http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?YZR_KOD=87&HBR_KOD=107093
http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?YZR_KOD=87&HBR_KOD=107093
Ekonomide bu yıl beklenen yüzde 6 dolayındaki büyümeye rağmen istihdam aynı oranda artmadı. Son dört yılı dikkat aldığımızda ise, ekonomi toplam yüzde 33 büyürken, işsizlik oranının azalmak bir yana, arttığını görüyoruz. Makroekonomik göstergelerdeki iyileşmeye rağmen işsizlik, aşağıdaki nedenlerle gelecekte de ekonomi gündeminin hep ilk sıralarında yer alacak: İşgücü arzındaki artış: Doğurganlık ve nüfus artış hızlarındaki gerileme devam ediyor ama bunun işgücü piyasasına yansıması için en az 10 yıllık bir süre geçmesi gerekecek. Çünkü nüfusun hızlı arttığı 1970-1985 döneminde doğanlar, işgücü pazarına girmeye devam ediyor. Ekonomi büyüse bile çalışma çağına giren genç nüfusun tümünü istihdam edemeyeceği için, işsizlik oranının yakın gelecekte yüzde 9'un altına inmesi çok zor olacak. Hükümetin 2007 ve 2008 işsizlik hedeflerinin, yüzde 9'un üstünde bulunması da bu görüşü doğruluyor. İleri teknoloji ve otomasyon: Sanayici ve işadamlarının üretimde eskisine göre daha ileri teknolojileri kullanması işsizliğin azaltılmasını önlüyor. Otomasyon düzeyi arttıkça işçilerin yerini makineler almaya başlıyor. Tüm sanayileşmiş ülkelerde görülen bu eğilim Türkiye'de önümüzdeki yıllarda devam edecek. Üretim artsa da sanayide istihdam artışı aynı oranda olmayacak. İnternetin yaygınlaşması: Örneğin; bankacılıkta işlemlerin gişedeki memurla yapılmasındaki maliyeti 100 olduğunda, bu maliyet ATM'lerde 25'e, internet bankacılığında ise 4'e iniyor. Bu avantajı dikkate alan finans ile diğer hizmetler sektöründeki şirketler, eleman çalıştırmak yerine yeni iletişim teknolojilerine yöneliyor. Vasıfsızlık sorunu: İş arayanların bir bölümü vasıfsız ve deneyimsiz. Oysa firmalar, yabancı rakipleri ile başa çıkmak için iki yıl deneyimli, bir yabancı dil bilen, hatta lisans üstü eğitim yapmış elemanlar arıyor. Bu ortamda gençler işsizlikten, firmalar da vasıflı eleman bulamamaktan yakınıyor. Tarımsal istihdamda önemli azalma İşgücü istatistiklerinde görülen en önemli olgulardan biri tarımsal istihdamdaki azalma oldu. Bu azalma, geçen yüzyılın ikinci yarısında traktörün tarlalara girmesi ile ortaya çıkan tarımsal istihdam azalmasının bir benzerinin, günümüzde de yaşanacağını gösteriyor. Bu düşüş ile ilgili olarak aşağıdaki yorumları yapmak mümkün: Tarımın istihdamdaki payı azalıyor: 2004'ün son çeyreğinde yüzde 32.9 olan tarımın istihdamdaki payı geçen yılın kasım ayında yüzde 27'ye düştü. Bu göstergenin düşüş eğiliminde olduğunu ve gerçekte yüzde 27 dolayında olması gerektiğini, Referans gazetesindeki daha önceki yazılarımda vurgulamıştım. Oranın düşüşü, tahminlerimi doğruladı. Bu orandaki düşüş eğilimi gelecek yıllarda da devam edecek. 10 yıllık bir süreç içinde bu oranının yüzde 20'nin altına inmesi bekleniyor. Ancak bu düşüşten sonra bile Türkiye'deki oran, AB üyesi ülkelerdei ortalama yüzde 6 dolayında bulunan oranın çok üstünde olacak. Tarım dışı istihdam arttı: Son bir yılda sanayi, hizmetler ve inşaat sektörlerindeki istihdam, 1 milyon 339 bin kişi arttı. Ancak tarımdaki istihdam 1 milyon 281 kişi azaldığı için toplam istihdamdaki artış 58 bin kişide kaldı. Önümüzdeki dönemde hükülmetlerin önündeki en önemli sorun, tarımda açığa çıkan nüfusun tamamının, tarım dışı alanlarda istihdam edilmesi olacak. İç göç beklentileri: İç göç 1990-2005 döneminde bir miktar hız kaybetmişti. Ancak ekonominin yeniden yapılanması ve AB'ye tam üyelik süreci, tarımın istihdamdaki payını azaltacağı için iç göç, gelecek yıllarda tekrar artış eğilimine girebilecek. Daha ilk göç dalgasını, tam anlamıyla hazmedememiş olan ekonominin, ikinci dalgaya hazırlıklı olması gerekiyor. Yeni kurulacak kalkınma ajansları ile bölgesel kalkınmanın hızlandırılması, bu iç göç dalgasının önünün kesebilir. http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=36327
Değişim korkusunu yenin
8.2.2006 Pazardaki değişim dalgaları ve küreselleşme iş hayatındaki tüm taşları yerinden oynatıyor ve insanların ruhuna korku salıyor. Değişim korkusu ise çaresizliğe ve atalete yol açarak, sorunların çözümünü daha da zorlaştırıyor.
Son yıllarda "değişim" konusu siyasetten iş hayatına kadar her alanda çok konuşuldu. Partilerin ve insanların düşüncesi ile şirketlerin yönetim tarzlarının değişmesi ile ilgili tartışmalar gündemin hep üst sıralarında yer aldı. bu ilginin bir nedeni de "değişim korkusu" oldu.
İnsanlar çoğunlukla alışageldiği gibi yaşamak ve çalışmak istediği için değişimi sevmez. Yeninin ayak sesleri ve değişimin zorunlu hale gelmesi kişiyi şaşırtır, huzursuz kılar. Değişim karşısında ilk tepki kabuğuna çekilmektir. Sonra yeniye direnç başlar. Bu direnç giderek düşmanlığa dönüşür. Çünkü değişim yılların bilgi ve deneyimini büyük ölçüde hükümsüz kılabilir. Bir kez daha sıfırdan başlamak insanlara zor gelir. Bu nedenlerle stres listelerinin ilk sıralarında sevilen birinin ölümünden sonra hemen "değişim" olayı bulunur. Ev, okul, iş veya eş değiştirmek insanlarda gerilimin artmasına yol açar.
Türkiye'de ise değişim korkusu ve düşmanlığının tarihsel kökleri de var. Osmanlı, değişimi pek sevmezdi ve her tür değişimi bir bozulma olarak görürdü. İktisat tarihçisi Ahmet Tabakoğlu, Osmanlı döneminde sorunların ele alınış biçimini şöyle özetliyor. "Osmanlı sisteminde tecrübe birikimini değerlendirerek en mükemmele ulaşılacağı kanaati hakimdir. Buna göre de değişme, ancak bozulma yönünde olabilir ve bunun çaresi de 'kanun-ı kadim'e yani asıl sisteme dönüştür."
Bu korku nedeniyle, biz kendi iç dinamiklerimizle değişemeyince daha kötüsü başımıza geldi. Bir başka kültürel ve sosyal ortamda oluşmuş, reform paketlerini aynen kabul etmek zorunda kaldık. Değişimin yukarıdan aşağı ve tepeden inme yöntemlerle gerçekleştirilmesi ise korkularımızı daha da artırdı.
Korkunun bedeli
Değişime tepki ve direnç esasında sağlıklı ve doğal bir davranıştır. Bu tepki ortaya çıkmasaydı, "kozaya girme" ve değişime uyum çabaları da yeterince güçlü olmazdı zaten...
Bu tepki, önce korkuya, daha sonra umutsuzluğa dönüştüğünde ise işler iyice karışır. Umutsuzluğun ardından çaresizlik, çaresizliğin ardından atalet gelir. Bu ortamda sorunlar biriktikçe değişim zorunluluğu kendini daha şiddetli bir şekilde dayatmaya başlar. Bu dayatma, umutsuzluk, öfke ve küskünlük gibi duygulara, içe kapanma ve yabancı düşmanlığı gibi tutumlara yol açar.
Dünyadan ve toplumdan gelen değişim sinyallerini reddetme döneminde kişi gerçeklikten kopar. Gerçek hayata gözlerini kapayanlar, kendilerine ayrı bir dünya yaratmak zorundadır. Paranoyalar ve komplo teorileri, bir sığınağa benzeyen bu sanal dünyada devreye girer. Artık kişi, kendisi gibi düşünenlerin dışında kalan herkesi dönek ve hain gibi görmeye başlar.
Türkiye'de değişim korkusunun bir sorumlusu da değişim tacirleridir. Bu kesimdeki kişiler hiç bir çıkış yolu ve proje önermeden, sabah akşam değişimden söz eder. Bunlar başkalarını değişmeye çağırır ama kendi tutum ve davranışlarını değiştirmeye yanaşmaz ve proje üretmezler. Aceleciler ise mevcut durumu analiz etmeden ve belirli bir strateji belirlemeden işe koyulma taraflısıdır. Neyin nasıl değişeceğini etüt etmeden, bir duygu ve heyecan yoğunlaşması ile her şeyin değişeceğine inanan bu kesim değişime karşı beynimizin derinliklerinde bulunan direnci hesaba katmaz.
Reform cesareti
Değişim korkusunun ilacı reformlar için gerekli cesareti göstermektir. Kariyer hayatında, şirketlerde, ekonomi ve toplumda, değişimi kabullenmekle yolun yarısı alınmış olur. Daha sonra değişimi savunanların aşağıdaki sorulara bilimsel ve tutarlı cevaplar aramaları gerekir.
Onlar nerede? Biz neredeyiz: Dünyada ve Türkiye’de neyin, nasıl değiştiğini kavrayabilmek ancak sürekli gözlem, araştırma ve analiz ile mümkün olur. Türkiye'yi her yönüyle iyi bilmek ve bir sorunlar envanteri çıkarmak ise işe nereden başlayacağımızı gösterir.
Ne, nasıl değişmeli: Çağdaş uygarlığa yetişmek için bir temel stratejinin ve projeler demetinin hazırlanması ile değişimin yol haritası şekillenebilir.
Hangi güçler harekete geçirilmeli: Değişimin itici gücü iç dinamikler olduğunda ve değişim süreci tabandan gönüllülük ilkesine göre başlatıldığında başarı ihtimali yükselir.
Değişimin zarara uğratacağı kesimlerin sorunlarına çözüm bulmak ve ortaya çıkacak yararların geniş halk kitlelerine yolu yordamı ile anlatılması ile değişim korkusunu giderek azaltır...
Değişim konusunda kim, hangi tepkiyi gösteriyor?
Aceleciler: Hemen Şimdi!
Tembeller: Bir iki ufak fayda için bu kadar yorulmaya değer mi?
Hiççiler: Boş ver abi ya. Değiştirmek sana mı kaldı?
Bahaneciler: Ben değişirim ama halk karşı çıkar.
Benciller: Değişim iyi hoş da bana faydası ne olacak?
Huzurcular: Her şey aynı kalırsa huzurumuz bozulmaz.
Karamsarlar: Burası Türkiye! Böyle gelmiş, böyle gider...
Kanaatkarlar: Mevcut durum o kadar da kötü değil yani...
Korkaklar: Ya değişelim derken elimizdekileri de kaybedersek...
Edilgenler: Değişim gerekiyorsa, devlet büyüklerimiz yapar herhalde...
Komplocular: Bizi değiştirip her şeyimizi elimizden alacaklar...
Umutsuzlar: Burnuma bir felaket kokusu geliyor.
Direnenler: Değişmek mi asla! Değişmek dönekliktir...
Ertelemeciler: Değişim lazım ama Türkiye buna henüz hazır değil.
İstisnacılar: Değişim başkaları için iyi olabilir ama biz farklıyız.
Kıskançlar: Değişimden başkaları yararlanacaksa, ben karşıyım.
Uyanıklar: Değişimin zahmetini biz çektik, nimetini başkaları kaptı.
İnatçılar: Biz doğruyuz. Yanlışlık bizi değiştirmek isteyenlerde.
Tutucular: Eski köye yeni adet gerekmez!
Yorgunlar: Bugüne kadar değiştik de ne oldu: Eski tas, eski hamam...
30.11.2005 / Faruk Türkoğlu / Haber
www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=29748