10 kazanırken artık 5 kazanıyorsun" dedi.

Sorun
YTL
Normalde sanayinin bütün alt sektörleri aşırı değerli YTL'yi ve bunun yol açtığı ithalatı şikayet ettiler. Belki bu durumu en iyi vurgulayan sanayici Andon Arakelyan şu sözleri oldu:
"Aşırı değerli YTL ve ithalat nedeniyle bugün tekstil, konfeksiyon, deri, ayakkabı can çekişiyor. Yarın armatür sektörü. 250 bin kişilik istihdam kaybı olur. Üretim bize, istihdam, kazanç, kâr, vergi ve bu da yol, su, elektrik olarak geri dönüyordu. Her kapanan fabrıka ise istihdam, kâr, vergi kaybı olarak bize gasp, kapkaç, hızsızlık olarak geriye döner."

Kurdan dönüş
yok
Başbakan Tayyip Erdoğan değerli YTL ve sanayi kesiminin dile getirilen diğer sorunları karşısında hükümet olarak duruşunu, "Dalgalı döviz kurundan, para politikasından, makro ekonomik istikrardan asla vazgeçmeden mikro sorunlara da yöneleceğiz" sözüyle açıkladı. Bu söz sanayicilerin asıl istediği olan YTL'nin değerinin düşürülmesi önerisine hükümetin kapalı olduğunu, ancak sektörel bazda sorunlara eğilebileceği ve öneri getirilirse üzerinde duracağı anlamanı taşıyor.
Peki Başbakan'ın tanımladığı gibi, tekstil ve konfeksiyon sektörü beceriksiz mi? Bugünkü sınıktılı durumuna kendilerinin beceriksizliklerinden mi geldiler? Yoksa başka faktörler de rol oynadı mı?

Çin
etkisi
Normalde tek başına Çin ve Hindistan'ın rekabeti bu sektörün başını belaya sokmaya yeter. Çünkü müthiş ucuz işgücü ile bu ülkelerin ürünleri karşısında hiçbir ülke rekabet şansı bulamıyor. Bulmak için çalışanların ücretlerini o ülkelerin düzeyine indirmek gerekir ki, teorik olarak mümkün olsa bile, pratikte bunun imkanı yok. Çalışanları, br anda Çin'in çalışanlarının gelir düzeyine düşüremezsiniz. İsyan çıkar. Zaten Çin'in bu sektörlerdeki rekabeti sadece Türkiye'yi vurmuyor. Hatta Türkiye'deki etkinin orta şiddette olması bekleniyor. Diğer tekstil ülkelerini de derinden etkiliyor.

İkili
kıskaç
İkinci büyük baskı kaynağı da yerli paranın değerlenmesi. Dolayısıyla ihracata çalışan ama yerli girdi kullanımı yüksek olan sektörler kurun düşüşünden müthiş olumsuz etkileniyor. Tekstil, konfeksiyon, ayakkabı ve deri sektörü şimdi bu iki yönlü olumsuzluğu aynı anda birden yaşıyor. Girdilerini ithal edebilen, dışarıda ürettirip içeride sadece etiket yapıştırıp satanlar ise durumu kurtarıyor. Onun için de ithalatın tırmanışı devam ediyor.
Tam olarak 2001 gibi çok ağır bir krizin altından kalkarken, hem kur, hem Çin ve Hindistan'ın kaskıcana şıkışan sektörlerin yeni duruma ayak uydurması zaman alacak. Ayak uyduramayanlar dökülecek. Ama ortada beceriksizlikten ziyade kurun ve Çin'in etkisiyle kader denen olayın gerçekleşmesi var.

Sonuç
"Kaderin yaptığını kimse yapamaz"
Türk Atasözü

www.sabah.com.tr/2006/03/24/yaz07-30-133.html

 

Piyasalarda işaretleri bir kaç gündür alınmakta olan kâr satışları sonunda gerçekleşti. Son üç yılda olduğu gibi, piyasalara hakim olan türbülans yine dış kaynaklı. Bu kez türbülansın tetikleyicisi ABD Merkez Bankası değil, AB Merkez Bankası'nın faiz etkisi ve fazla likiditeyi çekeceğini açıklamasıydı. AB Merkez Bankası'nın faiz yükseltirken yaptığı açıklamaların sertliğine dün piyasalardaki 5 milyar Euro'luk aşırı likiditenin çekileceğini duyurması eklendi. Aynı yoldan Japonya'nın devam edebileceği hesapları ile gelişmekte olan ülkelerden sermaye çıkışı başladı. İMKB son yılların en sert günlük düşüşünü yaşadı. Dışarıyla çok paralel hareket eden piyasa olarak İMKB, son türbülansa en çok tepkiyi veren piyasaydı.

İlk
türbülans
Aslında bu eğilim son üç yılda gerçekleşen üç ana türbülünsta da aynıydı. Yabancıların üçte ikisine hakim oluduğu hisse senedi piyasası en çok değer kaybeden piyasaydı. 2004 yılı nisanmayıs aylarındaki ilk türbülasta İMKB yüzde 36.4, 2030 vadeli eurobond yüzde 22 değer kaybederken dolar yüzde 19, bono faizi de yüzde 11 artmıştı. FED'in faizleri artırmaya hazırlanmasıyla tetiklenen bu türbülans 1.5 ay sürdü. Önemli fiyat dalgalanmasına yol açmasına karşılık hem dünyada hem de Türkiye'de piyasaların ve ekonominin olumlu ana rotasını değiştirmedi.

İkinci türbülans
Kaynağı yine FED'in faiz artımını hızlandıracağı korkusunun piyasaları sarmasıyla yaşandı. Geçen yılın martnisan aylarında yaşanan bu türbülansta borsa yüzde 22.6, eurobond yüzde 10.1 düşerken dolar yüzde 11.3, bono faizi yüzde 2.4 arttı. Birincisine göre daha küçük kalan ikinci türbülans 7 hafta sürdü ve tıpkı birincisi gibi, o da piyasaları ana rotasından çıkarmadı.

Üçüncü türbülans
Küresel likidite bolluğunun yol açtığı olumlu konjonktürde üçüncü türbülansı 2005 Ekimi'nde yaşadık. Gerekçe ve tedirginliğin kaynağı yine aynıydı. İki hafta süren türbülansta borsa yüzde 16.1, eurobond yüzde 5.5 düşerken dolar yüzde 2 ve bono faizi yüzde 0.4 arttı. Piyasalar bu türbülans sonrasında da yollarına devam etti.

Dördüncü türbülans
Şimdi piyasalar yaklaşık 4.5 aydır devam eden olumlu eğiliminin ardından yeni bir türbülansa yakalanmış gibi. Fiyatların geldiği düzey kâr realizasyonları için uygun. Asıl tepkiyi veren borsada sektörel bazda ve dolar olarak fiyatların nereye geldiğini bitişikteki tablodan gözlemlemek mümkün. Burada son 4.5 yılda 10 kattan fazla dolar bazında değer artışı yapmış dört sektör var. Borsanın ortalaması ise 7 kat artmış.
Dünyada faiz artırımları devam edecek. Ancak yüksek likidite azalmakla beraber bıçak gibi de kesilmiyor. Eğer likiditede dramatik daralmalar olmayacaksa belli bir satıştan sonra yeni alımlar devreye girebilir. Piyasalar yeniden kendini toparlayayabilir.

Dünya belirler
Bu türbülansın bir trend değişiminin başlangıcı olup olmayacağını yurtiçi gelişmeler bir ölçüde etkilese de daha çok dış piyasa gelişmeleri ve yabancı yatırımcılar tavrı belirleyecek. Onların tavrında da merkez bankalarının tutumu tayin edici.

Sonuç
"Hayat yaşandığı kadardır. Ötesi ya hatıralarda bir iz ya da hayallerde bir umuttur"
Pablo Neruda