2006 yılının birinci çeyreğine ilişkin merkezi yönetim bütçe rakamları belli oldu. Önce vatandaş olarak denetim hakkımızı etkin kullanabilmenin gereği olan saydamlıkla ilgili hususlara değinmek istiyorum.
Maliye Bakanlığı Muhasebat Genel Müdürlüğü 2005 yılının ilk üç ayına ilişkin harcama rakamlarını yeni tanıma uygun olarak web sayfasında yayımladı. Böylece harcamaları geçen yılla karşılaştırabilmek mümkün hale geldi. Bu olumlu uygulamanın ilk üç ayla sınırlı kalmayacağını umuyorum.
Hazine Müsteşarlığı IMF ile yapılan programdaki tanıma uygun bütçe ve toplam kamu dengesi rakamlarını üç aydır yayımlamıyor. Bundan vazgeçildiyse bu çok önemli bir eksiklik olur.

Telekom geliri!
Özel bütçeli idarelerin öz gelirleri ile düzenleyici ve denetleyici kurumların gelirlerine ilişkin geçen yılın verileri hâlâ eksik. Son olarak vergi dışı normal gelirler içinde Telekom özelleştirme gelirleri başlığı altında gösterilmesi gereken 1.5 milyar YTL'lik tahsilatın ocak ayında diğer vergi dışı gelirler altında adeta saklanmasının gerekçesini anlayamadım.
Elimizdeki verilerle yapabildiğimiz merkezi yönetim bütçe gerçekleşmeleri tablosu aşağıda.

Merkezi Yönetim Bütçe Gerçekleşmeleri (Ocak-Mart)
(Milyar YTL) 2005 2006 3 Aylık Artış (%) Yıllık Artış Hedefi (%)
Harcamalar 33.5 39.4 17.6 10.6
1-Faiz Hariç Harcama 21.5 28.1 30.5 14.4
- Sosyal Güvenlik Hazine Yardımları 5.8 8.1 40.7 0.1
2-Faiz Harcamaları 11.9 11.3 -5.5 1.3
Gelirler 30.5 38.3 25.5
1-Genel Bütçe Gelirleri 30.5 37.8 23.7 7.3
Vergi Gelirleri 25.9 31.3 20.8 10.5
2-Özel Bütçeli Üdarelerin Öz Gelirleri ... 0.5
3-Düzen. ve Denet. Kurumların Gelirleri ... 0.1
Bütçe Dengesi ... -1.0
Faiz Dışı Denge ... 10.2
Faiz Dışı Denge (IMF Tanımlı) 7.6
TÜFE Endeks 343.8 371.6 8.1



Tablodan, ilk üç ayda faiz hariç harcamaların enflasyonun çok üstünde bir hızla arttığı görülüyor. Ayrıca harcama artışları tüm yıl için öngörülenin de çok üstünde. İlk üç aydaki gelişmeler harcamalara oldukça hızlı başlandığını ortaya koyuyor. Alt detaylara da bakıldığında personel giderleri dışındaki tüm harcamalarda geçen yıla göre çok yüksek artışlar var.
Sosyal güvenlik kurumlarına (SGK) yapılan transferlerdeki yüzde 41 oranındaki artış yılın tamamı için öngörülen artışın çok üstünde. Bu kalemde başlangıç ödeneklerine bu yıl da sığılamayacağı açıkça görünüyor. Diğer taraftan IMF ile yapılan anlaşmada ilk üç ayda SGK açıklarının 6.1 milyar YTL'yi aşmaması performans kriteriydi. Bu kurumların açıkları karşılığında bütçeden yapılan transferlerin 8.1 milyar YTL'ye ulaşması bu kriterin muhtemelen tutturulamadığını gösteriyor.

SGK açıkları
İlk üç ayda faiz giderleri geçen yıla göre geriliyor. Bu yıl da faiz giderlerinin öngörülenden düşük olacağı anlaşılıyor.
Genel bütçe gelirlerindeki artış, enflasyonun ve yılın tamamı için hedeflenen artışın oldukça üstünde. Ancak ilk üç ayda faiz dışı harcamaların gelirlerden çok daha hızlı artması yıl sonu faiz dışı denge hedefi bakımından riskli bir durum yaratıyor.
İlk üç ayda ulaşılan 10.2 milyar YTL tutarındaki faiz dışı fazla ise yıl sonu hedefinin yaklaşık üçte birinin ilk üç ayda gerçekleştiğini ortaya koyuyor. Bu rahatlatıcı.
Banka temettüleri ile faiz ve özelleştirme gelirlerini bundan düşerek elde ettiğimiz IMF tanımlı fazla ise 7.6 milyar YTL oluyor. Toplam kamu faiz dışı dengesi için konan üç aylık performans kriteri de 7.6 milyar YTL. KİT açıkları sürpriz yapmazsa bu kriter tutturulabilir.
Sonuç olarak, bütçe uygulaması ilk bakışta göründüğü kadar parlak olmasa da, ilk üç ayda SGK açıkları dışındaki hedefler tutturulabilir. Ancak yılın geri kalan bölümünde başta SGK transferleri olmak üzere, harcama artışlarına dikkat etmek gerekiyor.

http://www.milliyet.com.tr/2006/04/17/yazar/oztrak.html

Bu yılın mart ayı enflasyon rakamları belli oldu. Geçen yıl mart ayında yüzde 7.9 olan 12 aylık Tüketici Fiyatları Endeksi'ndeki (TÜFE) artış bu yıl yüzde 8.2'ye yükselmiş. Bu artış niyet mektubunda bu ay için öngörülen nokta hedefin 0.8 puan üstünde.
Buna rağmen birçok uluslararası yatırımcı veya danışman kuruluş, değerlendirmelerinde enflasyon cephesinde işlerin rayında gittiğini söylüyor. Buna bağlı olarak da önümüzdeki ay Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın (TCMB) politika faizlerini çeyrek puan düşürmesinin beklediklerinin altını çiziyorlar.
Yabancıların bu ülkede faizlerin düşmesini bu kadar arzulamalarını yadırgayabilirsiniz. Faizler ne kadar yüksekse yatırımcılar o kadar fazla kazanacaklardır. Bu durumda neden faizlerin düşmesi istenmektedir?

Yabancının iştahı
Yatırımcıların, sadece faiz kazancına bakıp aldıkları kâğıtları vade sonuna kadar ellerinde tutmak istemeleri halinde bu yadırgama doğru olurdu. Ancak bu kurumlar kısa vadede yüksek sermaye kazançlarının peşindeyseler durum değişiyor. Faizler düştükçe bu kurumların ellerindeki eski yüksek faizli kâğıtların değeri artıyor. Yüksek sermaye kazancı beklentisi kâğıdı daha likit, yani daha kolay satılabilir hale getiriyor. Kısa dönemde daha yüksek kazanç sağlıyor. Riski azaltıyor. Yabancıların faizlerin düşmesini istemeleri kısa vadede bu sermaye kazancını elde etme iştahından veya uzun vadede ekonomiyle ilgili risk algılamalarının artmasından kaynaklanıyor olabilir. Dolayısıyla yapılan enflasyon yorumlarını da yatırımcıların pozisyonlarını dikkate alarak değerlendirmek gerekiyor.
Fiyat endekslerindeki iki yıllık gelişmelere bakalım. 2004 yılından bu yana TÜFE'deki ve enerji, alkollü içkiler ve tütün, fiyatları yönetilen/yönlendirilen ürünler ile işlenmemiş gıda ürünlerinin fiyatlarını hariç tutan özel kapsamlı TÜFE endekslerinden G kategorisindeki 12 aylık fiyat artışlarının yüzde 7-8 aralığında oldukça inatçılaştığı dikkat çekiyor. Bu katılığın kur sepetinin YTL karşısında nominal olarak sürekli değer kaybettiği son bir yıllık dönemde de sürdüğü gözden kaçırılmamalı. Ayrıca tekstil ve hazır giyimde KDV oranının 10 puan düşürülmesine rağmen TÜFE'nin F ve G kategorilerindeki son sıçramalar da dikkat çekici.
Önümüzdeki dönemde dünya piyasalarında beklenen likidite daralması ve artan cari açık, kurdaki mevcut eğilimin sürmesini güçleştiriyor. Uluslararası petrol fiyatları yeniden artmaya başladı. 2005 yılının son üç ayında iç talep artışındaki hızlanma dikkat çekiyor.

Merkez'in önemi arttı
Bu ortamda enflasyonun rayında gitmesi için, seçimler yaklaşırken hükümetin popülist uygulamalarına direnecek bir TCMB yönetiminin önemi artıyor. Ancak başkan atama süreci bu konuda ciddi bir güven erozyonuna yol açtı. Bu nedenlerle yatırımcıların iyimser senaryolarına şu an için katılmak oldukça zor.
Kaldı ki yeni başkanı atanır atanmaz, TCMB'nin mevcut koşullarda faiz indirimine gitmesi halinde, aynı yatırımcıların bankanın bağımsızlığıyla ilgili kötümser yorumlar yaptıklarını görmek hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.
Bütün bunlar dikkate alındığında açık enflasyon hedeflemesinin birinci yılında yüzde 5'lik hedefi tutturmak kolay değil.

 
http://www.milliyet.com/2006/04/07/yazar/oztrak.html
 

2005 yılına ilişkin büyüme rakamları herkesi şaşırttı. Yüzde 5.5-6.0 aralığında beklenen gayri safi yurtiçi hasıla (GSYH) büyüme hızı yüzde 7.4 olarak açıklandı.
Yılın son üç ayında gerçekleşen yüzde 9.5 seviyesinde büyüme hızının bunda kısmen etkili olduğu anlaşılıyor. Zeytin ve fındık ürünlerinin yok yılı olmasına rağmen son çeyrekte tarım büyüme hızı beklenenin üstünde geldi. Sanayideyse son çeyrekte üretimin yüzde 7.8 arttığı açıklanmıştı. Bu sektördeki katma değer artışının yüzde 10.1'e ulaşması da şaşırtıcı oldu. Demek ki ithalattaki artışa rağmen sanayi üretiminde büyük bir hızla yüksek katma değerli sektörlere kayıyoruz!

Sorunun kaynağı
Ancak bundan daha önemlisi, GSYH büyümesinde beklenenin üzerindeki 1.5-2.0 puan farkın yaklaşık 1 puanının daha önce açıklanan yılın ilk 9 ayına ait GSYH rakamlarının değiştirilmesinden kaynaklanması. İlk 9 aydaki rakamlar aynı kalsaydı yüzde 7.4 olarak açıklanan büyüme hızı yüzde 6.5 olacaktı. Bu nedenle söz konusu dönemin verilerinde yapılan değişiklikleri iyi incelemek lazım.
Tabloda GSYH bileşenlerinde yapılan revizyon sonucunda, ilk 9 aydaki eski ve yeni artış hızları arasında ortaya çıkan farklar yer alıyor.
Bu verilere göre GSYH'de cari fiyatlarla çok büyük bir değişme yok. Ancak sabit fiyatlarla hesaplanan büyüme hızında 0.9 puanlık artış olmuş. Cari ve sabit fiyatlarla GSYH artışları arasındaki fark deflatör veya fiyat artışlarını verir. Cari fiyatlarla GSYH ilk dokuz ayda hemen hemen aynı kalırken, sabit fiyatlarla GSYH artışlarının büyük ölçüde değişmesi, sorunun önemli ölçüde deflatör, yani fiyat artışlarındaki farklılaşmadan kaynaklandığını gösteriyor.

Neden değişti?
Oysa TÜİK Başkanı cumartesi günü Milliyet'e yaptığı açıklamada yaptıkları revizyonu tarım sektörüne ilişkin üretim rakamlarının sağlıksızlığına bağlamış. Oysa durumun böyle olmadığı ve TÜİK tarafından hesaplanan ilk 9 aya ilişkin deflatörlerin önemli ölçüde revize edilmesi sonucunda büyümenin arttığı ortaya çıkıyor. Fiyat revizyonları tarım, ithalat ve ihracatta özellikle dikkat çekiyor. Daha önce açıklanan fiyatların şimdi neden ve nasıl değiştirildiği 2004'e yansıtılıp yansıtılmadığı yetkililer tarafından açıklanmalıdır.

Olumsuz etki
Diğer taraftan 2005 yılında para politikası TÜİK tarafından daha önce açıklanan büyüme verileri dikkate alınarak belirlenmişti. Bu boyutta bir revizyondan sonra para politikasının 2006 yılı enflasyon hedefinin tutturulması için gerekenden daha gevşek kalmış olması riski var.
Bu durum enflasyon beklentilerini olumsuz etkiler ve TCMB'nin öngörülenden daha dar bir para politikası izlemesine yol açabilir.
Yapılanlar bir an önce saydamlığa kavuşturulmazsa ortaya çıkacak belirsizliğin ekonomide yaratacağı tahribat çok önemli boyutlara ulaşacaktır.

İlk 9 Ayın Verilerinde Yapılan Revizyon Sonucunda Bu Dönemdeki Artış Hızlarında Ortaya Çıkan Farklar (%)
Cari Fiyatlarla Fark Büyüme Fark Fiyat Fark
1. Tarım -1.1 2.8 -3.6
2. Sanayi -0.2 0.4 -0.5
3. Ünşaat sanayi 4.9 4.6 -0.3
4. Ticaret -0.2 0.7 -0.9
5. Ulaştırma ve haberleşme 1.5 2.6 -1.2
Sektörler toplamı 0.2 1.3 -1.1
Özel nihai tüketim harcamaları 0.1 -0.4 0.5
Devletin nihai tüketim harcamaları -0.4 0.0 -0.4
Gayri safi sabit sermaye oluşumu 2.0 2.7 -0.7
Mal ve hizmet ihracatı 0.6 1.9 -1.2
(-) Mal ve hizmet ithalatı -1.2 0.1 -1.2
Gayri safi yurtiçi hasıla (Alıcı fiyatlarıyla) 0.1 1.2 -1.1

http://www.milliyet.com/2006/04/03/yazar/oztrak.html

Yaşanan Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'na (TCMB) başkan atama süreci, bu ülkeyi krizlere sürükleyen, geçmişteki ekonomik oyuna geri dönülüp dönülmeyeceğinin de bir göstergesi. Bu nedenle de geniş kitleler tarafından dikkatle izlenmeli.
2001 yılında yapılan yasal düzenlemeyle fiyat istikrarını sağlamak TCMB'nin temel amacı oldu. Banka, kanunla kendine verilen görev ve yetkileri bağımsız olarak yerine getirebilir hale getirildi. Yani hükümetlerin bankanın işini yürütmesine müdahalesinin önüne geçilmek istendi.

2006 ilk yıldı
Bu düzenlemenin nedeni yıllardır yüksek enflasyon ve belirsizliğe mahkûm olan ülkeyi bundan kurtarmak ve özellikle toplumun en yoksul kesimlerini ezen bu haksız vergi uygulamasına son vermekti.
Aynı dönemde para politikasının etkinliğini artırmak amacıyla enflasyon hedeflemesi rejimine geçilmesi de öngörüldü. 2006 yılı tam enflasyon hedeflemesine geçilen ilk yıl. Bu yeni rejimin beklenen faydayı sağlaması için bankaya duyulan güven ve bankayla ilgili iletişim stratejileri büyük önem taşıyor.
Mevcut atama, bu düzenlemelerden sonra yapılan ilk uygulama. Yaşanan süreç, siyasetin bankanın bağımsızlığını ne ölçüde içine sindirebildiğinin ve güvenin önemini ne kadar algılayabildiğinin bir göstergesi.

Maliyetler gizli
Sermaye piyasalarında yaşanan gelişmeler bu piyasaların yükselen ekonomilere tatsız sürprizler sunma konusunda, en yüksek potansiyele sahip olduğunu gösteriyor. Sermayenin bolluğunda yaşanan rahatlık, ekonomik yönetimdeki aksaklıkların maliyetlerini gizliyor. Ama bu durum kriz çıktığında bolluk döneminde gizlenen zafiyetlerin yıkıcı etkisini artırıyor. Bu düşünceler sermaye hareketlerinin serbest olmasının savunucusu IMF'nin başkanı Rato'nun son konuşmalarında da sık sık dillendiriliyor.
Gerçekten de darlık ve kriz döneminde gerçekleşen yapısal reformlar bolluk döneminde siyasetin tehdidi altına giriyor. TCMB'ye başkan atama süreci, siyasetin lider karşısındaki tüm denetim ve dengeleme mekanizmalarını yok etmeye çalışan ve bizi krizlere sürükleyen o bildik zihniyetinin yeniden işbaşında olduğunu ortaya koyuyor.
Birinci yanlış, başarılı bir başkanı benden olsun da nasıl olursa olsun diye değiştirmektir. İkincisi ise, TCMB'nin başına, finansal sistemde faizle iş yapan kurumları etik olarak dışlayan bir kesimden yönetici getirmek ve bu süreci kendine destek veren çekirdek seçmen kitlesine mesaj vermek için kullanmaktır. Bütün bunlar hükümetin sermaye piyasalarının işleyişinin ne kadar dışında kaldığını gösteriyor. Mali sistemde istikrarı sağlamakta önemli bir rolü olan bankanın başına gelen kişi, bu sistemdeki oyuncuların büyük bir bölümünde, bir sıkışıklık anında kendilerinin ikinci sınıf oyuncu muamelesi göreceği algılamasına yol açarsa, para politikasının etkinliği kalmaz.

Veto bahanesi
Şimdi hükümet Cumhurbaşkanı'nın vetosunu taahhüt ettiklerini yapamamasının gerekçesi olarak da kullanmaya çalışacaktır. Oysa Cumhurbaşkanı'nın vetosunun siyasi hiçbir yanı yoktur. Yapılan işlem, ekonomide yaratılmak üzere olan büyük bir kırılganlığın önlenmesini sağlayan son derece teknik bir müdahaledir. Sermayenin daralmaya başladığı dönemde yaşanabilecek önemli bir sıkıntıdan ülkeyi kurtarmıştır. Buna rağmen hükümetin son uygulamaları Türkiye'ye duyulan güveni önemli ölçüde zayıflatmıştır. Bunun faturası önümüze er geç gelecektir.

http://www.milliyet.com/2006/03/27/yazar/oztrak.html

2005 yılının son üç aylık dönemindeki imalat sanayii üretimine ilişkin rakamlar büyük ölçüde ortaya çıktı. Büyüklüklere bakarak imalat sanayiinde üretim artışının kaynaklarını görmek mümkün. İmalat sanayiinde üretimde çalışanların sayısındaki artış ile çalışan başına verimlilik artışını topladığımızda yaklaşık olarak sektördeki üretim artışını buluruz.
Grafikte üçer aylık üretimde çalışan sayısı ile verimlilik endekslerinin yıllıklandırılmış değerlerinde kaydedilen, bir önceki yılın aynı dönemine göre artış hızları yer alıyor.




Son üç yılda imalat sanayiindeki üretim artışı büyük ölçüde verimlilik artışından kaynaklanmış. İstihdam artışının katkısı ise sınırlı kalmış. Özellikle geçen yıl istihdam artışının imalat sanayii büyümesindeki belirleyiciliği hızla azalmış.

Üç yılda ilk defa negatif
Yılın son çeyreğinde -ki aynı zamanda yılın ortalamasını da gösteriyor- üretimde çalışan sayısındaki değişimin sektördeki üretim artışına katkısı son üç yılda ilk defa negatif olmuş. Bir başka ifadeyle, 2005 yılında imalat sanayiindeki büyüme tamamen verimlilik artışından kaynaklanırken, sektörde çalışan sayısı düşmüş.
Bazıları buna yapısal değişim diyorlar. Peki bu yapısal değişim bizim ülkemizin gerçekleri veya üretim faktörleri zenginliğiyle ne kadar uyumlu?
Türkiye'de çalışabilir nüfusun toplam nüfusa oranı artıyor. Dünyada buna demografik "fırsat penceresi" deniyor. Bu bir ülkeye hem verimliliği, hem de çalışan sayısını artırarak yüksek büyüme oranlarına ulaşma ve sanayileşmiş ülkelerdeki refah düzeyini hızla yakalama fırsatını sunuyor.

Türkiye avantajlı
AB'ye yeni katılan veya katılacak ülkelere baktığımızda Türkiye bu açıdan en avantajlı ülke. Ama artan çalışabilir nüfusa iş bulamadığınızda bu avantaj ciddi bir sosyal sıkıntı kaynağı da olabiliyor.Yani ülkemizde, hangi sektörde olursa olsun, büyüme sürecinde istihdam artışının katkısının negatif olması yitirilen fırsat ve potansiyel sorun anlamına geliyor.
2005 yılında ortaya çıkan tablo hükümetin iktisat politikasına yaklaşımının bir sonucu. Hükümet dalgalı kurdan vazgeçmem sözünü sık sık tekrarlıyor. Oysa kimse dalgalı kur rejimi değişsin demiyor. Uluslararası sermaye hareketleri daha iyi yönetilmeli deniyor.
Uluslararası piyasalardaki coşku sonucunda kurdaki aşırı değerlenmenin ithalatı yerli girdiler ve yerli işgücü karşısında ucuzlatmasının önlenmesi gerekir deniyor. Aksi takdirde fırsat penceresinin kâbusa döneceği söyleniyor.

Sermaye hareketleri
Uluslararası piyasalardaki dalgaları seyreden ülke sayısı çok az. Geçmişten ders alanlar bu dalgaların ülke ekonomilerinde yaratabileceği kırılganlıkları önlemekte oldukça yaratıcı olabiliyorlar. Bunu yaparken de dalgalı kurdan vazgeçmiyorlar.
Dalgalı kur rejimi aslında sermaye hareketlerini yönetmeyi kolaylaştıran bir rejim. Yeter ki yerli para cinsinden kredi kullanımının yabancı para cinsinden kredi kullanımına göre daha pahalı hale gelmesini önleyin.
Hükümet, kucağında bulduğu programı uygulayarak enflasyon ve kamu maliyesi alanlarında önemli iyileşme sağladı. Ancak 2003'te dünya piyasalarında başlayan değişime seyirci kalarak, cari açık ve istihdamsız büyüme şeklinde kendini gösteren yeni kırılganlıklar yarattı. http://www.milliyet.com/2006/03/24/yazar/oztrak.html

Merkez Bankası'ndaki nöbet değişimi süreci hükümet tarafından bir fiyasko haline getirildi. Bankanın bağımsızlığına ilişkin algılamalar zayıflarken, banka politikalarının tahmin edilebilirliği de bu süreçte azalıyor.
İstikrarın sembolü olan merkez bankalarının belirsizlik kaynağı haline gelmesi ekonomi yönetimlerinin en korktuğu şeydir. ABD gibi dünyanın en güçlü ekonomileri bile merkez bankası yönetimini değiştirirken çok dikkatli davranır.
Bizde hükümet rahat. Bunun nedeni iktidara gelir gelmez, dünya finans piyasalarının yükselen piyasalar için kurduğu şölen sofrasını önlerinde hazır bulmaları. Son üç yıldır bu sofrada oturanların yaptıkları hatalar görmezden geliniyor. Ancak sofra toplanmaya başlandığında yapılan hataların faturası herkesin önüne konacak. Hükümet sofranın toplandığı dönemleri yaşamış siyasi kadrolara sahip değil. Ne yapsalar kimse aldırmayacak sanıyorlar.
Diğer taraftan dünyada yaşanan bu bolluğa rağmen, iktidarları döneminde, işsizlik ve dışlanmışlık arttı. Üretici kesimler Başbakanlık önünde mutsuz kuyruklar oluşturmaya başladı. Seçimler yaklaştı. Seçmen nabzını tutan anketlerde, son 20 yıldır sürekli en önemli yeri tutan, işsizlik ve ekonomik sorunların ağırlığı, çok başarılı olunduğu söylemlerine rağmen azalmıyor. İşsizlik ve yoksulluğa odaklanan bir seçim mücadelesinin kazanılması zor.

MB siyasi sürece kurban ediliyor
Bu durumda iki strateji izlenebilir. Birincisi, kendi döneminden önce göreve gelenlerle -buna Cumhurbaşkanlığı makamı da dahildir- çalışmak zorunda kaldığını ve bunların elini tuttuğunu söyleyeceksin. Sorunların çözülememesinin faturasını onların sırtına yükleyeceksin. Artık kendine yakın kadrolarla çalışacağını söyleyip taahhütlerini tam olarak yerine getirebilmek için milletten yeniden yetki isteyeceksin.
İkincisi, bundan önceki muhafazakâr iktidarların yaptığını yapacaksın. Laik ve dindar kesimlerin hassasiyetlerini kullanacaksın. Seçime giderken halkın ekonomik sorunlarını türban altına gizleyip mücadele alanını cemaatlere ve cami avlusuna çekeceksin.
Bir süredir bu iki strateji birlikte yürürlüğe konmuş gibi görünüyor. Şimdi de Merkez Bankası ve başkan adayları bu siyasi sürece kurban ediliyorlar. Bunun ekonomide yarattığı tahribat kimsenin umurunda değil.

En önemli konu iş ve aş
Halk en önemli sorunum iş ve aş diyor. Buna rağmen neden muhafazakâr propagandaların peşine takılıyor? Çünkü yıllardır iş ve aş konusunda yeterli çözüm getiren olmamış. Bu durumu değişmez kaderi zannediyor. Hiç olmazsa başka alanlarda baskı olmasın diyor. Çözümsüzlük sürüp gidiyor.
İşsizlik, yoksulluk ve dışlanmışlığın kader olmadığını, bunun iktisat politikası tercihi sorunu olduğunu halka anlatacak ve mücadeleyi bu alana çekecek muhalefet lazım. Bunun için de fırsat eşitliğine ve dışlanmışlara sahip çıkmaya odaklanan, romantizm yerine çağın gerçeklerini dikkate alan, toplumun tüm kesimlerini kucaklayan, Türkiye'nin içinde bulunduğu demografik fırsat penceresini kullanacak, her yıl bir milyon kadına, gence ve erkeğe iş gibi iş -kayıt dışı değil- olanağı yaratacak farklı ve inandırıcı bir programı ortaya koymak gerekiyor.
Seçim mücadelesi bu alana çekilebilirse muhafazakâr kesimin yıllardır süren klasik oyunu etkisizleşir ve siyaset millet için çözüm üretme yoluna girer. Halk da bu çözümlere sahip çıkar.

http://www.milliyet.com/2006/03/20/yazar/oztrak.html

Bu yılın ocak ayında cari açık geçen yıla göre yüzde 70 arttı. 2.5 milyar dolarlık cari açık bu ay için yeni bir rekor. Yani cari açık her ay rekor kırmaya devam ediyor.
Diğer taraftan Japon Merkez Bankası artık gevşek para politikasına son vereceğini açıkladı. ABD ve AB merkez bankaları enflasyon baskısına bağlı olarak para politikalarını sıkılaştırmaktan vazgeçmeyeceklerini açıkladılar.
Açıklamalar dünyada likidite şöleninin erken biteceği beklentisine yol açtı. Son birkaç gündür yükselen piyasalarda ve bizde bir türbülans başladı. Umarım, yaşananlar "Cari açık sorun değil, daha birkaç yıl böyle devam ederiz" diyenleri ayıltmıştır.

49.5 milyar dolar
Ocak ayında gerçekleşen 12 aylık ödemeler dengesi rakamlarına baktığımızda sadece cari açığın değil yurtdışından özel kesim kaynaklı sermaye girişinin de rekor kırdığı görülüyor. 24 milyar dolarlık cari açığa karşılık ülkeye giren özel kesim kaynaklı sermaye 49.5 milyar dolar olmuş.




Yani cari açığın finansmanının gerektirdiğinden çok daha fazla para gelmiş. Buna bakarak bu ülke sermaye hareketlerini iyi yönetiyor demek mümkün değil.
Bunu söylediğinizde karşınızda bir koro "Dalgalı kurdan vazgeçemeyiz, kura müdahale felaket olur" diye bağırmaya başlıyor.
Sermaye hareketlerini yönetmek dalgalı kurdan vazgeçmek demek değil. Tam tersine, dünyada yaşanan olağanüstü konjonktürün işlemez hale getirdiği dalgalı kur rejimini yeniden işler hale getirmek için gereken bir önlem.
Mevcut ortamda dalgalı kurdan vazgeçmek de doğru değil. Bu, sorunu çözmeyeceği gibi, kur riskini azaltarak sorunu daha da ciddileştirebilir.
Aşırı döviz girişi giderek ekonomiyi yıpratıyor, reform isteğini azaltıyor ve yeni kurumları zayıflatıyor. Yapılması gereken, aşırı ilacın bünyede yarattığı tahribatı önlemek için dozunu azaltmak, hızlı tansiyon düşüşünü önlemek ve hastanın sağlıklı bir şekilde ayakta kalmasını sağlamak.

Pozisyon alanlar
Ancak bazıları hem yurtiçindeki hem de yurtdışındaki mevcut durumu daha uzun süre kalıcı görüyorlar.
Hastanın başının sık sık dönmesine aldırmıyorlar. Acaba kur rejimiyle oynamayın diyenlerin bir kısmı, aslında durumu sürdürülebilir sanıp aldıkları pozisyonlar nedeniyle aman kurun mevcut seviyesi değişmesin demek mi istiyorlar?
Bu kesimler ya bu dozda ilaçla eninde sonunda hastanın yürüyemez hale geleceğini görmüyorlar veya hasta düşene kadar biz durumumuzu düzeltiriz diyorlar. Buna siyasetçiler de dahil.
Diğer taraftan yüksek doza alıştıkça ilacın birdenbire kesilmesi halinde hastanın düşme riskinin arttığının da farkında değiller.
Umarım son günlerde dünyada küçük bir denemesini gördüğümüz durum kalıcı olmaz. Çünkü böyle bir durumda kura müdahale edin diye ilk bağıranlar da bu kesimler olacak. 2001'de dalgalı kura geçildiğinde TL değer kaybederken bunu yapmadılar mı?

http://www.milliyet.com/2006/03/10/yazar/oztrak.html

2005 yılının son üç aylık dönemindeki imalat sanayii üretimine ilişkin rakamlar büyük ölçüde ortaya çıktı. Büyüklüklere bakarak imalat sanayiinde üretim artışının kaynaklarını görmek mümkün. İmalat sanayiinde üretimde çalışanların sayısındaki artış ile çalışan başına verimlilik artışını topladığımızda yaklaşık olarak sektördeki üretim artışını buluruz.
Grafikte üçer aylık üretimde çalışan sayısı ile verimlilik endekslerinin yıllıklandırılmış değerlerinde kaydedilen, bir önceki yılın aynı dönemine göre artış hızları yer alıyor.




Son üç yılda imalat sanayiindeki üretim artışı büyük ölçüde verimlilik artışından kaynaklanmış. İstihdam artışının katkısı ise sınırlı kalmış. Özellikle geçen yıl istihdam artışının imalat sanayii büyümesindeki belirleyiciliği hızla azalmış.

Üç yılda ilk defa negatif
Yılın son çeyreğinde -ki aynı zamanda yılın ortalamasını da gösteriyor- üretimde çalışan sayısındaki değişimin sektördeki üretim artışına katkısı son üç yılda ilk defa negatif olmuş. Bir başka ifadeyle, 2005 yılında imalat sanayiindeki büyüme tamamen verimlilik artışından kaynaklanırken, sektörde çalışan sayısı düşmüş.
Bazıları buna yapısal değişim diyorlar. Peki bu yapısal değişim bizim ülkemizin gerçekleri veya üretim faktörleri zenginliğiyle ne kadar uyumlu?
Türkiye'de çalışabilir nüfusun toplam nüfusa oranı artıyor. Dünyada buna demografik "fırsat penceresi" deniyor. Bu bir ülkeye hem verimliliği, hem de çalışan sayısını artırarak yüksek büyüme oranlarına ulaşma ve sanayileşmiş ülkelerdeki refah düzeyini hızla yakalama fırsatını sunuyor.

Türkiye avantajlı
AB'ye yeni katılan veya katılacak ülkelere baktığımızda Türkiye bu açıdan en avantajlı ülke. Ama artan çalışabilir nüfusa iş bulamadığınızda bu avantaj ciddi bir sosyal sıkıntı kaynağı da olabiliyor.Yani ülkemizde, hangi sektörde olursa olsun, büyüme sürecinde istihdam artışının katkısının negatif olması yitirilen fırsat ve potansiyel sorun anlamına geliyor.
2005 yılında ortaya çıkan tablo hükümetin iktisat politikasına yaklaşımının bir sonucu. Hükümet dalgalı kurdan vazgeçmem sözünü sık sık tekrarlıyor. Oysa kimse dalgalı kur rejimi değişsin demiyor. Uluslararası sermaye hareketleri daha iyi yönetilmeli deniyor.
Uluslararası piyasalardaki coşku sonucunda kurdaki aşırı değerlenmenin ithalatı yerli girdiler ve yerli işgücü karşısında ucuzlatmasının önlenmesi gerekir deniyor. Aksi takdirde fırsat penceresinin kâbusa döneceği söyleniyor.

Sermaye hareketleri
Uluslararası piyasalardaki dalgaları seyreden ülke sayısı çok az. Geçmişten ders alanlar bu dalgaların ülke ekonomilerinde yaratabileceği kırılganlıkları önlemekte oldukça yaratıcı olabiliyorlar. Bunu yaparken de dalgalı kurdan vazgeçmiyorlar.
Dalgalı kur rejimi aslında sermaye hareketlerini yönetmeyi kolaylaştıran bir rejim. Yeter ki yerli para cinsinden kredi kullanımının yabancı para cinsinden kredi kullanımına göre daha pahalı hale gelmesini önleyin.
Hükümet, kucağında bulduğu programı uygulayarak enflasyon ve kamu maliyesi alanlarında önemli iyileşme sağladı. Ancak 2003'te dünya piyasalarında başlayan değişime seyirci kalarak, cari açık ve istihdamsız büyüme şeklinde kendini gösteren yeni kırılganlıklar yarattı.

http://www.milliyet.com.tr/2006/03/24/yazar/oztrak.html

İşsizlik rakamları bir ülkede iktisat politikalarının karnesidir. İktisat politikasının nihai amacı insanlara, onları yoksulluktan ve devlet kapısından kurtaracak, emeklilik ve sağlık güvencelerine sahip düzgün bir iş temin etmektir.
2005 yılında iş arayıp da bulamayanların, çalışmak isteyen nüfusa oranı, yüzde 10,3'le 2004 yılı seviyesinde kalmış. Yani işsizlik sorunu aynen devam ediyor.
Ancak bunu söylediğiniz zaman hemen şu karşı gerekçeleri duyuyorsunuz: "Bu durum tarımda çalışan sayısındaki 907 bin kişilik azalmadan kaynaklandı. Tarımda verimlilik artışı yaratan bir yeniden yapılanma başladı. Buna karşılık diğer sektörlerde 1.162 bin kişiye yeni iş imkânı sağlandı. Bu, mevcut iktisat politikasının başarısını gösteriyor. Yaşananlar sağlıklı bir dönüşümün başlangıcıdır."

Hızlı istihdam kayması
Oysa sağlıklı dönüşüm savını bu kadar rahat ileri sürmek mümkün değil. Tabloda ülkemizde istihdamın sektörel dağılımındaki gelişme, dünya ve önemli dönüşüm yaşayan bölgelerle karşılaştırmalı olarak veriliyor.
Türkiye'de tarımdaki istihdamın toplam içindeki payı 1995-2004 arasındaki 9 yılda 10 puan düşmüş. Buna karşılık sadece 2005'te 4,5 puan gerilemiş.
Dünyada göreli olarak en hızlı değişimi yaşayan Merkezi ve Doğu Avrupa ile Bağımsız Devletler Topluluğu ve ağırlıklı olarak Çin'i içine alan Doğu Asya bölgelerinde dahi 2005 yılında sektörler arasında bu boyutta bir istihdam kayması yok. Sanayide dünyanın üretim üssü haline gelen Doğu Asya'da son yılda tarımın istihdam içindeki payı sadece 2 puan gerilemiş.
Bir kriz ya da çok radikal bir yapısal değişim olmadan sektörler arasında bir yılda bizdeki kadar hızlı bir istihdam kayması olmaz.
2005'te ülkede dünyadan çok farklı bir konjonktür yaşamadık. Kaldı ki bizde 2005'te tarımda yüksek bir üretim artışı da var. Bu da sektörde böyle bir istihdam azalışının izahını zorlaştırıyor. Diğer taraftan, istihdamı cezalandıran makroekonomik ortama rağmen, özellikle sanayide kaydedilen istihdam artışını izah etmek de çok zor.

Durum daha vahim
Bu durum veri kalitesi ile ilgili sorun olabileceğini akla getiriyor. Nitekim 2005 yılında aylık istihdam verileri ilk defa açıklanmaya başlandı. Yeni ankette sorulan sorular eskisine göre arttı.
Buna bağlı olarak eski anketlerde tarımda çalışıyor gözükenlerin bir kısmının yeni anket çerçevesinde aslında diğer sektörlerde çalıştığı anlaşılmış olabilir. Yani yapısal ve sağlıklı olduğu söylenen dönüşümün aslında sadece istatistiksel olması güçlü bir olasılık.
Aslında işsiz tanımına, işbaşı yapmaya hazır olan ancak iş bulma umudu olmaması nedeniyle iş aramayanları da eklersek, 2004 yılında yüzde 14,6 olan işsizlik oranı 2005'te yüzde 16,1'e ulaşıyor. Durum çok daha vahim.
2005'te enflasyon düştü, borçlar azaldı, kamu açığı geriledi, büyüme yüksek oldu ama istihdam yaratılamadı. Yoksullar ve işsizlerin dışlanmışlığı arttı. Hükümetin iktisat politikası sınıfı geçemedi.

http://www.milliyet.com.tr/2006/03/03/yazar/oztrak.html



2004'te dış ticaret rakamları rekor seviyelere çıktı. Bu, Türkiye'nin dışa açıklığının önemli ölçüde arttığını gösteriyor.Dışa açıklığın artması dış dengesinde olası sıkıntıları, iç talebi kısmak suretiyle aşmanın kolaylaştığını gösteriyor. Ancak yine bu artış ekonominin dış şoklara karşı daha açık hale geldiğini de ortaya koyuyor. Diğer taraftan 2004 yılı rakamları resmi tahminlerden önemli ölçüde sapmış. İthalattaki yavaşlamanın çok tedrici olduğu ve son çeyrekteki artış hızının hâlâ yüzde 34'e yakın olduğu dikkate alındığında 2005 yılı için öngörülen yüzde 8,9 artışın gerçekleşmesinin çok güç olacağı anlaşılıyor



2004 yılı dış ticaret rakamları hem ithalat hem de ihracatın rekor seviyelere ulaştığını ortaya koyuyor. Bu rakamlar dış ticaret hacminin GSMH içindeki payının, dolayısıyla Türkiye'nin dışa açıklığının önemli ölçüde arttığını gösteriyor.
Dışa açıklığın artması dış dengede yaşanacak sıkıntıların ülkenin dış ticaret konusunda uzmanlaşması nedeniyle iç talebi kısmak suretiyle ödemeler dengesi sıkıntılarını daha kolay aşabileceğini gösteriyor. Diğer taraftan yine bu orandaki artış ekonominin dış şoklara karşı daha açık hale geldiğini de ortaya koyuyor.
Diğer taraftan 2004 yılı rakamları resmi tahminlerden önemli ölçüde sapmış. İhracattaki sapma daha sınırlı bir artışa işaret ederken, ithalat, tahminlerin önemli ölçüde üstüne çıkmış. Bunun sonucunda dış ticaret açığı ekim ayında yayımlanan tahminin yaklaşık bir milyar dolar üstünde gerçekleşmiş. Bu durumda cari açığın da 15,5 milyar doların üstünde gerçekleşeceğini kesinleştirdi. Zaten yapılan açıklamaya göre de cari açık 15.6 milyar dolar oldu.
Üçer aylık dönemler itibariyle baktığımızda son üç ayda ihracatın bir önceki yılın aynı dönemine göre artış hızının yılın son üç ayında bir önceki çeyreğe göre arttığını buna karşılık ithalattaki artış hızının üçüncü çeyrekten bu yana gerilediğini görüyoruz.

2005 tahmini zor gerçekleşir
Ancak ithalattaki yavaşlamanın çok tedrici olduğu ve son çeyrekteki artış hızının hâlâ yüzde 34'e yakın olduğu dikkate alındığında 2005 yılı için öngörülen yüzde 8,9 artışın gerçekleşmesinin çok güç olacağı anlaşılıyor. Diğer taraftan 2005 yılında ihracat için öngörülen yüzde 14.5 artışın da son çeyrekteki gelişmeler dikkate alındığında daha yüksek gerçekleşmesi söz konusu. Bazdaki yükselmenin önümüzdeki yıl hem ithalat hem de ihracat artış hızlarını bu yılın son üç ayındaki hızların yarısına gerileteceğini varsayarak dış ticaret açığı, bu yıl, tahmin edilen 33 milyar dolar yerine 40 milyar dolara yükseliyor. Bu, iç talebin kontrolü amacıyla alınan tedbirlerin daha da güçlendirilmesi gerektiğini gösteriyor. Sermaye hareketlerinin esiri haline gelen kur böyle gitmeye devam ederse de iç talebi azaltacak tedbirlerin sonu gelmeyecek gibi görünüyor.
2004 yılında ithalatın bileşenlerinde de önemli değişim olduğu anlaşılıyor. Ara malı ithalatının payı 2004'te düşerken yatırım ve tüketim mallarının payı artmış.

Yatırım malı payı düştü
Ancak son üç ayda toplam ithalat içinde yatırım malının payı gerilerken, tüketim mallarının payı artmaya devam etmiş. Bu yılın üçüncü çeyreğine kadar gerileyen ara mallarının payı ise sabitlenmiş.
Üçer aylık ithalatın alt grupları itibariyle artışlarına baktığımızda ise son çeyrekte yatırım malı ve tüketim malı ithalatındaki artış hızının önemli ölçüde gerilediğini, buna karşılık ara malı ithalatındaki artış hızının yeniden yükseldiğini görüyoruz. Ancak yine de en yüksek artış hızı tüketim malında olmuş.

Kapasiteye etkisi zayıfladı
Yatırım malı ithalat hızındaki gerileme, ithalatın üretim kapasitesinde yarattığı artış etkisinin giderek zayıfladığını gösteriyor. Bunun, önümüzdeki dönemde ithalattaki artışın sağlığına ilişkin endişeleri artırması beklenmeli. Buna karşılık tüketim malındaki artış hızının yüksekliği ve ara malı ithalatı hızındaki artış hem ekonomide üretim artışının sürdüğünü hem de rekabet gücü kaybı nedeniyle ciddi bir ikame etkisi olduğunu gösteriyor olabilir. Hangi etkinin daha yüksek olduğunu görebilmek için en azından aralık ayı üretim verilerini görmek gerekiyor.
Bazı mal grupları itibariyle ithalatın aralık ayında ve yıl toplamındaki gelişimine baktığımızda önümüzdeki yılın gelişmeleri hakkında bazı öngörülerde bulunmak mümkün. Aralık ayında 2003 yılına göre aylık ithalatta 2 milyar dolar artış olmuş. Bunun yüzde ellisini demir çelik ve ham petrolün dahil olduğu mineral yakıtlar ve yağlar kalemlerindeki artışlar açıklıyor. Yıllık ithalat artışı içinde bu iki kalemin payı ise yüzde 22 olmuş. Dolayısıyla bu iki kalemde yıl sonunda önemli bir hızlanma olduğu anlaşılıyor. Araba ve elektrikli makine ithalatının payı ise aralık ayında yıl toplamının önemli ölçüde altında. Bir defaya mahsus olarak görülen dayanıklı tüketim malı ithalatındaki beklenen yavaşlamayı diğer kalemlerdeki artışın aralık ayında telafi ettiği görülüyor. Bunda ham petrol fiyatlarındaki artışın da etkili olduğu anlaşılıyor. Önümüzdeki yılda ham petrol fiyatlarında önemli bir gerileme beklenmiyor. Bu durum ithalattaki yavaşlama eğiliminin oldukça katı olacağını gösteriyor.
İhracatın kurdaki gelişmelere dayanıklılığının önemli ölçüde arttığı anlaşılıyor. Bu sanayiinin pahalı yerli girdiyi kolaylıkla ucuz ithal girdi ile ikame kabiliyetinden kaynaklanıyor.
Sonuç olarak yayımlandığında risk iştahının perdelemesi nedeniyle görmezlikten gelinen 2004 yılı dış ticaret verilerinin ödemeler dengesi yayımlandıktan sonra da tedirginliği artırmayacağı anlaşılıyor. Oysa17 Aralık'tan sonra yeniden bekleyişlerde aşırı bir iyileşmeye bağlı olarak kurun ve buna bağlı olarak ithalatın hem dış borçlanma, hem yerli üretim hem de istihdam üzerindeki olumsuz etkisi süreceğe benziyor. Yabancı sermayenin beklentilerine ve risk alma iştahındaki azalma riskine giderek endeksli hale gelen ekonomide dalgalı kurdan beklenen düzeltme hareketi geciktikçe dalga boyunun arttığı unutulmamalı.


 

Dış ticaret gelişmeleri
Reel Efektif Kur İhracat Milyar $ Artış (%) İthalat Milyar $ Artış (%) D.T. Açığı Milyar $ Artış (%) TÜFE (%) TEFE (%)
2004-q1 13,5 30,1 20,9 45,3 7,4 84,8 23,2 18,4
2004-q2 15,5 37,1 24,4 48,1 8,9 72,2 5,9 5,3
2004-q3 16,0 31,1 25,1 36,0 9,1 45,6 -5,7 -6,3
2004-q4 17,8 32,9 26,8 33,6 9,0 35,0 0,0 1,9



Kaynak: DIE ve TCMB verileri, artışlar bir önceki yılın aynı dönemine göredir.


2004 ithalatın dağılımı* (%)
Toplam Yatırım malı Ara malı Tüketim malı Diğerleri
03q1 100,0 16,1 73,0 9,7 1,2
03q2 100,0 15,9 73,0 9,9 1,0
03q3 100,0 15,9 73,0 10,1 0,7
03q4 100,0 16,3 72,1 10,9 0,7
04q1 100,0 17,3 70,2 11,9 0,7
04q2 100,0 17,9 68,4 13,1 0,6
04q3 100,0 18,2 67,3 14,0 0,6
04q4 100,0 17,9 67,3 14,3 0,4



(*) 12 aylık verilerle hesaplanmıştır.


2004 ithalat artış hızları* (%)
Toplam Yatırım malı Ara malı Tüketim malı Diğerleri
03q1 100,0 16,1 73,0 9,7 1,2
03q1 100,0 16,1 73,0 9,7 1,2
04q1 45,3 97,5 29,1 112,8 34,9
04q2 48,1 70,4 34,0 110,7 22,0
04q3 36,0 49,3 26,4 87,1 -22,7
04q4 33,1 23,7 32,9 50,2 5,2



(*) Bir önceki yılın aynı dönemine göre üç aylık ithalatta artış

Dış ticaret gelişmeleri
İhracat milyar $ İthalat milyar $ Açık milyar $
2003 47,3 69,3 22,1
2004 Tah. 62,0 95,5 33,5
2004 Gerç. 62,8 97,2 34,4
http://www.milliyet.com.tr/2005/02/06/business/bus07.html