Gölge çizgisine ulaşan ve orta yaş yolculuğuna hazırlanan biriyseniz besin seçimleriniz daha da önemlidir.

Kalp ve damarlarınızı, kemiklerinizi, kaslarınızı, belleğinizi kısacası tüm hücre ve dokularınızı iyi beslemek, sağlıklı yaşamanın ayrılmaz bir parçasıdır. Orta yaş yolculuğuna çıkarken yiyip-içtiklerinizi bir kez daha gözden geçirmenizde fayda var!

1- SOYA: Soya ile yapılmış ürünleri (soya sütü, kıyması, tofu ve benzeri besinleri) daha fazla ve daha sık yiyin. Soya yüksek kalitede protein ihtiva eden ucuz ve değerli bir besindir. Doymuş yağ oranı azdır, kolesterol içermez. Bu nedenle kalbiniz için ideal bir seçimdir. Soyada bulunan doğal sterol ve stanoller kolesterolü azaltıyor.

2- KALSİYUM: Kemik sağlığınız için daha sık yağı azaltılmış süt ve/veya süt ürünleri (yoğurt/peynir) tüketmeye, yeşil sebzelerden istifade etmeye özen gösterin. Kalsiyum kalbiniz, kaslarınız, cildiniz ve hücreleriniz için de önemlidir. Sağlıklı kilonuzu korumanızı destekler. Kemik kırılganlığını engeller. Kuru bakliyat ve kılçık ile yenilen balıklar da kalsiyum için güvenilir kaynaklardır.

3- ANTİOKSİDANLAR: Sebze ve meyveler süper besinlerdir. Özellikle taze ve renkli olanları. En kırmızı, yeşil, mor, mavi ya da siyahları! İşte "bol renkli" bir meyve-sebze sepetinin sağlık haritası:

Kırmızı: Domates, portakal, pembe greyfurt ve karpuz likopen depolarıdır. Likopen kalp damar sağlığımızı korur, prostat , meme kalın bağırsak kenserini engeller. Cildinize gençlik ve güzellik katar.

Turuncu/Sarı: Havuç, balkabağı, mango, kayısı tam bir karatenoid deposudur. Özellikle kanser savaşçısı beta karoten daima sarı renk ile beraberdir.

Koyu yeşil: Elma, turunçgiller (lahana, brokoli, karnıbahar), ıspanak, pancar, kıvırcık kanserden korur, kemikleri destekler. Sulfurafan en çok bu besinlerde bulunan bir kanser savaşçısıdır.

Koyu mavi ve mor: Siyah erik, vişne, kiraz, patlıcan, böğürtlen, yaban mersini Quversetinden, likopen, Resveratrolden zengindir. Kolesterolü azaltır, kanser direncini arttırır.

4- POSALI BESİNLER: Kuru bakliyat , tam tahıllar, sebze ve meyveler, yağlı tohumlar posa yüklü besinlerdir. Daha çok posa demek daha az kanser, hipertansiyon, hiperkolesteolemi, osteoporoz, kilo sorunu, kabızlık problemi demektir.

5- SU: Su hayattır. Vücudunuzun 3/4’ünü oluşturan destek yapıyı, kaliteli, temiz mineral zengini su içerek destekleyin. Su içmek kilo kontrolünü kolaylaştırır, kabızlığı önler, böbrekleri çalıştırır, kemikleri destekler (özellikle kalsiyum ve magnezyumu bol sular), vücudun temizlenmesini, besinlerin hücrelere girmesini kolaylaştırır. Su içmek bedensel arınmanın (detoks) en etkin ve ucuz yoludur. Uzmanlar yaşlandıkça susuzluk duygusunun duyarsızlaştığını belirtiyorlar. Bu nedenle su içmek için susamayı beklemeyin. Susamayı beklerseniz hücre ve dokularınızı farkında olmadan susuzluğa mahkum edebilirsiniz. Böbrek, kalp ya da karaciğer sorununuz nedeniyle bir kısıtlama koyulmadıysa düzenli su için. Ortalama su ihtiyacı yetişkin biri için: 2 litre (10 bardak) kadardır. Çay, kahve ile aldığınız sıvıyı bu miktara dahil etmeyin. Kahve ve çaydaki kafeinin idrar söktürücü etkisi, alınan su kadar su kaybı yapabilir. Alkol ile alınan sıvı da su ihtiyacınızı karşılamaz.

AKLINIZDA OLSUN

SAĞLIKLI ATIŞTIRMALAR

Salatalık dilimleri

Küçük domatesler

Dolmalık biber dilimleri

Havuç parçaları

Fındık, ceviz

Taze veya kurutulmuş meyveler

Yağsız yoğurt

BİR ÖNERİ

B 12 VİTAMİNİ BELLEK BOZUKLUĞUNA İYİ GELİYOR

B 12 vitamini noksanlığının ciddi bir kansızlık türüne yol açabileceğini biliyoruz. Hayatı tehdit edici nörolojik sonuçları olan bu kansızlık sorununda (pernisiyöz anemi) bellek bozukluğu önemli bir belirtidir.

Kansızlığa yol açmayacak düzeyde B12 vitamini noksanlıklarında bellek zayıflaması oluşabilir. Bellek problemi olanlarda B12 vitamininin azaldığı kan analizleri ile saptanmış, bu eksikliğin giderilmesi ile bellek sorununda ciddi iyileşmeler sağlanabileceği anlaşılmıştır.

B12 vitamini desteği, Alzheimer hastalığına bağlı bellek bozukluğunda herhangi bir yarar sağlar mı sorusunu yanıtlamak şimdilik mümkün değil. Araştırmalar, Alzheimer hastalarından bazılarında B12 eksikliğinin görülebileceğini, B12’yi yerine koyma tedavisinin bu hastalarda hastalığın seyrini yavaşlatabileceğini gösteriyor.

Homosistein isimli aminoasidin yüksek olduğu Alzheimer hastalarında hastalığın seyrinin daha hızlı ve ağır olduğunu düşündüren bulgular var. Bu hastalarda Folik asid, B6 ve B12 vitamini ile yapılan destekleme tedavisinin homosistein seviyesini azaltıp bellek kaybı başta olmak üzere hastalığın bazı belirtilerini yavaşlatması mümkündür.

İnatçı ve ilerleyici bellek kaybı olanlarda (özellikle yorgunluk, kansızlık, gibi sorunlar, beslenme problemi varsa) kan B12 seviyelerini incelemenin ve B12 azlığı saptananlara ek B12 desteği vermenin faydalı olacağı düşüncesindeyiz.

NASIL YAŞIYORLAR?

GÜNGÖR BAYRAK (Şarkıcı)

50 yaşındayım. 57 kiloyum ve 1.70 boyundayım. Kesinlikle şeker ve tuz kullanmıyorum. Unlu mamülleri seviyorum ve yiyorum. Kırmızı eti sadece yemek içinde yiyorum. Beyaz eti de malum son zamanlarda yemiyoruz. Balık çok seviyorum. Bol miktarda sebze tüketiyorum. Özellikle çekim olduğu zamanlarda bol bol salata yiyorum. Makarna, pilav tüketiyorum. Ara sıra çok nadir şarap içiyorum. Günde bir pakete yakın sigara kullanıyorum. Tek kötü alışkanlığım da bu. Düzenli olarak kalsiyum ilaçları kullanıyorum. Günümün en az 8 saatini uykuya ayırıyorum. Uyku düzenim yok. Geç yatıp, geç kalkmayı seviyorum. Çekim olduğu zamanlarda geç yatsam da çekim saatinde mutlaka orda oluyorum. Düzenli olarak spor yapıyorum. Genelde aletlerle çalışıyorum. Spor yapmaya vakit bulamadığım günlerde ise mutlaka en az 50 dakika yürüyorum. Çekim yaptığımız yerler genelde soğuk oluyor. Bu yüzden böbreklerim ağrıyor ve üşütüyorum. Bunun dışında mesleğimin sağlığıma olumsuz bir etkisi olmuyor. Ailemden gelen ırsi bir hastalık yok. Düzenli olarak kullandığım ilaçlar var.

PROF. MÜFTÜOĞLU’NUN YORUMU

Sayın Güngör Bayrak, beslenme alışkanlıklarını iyi yönde geliştirmiş. Sigara içmekle yaptığı hatanın farkında ve umarım bu kötü alışkanlığını da bırakacaktır. Diğer yaşam tarzı alışkanlıkları da sağlığını koruyacak ve geliştirecek seçimlerle dolu. Gölge çizgisini sağlıklı bir bedenle geçip, mutlu bir orta yaş yolculuğu yapacağını düşünüyorum. Bu yaşlar antioksidan desteklerle, çoklu ve etkili vitamin-mineral karışımlarla (Polivit-Bion3, Pharmaton-Centrum-One A Day, Premium V 2000...) ve omega-3 desteklerle (Pulse, Efa 1200, Body Fish Oil...) bedenin daha da güçlendirilebileceği yaşlardır. Ayrıca Sayın Bayrak’ın kemiklerini korumak amacıyla kalsiyum desteklerinden de (Ostrocare, Calcimate, Kaldevita, Oyster Shell Calcium...) faydalanması gerekiyor. Sayın Bayrak’a sağlıklı ve uzun ömürler diliyorum.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/3989754.asp?yazarid=95

TÜRKİYE’ye Japonya’dan bir eğitim heyeti gelir. Temas ve incelemeler yapacak, neticeyi yetkililere aktaracaklar. Gerektiği kadar da ikili işbirliği gerçekleştirecek. İşler buraya kadar çok iyi...
Japon heyeti yurdumuzun bazı bölgelerinde gerekli incelemelerini yapar.
Sonra Bakanlıkta toplanırlar. Heyetin hakkımızdaki tespiti ilginç: Sizin çocuklarınızda milli şuur yok.
Bizimkiler şaşırır! Bizim çocukların damarlarındaki kan milli duygumuzun kaynağıdır. Yine de fazla ses çıkarmazlar! Ne de olsa misafirdir! Bizimkiler sorar, Peki, Sizin gençlerinizde milli şuur var mıdır?
Japon uzmanları anlatmaya başlar. Biz gençlerimize ilk mektebe başlamadan şok testler uygularız. Mesela uçak gibi hızlı giden trenlerimize bindirir, bir tur yaptırırız. Çok katlı yollardan da geçen tren, onları şöyle bir sarsar. Mini mini çocuklarımız teknolojinin bu baş döndürücü neticesini görerek bir şoke olurlar.
Altı bin mermi
Sonra...Bu şoktan sonra Hiroşima’ya götürürüz. Bölgeyi aynen koruyoruz. Bombalanmış bu bölge hakkında bilgilendirir; değil hayvan, bitkinin bile yeşermediğini gösteririz. Ve deriz ki Eğer sizler çalışmaz, sizden öncekileri geçmezseniz vatanınız, işte böyle düşmanlar tarafından bombalanır. Hiçbir canlı yaşamayacak biçimde size bırakıp giderler.
Çalışırsanız, bindiğiniz hızlı trenleri bile geçecek yeni vasıtalar yaparsınız. Gerisi sizin bileceğiniz iş. Çocuklarımız bununla ikinci bir şok daha yaşarlar. Sizlere şunu hatırlatalım ki, Türkiye’de birçok teknik elemanlarımız bulunmaktadır. Bunların herhangi birine bu konuyu sorabilirsiniz.
Bizimkiler şaşkınlık içinde sorarlar :
- Peki ya Türkiye için tespitiniz var mı? Varsa Gözlemleriniz nedir?
Japonlar; elbette var derler. Bizimkinden çok daha önemli. Bir tanesi Çanakkale Savaşları’nın olduğu bölge. Bu bölümü gençlerinizin şok olması için yeter de artar bile. Bir metre kareye altı bin merminin düştüğü savaşta, Türk’ler her şeye rağmen galip çıkıyor, olamayacağı olur hale getiriyorlar. En son teknolojiye ve donanıma meydan okuyarak, inancın galip geldiğinin ispatını yapıyorlar. Üstelik karşılarında tek bir düşman değil, müttefik güçler; sizin tabirinizle yetmiş iki millet var.”
Bugünlerde Batılılar ne yapıyorsa doğrudur diyen köşe yazarları ve teknisyenler bizleri uyutmaya çalışırken, bundan 90 yıl önce Türk insanı metrekareye 6000 mermi düşen bir savaşta onları alt ediyordu. Bu yazdığımız gerçek sadece Çanakkale Savaşı için geçerli değil. Cumhuriyetin ilk zamanlarında alınmış ekonomik ve siyasi kararlar için de geçerli.
Ezberletilmiş şablonlarla konuşarak ülkeyi felâkete sürükleyenleri eğer çocukken buralarda gezdiren olsaydı ülkemizin rekabetini öldüren politikalara şakşakçılık yapmazlardı belki de.

http://www.tercuman.com.tr/v1/yazaryazi.asp?id=12&yazitar=23.02.2006&yaziid=17796

Ülkenin en prestijli üniversitelerinden birisinin en gözde bölümlerinden bir tanesi. Kutuplaşmalar almış başını gidiyor. Akademik kariyer yapmayı düşünenler, yüksek lisans ve doktora öğrencileri önce hangi gruplaşmanın içinde yer alacaklarına karar vermeli ve yer aldıkları grubun şefi konumunda olan öğretim görevlisinin gönlünü hoş tutmalı ve pohpohlamalılar. Aksi takdirde her hafta hazırlanan yedi sekiz ödev, yapılan dönem sonu çalışmaları, uykusuz kalınan geceler, iyi bir akademisyen olmak uğruna ortaya konulan günler boşa gidebilir. Üzerine çalıştığı alana ömrünü adamayı göze alan ve bu yolda her türlü çalışmayı gerçekleştirmeyi düşünen, yolun başında birisi verdiği onca emeğin nasıl boşluğa gittiğini izliyor. Bir zamanlar hayalini kurduğu akademik hayatın, nasıl hayallerinin çok uzağında bir noktada konumlanmış olduğunu görüyor büyük bir hayal kırıklığıyla.

Kendisi de özel bir üniversitede öğretim görevlisi aynı zamanda. Kendi okulunda da tek derdi rektörün, dekanın gözünü boyamak ve kendi grubunu ve destekçilerini oluşturmak olan, insanları izliyor hayretle. İnsanların birbirlerinin yüzüne bakarken söyledikleri, arkalarından dedikleri, yaptıkları karşısında bir soru geçiyor sadece aklından "Bu muydu?"

Ülkenin en köklü üniversitelerinden birisinin en eski bölümlerinden bir tanesi. Henüz yolun başında, hayalleri olan bir genç. Kendisi için bir hayat hayal ediyor. İçinde düşünmek, üretmek, paylaşmak, dinlemek, öğrenmek, anlatmak, öğretmek, araştırmalar yapmak, kitaplar yazmak olan bir hayatın hayali. Çok güvendiği hocası "Burada Bizans entrikaları döner" diyor. Önce çok şaşırıyor buna. Sonra akraba ilişkilerinin ne kadar öne çıktığını, gruplaşmaları, kıt imkanlar içerisindeki öğretim görevlilerinin nasıl günlerini bir masa etrafında dedikodu yaparak geçirdiklerini, köhneliği, dar görüşlülüğü görüyor. Yıkılan hayalleri arasından bir soru yükseliyor "Bu muydu?"

Hayallerle yola çıkan, akademisyen olmak isteyen, araştırmak, üretmek hedefinde olan birçok genç insan pes ediyor, pes ettiriliyor. Üretmek hevesinde olan bu insanların akıllarından ayak oyunları yapmak geçmiyor, "Hangi grupta yer alırsam yükselebilirim?" diye düşünerek vakit harcamıyorlar. Ve yenilen, kaybeden, vazgeçen onlar oluyorlar.

Hayallerinden ve kendilerinden sapmadan bu yolda yürümeye çalışan bir çok insanın kendi gerçekleri, beklentileri ve kişilikleri ile örtüşmeyen bu dünyada varolmaya ve ilerlemeye çalışırken yaşadıkları travmaları dinliyor ve gözlüyorum bu günlerde maalesef. Bu emeği başka alanlarda harcasalardı elde etmiş olacakları kazanımları düşünüyorum. Bu bakış açılarıyla yetiştirilen gençlerin hangi değerlerle hayatlarını kuracaklarını düşünüyorum.

Gençken birçok şey daha farklı gözüküyor, çok daha yüklü anlamlar içeriyor.

Sonra bir gün geliyor ve "Bu muydu" diyor insan, "hayatımı üzerine kurmaya çalıştığım, yüreğimi bağladığım bu muydu?" http://www.dunyagazetesi.com.tr/news_display.asp?upsale_id=251802&dept_id=80

Petrol Ofisi'nin CEO'su Jan Nahum "Otomobillere meraklıyım. Türkiye'nin iddialı olmasına meraklıyım. Patent üreten, teknoloji yapan bir Türkiye, işte böyle bir merakım var" diyor. Günde ortalama üç saat uyuyan Nahum bunun nedenini şöyle açıklıyor: "Mecburiyet. Sorumluluk duygusu. Üstüme aldım, yapmak zorundayım. Başarısız olmaktan hiç hoşlanmam"

FATİH TÜRKMENOĞLU

Sabah 5'te veya öğleden sonra 4'te olacaktı randevumuz. Bir adam sabah 5'e randevu verebiliyorsa, bu onun hakkında çok şey söyler bence. Sonra 4'e karar verdi. Ercan'la gittik, tam zamanında odasına kabul etti ve "Sadece bir saatiniz var" dedi. Hayatımızda bir saatte konuşamayacak kadar çok konuştuk. Röportajı dinlerken "Ah keşke yer olsaydı da atmasaydım" dediğim çok şey oldu. Türkiye otomotiv sektörünün "dahi çocuk"u, Koç Grubu'nda uzun yıllar çalıştıktan sonra Fiat için İtalya'da iyi işler yapan, şimdi de Petrol Ofisi'nin CEO'su Jan Nahum. Çılgın enerjili, sonsuz üretken, dağınık saçlı bir adam. Bence yerine göre çok komik, Türkiye ve İstanbul aşığı bir dahi.


Petrol Ofisi reklamlarında kullanılan "Poman" gibi bir karakterin çıkmasına nasıl karar verdiniz?
Karakter, reklam ajansımızın bize yaptığı teklifle çıktı. Bir kahramanlık öyküsü yaratma ve kendinizi bu öykünün içinde konumlandırma şansınız varsa, bu bir fırsat. Bizim tüketiciyle doğrudan etkileşim halindeki ara yüzümüz pompacı. Bizi temsil eden, akaryakıtı arabaya koyan pompacı. Bu kahramanın pompacı olması gerektiği kanaatine vardık. Pompacılık genelde çok yüceltilen bir iş değil.

Siz yücelttiniz...
Evet, biz bir kahraman yaptık, pompacıya bir misyon, bir hedef yükledik. Yapmak istediğimiz hizmet anlayışımızı aktarabileceğimizi fark ettik. Düşünsenize, her zaman tüketicinin hizmetine koşan bir kahraman.

Kahramanı sevdiniz mi?
Açıkçası ilk başta pek ısınmış değildim. Fikir doğruydu. Benim bir zaman kendi içimde yoğurmam gerekiyordu. Yoğurdum, sonra "tamam" dedim. Bir de tam kış döneminin içindeydik, tam da bizim bir kış yakıtımız çıkıyordu. Kahramanımız zaten öyle doğdu; şimdi de yaşıyor...

Yeni bir yapının mimarısınız. Bu değişim kolay olmasa gerek.
Değişim hep acı verir, biz de bu sancıları yaşıyoruz. Ekibimiz sabahlara kadar çalışıyor. Çoğumuzun özel hayatı sekteye uğruyor. Alışkanlıklarımızı değiştirmek zorundayız. Bir yük var, hem bireyin hem de kurumun sırtında. Bazılarımız adapte olur, devam eder; bazılarımız olamaz, ayrılır. Yeni yüzler gelir, onlara alışmak zorundasınız.

Formula 1'e verdiğiniz destek de değişimin bir parçası mı?
Bu doğal bir uzantı. Petrol Ofisi, Türkiye'nin akaryakıt ve maden yağı sektörünün lideri. Böyle büyük boyutlu kuruluşların üstlenmek mecburiyetinde oldukları sosyal sorumluluklar vardır. Mümkün mertebe kendi sahaları etrafında tabii. Biz, içten yanmalı motorlara yakıt veririz ve otomotiv endüstrisine yakınız. Türkiye'nin marka çıkarma dönemindeyiz. "Petrol Ofisi böyle bir göreve aday" dedik. Hem ülke marka olacak hem de kendisi marka olacak. Dünyaca en çok izlenen, en çok etki yapan Formula 1 sporuna bulaşarak bunu yapabileceğimizi düşündük. 20 ülke bunu yapabilmişse, Türkiye de bunu yapabilir.

"Takım çok iddialı"

Petrol Ofisi Grand Prix'si olarak mı geçiyor?
Aynen öyle. Türkiye'nin markasını da, Petrol Ofisi ismini de dünyaya taşıdık. Hem sosyal sorumluluk hem de bizim kazancımız var. Ayrıca İstanbul Park'taki araçlara yakıt vereceğimiz bir istasyonumuz da var.

Ne kadar bir bütçe ayırdınız bu sponsorluğa?
Formula'nın isim hakkının bir hakkı vardır tabii, ama kontratım bunu sana söylememi engelliyor. Ben bütçeden değil de, yarattığımız değerlerden konuşmaktan daha büyük bir haz duyuyorum.

Giancarlo Fisichella'dan ne bekliyorsunuz?
Bir defa çok alçakgönüllü bir adam. Formula 1'de zirveye çıkmış bir pilot. Takımı çok iddialı. Mükemmeliyet, takımcılık, zorlukları aşmak, rekabetçilik, disiplin, hazırlık; bunların hepsi bence birer meziyet. Bunların başarılı bir pilotta olması gerekir. Bizim de kurum olarak bunları sindirmemiz, doğru algılamamız lazım.

Genç bir pilot temsil ediyor bizi: Jason Tahincioğlu. Jason'a nasıl karar verdiniz?
Benim yıllardır, go-kart günlerinden beri takip ettiğim bir isim Jason Tahincioğlu. Vaktiyle ben de go-kart yapardım. Sonra Formula günlerinde de onu takip ettim. Altyapısını sindirerek geliştiren bir pilot. Şimdi uluslararası iddiası oluşmaya başladı. Vakti geldiğinde başka pilotlar da radarımıza girecek ve hepsini değerlendireceğiz ama bugün için değerlendirdiğimiz tek pilot Jason.

"İtalyanca savaş verdim"

İtalya'da ne kadar kaldınız?
23 ay.

Nasıl geçti?
Çok iyi geçti. Astığım astık, kestiğim kestik, istediklerimi yaptım.

İtalyanca bilir miydiniz?
Tofaş'ta öğrenmiştim. Kafa göz yara yara. Her gün İtalyanca savaş vermem gerekiyordu.

Neden bıraktınız?
Ben görevimi tamamladım. Uluslararası yapılandırmayı bitirdik, çalışmayan fabrikaları kapattık, ürün politikalarını değiştirdik.

"Türkün biri geldi başımıza, illallah" demediler mi?
Görevim buydu. Hepsi sevdi diyemem. Olması gerekeni yaptım. Herkesin hoşnut kalması beklenemezdi. Bugün Tofaş'a geliyor olan Mini Cargo'yu getirebilmek için çok uğraştım. O araç İtalya'da yapılacaktı, yurtdışında daha iyi yapılacağını kanıtladım. Üstelik, yurtdışı pazarı içinde de, Türkiye'nin en iyi üretimi yapabileceğini ispat ettim.

Günde kaç saat uyuyorsunuz?
Ortalama üç saat.

Nasıl dayanıyorsunuz?
Çok zor. Bol vitamin falan alıyorum. Hafta sonu günde altı saat uyuyorum.

Neden peki?
Mecburiyet. Sorumluluk duygusu. Üstüme aldığım işi yapmak zorundayım. Başarısız olmaktan hiç hoşlanmam. Hiç. Kaybetmeyi hiç sevmem.

Masanızda üç tane laptop görüyorum.
Aslında kullandığım sadece bir tanesi, bunu eve de götürüyorum. Diğerleri de burada duruyordu...

Bir de çekmecenizde tuvalet kağıdı gözüme ilişti.
O da burnumu silmek için!


"Uzay merakım yüzünden oğullarım benimle alay ediyor"


Sizin Yüzyıl Işıl'da "Nahum Gözlemevi" adı altında, bir nevi küçük bir rasathane kurduğunuzu okumuştum.
Kısmen. Ama biraz da çocukların bu merakını artırmak için yaptık. Eşim Yüzyıl Işıl Okulları'nın yönetim kurulundaydı zaten. Oradaki çocukların araştırma ruhunu geliştirmeye faydalı olur diye düşündük. Ben kendime bir teleskop almaya karar vermiştim aslında. Hanım "Sen kendine ne alıyorsun, okula alıp koyalım da çocuklar da bakarlar" dedi, sonra da iş büyüdü, neredeyse bir rasathaneye dönüştü. Türkiye'nin en büyük teleskoplarından biri orada.

Oğullarınızla iyi anlaşıyorsunuzdur herhalde.
Evet ama benimle çok alay ediyorlar.

Neden?
Bu uzay şeylerinden dolayı. Ben konuşmaya başladığım zaman yanımdan gidiyorlar. Oysa ben onlarla çok iyi anlaşıyorum.

Sabancı Üniversitesi'nde ders vermeye devam ediyor musunuz?
İlgim devam ediyor ama bu aralar biraz aksattım. Görevim mastır öğrencilerine entrikalarıyla, stratejileriyle endüstriyi anlatmak. Düşebilecekleri çukurlar konusunda eğitip daha az bocalamalarını sağlamak.

Nasıl oluyor bu?
Pratik hayatta başımdan geçen tecrübeleri onlara aktarmayı deniyorum.


"1800'lerden beri var olan tüm gemi modellerini yaptırttım"


Çok çalışıyorsunuz, insanlar sabah 5'te işe geldiğinizi söyler. İş dışında başka şeylere vakit kalıyor mu?
Fotoğrafı seviyorum ama fırsat kalmıyor açıkçası. İstanbul'a meraklıyım. Adalar'a, vapurlara ve iskelelelere. Eski İstanbul'a meraklıyım. Hep hayal ediyorum, eğer İstanbul'u 1950'lerdeki gibi saklayabilseydik, etrafına pilot şehirler kurabilseydik ve onları taşıma kanallarıyla merkeze taşıyabilseydik diye... O zaman kültür merkezi falan olmak için çabalamamıza gerek kalmazdı, zaten kendinden olurdu. Herkes "N'olur yapalım" derdi bize. 1800'lerden beri var olan tüm gemi modellerini yaptırttım, şimdi iskele modellerini yaptırtacağım da vakit bulamadım. İnşallah üçüncü emekliliğimde... Spor olarak kayak yapmayı seviyorum. Otomobillere meraklıyım. Türkiye'nin iddiasına meraklıyım. Patent üreten, teknoloji yapan bir Türkiye, işte böyle bir merakım var. İlgi alanıma gelince; arkeoloji, astronomi ve efsaneler ile dinlerin karışımından meydana gelen yeni bir akım...

Nasıl bir akım bu?
Din kitaplarında olan ve birçoğu bize "olmaz" gibi görünen efsanelerin, arkeolojide ve astronomide elde edilen bulgularla bir sürü insanın aklında acabalar oluşmaya başladı. Olmaz diye gördüklerimizin aslında olabileceğini gösteren bir akım bu. Buna dolaylı olarak ilgim arttı.

Kimler okunuyor bu akım çerçevesinde?
Zekeriya Sitchin, Allen Alford, Graham Hanchock gibi isimler var. Mısır arkeolojisi, Mars gizemleri... Bir yığın şey var. Sümer tabletlerini de inceleseniz bir sürü şey var. Gelin görün ki daha Sümer tabletlerini inceleyemedik biz daha. Yanılmıyorsam Arkeoloji Müzesi'nde 80 bin tablet var ve bunları okuyabilen topu topu bir hanım var. İnşallah bu hanım, efsanelerdeki gibi bin yaşına kadar yaşar da hepsini okumaya fırsatı olur. Yoksa onlar kaybolup gidecek...

http://www.milliyet.com.tr/2006/02/19/pazar/apaz.html

Ünlü yazar Oscar Wilde, "İyi bağlanmış bir kravat hayatta ilk ciddi adımdır" demişti. Popüler kültürde üstü açık kırmızı araba ne ise, kurumsal dünyada da kırmızı kravat o işte. Düşündüğünüzde, aslında kravat pek de işlevi olan bir aksesuvar değil. Düğmeler yakayı kapalı tutmaya yetiyor. Ancak bazıları, erkeklerin duygularını, espri anlayışlarını ve yaratıcılıklarını kravatları yoluyla dışa vurdukları kanısında. Kırmızı kravat 1980'lerde ABD Başkanı Ronald Reagan ile "red power tie / kırmızı güç kravatı" olarak nam saldı.
O günden bugüne kırmızı kravat iktidarın ve gücün simgesi. Bkz. George W. Bush. Güçlü görünmek istiyorsanız, kırmızı kravat takıyorsunuz. Bu renk kravat 1980'lerde Ecevit mavisi gömlekleri biraz canlandırmak amacıyla Türkler tarafından da benimsendi. Bugün kırmızı kravat, siyasetçilerin ve iş çevrelerinin vazgeçemediği bir aksesuvar. Kırmızı Hindistan'da saflık, Çin'de kutlama, şans ve zenginlikle ilişkilendiriliyor. Birçok ülkede de sosyalizmle... Kırmızı kravatın ise evrensel tek bir anlamı var: Güç.





Kendisiyle dalga geçen yıldız

Drew Barrymore, Altın Küre Ödül töreninde giydiği özensiz elbisesi ve "göbek hizasına sarkmış göğüsleriyle" sadece yabancı basında yer almadı. Türkiye'de bile kimi yazarlar onun bu halini köşelerine taşıdı. Türkiye'de tanınmış simaların başına benzer olaylar geldiğinde verdikleri tepkileri görüyoruz. İki hafta ortadan kayboluyorlar, sonra birdenbire çarşaf çarşaf bikinili pozlarını görüyoruz etrafta. Bunlar genellikle onlar "farkında olmadan" çekilen fotoğraflar oluyor nedense. Verdikleri mesaj "Bakın sımsıkıyım, selülitim falan da yok!" Peki kendisine dair acımasız eleştiriler karşısında Drew Barrymore ne yaptı? "Saturday Night Live" adlı televizyon programında balondan iki dev göğüsle boy gösterip kendisiyle dalga geçti. Bu kadını alkışlamak lazım...





Petek Dinçöz'ün Lancel çantası

"Bu zamana kadar çantaya verdiğim paraları biriktirseydim villa almıştım" diyen Petek Dinçöz en son Lancel marka bir çanta için 8 bin avroyu (yaklaşık 13 bin YTL) feda etmiş. Lancel 1876'da Paris'te kuruldu, 19'uncu yüzyılın sonlarında sigara aksesuvarları, kristal ve porselen meraklısı varlıklı müşterilerin adresi haline geldi. Bugün Uzakdoğu, Pasifik ülkeleri, Kuzey Amerika ve Avrupa'da bini aşkın Lancel mağazası yer alıyor. Buna karşın Lancel öyle Hermes ya da Louis Vuitton gibi statü simgesi olarak kola takılacak bir sınıf atlama aracı değil. Petek Dinçöz buna rağmen çantayı beğenip 8 bin avroyu bastıysa, helal olsun.





Saraydan kız kaçırmışlar

Deniz Akkaya, Türkiye'nin en iyi spalarının seçildiği geceye dantelli organze bir bluz giymiş. Sonuçta spa insana konfor ve duruluğu çağrıştırıyor. Akkaya ise Versailles Sarayı'ndan kaçıp gelmiş Marie Antoinette'i...

http://www.milliyet.com.tr/2006/02/18/cumartesi/yazalphan.html

Çocuk eğitiminde doğrular yanlışlar


Bu çocuk eğitimi acayip bir iş. Ucu bucağı yok. Doğrusu yanlışı çok karışık. Hepimizin merak ettiği şeyler... İçinden çıkamadığımız meseleler...

Üstelik bu konuda herkesin söyleyecekleri var. Herkes de kendi deneyimlerini paylaşmaya bayılıyor, iyice kafan karışıyor. Kabız olur, "Poposuna zeytinyağı sür" derler, doğru mu yanlış mı, bilemezsin. Annen, "Ben size pirinçli mama yapardım tok tutardı, dur sana onu yapayım" der, "İstemem" dersin, bozulur. Baban "Kızım, bu çocuk 1 yaşında oldu, neden bilekten bağcıklı bir ayakkabısı yok" der, sen de "Baba, artık anlayış değişti" dersin, sana inanmayan gözlerle bakar, kendini kötü hissedersin. "Sen o işin doğrusunu bir öğren. Biz sizi yanlış mı yetiştirdik yani?" diye laf çakar. Zordur yani. Çocuk büyütme efsanelerinin bolca havada uçuştuğu bir ortamda, Profesör Dr. Hilal Mocan’ı yakalayınca, sevindirik oldum, soruları arka arkaya sordum...

Profesör Dr. Hilal Mocan açıklıyor

Erkek çocuklara tuvalet eğitimini anne verir... YANLIŞ. Babanın vermesi gerekiyor. Erkek çocuk, tuvalete babayla gidecek, ayakta ve oturarak tuvaletin nasıl kullanıldığını öğrenecek. Tuvalet terbiyesi yaşı çocuktan çocuğa değişebilir. 2 yaşına kadar beklenebilir.

Yeni doğmuş bebeklerin tırnaklarıyla yüzlerini çizmemeleri için eldiven giymeleri şarttır... YANLIŞ. Tam tersine yeni doğmuş bebekler için dokunabilmek çok önemli. Özellikle de anneye. Dokunamazsa, annesiyle kuracağı /_newsimages/1052734.jpgbağda eksiklik olabilir.

Uyku zorluğu çeken çocuğun rahatlayabilmesi için akşamları Tylenol vermek iyidir... YANLIŞ. Doktor tarafından tespit edilen bir rahatsızlığı varsa ya da diş ağrısı çekiyorsa verilebilir. Onun dışında olur olmaz ilaç vermek iyi değildir.

Bebeğe 6 aya kadar anne sütüyle birlikte su da verilebilir... YANLIŞ. Sadece anne sütüyle besleniyorsa ve iyi gelişiyorsa, su verilmemeli. Anne sütünün içinde hücreler var, deniyor ki anne sütüyle birlikte ekstra bir gıda verilirse -ki bu su da olabilir- bu hücrelerin fonksiyonunda azalma ve değişme olabiliyor.

Bir bebeğe doğduğu anda su ya da şekerli su verilebilir... YANLIŞ. Doğduğu anda ve onu takip eden ilk yarım saatte, annenin göğsüne konmalı. Bu durum, süt salgılama refleksini inanılmaz derecede artırır ve sütün daha iyi gelmesini sağlar.

Yürüyen, ortalıkta koşan bir çocuğu hálá emziriyor olmak, yakışık almaz... YANLIŞ. Böyle bir şey söz konusu bile değil. Eskiden anne sütü verilme süresi 1 yaşına kadardı, şimdi 2’ye kadar verilebilir deniyor. Bunun nedeni, anne sütü, MS ve bazı nöroljik hastalıkların erken yaşta oluşmasını engelliyor.

Çocuk 1 yaşından geldikten sonra sütün besin değeri azaldığı için emzirmenin bir manası yoktur... YANLIŞ. Zaten 1 yaşında sonra anne sütü, besin değeri için değil, organ hayatiyetini sağladığı için ve bağışıklık sistemine katkısı nedeniyle verilir. Bir yaşından sonra anne sütü, bebeğin vücut organlarının ömrünü uzatıyor, onları daha sağlam kılıyor.

Her ağladığında kucağınıza almayın, kucak bebeği olmasın, şımarmasın... YANLIŞ. Alın. Sık sık alın. Alabildiğiniz kadar alın. Sevgi bebeği olsun.

Bazı çocuklar doğuştan agresiftir... DOĞRU. Bence bazı çocuklarda doğuştan şiddete yatkınlık olabiliyor. Tabii çocuğun hiperaktivite yönünden de değerlendirilmesi gerekiyor. Bir de yaş grubuna bakmak lazım. 2 yaşındaysa, "Terrible 2" diye bir şey var, "2 yaş sendromu" olarak adlandırılıyor. 6 ay kadar aksi, geçimsiz, her şeye itiraz eden çocuklar haline geliyorlar. Ama geçiyor.

Çocuğunuzu yatağınıza almayın, kendi yatağında uyumaya alışmalıdır... DOĞRU. Ama yatak olarak doğru, oda olarak değil. İlk 6 ay, ebeveyn odasında kendi yatağında kalabilir.

Bir yaşından sonra ateş düşürmek için erkek çocuklara fitil kullanmayın... YANLIŞ. Kullanabilirsiniz. Ama fazla sık olmamalı. Tavsiye ettiğimiz bir şey değil. Bunun nedeni çocuğun ileride homoseksüel olma ihtimali değil. Ateş düşürücü şurup daha kolay uygulanıyor.

Kabız çocuklarda fitil kullanılması iyidir... YANLIŞ. Önemli olan bağırsak ritmini ayarlamaktır. Karın masajı, tavsiye edilen yaklaşımların başında gelir.

"Yan yatır evladım, kusarsa boğulmasın..." DOĞRU. Bebekler, daha önce karın üstü yatırılıyordu ama bu pozisyonda bebek ölümlerine daha çok rastlandı. Sol yan, sağ yan ve sırt üstü daha tercih edilen pozisyonlar. Ama anne- baba, çocuğu görüş mesafesinde tutuyorsa, karın üstü yatırmakta da bir mahzur yok.

"Sırt üstü yatırma kafası düz olur..." DOĞRU. Sürekli sırt üstü yatırılmamalı, arada pozisyon değiştirilmeli.

6 aydan sonra çocuklar, ekmek yemelidir... DOĞRU. Beyaz da olabilir, kepekli de. Ama tam buğday ekmeğine 2 yaşından sonra geçilmelidir. Kilo almayı yavaşlatabilir.

Göbek bağı düştükten sonra antiseptik toz sürülüp, kapalı tutulmalıdır... YANLIŞ. Mikrop kırıcıyla (antiseptik solüsyon) silip, açıkta bırakmak lazım.

Bebeğe 2 yaşına kadar ayakkabı giydirilmemelidir... DOĞRU. Eskiden çocuk yürümeye başladığı anda "ilk adım ayakkabısı" giydirilirdi. Ortopedik yapıda olması istenirdi. Ama görüldü ki yalın ayak yere basarsa, ayak taban kasları daha iyi gelişiyor. Bu nedenle çocukların yalın ayak dolaştırmak istiyoruz. Ya da çorap tarzı bir şeylerle. Ama ayakkabının bir kıyafet tamamlayıcısı olmasında bir mahzur yok. O ayakkabı da şöyle bir şey olmalı: Avucunuzun içine alınca kıvırabileceksiniz. 2 yaşından sonra ise ilk adım ayakkabıları öneriliyor, onların da bileğe kadar olanları...

Çocuğa 1 yaşına kadar inek sütü verilmemelidir... DOĞRU. Eskiden bir aylıkken başlanabiliyordu. Ama şimdi içindeki bir maddenin alerji yapabileceği biliniyor. O yüzden verilmiyor. İkincisi inek sütü, bağırsaklarda gizli kanama ve kansızlığa yol açabiliyor. Üçüncüsü içinde omega 3 ve omega 6 metabolitleri yok, onun için beyin hücreleri, sinir sistemi ve görmeyi sağlayan retina tabakası iyi gelişemiyor. Son olarak, yağ bileşimi anne sütüne göre farklı ve hazmı zor. Ve inek sütü, iyot ve çinkodan fakir, bu durum zihinsel gelişmeyi negatif etkileyebilir ve çinko azlığı nedeniyle bağışıklık sistemi desteklenemez.

1 yaşına kadar bal verilmemelidir... DOĞRU. Şu andaki beslenme prensiplerine göre verilmemesi gerekiyor. Nedeni içinde çocuğa dokunabilecek bir toksinin bulunması ihtimali. Ben bu yasağın abartıldığını düşünüyorum.

Çocuğu 1 yaşına kadar çikolata, tatlı ve tuzlu gıdalardan uzak tutmak gerekir... DOĞRU. Sıfır tuz, sıfır şeker. Hiç yok. Çünkü yüklenme yapıyor. Damar ve böbrek fonksiyonları bakımından ikisinden de uzak durmak gerekiyor.

Kabız bebeklerin poposuna zeytinyağı sürmek iyidir... YANLIŞ. Esas olan bağırsak ritmini düzenlemektir. Çatlak varsa, ılık oturma banyoları ve ağrı kesiciler kullanılabilir.

Erkek çocukları, kadın kuaförüne götürmek yanlıştır... DOĞRU. Çocukların cinsiyet kavramlarını oluştururken dikkatli olmak gerekiyor. Diye düşünüyorum.

Erkek çocukların saçlarını uzatmak kimlik karmaşasına sebep olur... DOĞRU. Olabilir. Çocukların kimlik yapılanması dönemlerinde (0-5 yaş) her şeye dikkat etmek gerekiyor.

Çok bilen anne sendromu diye bir şey vardır... DOĞRU. Her şeyi didik didik okuyup, araştırıp kendi başına senteze gitmemek lazım. Kendini geliştirmesinde, genel kültürünü artırmasında bir mahzur yok ama güvendiği bir doktora danışmak uygun olur.

Çocuğu ayakta sallamak iyi değildir... YANLIŞ. Sallanabilir. Küçük ritmik hareketler anne karnındaymış hissi verdiği için, huzur getirir, çocuk gevşeyip uyuyabilir.

Çocuk her gün yıkanmalıdır... YANLIŞ. Böyle bir mecburiyet yok. İstenirse her gün, istenirse iki günde ya da üç günde bir...

Çocuk 4 aydan sonra diş fırçalamayı adet edinmelidir... YANLIŞ. Dişin ortalama çıkış zamanı 6 ay. O zamana kadar diş etleri karbonatlı suyla temizlenebilir. Bir bardak suda, bir çay kaşığı karbonat eritilecek. Gazlı bezle bu su, diş etlerine uygulanacak. 1 yaşından sonra bebekler için özel üretilmiş diş fırçaları ve özel diş kremleri kullanılabilir.

Çocuğunuzun bırakmasını istediğiniz şeyi kötüleyebilirsiniz... YANLIŞ. Çocuklarla büyük insanmış gibi konuşun. "Bu emziği bırakman senin için iyi olacak!" gibi.

Tek çocuksa mümkün olduğu kadar sosyal yetiştirmeye gayret edin, arkadaşları olsun, yuvaya gönderin... DOĞRU. Ama ben tek çocuk yerine, imkanlar el veriyorsa, en az iki çocuk öneririm.

2 yaşından önce yuvaya gitmesi uygun değildir... DOĞRU. Oyun grubuna gidebilir. Ama full time yuva için erken. Gerçi Atalay Yörükoğlu Hocamız, "3 yaşına kadar en kötü bakıcı bile, en iyi yuvadan iyi" derdi. Ama şimdiki çocuklar farklı, tolore edebiliyorlar. Ben 2 yaşından sonra yuvaya gitmelerinde bir sakınca görmüyorum.

Çocuğunuzu doğada özgür bırakın, bağışıklık sistemi gelişsin, toprak yesin, çim ısırsın, mikroplarla tanışsın... YANLIŞ. Hele toprak yemesi, direkt olarak demir eksikliğiyle ilgili bir belirti olabilir. Çocuğa parazit geçebilir. Her ülkenin genetik yapısı farklıdır. Rusya’da çocukları buzun için koyarlar, bir şey olmaz, bizde yağmura çıkar zatürree olur.

Çocuğu kat kat giydirmek iyidir... YANLIŞ. Kışın 3 ince kat yeter. Yazın tek kat.

Bir aylık çocuğa muhallebi vermek faydalıdır... YANLIŞ. Kesinlikle yanlış. Ek gıdalara geçiş döneminde verilir, en erken 4. aydan sonra tolere edebilir.

"Akşamları pirinçli gıdalar ver, uyanmaz..." YANLIŞ.. 4. ayın bitiminden itibaren sütlü pirinçli mamalar verilebilir. Karbonhidrat miktarı yüksek olduğu ve daha tok tuttuğu için bebek rahat uyur. Ama bebek obezliğe yatkınsa, hiç verilmeyebilir.

"Şişmansa çocuğunuz, yürüteçten uzak dursun!"... DOĞRU. Kalça eklemlerine basınç gelebilir.

Kök hücre için kordon kanı mutlaka alınmalıdır... YANLIŞ.. Gerçi tartışmaya açık bir soru ama ben şahsen çok gerekli olduğunu zannetmiyorum.

2 yaşın altındaki çocuklara televizyon izlettirmenin faydası vardır... YANLIŞ. Kesinlikle seyretmemeliler. Çocukların dikkat süresi 0-3 yaş arasında yapılanıyor. Eğer televizyon seyrederlerse, dikkat süreleri yeteri kadar uzun olamıyor. Baby Einstein gibi filmler izlettirebilirsiniz. O da günde maksimum bir saat. O tür filmler çocukların IQ skorunu 5-6 puan yükseltebilir. Ama evde teke tek oyun oynarsanız da IQ skorları yükseliyor.

"Kaliteli zaman" diye bir şey vardır... DOĞRU. Ama çocuğunuza ayırdığınız bu kaliteli zaman, günde 1 saatse, o 1 saate sadık kalın. Değiştirmeyin, azaltmayın. Çünkü bunu yaptığınız takdirde, çocuk kendini ikinci plana itilmiş hissediyor. Size olan güveni de sarsılıyor.

5- 6 aydan sonra pekmez yararlıdır... DOĞRU. Kahvaltıya koymak gerekir. Kandaki hemoglobin oranını yükseltir. Ve demir düzeyini pozitif olarak etkiler.

"Emzik verme, dişleri yamuk olur..." YANLIŞ. Eskiden böyle denirdi ama şimdi 2 yaşına kadar emziğin diş ve çene yapısını bozmadığı biliniyor. Ama 2 yaşından sonra devam edilmemeli.

1 yaşından sonra flor takviyesi yapılmalıdır... DOĞRU. Ben 2 yaşına kadar düşük dozda (0.25 miligram) veriyorum. Sulardaki florun düşük olduğu bölgelerde bu takviye öneriliyor. Herhangi bir zararı yok.

Akıl, çocuğa anneden geçer/_newsimages/1052735.jpg

35 yaşında profesör olmayı siz mi planladınız, yoksa hayat mı önünüze getirdi?

- Benim hayattaki çıkış noktam profesör olmak değildi. Sanırım, çok çalışmamın bana getirdiği bir ödül...

İyi ama çok çalışan bir dolu insan var. Onlar 35 yaşında tıp profesörü olamıyorlar. Neden siz?

- Belki de bu, lisede verilen eğitimin etkisi. Ankara Fen Lisesi mezunuyum. Müthiş bir okuldur. Türkiye’de tektir. Biz araştırma üzerine programlandık. Hepimizin beyaz faresi vardı, daha ne olsun? Laboratuvarlarda kendi mikroskoplarımız vardı. Mendel Kanunları’nı daha iyi anlayabilmemiz için, bize sinek çoğalttırırlardı. Kırmızı gözlü mü olacak, beyaz gözlü mü, sabırsızlıkla beklerdik...

Öyle bir anlattınız ki, sanki Fen Bilgisi sıkıcı bir ders değil, haddinden fazla heyecan verici..

- Ama öyledir. Eğitim, olağanüstü keyiflidir. Kitaplar açık sınava girersin. Çünkü sorunun cevabı birebir yoktur kitabın içinde, araştıracaksın, bulacaksın. Hoca problemi çözerdi mesela. "İkinci yoldan çözebilene bir not fazla vereceğim" derdi. Kafanı başka türlü çalıştır, yaratıcı ol, araştır. Bir de ben çok çalışkandım.

İnek yani...

- Yok hayır. Gündüz hiçbir dersi kaçırmaz, hocanın öksürüğüne kadar not tutardım. Ama geceleri de mini eteğimi giyer, dansa giderdim. Popüler bir kızdım. Gezmeyi de ihmal etmezdim. Belki de öğrendiğim, yöntemdir. İnsanın, nasıl çalışılması gerektiğini de bilmesi gerekiyor. Bir çalışma disiplinini elde ettiniz mi, kim tutar sizi...

Profesör olmanın ekstra bir sorumluluğu var mı?

- Var. Müthiş bir sorumluluk, kendini bilime adamalısın. Fiil, adamak yani. Profesörlük, adanmış bir hayat demek. Sabır demek, yıllarca çalışmak demek, kendini sürekli yenilemek, geliştirmek demem. Benim Oxford’la, Harvard’la ortak yürüttüğüm ekstrem çalışmalarım da oldu, basit gibi görünen ama çok insanı ilgilendiren çalışmalarım da. Mesela pekmezin kan üzerindeki etkileri. Bir bilim adamı olarak ben uçuk şeylerin peşinde koşmam. Gözümüzün önündeki somut fayda sağlayacak gerçeklere yönelmeyi tercih ederim...

"
Koskoca profesör!" denir ya, siz de öyle misiniz?

- Valla, bu tanıma hiç uymuyorum. En azından fiziksel olarak küçük bir kadınım. Bir de çocuk ruhluyum. Öyle kalantor, ağır bir havam hiç olmadı...

KADIN ÇOCUK DOKTORLARI ERKEK ÇOCUK DOKTORLARINDAN İYİDİR

Meslek olarak doktorluğu seçmenizin özel bir sebebi var mı?

- Babam lösemi hastasıydı, kucağımda öldü. Bana vasiyet etti: "Çok iyi bir doktor ol!" Ama beni beyaz önlüğümle göremediği için içim sızlar. Keşte sağ olsaydı da görseydi. Klinik stajlarım sırasında çocukları çok sevdiğimi fark ettim ve çocuk doktoru olmaya karar verdim. Kim bilir, belki kendim bile farkında olmadan içimdeki çocuğu hep canlı tutmak istedim....

Bir farklılığı var mı çocukları tedavi eden doktor olmanın?

-
Olmaz mı? Çocuk hastalarla ilişki kurmak, erişkinlerle iletişim kurmaya göre çok farklı. Bana derler ki, "Bu çocuğun derdini nasıl anlıyorsun? Konuşamıyor, kendini anlatamıyor, zavallı sadece ağlıyor!" Zannediyorlar ki, her ağlama aynı. Oysa, değil. O ağlamayı dinliyorsun, bulgulara bakıyorsun, sonra o çocuğun içine giriyorsun, ruhunla giriyorsun... Bence teşhis, hissedebilmek demek. Bir de tabii insan bedenini çok iyi bilmek. Ben çocuk muayene ederken, bezini çıkarır koklarım, en az 5- 6 hastalık vardır, sadece koklayarak anlayabildiğim. Kakasını görür, koklarım. Rotavirüs ishalini kokladığım anda bilirim, "Telaşa kapılmayın, 6 saat sonra kusma başlayacak. Akşam da ateşi 39’a kadar çıkacak..."

Çocuk sahibi olmamış biri, çocuk doktoru olabilir mi? Annelik ya da babalık tezgahından geçmiş olmanın, sizin mesleğinizdeki önemi nedir?

- Bir kadın, çocuğu olsun olmasın, her zaman potansiyel bir anne bence. İçgüdüsel olarak çocukları anlar ve algılar. Ama eğer söz konusu çocuk doktoru aynı zamanda anneyse; çocuğunu yetiştirirken yaşadıkları, diğer anneleri daha iyi anlamasına tabii ki yardımcı olur. Ben çocuğu olan çocuk doktorlarının daha şefkatli olduğunu düşünüyorum.

Kadınlar potansiyel birer anne ise ve çocukları içgüdüsel olarak algılayabiliyorlarsa... Kadın çocuk doktorları, erkek çocuk doktorlarından daha mi iyidir?

- Ben öyle düşünüyorum!

Çocuk deyince akan sular duruyor. "O bizim neşemiz", "O bizim geleceğimiz" deniyor. Çocuk, her şeyin önüne geçiyor. Sizce neden?

-
Çocuk, demek heyecan demek. Adrenalin demek. Yenilik demek, öğrenmek demek. Senin parçan demek. Canın demek... Müsaade edin de, dünya üzerindeki en önemli şey olsun!

Kaybettiğiniz bir hastanız oldu mu?

- Bütün gayretinize rağmen bazen tıbbın da çaresiz kaldığı durumlar olabiliyor. Beni en çok üzen kayıplardan biri, 3 yaşındaki bir bebeğimin balkondan kazayla düşüp ölmesiydi. Hálá aklıma gelince, gözlerim dolar. Öyle tatlı, öyle akıllı bir çocuktu ki, unutmam mümkün değil...

Böyle bir durumda siz doktor olarak bir travma yaşıyor musunuz? Yoksa, sizin için soğukkanlılığınızı korumanız gereken, sıradan gündelik bir olay mı?

- Ben hep etkilendim. Gerçi, "Empati yapmayın" diye eğitirler bizi, "İyi veya kötü bir şey hissetmeyin, kendinizi kaptırmayın." Ama mümkün mü? Ben hálá amatör bir ruhla çalışıyorum. Kendimi 1. sene asistanı gibi hissediyorum.

Balkondan düşme gibi bir durumda, 3 yaşındaki çocuk mu, anne mi... Kim suçlu?

- Orada suçlu yok. Saniyeler var. Çocuk balkona çıkıyor ve bir anda yok oluyor. Anne yakalayamıyor. Bir başka hikayem daha var: Çocuk, babasının kucağında. O da aynı yaşlarda. Pencerenin önündeler, gülüşüyorlar. Birden çocuk vasisdası açıyor ve babasının elinden kayıyor, 3. kattan yere çakılıyor. Biz de ailecek tatile gidiyoruz. Beni aradılar, "Durumu çok kötü" dediler, "Beni indirin, ben geri döneceğim" dedim. İyi ki de dönmüşüz. Hemen çocuğun beyin ameliyatlarını ayarladım. Hiç vakit kaybetmedik. Üst üste 3 operasyon geçirdi. Şimdi o çocuk kocaman oldu, hiçbir şeyi yok, zımba gibi. Beni en keyiflendiren vakalardan bir tanesidir.

Bir çocuğun yaşamındaki en tehlikeli alanlar, noktalar...

- Havuz, balkon, elektrik prizleri, çiviler, makaslar, kesici şeyler, ortalıkta duran ilaçlar, haplar... Ayaklandığı andan itibaren çok dikkatli olmak gerekiyor. Ev kazaları son derece önemli. Yürümeye başladığı andan itibaren yakın takibe alınmalı. Bir evde her şey kaldırılmamalı ama çocuğa bir özgürlük alanı da bırakılmalı. Ona zarar verme ihtimali olan her şey oradan alınacak, çocuk, o alanda tamamen özgür olacak. Bırakın, her şeye dokunsan, dağıtsın. İkide bir toplanmayın, dağınık kalsın. Çok derli toplu ev de istemiyoruz. Çünkü obsesif bir kişilik yapısı sergileyebilir ileride...

NEDEN BİR YIL ÖNCE SÖYLENEN BİR YIL SONRA SÖYLENENİ TUTMUYOR

Sizin alanınızda tibbi teamüller neden bu kadar sık değişiyor?

- Çünkü bilim tarihinin en hızlı ilerlediği dönemdeyiz. Neredeyse insanı kopyalayacaklar! Her gün yeni bir şey keşfediliyor. Her alanda ilerleme kaydediliyor. Anne sütünün içinde hücre olduğu bile bilinmiyordu. Tüm bunlar son birkaç yıl içinde ortaya çıktı...


DÜNYADA TEŞHİSİ EN GÜÇLÜ DOKTORLAR TÜRK DOKTORLARI

Yurtdışında nerelerde çalıştınız?

- İngiltere, Amerika, Norveç ve Afrika.

Hiç yurtdışında kalayım da, araştırmalarıma burada devam edeyim diye düşündünüz mü?

- Yok hayır, ben orada öğrendim. Ve ülkeme geri döneceğim günleri iple çektim. Orada doktorların hayatları daha çok laboratuvarlarda geçiyor. Bence teşhisi en güçlü doktorlar, Türk doktorları...

Bu kadar iyi mi yani Türk doktorları?

- Tabii, tabii. Bir de, bizde çok hastalık var. Biz çok vaka görüyoruz. Amerika’da nerde bizim kadar enfeksiyon hastalığı. Ben orada çalışırken, kapıdan geçerken bir hastayı gördüm, yatış pozisyonundan "tüberküloz menenjit" dedim, yok artık daha neler der gibi baktılar, birkaç saat sonra test sonuçları geldi, teşhisi koydular: Tüberküloz menenjit... Biz Türk doktorları o kadar çok hastalıkla karşılaşıyoruz ki, yeterli donanımımız da varsa, mesela böbrek hastasının rengi ile karaciğer hastasının rengi arasındaki farkı biliyoruz, teşhisi küt diye koyabiliyoruz...

Türkiye’nin en iyi bilim adamları arasında yer aldınız. Kendinizle gurur duyuyor musunuz?

- Oğullarım, "Anne bize bırakacağın en önemli miras bu!" dediler, çok duygulandım. Çok başarılı oğullarım var, ben hayat boyu onlarla gurur duydum, meğer onlar da benimle gurur duyarmış. Bu beni çok etkiledi.

DOKTORA DEĞİL HİLAL’E GİDELİM

Daha çocukluğundan başarılı bir bilim adamı olacağı belliydi. 5 yaşında okula başladı. Çok ama çok parlak bir öğrenciydi. Düşünün, 10 yerine, 9 aldığında ağlardı. Hacettepe Tıp’a girdiğinde sınıf atladı. Bu, ona ne getirdi? Her şeye hızlı ulaşmasını ve Türkiye’nin en genç tıp profesörü sıfatını taşımasını... Hilal Mocan... Ünlü bir çocuk doktoru. Cumhuriyet Gazetesi’nin bilim ekinin "En iyi bilim adamları" listesinde adı geçen biri. Her zaman hayalini kurduğu çocuk kliniğinin sahibi. Çocukların, doktoru değil, Hilal’i. Annelerine "Doktora gidelim" demiyorlar, "Hilal’e gidelim" diyorlar. Nasıl demesinler? Hilal, onları 6 odalı, üstelik her odası gerçekten çocuklar için tasarlanmış bir mekanda ağırlıyor. Her oda, ayrı bir çocuk kahramanın konseptiyle döşenmiş. Bir oda, Spiderman odası. Bir oda, Casper odası. Bir oda Külkedisi odası. Kliniğe gelirken anne, özel olarak talebini belirtiyor, "Bizimki Spiderman’i istiyor!" Çocukları mutsuz eden bir hastalığı, bulundukları yerden mutlu olmalarını sağlayarak tedavi ediyor Hilal Mocan. Şu anda annelerin en çok aradığı isimlerden biri. Atina’dan, Londra’dan, Miami’den, Bakü’den, Moskova’dan arıyorlar. Çocukları için tavsiyeler istiyorlar, bazen akut bir hastalık için bazen de sadecesebze çorbasına kaç kaşık pirinç katacağını sormak için. Onun hayatı çocuk sesleri ve çocuk dertleri arasında geçiyor. Bundan hiç şikayeti yok. Aksine gözleri parlıyor. O kendini bilimeve çocuklara adamış biri...

BEN ŞANSLIYDIM

Eğer bir doktor, cebindeki parayı hesap ediyorsa, kafası çok rahat olmaz. Benim böyle bir şansım vardı. Hali vakti yerinde bir aileden geliyorum. Annem yurtdışında kongreye katılabilmem için maddi destekte bulunurdu. "Git İngiltere’ye araştır" derdi. Aynısını ben de çocuklarıma söyledim: "Eğer bilim için bir şey yapacaksanız, sınırı yok, size desteğim sonsuz." Allah’a şükür ikisi de çok iyi okudu. Birisi Robert Kolej’le Hacettepe İngilizce Tıp’ı bitirdi, onur öğrencisi olarak ve sonunda göz doktoru oldu. Diğeri Bilkent’i bitirdi, Amerika’da çift master yaptı...

ZANNETTİĞİNİZ GİBİ DEĞİL EBRU ŞALLI İNSANI ŞAŞIRTACAK KADAR BİLGİLİ VE İLGİLİ BİR ANNE

Ebru Şallı, "Kocam çocuğumdan önce gelir!" dedi, acayip tepki aldı. Tepkiler haklı mıydı haksız mı?

- Ben Ebru’nun yanlış anlaşıldığını düşünüyorum. Doğumdaki sezaryen doktoru bendim, o zamandan beri oğlu Beren’i takip ediyorum. Çok dikkatli ve çocuğuna düşkün bir annedir. Beren’de en ufak bir detayı kaçırmaz. Ve neredeyse bir doktor kadar beslenme olayına hakimdir. İtiraf edeyim, beni de şaşırtmıştı bu durum. Biri daha var böyle: Emel Yıldırım. Bu iki anne, çocukları tık dese, alarma geçerler. Ben, bana gelen annelere sorarım mesela: "Sebze çorbasına ne koyuyorsunuz?" Kendi pişirmiyorsa sayamaz içindekileri, bakıcı cevap verir. Zannedilenin aksine Ebru kimseyi konuşturmaz, başlar ıspanakların yapraklarından, koyduğu suyun miktarına kadar anlatmaya. Buharda mı pişiriyor, baby cook mu kullanıyor. Oğlu için deliren bir anne. Ama kocası için de deliren bir kadın. İki zenginliği var yani. Bizde çocuk doğuran kadınlar genelde kocalarını ihmal ederler. Belki de onun vermeye çalıştığı mesaj buydu: "Çocuğunuzu çok sevin ama kocanızı da ihmal etmeyin." Yanlış anlaşıldı...

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/3921495.asp?yazarid=12

Çocuklar, annelerinin-babalarının istediklerinin aksini yapmak uzmanıdır. Benim çocuğum ‘otur’ denilince kalkar, ‘kalk’ deyince de oturur. Arada nadiren denileni yapar ve oturur ama bu da birkaç saati alır.

Annesi böyle bir çocuğa sabırla oynanabilecek oyuncaklar almakta ısrarlı nedense. Bunlara karşı da değilim. Evin içinde oğlanı bulmayı başarırsak gayet tabii ki bu oyuncaklarla oynatmayı da deneyeceğiz. (Oğlanı bulamamamızın nedeni de evin çok büyük filan olmasından kaynaklanmıyor. Bu tür önyargılar olabiliyor zaman zaman. Örneğin; benim gibi bir insanın büyük bir evde ve hatta yalıda oturması gerekiyormuş. Ben gerçeklere karşı değilim de, sadece şu var: Evimiz eğer denildiği gibi bir yalı ise o zaman ben denizi neden göremiyorum bu evden ki... Ne kadar uğraşsam denizi bir türlü bulamıyorum. Bir kere evden çıktım ve arabaya atlayıp gittim denizi bulmak için. (Dönüşte Rana beni azarladı. Nereye gittiğimi de söyleyince ‘bana yalan söyleme’ diye bağırdı)

SİZE CÜCE TAKLİDİ YAPACAĞIM DİYOR

Oğlanı evde bulamıyoruz, çünkü son zamanlarda kendi başına çıkması imkansız olan yerlere girip çıkamamaya veya bilinçli bir şekilde çıkmamaya başladı nedense. Bundan son derece keyif de alıyor. Rana ile bende ‘acaba şimdi nerelere gizlendi de çıkamıyor ki’ korkusu başladı. Sanki yeni bir korku ögesine ihtiyacımız varmış, zaten var olan korkularımız yetmezmiş gibi, gece görünürde vukuatsız otururken aniden ayağa kalkıp çocuk arama partileri düzenliyoruz. Bugüne kadar her aramamızın sonunda onu bulduk. Bulduktan sonra öyle bir azıyor ki bulduğumuza pişman bile oluyoruz. Size bir şey söyleyeyim mi; bu oğlan yakında evden kaçar, biz de onu bulamıyoruzdur, ‘mutlaka evde bir yerdedir’ diyerek polise bile haber vermeyiz büyük ihtimalle.

Şunu bilin ki, ben eskiden çocukları sevmezdim (hâlâ da genelde sevdiğim pek söylenemez) ve sabretme eşiğim hayli düşüktü. (Örneğin istediğimi 45 saniye içinde yapmayan bazı kişileri boğazlamaya çalıştığım da olmuştur) Şimdi oğlumu çok seviyorum ve zorla da olsa sabretmeyi öğrendim. Ama hâlâ daha arada bir sabrımı test ettiği oluyor. Örneğin; anaokuluna gitmeden önce sabahları oğlanı kaldırma işini ben üstlenmiş durumdayım. Yatağı ile tuvaletin arası 3 metre ya vardır ya yoktur. Bu mesafeyi kat edip işi bitirmemiz bazen üç saatimizi alabiliyor. Bence oğlum bir dâhi, her sabah farklı bir kriz yaratabiliyor. Bazı sabahlar yataktan çıkmak istemiyor. Bazen çıksa bile tuvalete gitmek yerine oyun oynamaya başlıyor. Ender sabahlarda ise yataktan güzelce çıkıp doğru tuvalete gidiyor ve gayet tabii ki benim içim mutlulukla doluyor, ama bu his kısa sürüyor. Çünkü bu sefer de sorunsuz geldiği tuvalette pijamasını çıkartmak istemiyor. Bir şeyi yapmak istemeyen bir çocuğa o şeyi yaptırmak da mümkün olmadığından biz oracıkta beklemeye başlıyoruz. Çocuğum yokken böyle bir durumu hayal ettiğimde öyle davranan çocuğu lime lime doğrayıp her bir parçasını kıyma yaptığımı bile hayal ederdim. Şimdilerde ise sadece sabrediyorum. Gazete çalışanlarına da anlattım, ‘sabah 8.30 ila 10.00 arasında gözüme gözükmeyin’ dedim. Çünkü o saatler gazetede yanlış arama saatimdir. Yanlışı bulduğum an önüme ilk çıkandan öcümü alabilirim. Sabahki stresi de ancak böyle atabiliyorum. Örneğin; geçenlerde dış haberlerde bir yanlış vardı, ulaştırma servisinden iki kişiyi işten çıkardım, çünkü sabah vakti ilk kez onları görmüştüm.

Rana ise sabah oğlanı daha yavaşlatacak, mahmurlaştıracak müzikleri kullanmakta ısrarlı. Ben bir an önce uyanması için heavy metal çalınmasını istiyorum, Rana ise sabah vakti oğlanın odasında keman veya piyano konçertosu çalıyor. Bu müzikler o kadar uyuşturucu ki, oğlanı uyandırmaya uğraşırken ben ayakta uyumaya başlıyorum, uyandığımda ise oğlan hâlâ yatakta ama cin gibi gözlerle bana bakıyor durumda oluyor.

Ne yaparsa yapsın insan kendi çocuğuna kızamıyor, çünkü 90 küsurluk boyuyla oğlan ‘size cüce taklidi yapacağım’ diyor ve de yapıyor. Aniden karşınızda beliriverip ‘Arçelik demek yenilik demek’ diye bağırarak şarkı söyleyebiliyor. İşte o anda da sabrınız yeniden şarj oluveriyor. Şarkısını duyduktan sonra bunu da nereden öğrendiğini anlayamadık. Çünkü ona televizyon seyrettirmiyoruz. (Evet İbo Şov’dan bile mahrum yetişen bir kuşak da olabilecek inşallah) Bu muammayı uzun süre çözemedik. Sonunda çocuğun okulda ‘Çelik’ adlı robot ile arkadaş olduğunu anladık da rahatladık.

http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=27319,,104