Artık bu cari denge tartışması sıktı. Bugün bu konudaki temel düşüncelerimi bir kere daha özet olarak ortaya koyacağım ve bu tartışmalara bir kere daha girmeyeceğim. Tabii aylık haberler hariç!

Bir ülkenin cari dengesinin açık veya fazla vermesi birçok faktöre bağlıdır.

Bunlardan biri yapısal faktörlerdir. Mesela, Brezilya büyük bir tarım ürünü ihracatı potansiyeline sahiptir. Dünya Ticaret Örgütü tarım ürünleri ticaretinde korumacılığı ortadan kaldırabilirse Brezilya hamle yapar. Veya Rusya büyük bir gaz ve petrol potansiyeline sahiptir. Bu nedenle yakın tarihte görüldüğü gibi petrol fiyatı 10 dolara inerse Rusya tekler, 60 dolara çıkarsa da koşmaya başlar. Tabii ülkemizde hazır giyim ve tekstile büyük darbe vuracağı bilinen Çin faktörü de bu tür yapısal sorunlardan biridir. Üzücüdür ki başımıza gelecek olanlar on yıl önceden bilinmekle beraber hiçbir hazırlık yapmamamız felaketi büyütmüştür.Yüzde yüz enerji bağımlısı olmamız da hep bildiğimiz ama hiç önlem almadığımız bir yapısal faktördür.

Ancak bu tür faktörler dışında cari denge sonuçlarını belirlemede bir de güncel politika ile ilgili ekonomik faktörler rol oynar. Kısa vadede döviz kuru (reel kur) ve ülkenin reel büyümesi (ve tabii bizim mal sattığımız ülkelerin reel gelir büyümesi), iç ve dış talepteki artış gibi reel gelir faktörleri rol oynar. Ekonomik araştırmalar geçmişte ve genelde Türkiye’de reel kur hassasiyetinin reel gelir hassasiyetlerinden daha küçük olduğunu sergilemiştir.

Ancak bazen reel kur durumu, yapısal faktörler ile de belirlenir. Ülkemizde 2000-2001 krizi sonrası maliye politikası toparlanınca, artan güven ile yaşanan kısmi ama büyük de-dolarizasyon, reel büyümenin arttığı bir dönemde bizce kuru da aşırı değerli hale getirmeye büyük katkı yapmıştır. Döviz portföyü tutma yapısal bir durumdur. Bu tür davranışlar ancak uzun vadede tamamen değişir.

Bazılarına göre ise reel kurun aşırı değerli hale gelmesinde reel faizin yeterince hızlı düşürülmemesi en önemli etkendir. Bu konuda bizce ülke içindeki de-dolarizasyon olgusu daha büyük etki yapmıştır. Konunun güncel politika ile alakasının minimal olduğunu düşünüyoruz.

Ayrıca başta Brezilya olmak üzere birçok ülkede yapılan araştırmalar reel faizin düşmesinin döviz kurunda mahalli parayı, risk algılaması faktörleri nedeni ile (ters bir ilişki ile) aşırı değerli hale getirdiğini göstermişlerdir. (Blanchard etkisi adı ile bu sütunda defalarca ortaya kondu) Bugün ülkemizdeki reel faiz ile reel kur arasında da bu tür ters bir ilişki var. Sayılar 2003 sonrasında bunu kuvvetlice gösteriyor. Yani faiz düşünce kur mahalli paraya değer kaybettirir konusu pek ortada yok. Tersine reel kur ile reel faiz ters ilişkili. Reel faiz düştükçe kur aşırı değerli hale geliyor.

Bu şartlarda, önümüzdeki dönemde ne olur ve çözüm var mı sorusu gündeme gelmektedir. 2005 yılı sonuçlarını incelediğimizde yabancı sermaye girişleri ve net hata ve noksan kalemleri cari denge açığının yarısını kalıcı şekilde finanse etmektedirler. Bu 2005 yılında gerçekleşmiştir. 2006 yılında da gerçekleşecektir. Bu nedenle 2007 yılına kadar döviz kuru üzerinde yukarı doğru baskı yapacak bir olgu göremiyoruz.

Ancak kurun düzenli bir şekilde biraz ilerlemesi, yani aşırı değerliliğin biraz azalması bu şartlarda tabii ki arzu edilen bir durumdur. Ama bugünkü ortamda, birincisi, prodüktivite artışı nedeni ile, aslında reel kur endeksinde gösterilenden daha düşük aşırı değerlenme vardır. İkincisi, serbest kur sisteminde yapılabilecek pek fazla bir şey de yoktur. Para politikasında özgür kalabilmek için, faiz ve enflasyonu düşürebilmek için serbest kura geçtik. Ama hem kur hem de faizi ayni anda kontrol etmek konvertibl para ve serbest kambiyo rejiminde mümkün değildir.

Bu durumda ihracatçı kesimin üzerindeki yükleri azaltmak, enerjide veya istihdam vergilerinde destekleyici adımlar atmak ve kurumlar vergisini düşürmek dışında bir çözüm yoktur.

Diğer taraftan menkul kıymetlerde vergiyi artırarak içeriye sıcak para yatırımı yani portföy yatırımı girişini yavaşlatmak da denenmesi gereken adımlardı. Hükümet bunların ikisini de gündeme getiriyor.

Uzun vadede ülke tabii ki doğal rekabet gücü olmayan alanlardan rekabet gücü olan veya oluşturabildiği alanlara doğru değişim yapmak zorundadır. Bunu becerebilirsek çağdaş bir pazar ekonomisi olabiliriz. Bu durumda tarım tehlike altındadır. Tekstil ve hazır giyim de öyle. Biz, İngiltere, Fransa, İsviçre, İtalya, Almanya’dan tekstil ve hazır giyimde liderliği alırken onlar ağlıyorlardı. Şimdi ise Çin bizi ağlatıyor.

Ekonomik hayat statik değil dinamik. Değişmeyen tek şey de değişim gerekliliği. Ekonomi doktoru bir akademisyen olan ben, keyif için değil ayakta kalabilmek için medyada yer alıp spor yazarlığı yapmıyor muyum?

http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=28925,,12

Günlerdir beklenen 2005 yılı bütünü cari denge ve finansmanı istatistikleri sonunda ilan edildi. 2005 yılının bütününde cari açık 22.85 milyar dolar olarak gerçekleşti.

Cari açık demek bir ülkenin kendisi dışındaki ülkelerin tasarruflarını kullanması demektir. Çünkü açığı ancak ya finansmanı başka ülkelerden borçlanma sağlayarak karşılayabilirsiniz ya da kendi eski birikiminizi, mevcut döviz rezervinizi kaybederek.

Türkiye bu süreçte net 23 milyar dolar döviz rezervi girişi sağladığına göre ve resmi rezervler 17.8 milyar dolar arttığına göre (IMF'ye de 5.3 milyar dolar borç geri ödendiğine göre) Türkiye cari denge açığı vererek başka ekonomilerin tasarruflarını önemli ölçüde borç almakta.

Ülkenin cari açığı karşılayabilmek için aldığı borçları iki kategoriye ayırmak gerek. Bunların bir kısmı yabancıların hisse senedi veya kamu kağıdı alması gibi sokakta 'sıcak para' olarak adlandırılan ve endişe oluşursa ülke dışına kaçabilmesi gündeme getirilen fonlardır.

Ancak bir de bizim 'soğuk para' adını taktığımız yabancı para girişleri var. Bunların başında doğrudan yabancı sermaye yatırımı gelmekte. Yani yabancıların ülkemizde kurulu bir şirketin hisselerini almaları veya 'greenfield yatırımı' denen sıfırdan bir şirket kurmak için içeriye sermaye sokmaları.

2005 yılında doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının bir patlama yaptığı biliniyor. Cari denge istatistiklerinde 2005 yılında yurtdışından 9.65 milyar dolar doğrudan yabancı sermaye yatırımı girmiş, 1.05 doğrudan yabancı sermaye yatırımı ise çıkmış. Bu iki rakam netleştirilirse ülkeye net 8.6 milyar dolar soğuk para girişi olmuş, yani kaçmayacak yabancı sermaye.

Ancak bir de net hata ve noksan adı altında gelen ve büyük çapta kayıtdışı ihracat gelirini temsil eden döviz (o da soğuk para) kalemi var. 2005 yılının bütününde net hata ve noksan, yani kayıtdışı ihracatın döviz geliri ise 1.98 milyar dolar olmuş.

Şimdi bu iki soğuk para kalemini, doğrudan yabancı sermaye yatırımı ile net hata ve noksanı topladığınız takdirde, 8.6 milyar dolar doğrudan yatırım ve kabaca 2 milyar dolar da net hata ve noksanı toplarsak, 10.6 milyar dolar ediyor. Cari denge açığı 22.8 milyar dolar olduğuna göre, sıcak para ile finansman cari denge eksi doğrudan ve net hata olarak 12.2 milyar dolar olarak hesaplanabilir.

Şimdi ise cari açık büyüyor mu küçülüyor mu sorusunu soralım. Her şeyi GSMH oranı alırsak ve 2005 GSMH sayısını da resmi rakam olan yüzde beş büyüme üzerinden 350 milyar dolar civarında düşünürsek (ki bu kötümser yani, gerçekleşecek olandan daha kötü bir sayıdır ve büyüme yüzde beşi geçerse oran daha da küçülür) ve cari denge eksi doğrudan yatırım ve net hata noksan, bölü GSMH hesabını yaparsak ortaya ilginç bir sayı çıkıyor.

2000 yılında netleştirilmiş açık bölü GSMH sayısı yüzde eksi 6.2 idi.

2004 yılında yüzde eksi 3.8 idi.

2005 yılında ise eksi yüzde 3.4 düzeyine gerilemiş bulunuyor.

Yani cari denge kaynaklı döviz baskısı, 2005 yılında 2004 yılında artmıyor, petrol fiyatlarının beş milyar dolara yakın ek tahribat yapmasına rağmen ve makine teçhizat yatırımı nedenli ithalatın da milyarlarca dolar artmasına rağmen, üstelik de tekstil, hazır giyim, ayakkabı ve deri ürünlerinde Çin etkisinin ihracata yapısal tahribat yaptığı ve sanayi üretimini aşağıya çektiği bir dönemde!

İsteyen istediği kadar endişelenebilir. Ama 2006 yılında döviz kuru üzerinde, şu anda bilinenler bir araya konduğu zaman, yukarıya doğru baskı olmayacağı gözükmekte. Tersine TL biraz daha değerlenecek gibi!

Zaten dün bu istatistikler yayınlanırken, Merkez Bankası milyar dolar mertebesinde döviz alımı yaparak piyasaya müdahale ediyor ve kuru yukarıda tutmaya çalışıyordu.

Ali Desidero'nun bu yazıyı okuduktan sonra 'ulu' felaket habercilerimize dönüp 'Hayırlı tıraşlar' dediğini ve küçük Veli Desidero'nun da ona katıldığını görür gibiyim!

http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=28111,10,12


Özlenen 2005 cari denge ve finansmanı sayıları sonunda açıklandı. Aşağıda bir tablo şeklinde gelişmeler var. Bu sayıları analiz ederken nelere dikkat etmeliyiz?

Birincisi, cari denge açığı 2004 yılında 15.6 milyar dolar iken 2005 yılında 22.9 milyar dolar oldu. Bu 7.3 milyar dolar açık artışı demek.

Ancak Türkiye’nin hampetrol ithalatı 176 milyon varilden 173 milyon varile hafifçe azalırken maliyeti 2004 yılından 2005 yılına petrol fiyat artışları nedeni ile 2.6 milyar dolar veya yüzde 42 arttı. Benzer şekilde tabii gaz ithalatı hızla artarak 2.7 milyar dolar ekledi. Böylece cari denge açığına salt enerjiden 6.7 milyar dolar eklenmiş oldu. Yani cari denge açığına enerji maliyetinin yüzde 47 artması önemli ölçüde etki etti ve cari dengenin toplamının 2004 yılından 2005 yılına artışının yüzde 91 kadarı petrol ve gaz maliyet artışından kaynaklandı. Yani cari denge açığının kendisi değil, artışı kontrolumuz dışındaki etkenlerden kaynaklandı.

Buna bir de ülkemizin 2004-2005 sürecindeki hızlı yatırım artışının etkisini de eklemek zorundayız. Türkiye 2003 yılında 3.3 milyar dolarlık makine teçhizat ihraç etti ve 11.3 milyar dolarlık makine teçhizat ithal etti. Yani net 8.0 milyar dolarlık yatırım malı ithalatımız var. 2004 yılında yatırım malı ihracatı 6.5 milyar dolara çıkarken yatırım malı ithalatı 17.4 milyar dolar yükseldi. Net yatırım malı ithalatı da 10.9 milyar dolar olarak gerçekleşti, yani bir evvelki yıla göre 3.9 milyar dolar arttı. 2005 yılında ise yatırım girişimi hızla devam etti. Yatırım malı ithalatı 20.2 milyar dolar, ihracatı 8 milyar dolar ve net yatırım malı ithalatı 12.2 milyar dolar oldu. Görüldüğü gibi geleceğin üretim, istihdam ve ihracatının kaynağı olan sermaye malı ithalatı da cari açığa birkaç milyar dolarlık ekleme yaptı. Yatırım malı dolar bazında 2003 yılından 2004 yılına yüzde 56 artarken, 2004 yılından 2005 yılına da yüzde 12 artmaya devam etti. Bu da cari denge açığını büyüten ikinci bir faktör. Tabii esas açığımız girdi ithalatından oluşuyor.

Ülkemizde insanlar bir de yanılgı içindeler. Çoğumuz ülkenin artan cari açığının tüketim malı ithalatı nedeni ile gerçekleştiğini sanmaktalar. Türkiye 2005 yılında 34.7 milyar dolarlık tüketim malı ihraç etti, 13.9 milyar dolar tüketim malı ithal etti, yani net 20.8 milyar dolarlık tüketim malı ihracatçısıyız. Buradan gelen gelire karşılık da 12.2 milyar dolarlık yatırım malı ithal ettik. Net tüketim malı ihracatçısı ve net yatırım malı ithalatçısı olmak iyi bir durumdur.

Şimdi düşünceleri toparlayalım. 22.9 milyar dolar cari denge açığı var. Bundan 8.6 milyar dolar doğrudan yabancı sermaye yatırımını düşelim. Geriye 14.3 milyar dolar cari açık kalır. Bundan 2.0 milyar dolar olan net hata ve noksanı (kayıt dışı ihracat geliridir) da düşelim. Finanse etmemiz gereken cari açık 12.3 milyar dolar iner, yani yüzde 53.7 veya kabaca cari denge açık rakamının yarısına ineriz.

Bu hesabı 2004 yılı için de yaptığımız takdirde geçen yıl aynı sayının 11.4 olduğunu ve geçen yıldan bu yıla artışın yüzde sekiz civarında olduğunu, yani 12.3 milyar dolara çıkışın büyük bir artış anlamına gelmediğini görebiliriz.

Ülkenin ihracatının FOB 76.6 ve ithalatının FOB 109.2 milyar dolar olduğu ve yüzde beş reel büyüme sayısı temel alındığı takdirde 350 milyar dolar olarak tahmin edilen bir GSMH oranı olarak dışa açıklığın 186 bölü 350 eşittir yüzde 53 düzeyine vardığı bir ülkede, 12.3 milyar dolarlık netleştirilmiş cari açık sayısının finansman sorunu yaratmadığını görmek zorundayız. 2006 yılında da şu andaki verilerle 10-12 milyar dolar yabancı sermaye yatırımı beklenmesi nedeniyle de 2006 yılında da kura baskı doğmayacağını düşünmek mantıklı olur diye düşünüyoruz. Merkez Bankası kura daha çok müdahale yapacak!

Ama isteyen istediği şekilde kriz senaryosu da yapabilir! Ülkede demokrasi var, analiz fakirliği serbesttir! Bugün itibarıyla ülkenin en büyük riski cari, denge kaynaklı kriz veya dünya faizleri değil, Türkiye’nin Hamas adımının olası sonuçlarıdır!

http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=28314,,12

Başkaları “faizi düşür kur yükselsin” tezine doğuştan abone olsa da biz farklı düşünmekteyiz. İsteyen biraz dikkatli bakabilir.

Merkez Bankası geleceğe dönük enflasyon beklentisi anketlerini Ağustos 2001 tarihinden itibaren yayınlamakta. İncelemek isteyen Merkez Bankası’nın ilan ettiği kısa vadeli gecelik faizi alır, enflasyon beklentisini de kullanarak, yıllık birleşik reel faiz haline getirir. Sonra gene Merkez Bankası tarafından yayınlanan reel kur endeksinin aylık değerlerini de karşısına koyar.

Eğer Ağustos 2001 ile Şubat 2006 arasında bu iki değişkenin grafiğini çizerseniz zaten ne olduğunu görüyorsunuz. Zaten iki değişken arasındaki korrelasyon etkisi 0.77 çıkıyor. Yani reel faiz düştükçe, beklentinin tersine TL reel değerlenme yaşıyor.

Eğer grafiğe bakar ve Mart 2003 tarihini risk algılamasında özellikle Irak ve AB gelişmelerinin ışığında, farklı bir risk algılama olduğu şeklinde yorumlarsanız, reel faiz ile reel kur arasında Ağustos 2001-Mart 2003 arasında 0.29 pozitif ama zayıf bir ilişki bulursunuz, yani reel faiz düşünce paramız da reel değer kaybediyor. Ancak Mart 2003 sonrasında Şubat 2006 tarihine kadar gelen sürede ise korrelasyon eksi yüzde 69, yani son üç yılda reel faiz düştükçe mahalli para değerleniyor. Yani Oğuz Satıcı ve Kürşad Tüzmen bloğunun düşündüğünün tam tersi oluyor. İsteyene, bu verileri mailleriz, grafiği de postalarız! Aslında Merkez Bankası’nın sitesinden de verileri alabilirler!

Zaten bu kur ve faiz konusundaki, özellikle Brezilya üzerinde yapılan çalışmaları da, bir süredir bu sütuna taşımaktayım. Bu nedenle bu konuda artık daha fazla neşriyat yapmayacağım (tabii yeni çalışmalar ortaya çıkmadıkça).

Ancak şu günlerde Brezilya bir kere daha gündemde. “Brezilya IMF borcunu ödüyor, Brezilya dış borç vadesi uzatıyor” feryatları bize biraz Brezilyalılaşmamızı tavsiye ediyor. Ama orada aslında işler karışık!

Merkez Bankası Başkanı Serdengeçti son derece haklı bir şekilde “faiz yüksek diyen Brezilya’ya baksın!” diyor. Hakikaten Brezilya’da neler oluyor?

Brezilya şu andaki son verilere göre yüzde 5.7 düzeyinde tüketici enflasyonu ile yüzde 17.28 düzeyinde kısa vadeli faize sahip. Yani reel faiz çok yüksek. Üstelik Brezilya şu anda (üçüncü çeyrekte) yüzde 1 reel büyüme yaşamış, sanayi üretimi aralık ayı itibarıyla yüzde 3.2 düzeyine düşmüş bir ülke. Brezilya’da ciddi boyutta reel faiz ve büyüme sorunu var. Ama 45.4 milyar dolar dış ticaret fazlaları var (Ocak), 14.2 milyar dolar cari denge fazlası bulunuyor. Bu nedenle döviz rezervleri de aralık ayı sonunda 53.2 milyar dolara dayandı.

Bazıları Brezilya’nın borç cari işlemler gelir oranını 2004 yılında yüzde 190 oranından, 2005 sonunda yüzde 135 oranına düşürdüğünden bahsetmekte, şimdi ise borcunu geri satın alarak yüzde 125 düzeyine getirdiğinden bahsediyorlar.

Burada dikkat edilmesi gereken Brezilya’nın fiyatı artan birçok tarım ürününde mesela soya ve şeker gibi konularda çok büyük ve verimli üretimi olduğu. Cari denge fazlasının buradan kaynaklandığı unutuluyor.

Tabii de bir de Brezilya parasının aşırı değerlenmesi konusu gündemde. Brezilya parası real 1999 yılı başında bir dolar 2 real değerinde iken, hızla tırmanarak 2002 sonunda bir dolar dört real düzeyine gelmişti. Bugün ise 2006 başı itibarıyla yeniden bir dolar 2.19 real düzeyine gelmiş yani değerlenmiş durumda.

Brezilya’nın durumu Türkiye’den kötü ve iki ekonomi karşılaştırılabilir değil. Yarın Brezilya’nın aslında ne yaptığını, durumunun ne olduğunu ortaya koyacağız.

www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=27878,,12