ekumcu@hurriyet.com.tr

AMERİKA’daki finansal kriz kötü konut kredileri yüzünden çıktı.

Ama, bugün gelinen noktada nedenlerin önemi artık kalmadı. Kredi krizi güven krizine dönüştü. Güven krizi neredeyse tüm finans sistemine yayıldı ve giderek derinleşiyor.

Finansal araçlardan hızlı çıkışlar yaşanıyor. Önce finansman bonosu piyasası çöktü. Elindeki finansman bonolarını satabilenler sattı. Satamayanlar piyasası olmayan bir yatırım aracıyla baş başa kaldılar. Konut kredilerine baz edilmiş yatırım araçları herkesin eline yapıştı.

Yatırımcıların elinde satamadıkları varlıklar arttıkça likidite sıkışıklığı derinleşmeye başladı. Son on yılda çok hızlı gelişen "credit default swap" piyasası çok hızlı bir biçimde kurudu. Yatırımcılar yatırım fonlarından çıkmaya başladılar. Likidite sıkışıklığı arttıkça, geleceğinden şüphe duyulmayan krediler dahi bankalarca geri çağırılmaya başlandı. Benzer gelişmeler Avrupa’da da yaşanıyor. Kısacası, dünyanın gelişmiş ülkelerinde finansal sistem hızlı bir daralma sürecine girdi.

SORULAR

Gelişmiş ülkelerin finans sistemlerinde yaşanan erime sürecinin nerede duracağı henüz belli değil. Ama, belli olan, ekonomik faaliyetler artık çok daha küçük bir finans sistemi tarafından, azalmış risk iştahı ile fonlanacak. Yani, küresel düzeyde mali kaynaklar eskiye göre çok daha kıt ve seçici olacak.

Mali kaynaklarda yaşanan göreli kıtlık ekonomik faaliyetlerin hacmini de olumsuz etkileyebilir. Yakın zamana kadar Amerikan ekonomisinin 2009 yılı içinde yeniden canlanma sürecine girebileceği konuşulurken, şimdi, Amerikan ekonomisinde ciddi bir resesyonun bu yılın son çeyreğinden itibaren yaşanabileceği konuşuluyor. Avrupa zaten resesyonda sayılır.

Gelişmiş ülkelerde yaşanan resesyonun Türkiye’de üretilen mal ve hizmetlerin dış talebini olumsuz etkileyebileceği riski çok fazla tartışma gerektirmiyor. Türkiye ekonomisi açısından çok daha önemli olan bugünkü üretim düzeyini devam ettirebilmek için gerekli dış finansmanın bulunup bulunamayacağı.

Bugünkü üretim düzeyini devam ettirebilmek yaklaşık 50 milyar dolarlık bir cari işlemler açığını gerektiriyor. Gelişmiş ülkelerde daralan finans piyasaları karşısında gelişmekte olan ülkelere yönelik uluslararası sermaye akımları hacmi bugünkü düzeylerde kalır mı? Çok zor. Gelişmekte olan piyasalara yönelik sermaye akımları hacminde bir düşüş yaşandığı halde, Türkiye önümüzdeki dönemde yılda 50 milyar dolar civarında taze dış finansman bulabilir mi? O da çok zor. Şimdiye kadar herkes yurtdışından kendi parasını getiriyor idiyse, artık o da bitmiştir herhalde!

SORUN YENİ BAŞLIYOR

Bu şartlarda, dış finansman sıkıntısından kaynaklanan bir arz sorunu yaşamamız çok güçlü bir olasılık. Yani, geçmişe göre daha az dış finansman gerektiren bir üretim düzeyi söz konusu olacak. Buna karşılık, beklentiler ve iç talep koşulları faiz ve kurların düzeyini belirleyecek. İç talep daha az dış finansman gerektiren üretim düzeyi ile tutarlı gelişmediğinde ya da beklentiler bozulduğunda, faiz ve kurların düzeyi iç talebi üretim düzeyi ile tutarlı hale getirecek.

Gelişmiş ülkelerde yaşanan krizin boyutu ile karşılaştırıldığında, Türkiye ekonomisi henüz çok fazla bir şey görmedi denebilir. Bu gözlemden yola çıkarak "gördünüz, bize fazla bir şey olmuyor" sonucuna varılabilir. Bu, aceleyle verilmiş bir yargı olur.

Türkiye ekonomisi de dahil, gelişmekte olan ülkelerin sorunları asıl şimdi başlıyor. Gelişmiş ülkelerdeki sorunları çözüm yoluna sokmak uzadıkça, bizlerin de ödeyeceği maliyetin boyutları artıyor.
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/9989680.asp?yazarid=7&gid=61&sz=84879

MART ayına yönelik açıklanan Hazine borçlanma programının bir parçası olarak Hazine 2001 yılında çıkardığı dövize endeksli borçlanma senetlerini piyasa şartlarına göre bir kısmını erken itfa edecek. Hazine buna neden gerek duydu?

Borçlunun mali durumu düzeldiğinde ve piyasa şartları olumlu olduğunda, borçlarının bir kısmını erken itfa etmesi normaldir ve akılcı bir davranıştır. Hazine’nin de, normalde haziran ayında itfa edecek borçlanma senetlerini mart ayında geri alıp bunların yerine uzun vadeli borçlanma senetleri satması normal karşılanmalıdır. Bu yolla, hem borç stokunun bir bölümünün maliyeti dövize endeksli olmaktan çıkacak hem de borç stokunun vadesi uzatılmış olacaktır.

Böyle bir yaklaşım neden bir yıl evvel yapılmadı da, şimdi yapılmaya çalışılıyor? Galiba, bu yaklaşımın arkasında borç idaresi ilkelerinden çok döviz kurlarına dolaylı müdahale etme isteği yatmaktadır.

DOLAYLI MÜDAHALE ARZUSU

Beş yıl önce piyasaya çıkmış döviz kuruna endeksli devlet iç borçlanma senetleri üç-beş bankanın elinde bulunmaktadır
. Bu bankalar ellerindeki dövize endeksli tahvilleri "döviz varlıkları" olarak kabul ederek döviz üzerinden olan varlık ve yükümlülük miktarlarını dengelemektedirler. Ellerinden döviz varlığı olarak kabul edilen bir varlığın çıkıp yerine TL cincinden varlıklarından girmesi bilançolarında döviz varlıklarını azaltıp döviz üzerinden olan varlık-yükümlülük dengesini bozacaktır. Dengeyi yeniden sağlamak için bankalar döviz alıp döviz üzerinden varlıklarını artırmak zorunda kalabileceklerdir.

Kısacası, Hazine, bankaların bilanço dağılımını piyasa şartları içinde değiştirmeye çalışarak bankaların döviz talebini artırmaya ve dolaylı bir biçimde döviz piyasasına müdahale etmeyi amaçlamış gibi görünmektedir.

Erken itfa edecek borçlanma senetlerinin miktarı 3 milyar dolardır. Bankalar 3 milyar dolar tutarındaki tahvilleri Hazine’ye geri verip yerine eşdeğer YTL tahvilleri alsalar ve başka bir şey yapmasalar döviz pozisyonları 3 milyar dolar kadar daha fazla açığa düşecektir. Bu miktar risk idaresi açısından kendilerine tanınan limitin oldukça altındadır. Dolayısıyla, arzulandığı biçimiyle bankalar ek döviz talebi yaratmayabilirler.

Konunun ilginç yanı, bankaların bu yolla ek döviz talebi yaratıp yaratmayacağı değil, çeşitli maliye ve borç yönetimi politikaları ilkeleriyle para politikası ilkelerinin birbirine karıştırılmasıdır. Döviz kuruna bir kamu otoritesinin doğrudan ya da dolaylı müdahalesi para politikasını ilgilendiren bir konudur. Dolayısıyla, döviz kurlarına müdahale edilecekse, bu Merkez Bankası’nın işidir.

FAYDASI OLMAZ

Maliye ve borç idaresi politikası ise fiyat riskini asgariye çekerek Hazine’nin en ucuz bir biçimde borçlanmasını ilke edinir
. Hazine açısından, mart ayından haziran ayına kadar dövize endeksli tahviller mi daha maliyetli, yoksa yıllık bazda yüzde 13’ün üzerinde maliyeti olan YTL tahviller mi daha maliyetli olacaktır? Hazine dövize endeksli tahvillerden YTL tahvillerine geçişte de bir maliyet ödeyecektir.

Maliyeti bir kenara bıraksak da, konuya yaklaşım yanlıştır. Bu çeşit uygulamalar "bir atımlık barut" gibi devamı sağlanamayacak, faydadan çok orta dönemde zararlı olarak uygulamalardır. Piyasa mekanizması içinde merkezi otoritenin debelendiği izlenimini verir ve gizli kalmış zaaflarını ortaya çıkarır.

Piyasa ekonomisine alışmaya çalıştığımız 1980’li yıllarda bunun çok örnekleri yaşanmıştır. Faydadan çok zarar üretilmiştir.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/4028829.asp?yazarid=7

ULUSLARARASI sermaye hareketleri hacmindeki baş döndürücü artış gelişmekte olan ülkelerin döviz rezervlerini daha önce görülmemiş bir biçimde artırdı.

Bizim gibi birçok gelişmekte olan ülkenin parası değerlenirken merkez bankaları yoğun bir biçimde döviz alıp rezervlerini artırıyorlar.

Gelişmekte olan ülkelerin merkez bankaları döviz rezervlerini artırmasalar bastıkları para çok daha fazla değerlenecek. Enflasyon riskini artırmadığı sürece merkez bankalarının döviz rezervlerini artırmalarının bu açıdan bir sakıncası yok. Geçekten de, gelişmekte olan bir ülkenin merkez bankası için "yeterli döviz rezervi" diye bir sınır yoktur.

ASYA KRİZİ

Optimum döviz rezervi
kavramı akademik çevrelerde 1960’lı ve 1970’li yıllarda çok tartışıldı. Özellikle, dünya ödemeler sisteminde altın standardı bırakılıp dalgalı kur sistemine geçildiğinde, döviz kurlarında göreli istikrarın sağlanması açısından optimum döviz rezervi kavramı çok ilgi çekti.

O dönemdeki çalışmalar çoğunlukla yeterli döviz rezervi düzeyini ülkenin döviz harcamaları ve döviz kazançlarına bağladılar. Yani, klasik bakış açısıyla, cari işlemler hacmi ile optimum döviz rezervi kavramı oluşturulmaya çalışıldı. Sermaye hareketlerinin hacmi artıp da, aslında döviz kurlarındaki hareketlerin cari işlemler hacminden değil de, sermaye hareketlerinden kaynaklandığı anlaşılınca, optimum rezerv kavramı da büyük ölçüde rafa kalktı. Kısa vadeli borç stoku ile döviz rezervleri düzeyi arasında afaki bir ilişki kurulmaya çalışıldı.

1990’lı yılların ikinci yarısında Güneydoğu Asya ülkelerinde yaşanan ekonomik kriz büyük ölçüde iç dengelerin tetiklediği ödemeler dengesi kriziydi. Yıllarca döviz biriktiren Asya kaplanları bir anda biriktirdikleri döviz miktarının sermaye çıkışını karşılayamadıklarını gördüler. "Yeterli döviz rezervi düzeyi yoktur" kavramı Asya Krizi ile daha iyi anlaşıldı. Bunun üzerine, IMF, geçmişte bizim de faydalandığımız farklı destek biçimleri geliştirdi. Artık, konu, cari işlemler dengesi değil, sermaye dengesinin finansmanı haline geldi.

Asya Krizi öncesi, döviz rezervleri Güney Kore’de 33 milyar dolar, Tayland’da 38 milyar dolar, Endonezya’da 24 milyar dolar ve Malezya’da 27 milyar dolardı. Krizi bu düzeydeki döviz rezervleri önleyemedi. Şimdi, bu ülkelerin bazılarının üç misline varan daha fazla döviz rezervleri var. Yeterli mi? Ekonomideki kırılganlıklar hala konuşuluyor.

Bir kriz çıktığında, büyük bir olasılıkla bu ülkeler için 100 milyar dolar döviz rezervi de yetmeyebilecektir. Çünkü, yabacı sermaye çıktığında, giden dövizlerin kurlar üzerine baskısı gelen dövizin kurlar üzerinde yarattığı baskıdan çok farklı olabilmektedir. Rezervleri döviz kurunun istikrarı için kullanabilme kabiliyeti konunun bir başka boyutudur.

SOSYAL MALİYET

İstikrarlı dönemlerde merkez bankalarının döviz rezervi biriktirmesi hep merak konusu olmaktadır. Döviz rezervi biriktirmek merkez bankalarının yurt dışına borç vermesi anlamına gelir. Çünkü, bilançolarında biriktirdikleri varlık (döviz rezervi) bir başka ülkenin yükümlülüğü (dış ülkelerdeki mevduatlar ya da yabancı devlet bonoları) durumundadır. Yurt içinde herkes kredi ararken, merkez bankaları kendi devletlerine kredi vermezlerken, yurt dışına borç vermeleri çoğu kişiye akıllı bir iş gibi görünmemektedir.

Merkez bankalarının döviz rezervi biriktirmek için harcadığı paralar vatandaşa yol, su ve elektrik olarak gitse çok daha iyi olacakmış gibi bir görüş oluşmaya başlar. Buradan hareketle, "döviz rezervi biriktirmenin sosyal bir maliyeti yok mu?" sorusu sorulabilir.

Bir başka yazıda bu konuya yer vereceğim.Optimum döviz rezervi düzeyi


ULUSLARARASI sermaye hareketleri hacmindeki baş döndürücü artış gelişmekte olan ülkelerin döviz rezervlerini daha önce görülmemiş bir biçimde artırdı.

Bizim gibi birçok gelişmekte olan ülkenin parası değerlenirken merkez bankaları yoğun bir biçimde döviz alıp rezervlerini artırıyorlar.

Gelişmekte olan ülkelerin merkez bankaları döviz rezervlerini artırmasalar bastıkları para çok daha fazla değerlenecek. Enflasyon riskini artırmadığı sürece merkez bankalarının döviz rezervlerini artırmalarının bu açıdan bir sakıncası yok. Geçekten de, gelişmekte olan bir ülkenin merkez bankası için "yeterli döviz rezervi" diye bir sınır yoktur.

ASYA KRİZİ

Optimum döviz rezervi
kavramı akademik çevrelerde 1960’lı ve 1970’li yıllarda çok tartışıldı. Özellikle, dünya ödemeler sisteminde altın standardı bırakılıp dalgalı kur sistemine geçildiğinde, döviz kurlarında göreli istikrarın sağlanması açısından optimum döviz rezervi kavramı çok ilgi çekti.

O dönemdeki çalışmalar çoğunlukla yeterli döviz rezervi düzeyini ülkenin döviz harcamaları ve döviz kazançlarına bağladılar. Yani, klasik bakış açısıyla, cari işlemler hacmi ile optimum döviz rezervi kavramı oluşturulmaya çalışıldı. Sermaye hareketlerinin hacmi artıp da, aslında döviz kurlarındaki hareketlerin cari işlemler hacminden değil de, sermaye hareketlerinden kaynaklandığı anlaşılınca, optimum rezerv kavramı da büyük ölçüde rafa kalktı. Kısa vadeli borç stoku ile döviz rezervleri düzeyi arasında afaki bir ilişki kurulmaya çalışıldı.

1990’lı yılların ikinci yarısında Güneydoğu Asya ülkelerinde yaşanan ekonomik kriz büyük ölçüde iç dengelerin tetiklediği ödemeler dengesi kriziydi. Yıllarca döviz biriktiren Asya kaplanları bir anda biriktirdikleri döviz miktarının sermaye çıkışını karşılayamadıklarını gördüler. "Yeterli döviz rezervi düzeyi yoktur" kavramı Asya Krizi ile daha iyi anlaşıldı. Bunun üzerine, IMF, geçmişte bizim de faydalandığımız farklı destek biçimleri geliştirdi. Artık, konu, cari işlemler dengesi değil, sermaye dengesinin finansmanı haline geldi.

Asya Krizi öncesi, döviz rezervleri Güney Kore’de 33 milyar dolar, Tayland’da 38 milyar dolar, Endonezya’da 24 milyar dolar ve Malezya’da 27 milyar dolardı. Krizi bu düzeydeki döviz rezervleri önleyemedi. Şimdi, bu ülkelerin bazılarının üç misline varan daha fazla döviz rezervleri var. Yeterli mi? Ekonomideki kırılganlıklar hala konuşuluyor.

Bir kriz çıktığında, büyük bir olasılıkla bu ülkeler için 100 milyar dolar döviz rezervi de yetmeyebilecektir. Çünkü, yabacı sermaye çıktığında, giden dövizlerin kurlar üzerine baskısı gelen dövizin kurlar üzerinde yarattığı baskıdan çok farklı olabilmektedir. Rezervleri döviz kurunun istikrarı için kullanabilme kabiliyeti konunun bir başka boyutudur.

SOSYAL MALİYET

İstikrarlı dönemlerde merkez bankalarının döviz rezervi biriktirmesi hep merak konusu olmaktadır. Döviz rezervi biriktirmek merkez bankalarının yurt dışına borç vermesi anlamına gelir. Çünkü, bilançolarında biriktirdikleri varlık (döviz rezervi) bir başka ülkenin yükümlülüğü (dış ülkelerdeki mevduatlar ya da yabancı devlet bonoları) durumundadır. Yurt içinde herkes kredi ararken, merkez bankaları kendi devletlerine kredi vermezlerken, yurt dışına borç vermeleri çoğu kişiye akıllı bir iş gibi görünmemektedir.

Merkez bankalarının döviz rezervi biriktirmek için harcadığı paralar vatandaşa yol, su ve elektrik olarak gitse çok daha iyi olacakmış gibi bir görüş oluşmaya başlar. Buradan hareketle, "döviz rezervi biriktirmenin sosyal bir maliyeti yok mu?" sorusu sorulabilir.

Bir başka yazıda bu konuya yer vereceğim.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/4015975.asp?yazarid=7 

DEVLETİN her şeyi kontrol ettiği bir ekonomiden piyasa mekanizmasının egemen olduğu bir ekonomiye geçtiğimizi sanıyorduk. Yanılmışız. Meğerse, vatandaşın mutluluğu adına devletin hiçbir şeyden elini çektiği yok. Aksine, yeni ortamda eski alışkanlıklarla yapılan müdahaleler daha da çarpık bir görüntü yaratıyor.

Bir arpa boyu yol gidememişiz. Faizlerin piyasada belirlendiğini sanıyorduk. Yanılmışız. İki özel ya da tüzel kişi arasında yapılan sözleşmenin, yürürlükteki yasalara aykırı olmadığı taktirde, hiçbir biçimde üçüncü kişiler tarafından değiştirilemeyeceğini sanıyorduk. Orada da yanılmışız.

KREDİ KARTLARI KANUNU

Yeni yürürlüğe giren Banka Kartları ve Kredi Kartları Kanunu
’na göre, bankalar ile kredi kartları müşterileri arasında geçmişte yapılan sözleşmelerin hükümleri değiştiriliyor. Bu yolla vatandaşın mağduriyetinin önlendiği sanılıyor. Burada da kanun koyucu yanılıyor. Bu yasadan en fazla zarar görecek kesim yine kredi kartlarını kullananlar olacaktır. Kazananlar geçmişteki kredi kartları borçlarını ödemeyenlerdir. Ya bundan sonrası?

Bundan sonraki mağduriyetleri önlemek için de kanun koyucu tedbirler almış görünüyor! Kanunun 26. maddesinde "Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, azami akdi ve gecikme faiz oranlarını tespit etmeye yetkilidir ve belirlediği bu oranları 3 ayda bir açıklar" deniliyor. Yani, Merkez Bankası’nın vatandaşı mağdur etmeyecek bir faiz oranını tespit edeceği düşünülüyor. Merkez Bankası’na kolay gelsin(!).

Kredi kartları faizlerini beğenmeyerek Merkez Bankası’na ateş püsküren vatandaşlarımız Merkez Bankası’nın para politikasını, açıklanacak enflasyon hedeflerini ya da hedefe yönelik alınacak tedbirleri de beğenmeyebileceklerdir. Merkez Bankası vatandaşın günlük işlerine karıştırılmaktadır. Vatandaşlara Merkez Bankası’nın asıl işi olmayan konularda eleştirme olanağı yaratılmaktadır.

Bundan sonra kredi kartlarında faiz oranlarını beğenmeyen vatandaşlarımız Merkez Bankası’nın önünde mitingler yaparak 3 ayda bir açıklanacak faiz oranlarını protesto edebilir. Merkez Bankası da vatandaşı yatıştırmak için gerekli önlemleri alır herhalde(!).

Merkez Bankası vatandaşlarla karşı karşıya getirilmektedir. İşin en vahim tarafı da buradadır.

KALP VE KAFA

Merkez Bankası yönetiminin bu kanunda Merkez Bankası isminin geçmesinden ne denli rahat ya da rahatsız olduğu konusunda bir fikrim yok. Ama, bundan böyle, idari ve işlevsel bağımsızlığı söz konusu olup en önemli misyonunun fiyat istikrarını tesis edip korumak olan bir merkez bankası yönetiminin böyle bir kanunda Merkez Bankası adının geçmiş olmasından çok memnun olacaklarını sanmıyorum
.

Kredi kartlarında mağduriyeti önleyelim derken serbest piyasa ekonomisinin vazgeçilmez ilkeleri ayaklar altına alınmaktadır. Eski alışkanlıklarımız depreşmektedir. Yeni sistemde eski alışkanlıkları devam ettirmek çok komik olmaktadır.

Kalbimiz serbest piyasa ekonomisinden yana olup kafamız olmayınca, böyle komik görüntüler veriyoruz. Sonuçta, bir arpa boyu kadar dahi yol gidemiyoruz.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/4008745.asp?yazarid=7

MAKRO ekonomik alanda çok önemli kazanımlar elde edildi. Ekonomik büyümeden hiç ödün vermeden enflasyon yüzde 90’lardan tek haneli rakamlara indi. Nominal ve reel faizler aynı paralelde düştü. Beş yıl önce bunların hiçbirini hayal dahi edemezdik.

Döviz kurları göreli bir istikrara kavuştu. Ekonominin üzerinden sis perdesi kalkıp ileriye dönük hesaplar yapmak giderek daha kolaylaştı. Birçok sanayici bugünlere bakıp geçmişte enflasyonlu ortamda ne denli afaki kararlar alıp el yordamıyla işleri idare ettiklerini şimdi daha iyi anlamaya başladılar.

ENFLASYON ÇÖZÜM OLAMAZ

Makro ekonomik ortamın göreli olarak düzelmesi mikro alanda sorunların azaldığı anlamına gelmiyor
. Aksine, makro sorunların içinde yaşamaya alışmış kesimler uyum sorunu çekiyorlar. Mikro sorunlar daha da ağırlaşıyor. Bir anlamda, "sudan çıkmış balık" gibi yeni ortam birçok alanda sorunmuş gibi görünmeye başlıyor.

Ekonomik büyüme bir süre işsizliğe çözüm olamıyor. Verimlilik artışını yeterince gerçekleştiremeyen sanayiler yeni ortamda yaşamakta zorlanıyorlar. İç piyasalarda yurt dışından gelen rekabetin etkisi giderek daha da olumsuz hale geliyor. Ücretler ekonomik büyüme ve verimlilik artışı paralelinde artmıyor. Küçük ölçekli işletmeler giderek zorlanıyor. Ekonomi sanki bir kısır döngüye giriyormuş gibi bir izlenim doğuyor.

Bu aşamada, siyaset kaçınılmaz olarak devreye giriyor. Çünkü, yaşanan sorunların çoğu siyasetin duyarlı olduğu konular. İşsizlik siyaseti yıpratıyor. Küçük işletmelerin zor duruma girmesi siyasetçileri kaygılandırıyor. Kısacası, enflasyonlu ortamdan daha kötü duruma gelmiş kitleler "siyasetçinin dertlerine derman olmadığını" düşünmeye başlıyorlar.

Bu noktada siyasetin direnme gücü öne çıkıyor. "Acaba, enflasyonu çok hızlı mı düşürdük?" sorusu akılları kurcalamaya başlıyor. "Biraz enflasyon daha mı iyi olur?" sorusu sorulmaya başlıyor. Çoğu zaman da, bir aşamada, siyasetçi bu sorulara olumlu yanıt veriyor. "Biraz enflasyondan bir şey olmaz" anlayışıyla kazanımlar kaybediliyor. Durumunun düzeltilmesi hedeflenen kitleler daha da kötü duruma düşüyorlar.

DENEYİMLER

Uluslararası deneyimler bu çeşit senaryolarla doludur
. 1980’lerin başında istikrar programını başarıya ulaştırmış Meksika mikro sorunların neden olduğu baskılar dayanamayıp 1990’ların başında ekonomisini çökertti. 1990’ların başında ekonomik istikrarı oluşturan Arjantin para politikasıyla uyumlu olmayan mali politikalar uygulamaya başlayınca ekonomisini tarihinin en derin krizine soktu. 1980’lerin başında ekonomik istikrar yoluna kararlı adımlarla başlayan Türkiye 1987’de "biraz enflasyondan bir şey olmaz" anlayışını benimsedi ve 2001 yılında dağıttı. Brezilya’nın yo-yo görüntüsü ortada.

Şimdi, yeniden bir dönüm noktasına gelmiş gibi görünüyoruz. Çeşitli üreticiler iki günde bir Başbakan’ı ziyaret etmeye başladılar. Hükümetin iki seçeneği var.

Hükümet üzerine gelen baskılara direnecek ve kalıcı ekonomik istikrar tesis edilebilecek. Ya da, "bu ekonomiyi çok sıktık, biraz enflasyondan bir şey olmaz" denecek ve tehlikeli sulara girmiş olacağız. Bu şekilde, hükümet de aslında kalıcı istikrara kendisinin de inanmadığını göstermiş olacak. Birinci seçenekte direnen hükümet mikro sorunların da giderek hafiflediği kalıcı istikrarı oluşturmuş olacak.

Ekonomik istikrar ortamı enflasyonlu ortamdan çok farklıdır. Enflasyonlu ortamda yaşam şansı bulmuş üretimler eskiden kalma yaşam tarzı ile istikrarlı ortamlarda yaşamayabilirler. Oldukları halleriyle orta-uzun dönemde yaşama şansı olmayan işletmeleri ayakta tutmaya çalışmak kısa dönemde altından kalkılamayacak ekonomik sorunlara davetiye çıkarmak olur.

Biraz enflasyondan çok şey olur.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/3998419.asp?yazarid=7

EKONOMİK yapısı birbirine çok benzemeyen Avrupa ülkeleri parasal bir birlik oluşturdular.

Kendi paralarını ortadan kaldırıp Euro adında bir para kullanmaya başladılar. Bu ülkeler parasal birliğe giderken maliye politikalarında da benzer bir yeknesaklık oluşturamadılar. Her ülkenin kendine göre çeşitli alanlarda vergi oranları var.

Para aynı olunca, paranın üzerindeki faiz oranı da tüm ülkelerde aynı oldu. Ama, enflasyon ülkeden ülkeye değişiyor. Üretimdeki büyüme de ülkeler arasında farklılık gösteriyor. İşsizlik oranlarındaki farklılık daha da çarpıcı bir resim oluşturuyor. /_newsimages/1131328.jpg

Kısacası, Euro kullanan ülkelerin tüm makro ekonomik verileri birbirinden çok farklıyken, paraları aynı oldu. Aynı parayı kullanan ülkeler ücret ve fiyatlarda gerekli esneklikleri oluşturamadıklarından para birliği bazı ülkeler için bir cendere halini almaya başladı.

KİM GİDER?

Euro’yu basan Avrupa Merkez Bankası doğal olarak tek bir ülkenin ekonomik şartlarına göre değil, Euro kullanan ülkelerin ortalamalarına bakarak para politikasını oluşturmaya çalışıyor. Ortalamanın bir tarafında olan ülkeler Avrupa Merkez Bankası üzerine bir yönde baskı yaparken, ortalamanın diğer tarafındakiler farklı yönde baskı yapıyorlar. Avrupa’da para politikası giderek farklı ülkelerin lobi faaliyetlerinin bir sonucu olmaya başlıyor. Tehlike de burada başlıyor.

Euro bölgesinin genelde ekonomi alanında ve özelde para politikası konusunda iki önemli sorunu var. Birincisi, farklı ekonomik yapıların tek para altında toplanmasının getirdiği kısıtlar. Diğeri ise, parasal birliğin farklı ekonomik yapıları değiştiremeyip birbirine yaklaştıramaması. İkinci sorun giderek ağırlaşıyor. Ağırlaşan sorunların arkasında parasal birliğin gerektirdiği yeterli ücret ve fiyat esnekliğinin oluşamaması da var. Sorunlar ağırlaştıkça, "Acaba Euro kullanmaktan ilk önce hangi ülke vazgeçecek?" sorusu da daha sık sorulmaya başlanıyor.

İSPANYA VE İTALYA

Tabloda Euro bölgesindeki bazı ülkelerin enflasyon, büyüme, işsizlik ve cari işlemler dengesi rakamları verilmektedir. Bu verilerden, İspanya ve İtalya’nın Euro kullanmaktan çok memnun olamayacakları açıktır. İtalya’da büyüme sıfırdır. İspanya’da hem enflasyon ortalamanın oldukça üzerindedir hem de işsizlik fazladır. Cari işlemler açığı da giderek artmaktadır.

Euro kullanmak İtalya ve İspanya gibi ülkelerin rekabetçi konumlarını giderek olumsuz etkilemeye başlamıştır. Bu ülkeler bir anlamda Almanya ve Fransa gibi Euro bölgesinin büyük ülkelerinin iktisadi alanda işledikleri günahların fiyatını ödemek durumunda kalmaktadırlar. Buna karşılık, çok farklı bir yapıda olan İrlanda gibi ülkeler Euro kullanma sayesinde altın çağlarını yaşamaktadırlar. Birçok açıdan, AB’ye katılan son on ülkenin makro ekonomik verileri önceki on beş ülkeden daha iyi görünmektedir.

Euro bölgesinde yaşanan sorunlar Euro’dan kısa dönemde kopmalar olabileceği anlamına gelmiyor. Ama, bir para olarak Euro’nun yarattığı sıkıntıların uzun bir dönem süreceği anlaşılıyor.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/3981170.asp?yazarid=7

EKONOMİDE yönlendirilebilecek dengeler olabileceği gibi dışarıdan dayatılan dengeler de söz konusu olabilir.

Daha önce görmediğimiz boyutlarda ülkemize gelen yabancı mali sermaye akışı dışarıdan dayatılan dengelerden biridir. Bu gelişmeye karşı, içeriden yönlendirilebilecek denge arayışına girmek kaçınılmazdır. Aksi taktirde, kaderimizi başkalarının eline bırakmış oluruz.

Seçeneklerimizi gözden geçirdiğimizde, yabancı mali sermaye gelmesin diye, başka hiçbir şey yapmadan tek başına yurt içinde faizleri düşürmek gerçekçi bir seçenek değildir. Çünkü, bugünkü dengelerde faiz politikasını yabancı sermaye akışına endekslemek enflasyonla mücadeleyi zayıflatacak, hatta sakatlayacaktır.

Buna karşılık, yabancı mali sermaye akımının hacmini düşürecek denge yurt içindeki yatırımlardan elde edilmesi beklenen getirinin yurt dışındaki yatırımlara göre düşürülmesiyle sağlanabilecektir. Burada iki önemli kavram önümüze çıkmaktadır. İlki, "beklenen" ikincisi de "getiri" kavramlarıdır.

"Beklenen" kavramı bir çok değişkeni içermektedir. Döviz kurlarının ileride alacağı değerler ve ekonominin genel gidişatı bunların arasındadır. "Getiri" kavramı ise "beklenen" kavramı içindeki değişkenlerle faiz oranını içermektedir. Beklentileri bozarak bir ekonomi politikası uygulamak akılcı olamayacağına göre, faiz politikası "beklenen getiri" büyüklüğünü doğrudan etkileyecek unsurlardan en önemlisidir.

TASARRUFLAR ARTMALI

Enflasyon hedeflemesiyle çelişmeyecek bir biçimde faizler nasıl iner?
Faizlerin enflasyonu tehdit etmeyecek bir biçimde inebilmesi iç talep büyümesine bağlıdır. Çeşitli raporlarında Merkez Bankası iç talep büyümesinin henüz enflasyonu tehdit etmediğini vurgulamaktadır. Aslında, bu yargı gerçeği tam olarak yansıtmamaktadır. Çünkü, iç talep büyümesiyle artan cari işlemler açığının yarattığı riskler dolaylı olarak enflasyon riskini de artırmaktadır. Kaldı ki, hizmet fiyatlarında gözlenen katılık önemli ölçüde hizmetler sektörüne yönelik iç talep büyümesinden kaynaklanmaktadır.

Bu aşamada, Merkez Bankası’nın çok haklı olarak enflasyon hedefinden ödün vermemek için uyguladığı faiz politikası sermaye hareketlerinin hacmini artırarak enflasyona yönelik riskleri de artırıcı bir rol oynayabilmektedir. Konunun "kısır döngü" gibi görünen yanı burada ortaya çıkmaktadır.

Bu sorunun çözümü, Merkez Bankası’nın elinde olmayan, faiz politikası dışındaki ekonomi politikası enstrümanlarıyla iç talebi kısmaktan geçmektedir. Bu politika da maliye politikalarıdır. İç talebi kısıcı maliye politikaları (faiz dışı fazlayı hedeflenenin ötesinde artırmak) elbette ekonomik büyümeye olumsuz etki yapacaklardır. Ama, daha sıkı maliye politikaları sayesinde Merkez Bankası iç talebi daha da artırma riski olmadan faizleri indirebilme olanağına kavuşacaktır. Kısacası, kamu sektörü tasarrufları doğrudan, özel sektör tasarrufları dolaylı yollardan artırılmalıdır. Bu çerçevede, Merkez Bankası’nın faizleri düşürmesine daha dazla yer açılabilecektir.

POLİTİKA UYUMU

Yakın ekonomi tarihimizde hep para politikasının maliye politikalarıyla uyumlu olmasının önemi vurgulandı
. Hatta, Hazine Müsteşarlığı’nın görevleri arasına "Merkez Bankası ile beraber para politikasını oluşturmak" cümlesi bu nedenle kondu. Şimdi, şartlar değişti. Maliye politikalarının para politikası ile uyumlu olması öne çıktı.

Enflasyonu indirme konusunda bugüne kadar maliye politikalarında yapılanlar aslında maliye politikasının fiyat istikrarını hedefleyen para politikasına uyumuna yönelik girişimlerdi. Aynı uyum şimdi ihtiyacımız olan "ince ayar politikalar" için de geçerlidir.

Sorunlarımızın çözümünü para politikasında bulmaya çalışmak fiyat istikrarını hedefleyen ekonomi politikaları manzumesinde konuyu çok basitleştirmek olmaktadır.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/3969403.asp?yazarid=7

GEÇEN hafta Merkez Bankası herhalde tarihindeki en yüklü döviz alımını yaptı. Döviz kurları birkaç saatliğine arttı. Merkez Bankası’nın ertesi gün için açıkladığı kendi kurları o gün için yüksek oldu. Sonra kurlar yine eski yerlerine geri geldi. Merkez Bankası başarılı mıydı? Değil miydi?

Enflasyon hedeflemesini para politikasının ana yönlendiricisi olarak seçmiş bir merkez bankası için geçen haftaki döviz alımları son derece başarılıydı. Çünkü, döviz kurlarını kıpırdatmadan Merkez Bankası doğrudan yaptığı döviz alımlarıyla 5 milyar dolar civarında döviz rezervlerini artırdı.

AMAÇ TANIMI

Ekonomideki çoğu kesim döviz piyasasına Merkez Bankası’nın müdahalesini döviz kurlarının kalıcı bir biçimde artması sonucunu doğurmasını istiyor
. Olmuyor. Olmayınca da, müdahalenin başarısız olduğu gibi biz izlenim oluşuyor. Bu izlenimin yaratılmasına biraz da Merkez Bankası katkı yapıyor. Çünkü, her müdahaleden sonra döviz kurlarındaki oynaklığın azaltılmasının hedeflendiği söyleniyor. Halbuki, döviz kurları hiç de oynak değil. Kurlar kararlı bir biçimde tatlı tatlı düşüyorlar. Grafikte kasım ayındaki son günlerdeki bir günlük sıçramalar müdahale günleri gerçekleşmiştir.
/_newsimages/1102803.jpg
Oynaklığın azaltılması gibi afaki bir amaç ortaya atılacağına, "kurlardaki temel eğilimleri değiştirmeden doğrudan alımlar yoluyla döviz rezervlerinin artırılmasının hedeflendiği" söylense, belki çok daha inandırıcı bir tavır alınmış olacak.

Amaç, döviz rezervlerinin artırılması olunca, Merkez Bankası kurların düşmesini değil, döviz alımları yoluyla kurlardaki eğilimi değiştirmeyecek olumlu piyasa şartlarını beklemesi daha doğal olacaktır. Son döviz müdahaleleri bu şartlarda yapılmıştır. O nedenle de, kurlardaki eğilimler değişmemiş, ama Merkez Bankası yüklü bir biçimde döviz rezervlerini artırabilmiştir.

Olumlu şartlar, Merkez Bankası’nın yurda gelmiş dövizleri satın alması değildir. Aksine, Merkez Bankası’nın döviz /_newsimages/1102804.jpgalımları nedeniyle yurda dövizin girmesi kurları değiştirmeden rezervleri artırma olanağı sağlamaktadır. Bu dengede, yurda daha fazla döviz girmesini istemiyorsak, aslında, bugünkü uluslararası eğilimler içinde, Merkez Bankası’nın döviz alımları yapmasını arzulamamız gerekmektedir.

Grafikte, (1 dolar + 0.77 Euro) olarak hesaplanan döviz sepetinin değeri ile Euro/dolar çapraz kuru gösterilmektedir. Oynaklık açısından, aslında Euro/dolar çapraz kuru YTL’ye karşı döviz sepetine göre çok daha oynaktır (geçen yılın kasım ayı başından bu yana Euro/dolar kurunun standart sapması yaklaşık yüzde 66 daha fazladır). Döviz müdahaleleri ise sepet kurdaki temel eğilimi değiştirmemiştir. Enflasyonu hedefleyen bir merkez bankası açısından aslında bu arzu edilen bir sonuç olmalıdır.

Merkez Bankası kurları yükseltemiyor. O halde ne olacak bu ekonominin hali? Cari açık daha da mı artacak? Cari açık arttıkça, krize davetiye çıkarmıyor muyuz? Bu soruların yanıtı kurlarla oynamaktan geçmiyor.

Devamı var.

Merkez’in bilanço büyüklüğü enflasyon sınırını aştı bile

MERKEZ Bankası’nın doğrudan döviz alımları yoluyla sağladığı döviz rezervi artışları piyasaya ek YTL çıkmasına neden olmakta ve Merkez Bankası bilançosunu büyütmektedir. Grafikte, Merkez Bankası’nın analitik bilanço büyüklüğünün aylık ortalamalarının bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde değişmeleri gösterilmektedir.

Merkez Bankası’nın bilançosundaki büyümenin hızlanması enflasyon açısından iyi haber değildir. Geçen yılın eylül ayından bu yana Merkez Bankası bilançosundaki büyüme hızlanmıştır. Bilanço büyüklüğünde bu yılın şubat ayının ortasına göre oluşan ortalama geçen yılın şubat ayına göre yüzde 24 kadar daha fazladır Bu ortalamaya son döviz müdahalesiyle oluşan bilanço büyüklüğünün etkisi yoktur. Bilanço büyümesindeki bu eğilimin yüzde 5 enflasyon hedefiyle tutarlı olduğu iddia edilemez.

Piyasalar müsait olduğunda, Merkez Bankası döviz rezervlerini artırmayı hedeflese de, bilanço büyüklüğündeki büyümeyi kontrol edebilmek açısından, bu yöndeki çabasının bir sınırı vardır. Enflasyon hedefi açısından, o sınıra gelinmiş, hatta aşılmıştır.http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/3958608.asp?yazarid=7

21.12.2003

BUGÜNDEN başlayarak önümüzdeki birkaç pazar yazımda ekonomideki zor konuları işeyeceğim.

Bazı yaygın ön yargılar vardır. Örneğin, iktisatçılar çoğunlukla serbest rekabetin tüketici çıkarlarına hizmet ettiğini söylerler. Serbest rekabet, fiyatların en düşük düzeyde oluşmasının ön şartıdır.

İktisatçı olmayanlar ise ‘‘tüketici hakları’’ sloganı altında serbest rekabetin belli ölçülerde sınırlandırılmasını savunurlar. Tüketicilerin fiyat ya da fiyat dışı düzenlemelerle korunması ön plana çıkarılır. Hangi görüşün haklı olduğuna karar vermek konuyu deştikçe zorlaşmaya başlar.

BANKACILIK

İktisatta serbest rekabetin en önemli unsurlarından biri serbest piyasada giriş ve çıkışın serbest olmasıdır. Yani, kár edeceğini düşünen şirketler hiçbir kısıt olmadan istediği piyasalara girebilmeli, zarar edip sermayelerini eritenler de hiçbir engelle karşılaşmadan piyasadan silinebilmelidir. Serbest giriş-çıkış serbest piyasanın vazgeçilemez ön şartlarındandır.

Bu açıdan bakıldığında, bankacılık sektöründe tam rekabet şartlarının olmadığını görülür. Çünkü, her isteyenin sektöre girebilmesi mümkün değildir, devletin izni gerekir. Sektörde kamu bankalarının olması sektörden çıkışı da kısıtlamaktadır. Çünkü, devlet bankaları zarar edip sermayelerini yitirseler de, sektörde kalabilmektedir. Hatta, daha birkaç yıl evveline kadar sermayelerini yitiren özel sermayeli bankalar dahi sektörü terk etmek zorunda değillerdi.

Sektörde giriş-çıkışın serbest olmaması dolayısıyla yaratılan eksik rekabet tüketicinin yararına mıdır? Sektöre girişin serbest olmaması mevduatların sağlam ellerde toplanması açısından tüketicinin yararına olurken, çıkışın serbest olmaması maliyetleri artırdığından, bankacılık sektörünün mevduat dışı hizmetlerini kullanan tüketiciler zarar görmektedirler.

Paramızın emniyeti mi daha önemlidir, yoksa, bankacılık hizmetlerini en ucuz bir şekilde kullanmak mı tüketicilerin yararınadır? Elbette, her ikisi de önemlidir. Ama, mevduatların emniyeti açısından sektöre girişin kısıtlanması sektörü tam rekabet şartlarından uzaklaştırmakta ve alınan hizmetlerin fiyatlarını artırmaktadır. Yani, bankacılık sektöründe yarı oligopolistik bir yapı tercih edilir olmaktadır. Yanlış anlaşılmasın. Bunun yanlış olduğunu savunmuyorum, bir gerçeği vurguluyorum.

ÜRÜN GARANTİSİ

Tüketicileri koruma adı altında üreticilerin sattıkları mala asgari bir yıl parça ve işçilik garantisi vermeleri istenmektedir. Bu çeşit bir garantinin elbette bir fiyatı vardır. Yani, aldığı üründe garanti olan bir tüketici daha fazla fiyat ödemektedir. Aldığı mal bir yıl içinde bozulursa, ücretsiz tamir edilecek ya da yenisini alabilecektir. Ama, ödediği fiyat da daha yüksektir.

Sattığı ürüne garanti vermeyen piyasaya sokulmamaktadır. Halbuki, malına garanti vermeden satış yapabilen bir üretici daha ucuza aynı malı piyasaya sunabilecektir. Tüketici aynı malı daha ucuza tüketebilecektir. Bu durumda, satılan malların bir yıl garantisi olması ilkesi tüketicinin yararına mıdır yoksa zararına mıdır?

Tüketiciyi korumak masraflı bir projedir. Tüketiciyi koruduğu savunulan her düzenleme üreticiye bir maliyet yüklediğinden fiyatların olabileceğinden daha yüksek olmasını gerekli kılar. Yani, bir yandan tüketici fiyat dışı önlemlerle korunurken, diğer yandan daha pahalı mal ve hizmet satın almak zorunda bırakılır.

Bu ikilemin çözümü yoktur. Tüketicinin ne kadar korunarak ne kadar zarar edeceğinin sınırı toplumun değer yargılarıyla oluşur. Bu konularda iktisat biliminin sınırı çizmede yardım edebilmesi çok zordur.

Gelecek pazar günü devam edeceğim.


Ekonomide zor konular (2) 28.12.2003

Tüketici en iyi şekilde nasıl korunur? En düşük fiyat mı tüketiciyi korur, yoksa fiyatın yanında ürünün kalitesi, gereğinde yedek parçasının kolay bulunabilmesi ve servisinin iyi olması da önemli midir? Bu soruların cevaplarının hepsi ‘‘evet’’ ise denge nasıl sağlanacaktır?

Birçok ülke otomobil ithalatına izin verirken ülkede belli sayıda servis istasyonlarının açılmasını ve belli miktarda yedek parça stoklanmasını da şart koşarlar. Bu şartlar aynı zamanda fiyat dışı yollarla yerli sanayinin de korunması anlamına gelir. Çünkü, piyasaya girişin sabit maliyeti bu şekilde artırılmış olur.

Bizde de bu çeşit kurallar olsa da, pek uyulmaz. İthal bir aramanız varsa, çok yaygın olmayan bir servis ağı ile arabanızın bakımını yaptırabilirsiniz. Büyük şehirlerde çok sorun olmasa da, yaz tatili için Anadolu'ya gittiğinizde, arabanızın servisi olmadığından, küçük bir sanayi sitesindeki elektrikçi ya da karbüratörcüyle sorununuzu çözmek durumunda kalabilirsiniz.

Yedek parça ihtiyacı olduğunda başınız daha büyük belalara girer. Türkiye'de belli ithal arabaların sürümü çok olan belli parçaları dışında stok tutulmaz. Çünkü, ithalatçı acentanın stok tutmasını şart koşar. Bu faizlerde kimse stok tutmak istemediğinden konu ortada kalır. Bu konunun devlet tarafından denetlenip denetlenmediği ise büyük bir soru işaretidir. Sonunda, sürümü çok fazla olmayan bir yedek parçaya ihtiyacınız olduğunda, ithal edilmesi için aylarca beklersiniz.

Türkiye'de otomobiller üzerindeki vergiler giderek artmaktadır. Yeni bir otomobile ödenen fiyatın neredeyse yarısı vergidir. Otomobilde verginin vergisi dahi alınmaktadır (ÖTV üzerinden KDV almak gibi). Yılda iki kez ödenen motorlu taşıt vergisi de yeni otobil fiyatına yaklaşmaktadır. Devlet otomobili lüks saymaktadır. Lükse karşı geleneksel bir ön yargımız vardır. Devlet ülkedeki otomobil stokundan küçümsenmeyecek bir gelir elde etmektedir. O halde, bu konuda Türkiye'de tüketiciyi korunmakta mıdır?

Tüketicinin korunduğu pek savunulamaz. Fiyat yoluyla tüketici çıkarları çiğnenmektedir. İthal otomobillerde yeterli servis ağı kurulamadığından tüketici etkilenmektedir. Yeterli yedek parça stoku tutlmadığından tüketici mağdur olmaktadır. Üstelik, tüketici bütün bu şartların gerektirdiği maliyetleri ödediği fiyatın içinde yüklenmektedir.

HAKSIZ REKABET

Bir de ithalatçı açısından konuya bakılabilir. Tüm kuralları eksiksiz uygulayan bir ithalatçı ile kuralların etrafından dolaşan bir başka ithalatçı arasındaki rekabette kurallara uyan kaybetmektedir. Denetim eksikliği, kurallara uyulmamasını özendirici bir başka etken olmaktadır.

Bir zamanlar enflasyonun inmesinde görevlendirilmeye çalışılan Rekabet Kurumu asıl bu çeşit konularda devreye girmelidir. Rekabet Kurumu şikayet üzerine değil, aktif olarak çeşitli sektörlerdeki rekabet şartlarını belli sürelerde mercek altına almalıdır. Gerekirse, bu konularda uzaktan ve yerinde denetimler yapabilmelidir. Rekabet Kurumu'nun görevlerinden biri rekabet şartları yoluyla tüketiciyi korumaktır.

Tüketiciyi korumak pahalı bir projedir. Kavram olarak da biraz afaki bir kavramdır. Kurallara uyulmamasına göz yumarak tüketiciyi korumaya çalışmak bir çok açıdan çok pahalı olmaktadır.

 

Ekonomide zor konular (4)  11.01.2004

EKONOMİDE bir ürün dalında tekel (monopol) oluşması iyi bir şey değildir.

Çünkü, tekeller, piyasada herhangi bir rakibi olmadığından, istedikleri fiyatı tüketicilere dayatabilirler. Özellikle, söz konusu mal temel ihtiyaç ürünlerinden biriyse, durum daha da vahimleşir. Mal ve hizmet piyasalarında rekabetin olması fiyatları düşürücü ve kaliteyi artırıcı bir unsurdur. Dolayısıyla, tüketicilerin çıkarları açısından, rekabetin artması iyidir.

Ekonomide rekabeti artırmak ya da rekabet şartlarının bozulmamasını gözetlemekle ve denetlemekle görevli kamu kuruluşu Türkiye'de Rekabet Kurumu'dur. Rekabet Kurumu'nun en önemli görevlerinden biri rekabeti artırarak tüketicilerin yararına hizmet etmektir.

TEKNOLOJİK GELİŞME

Gerçek hayatta tam rekabet diye bir olgu yoktur. Tam rekabet denilen kavramın teknik tanımı sonsuz sayıda üreticinin bulunduğu ve piyasaya girme ya da çıkma yönünde hiçbir engelin olmadığı bir olgudur. Genelde, bir ürün dalında sınırlı sayıda üretici bulunur. Çeşitli nedenlerle de, herkes her istediği piyasaya kolaylıkla giremez. Dolayısıyla, gerçek hayatta tam rekabet şartlarına ulaşılmaya çalışılsa da, başarılmak istenen sonuç oligopolistik (sınırlı sayıda üreticinin olması) yapıda rekabet şartlarını iyileştirmektir.

Son yıllarda rekabet şartlarını olumsuz etkileyen unsurlardan en önemlisi teknolojik gelişmelerdir. Yeni bir buluş mucidi piyasada tekel konumuna sokmaktadır. Lisans ve patent gibi yaratıcılığı koruyan devlet müdahaleleri piyasalarda, belli bir süre için de olsa, tekelleşmeyi kolaylaştırmaktadır.

O halde, ‘‘patent’’ uygulaması tüketicilerin yararına bir düzenleme midir? Sorunun yanıtı hem evet hem de hayırdır. Evet, çünkü patent yoluyla buluşlar korunmasa yeni buluşlar yapmanın ekonomik faydası kalmayacaktır. Teknolojik gelişme yavaşlayacaktır. Hayır, çünkü, yeni buluşlar tekel yarattığından, tüketici yeni teknolojilere yüksek fiyatlar ödemek durumunda kalmaktadırlar.

Amerika'da Microsoft firmasının piyasaya sürdüğü Windows isimli bilgisayar işletim sistemi teknolojik gelişmelerin yarattığı tekel durumuna en iyi örneklerden biridir. Windows işletim sistemi aynı zamanda Microsoft Excel ve Word gibi yazılımlarla beraber gelmektedir. Ama, Excel ve Word'ün yaptıklarını yapabilen başka firmaların ürettiği yazılımlar da vardır. Windows alan Microsoft'un ürünlerini bedava aldıklarından, diğer üreticilerin piyasaya sunduğu diğer yazılımlar Microsoft'un ürünlerinin yanında rekabet dışı kalmaktadırlar.

GRİ ALANLAR

Bu şartlarda yazılım endüstrisinde rekabet nasıl artırılacaktır? Konuya hukuk açısından bakıldığında, Microsoft'un rekabeti engelleyici bir tavrı yok denebilir. Çünkü, birden fazla mal bir pakette satılmaktadır. Bu her üreticinin hakkı olmalıdır.

İktisadi açıdan bakıldığında, Microsoft, Windows ürünü içinde verdiği tüm malların fiyatlarını tek bir fiyata indirgemiştir. Excel ve Word ayrı satılsa, Windows'un tek başına fiyatı ucuzlayacaktır. Word ve Excel'in rakibi firmaların olması nedeniyle bu ürünler de ucuzlayacaktır. Sonuçta, tüketiciler ihtiyaç duydukları yazılımları tek tek alsalar toplamda daha az harcama yapmak zorunda kalabileceklerdir.

Bir başka açıdan da bakıldığında, ürünler ayrıştırıldığında, Windows işletim sisteminin fiyatı şimdikinden daha yüksek olabilir. Tüketici daha büyük zararlarla da karşılaşabilir.

Sorun oldukça tekniktir. Sorunun kökeninde teknolojik gelişmelerin yarattığı alışılmamış durumlar vardır. Henüz ne hukuk ne de ekonomi bu soruna tüm tarafların kabul edebileceği tatminkar bir cevap bulamamıştır. Cevap bulunduğunda, teknolojik gelişmeler yeni gri alanlar yaratmaktadır.

4.      Ekonomide zor konular (3)  4.01.2004

ÜLKELER iç piyasadaki üretimi dış rekabetten koruyabilmek için çeşitli yollara baş vururlar.

Örneğin, gümrük vergileri yoluyla ithalat pahalılaştırılır. İç piyasadaki üretim daha az rekabet içinde yoluna devam eder.

Dış ticaretin küresel düzeyde serbestleşmesiyle, gümrük vergileri yoluyla iç piyasadaki üretimi korumak artık eskisi kolay değil. Gümrük ve benzeri vergiler koyup fiyatı doğrudan etkilemek yerine, ülkeler ithal malların iç piyasaya girişini zorlaştıran önlemler alarak yerli üretimi korumaya çalışıyorlar. Teknolojik kriterler ya da farklı standartlar koyuyorlar.

Dış ticaret yazınında bu çeşit önlemler ‘‘tarife dışı engellemeler’’ deniyor. Yani, yabancı üretici açısından malların bir başka ülkeye satışı daha büyük sabit yatırımları gerekli kılıyor.

PROTON

En popüler tarife dışı engellerden biri, tüketici çıkarlarını koruma, adına ithal edilen otomobiller için belli büyüklükte servis ağı olması ve yedek parça bulundurulmasıdır. Bu konuda sonuçları açısından aynı olan iki ilginç örnek yaşandı.

Örneklerden biri tarife dışı engellerin, yürürlükte olduğu halde sıkı bir biçimde uygulanmayan ülkemizde, Proton marka otomobillerin ithalatıydı. Otomobil göreli olarak ucuzdu. Fiyat açısından tüketici yararına bir görüntü verdi. Satışıyla paralel bir servis ağı kurulmadı. Yedek parça stokları yok gibiydi.

Sonunda, Proton marka otomobiller alanın elinde kaldı. Servis ağı sanayi çarşılarında çalışan kaportacılar, boyacılar, elektrikçiler, motor tamircileri oldu. Yedek parçalar da başka marka otomobillerin kullanılmış ama iş gören parçaları oldu.

İşin başında kurallar uygulanmadığından tüketiciler ucuz otomobiller alabildiler. Ama, orta dönemde, tüketiciler gerçekten korunmuş mu oldular?

YUGO

Bir diğer örnek, Amerika'da Yugo marka otomobillerin ithalatıdır. Yugoslavya dağılmazdan önce üretilen Yugo marka otomobiller Amerika piyasasına girdi. Kurallar gereği, yaygın sayılabilecek bir servis ağı kurdular. Milyarlarca dolarlık yedek parça stokladılar. Büyük bir reklam kampanyasına giriştiler.

Amerika gibi bir piyasada rekabetçi olabilmeleri için, piyasaya girmenin maliyeti olan sabit maliyetleri yüklendikleri halde, Yugo göreli olarak rakiplerine göre çok daha ucuza satılmak zorundaydı. Amerikalılar neredeyse rekabetin yarı fiyatına Yugo otomobilleri aldılar. İlk başlarda, ucuzluğu nedeniyle Yugo otomobiller ‘‘tüketici dostu’’ bir arabaydı.

Yüklenilen maliyetlere Yugo'yu üreten Yugoslav şirketi dayanamadı. Şirket, hem Amerika'da hem de Yugoslavya'da iflas etti. Açılan servis ağı kapatıldı. Otomobil mezarlıkları Yugo marka otomobillerle doldu.

‘‘Yugo olayı’’ Amerika'da ‘‘örnek olay’’ (case study) olarak satış, pazarlama ve endüstriyel strateji derslerinde Amerikan üniversitelerinde okutulmaya başlandı. İktisadi açıdan ise, ‘‘tarife dışı engelleme’’ önlemlerinin ne kadarının tüketicileri koruduğu ne kadarının tüketicinin aleyhine olduğu tespit edilemedi.

‘‘Tarife dışı engeller’’ iç piyasada birilerini koruyormuş gibi bir izlenim verirler. Bu çeşit engellemeler tüketiciyi mi, yoksa üreticiyi mi korumalıdır? Refah toplumu üreticiyi mi koruyarak, yoksa tüketiciyi mi koruyarak yaratılabilir? Siyaset ve ekonomi bu konularda çelişkili sonuçlara varmaktadır.