Önümüzdeki yılın başında AB üyesi olması henüz kesin olmasa da şimdiden gün saymaya başlayan Balkan ülkesi Bulgaristan'a bugünlerde ayrı bir heyecan hakim. Bir zamanlar Sovyetler'in güneye bakan yüzü olan Bulgaristan, Avrupa'daki Amerikan üslerinin yeniden yapılandırılmasından yararlanacak ülkeler arasında.

8 milyon nüfuslu ülkede istatistikler kişi başına düşen gelirin 8 bin dolar civarında olduğunu söylüyor. Ancak nüfusun 4'te birinin yaşadığı Sofya ve diğer iller arasındaki uçurumun farkında olan herkes, bu rakamın aldatıcı olduğu konusunda hemfikir. Ülkenin özellikle Türkiye sınırına yakın olan Yambol, Tunca ve Sliven gibi bölgelerinde işsizlik oranı yüzde 26'lara dayanmış durumda. Yoksulluk, genç nüfusun buraları terk ederek yurtdışında ya da ülkenin yatırım çeken başka bölgelerinde daha iyi bir yaşamın peşinde koşmak için göç etmesine neden olmuş.

ABD'nin Ortadoğu ve Hazar havzasındaki askeri ve siyasi gelişmelere bağlı olarak önümüzdeki 10 yıl içinde Batı Avrupa ve Asya'daki 70 bin personelini ve askeri üslerini Balkanlar'a kaydırma kararı geçtiğimiz yaz bizzat Başkan Bush tarafından açıklandı. ABD Savunma Bakanlığı'nın raporlarında Bulgaristan ve Romanya da coğrafi konumu ve son dönemde ABD'nin Afganistan ve Irak'taki operasyonlarına sağladığı lojistik ve askeri destek sayesinde bu plana dahil ediliyor. Bulgaristan'a kurulacak askeri üs konusunun netleşmesi için nisan ayında düzenlenecek NATO Dışişleri Bakanları Zirvesi ve bu zirveye katılmak için Bulgaristan'a gelecek olan ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice bekleniyor.

Üslerin yer alması düşünülen yerler ise Bulgaristan'ın bugün en çok yatırıma ihtiyaç duyduğu güneydoğu bölgesinde yer alıyor. Yambol'da Sovyetler tarafından 53 sene önce inşa edilmiş olan Bezmer hava üssü ve Sliven yakınlarındaki Novo Selo'da bulunan 230 kilometrekarelik dev atış poligonu bunlardan bazıları.

AB üyeliğinden sonra Bulgaristan'a ayrılacak fonlar ve yatırım projelerinden aslan payını Sofya ve turizm sektörünün gözdesi haline gelen diğer merkezlerin kapacağına kesin gözüyle bakılıyor. Yambol ve çevre bölgeler için ise ABD üsleri bir anlamda kurtuluş ümidi. Bulgaristan'da İngilizce yayımlanan haftalık Sofia Echo gazetesinin konuştuğu Yambol ve Tunca belediye başkanları, üsler sayesinde yol, enerji nakil hatları, hastane gibi ihtiyaç duyulan altyapı ve sosyal hizmetlerin sağlanacağı; özellikle restoran ve cafelerin artmasıyla istihdam yaratılacağının beklentisi içinde. Öte yandan güvenlik güvencesinin yabancı yatırımcıları da bölgeye çekeceği ümit ediliyor. ABD'de faaliyet gösteren ve muhafazakar çizgisiyle tanınan Heritage Foundation'ın geçtiğimiz yıl nisan ayında yayımladığı bir rapor, Amerikan üslerinin bulundukları ülkenin gayri safi yurtiçi hasılasına yüzde 1'e varan katkı sağladığını ortaya koyuyor. Ancak gözden kaçırılmaması gereken nokta, ABD'nin değişen askeri stratejisi gereği yeni kurulacak üslerin artık öyle binlerce askerin ve ailelerinin sürekli yaşadığı kendi kendine yeten kasabalar görünümünde olmayacağı. Bu üslerin daha çok hızlı personel ve lojistik kaydırmalarına imkan veren, asgari ihtiyaçların karşılandığı merkezler olması tasarlanıyor. Öte yandan çevre halkı, tatbikat ve eğitimlerde ABD askerlerinin kimyasal silah ya da seyreltilmiş uranyum kullanmasından ve dolayısıyla ciddi bir çevre kirliliği sorununun ortaya çıkmasından endişe ediyor.

 

NATO'nun genç üyesi .....

Bulgaristan 1994 yılında NATO'nun eski Varşova Paktı üyesi ülkelerle başlattığı Barış için Ortaklık Programı'na (Partnership for Peace, PFP) dahil oldu. 2002'de tam üyelik için müzakereler başladı. 29 Mayıs 2004'te ise Bulgaristan, komünist rejimi terk eden 7 ülkeyi kapsayan son NATO genişleme dalgasının içinde yer aldı. 11 Eylül saldırılarının ardından Afganistan'a karşı düzenlenen askeri harekat sırasında ABD'ye ait savaş uçakları, Bulgaristan'ın turizm merkezi olarak bilinen Burgaz kenti yakınlarındaki havaalanından faydalandı. Ancak şüphesiz en net işbirliği gösterisi, Bulgaristan'ın Irak'taki koalisyon güçlerine yaptığı asker katkısıydı. Irak'ın Divaniye bölgesinde görev yapan Bulgar askerlerin sayısı 500'ü hiç geçmedi. Hükümet değişikliğinden sonra ise meclis tüm kuvvetleri geri çekme kararı aldı. Bundan sonra bölgeye gönderilecek 120 asker ise mülteci kamplarında ve sadece insani yardım için çalışacak. Nicelik olarak kayda değer bir rakam olmasa da Irak harekatı yüzünden özellikle Avrupa'da eleştirilen Bush yönetimi için Bulgaristan'ın verdiği bu desteğin sembolik önemi vardı. Bulgaristan'ın taze bir üye olmasına rağmen bu yıl NATO Dışişleri Bakanları toplantısına ev sahipliği edecek olması, bu Balkan ülkesinin savunma alanında rol üstlenmeye devam etmekte kararlı olduğunun da göstergesi.

http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=35131&KOS_KOD=33

Başbakan Tayyip Erdoğan'ın önce gazeteci ve yazarlardan oluşan bir heyetle yaptığı görüşmede ardından Diyarbakır ziyareti sırasında dile getirdiği "Kürt sorunu" sözü oldukça tartışıldı. Erdoğan, Kürt sorununu bir demokratikleşme sorunu olarak nitelese de asıl tartışma, Başbakan'ın niye Güneydoğu sorunu demek yerine, Kürt sorunu sözünü sarfettiği çerçevesinde oluştu. Kimilerine göre Başbakan'ın Kürt sorunu sözünü sarfetmesi, bu sorunun tartışmasında bir kırılma noktası anlamına geliyor.
Oysa ki devletin kullandığı dil açısından Kürt sorununa başka bir açıdan bakmak da mümkün. ODTÜ Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Mesut Yeğen'in, Cumhuriyet döneminde Kürt sorununun resmi dile yansımasına ilişkin "Devlet Söyleminde Kürt Sorunu" isimli çalışması bu açıdan farklı bir perspektif sunuyor. Yeğen'e göre sorunun devletin kullandığı dile yansıması cumhuriyet dönemi boyunca farklı boyutlarda oldu. Ancak buradaki ortak nokta, sorunun bir etnik-siyasi bir sorun olmak yerine bulunduğu konjonktüre göre, yok sayılması, iktisadi, irticai, modernleşme karşıtı ya da dış güçlerin kışkırtmasıyla oluşan bir sorun olarak devlet diline yansımasıydı. Yeğen, devletin soruna ilişkin tutumunu eleştirenlerin genel argümanına da katılmıyor. Sol, ulusal ya da İslami eleştirel standart argümana göre devlet, yıllarca Kürt sorununu ideolojik bir tercih olarak görmezden geldi ve bu yönde politika geliştirdi. Ama Yeğen, devlet söyleminin ideolojik bir tercih olmadığını aksine devletin sorunu algılama biçiminin tarihsel çerçevede iktisadi, irticai, modernleşme karşıtı veya dış güçlerin kışkırtması yönünde oluştuğunu iddia ediyor. Bu bakımdan devletin Kürt sorununa ilişkin suskun kalması bile algılamadan kaynaklanmaktadır. Yani devlet Kürt meselesinin etnik-siyasi yönüne ilişkin suskunluğunu sürdürürken, Kürt sorununa ilişkin konuşmaya devam etmiştir.
Yeğen'in ilginç çalışmasında, devletin toplumsal sorunları bilinçli bir tahrif etme niyetinde olmadığı, özel bir söylemsel kuruluşun imkan verdiği tarihsel bir algılamadan kaynaklandığı iddia ediliyor, ancak meselenin bir etnik-politik sorun olduğu da vurgulanıyor. Buna göre devlet, Kürt sorununu ulusal bir sorun olarak algılayıp, böylesi dolaysız bir ilişki kurmak yerine, çıkarların, hesapların ve gücün manipüle ettiği bir algı üzerinden ilişki kurduğu için sorunu çarpıtmıştır. Bu çarpıtma Başbakan'ın Kürt sorunu sözüne kadar cumhuriyetin farklı dönemlerinde, farklı söylemlerde dillendirilmiştir. İşte devlet söyleminin, cumhuriyet
döneminde Kürt sorununa ilişkin farklı algılamalarından örnekler.

Türk vatanında Kürt yoktur:
Mesut Yeğen'e göre devlet söyleminin düz bir okuması devletin Kürt sorununu tanımadığını gösteriyor. Bu söylemde ne devlet, neredeyse 70 yıl boyunca, Kürtlerin etnik bir unsur olmaya dayalı mevcudiyetini inkar etmiştir. Bu söylemin başlangıç noktası 1920'lerin ilk yıllarına dayanıyor. Anodolu Rumeli Madafai Hukuk Cemiyeti'nin çok kültürlü yapıyı tanımasının yanında, Cumhuriyetin ilanı ile birlikte etnik söylemlerde ideolojik bir değişim göze çarpıyor. Yeğen'e göre, bir süre sonra ülkedeki çok-etnili toplumsal yapıyı reddeden bir siyasi bütünleşmeyi kuran kadro, 1920'lerin başında bu tür bir yapıya müsamaha gösteriyordu. Hatta Amasya Protokolü'nün birinci maddesinde bile, Kürtlerden, Osmanlı milletinin ayrılmaz bir unsuru olarak bahsetmekte ve Kürtlerin etnik ve toplumsal farklılıklarının tanınacağı belirtilmektedir. Ancak 1922'de ortaya çıkan Musul sorunu ve petrolün önemi bu algılayışın değişmesinde önemli bir rol oynamıştır. Kürler konusunda yaşanan sorunun 1924 Anayasası'na yansıması da sert olmuş, giriş kısmında şu ifadelere yer verilmiştir: "Devletimiz bir devleti milliyedir. Devlet, Türkten başka bir millet tanımaz. Memleket dahilinde...başka ırktan gelme kimseler bulunduğundan, bunların ırki mübaneyetlerini manii milliyet tanımak caiz olmaz. "
Devletin parlamentoyu Kürtlere kapatan dışlamanın mantığı bir soykırım değildir. Yani devlet Kürtlerin, Kürt oldukları için parlamentoya giremeyeceklerini söylememiş, Türk olduklarını beyan ettikleri sürece girebileceklerini açıklamıştır. 1961 Anayasası'nda egemenliğin kayıtsıt şartsız Türk milletine ait olduğu belirtilirken, 1982 Anayasası'nda da ürkçe dışındaki diller yasaklanıyordu. Fiiliyatta yasaklanan tek dil ise Kürtçe oldu. Kürtlüğün yok sayılması 1990'lara kadar ulaştı. Devrimci Doğu Kültürleri Ocağı davasında da Kürtlüğün namevcut bir ırk olduğu teyit edildi. Dava tutanağında: "Tarihin hiçbir devrinde Doğu illerimizde bugünkü sakinlerini tortu olarak bırakacak yabancı bir göç olmamıştır. Dünyada Kürt olarak algılanabilecek başlı başına yabancı bir ırk yoktur."

Bir irticai faaliyet olarak Kürt sorunu:
1925'te ortaya çıkan Kürt ayaklanması, devlet tarafından dış güçlerin tahriki ve saltanat, hilafeti geri getirecek bir karşı devrim olarak algılandı. Saltanat ve hilafetin ilga edilmesi ve yeni rejimin ayakta kalabilmesi açısından bu algılama önem taşıyor. Sözkonusu dönemde eski rejim ile yeni rejimarasında tansiyon yüksek olmaktaydı. Bu yüzden Şeyh Sait isyanı devlet söyleminde "irticai bir karşı devrim" olarak algılanmıştı. Ancak saltanatla, 1925 ayaklanması arasında böylesi bir organik ilişki hiçbir zaman kurulamadı.

Modernlik karşıtı eşkiya ve aşiretler:
Mesut Yeğen, saltanatın ve halifeliğin kaldırılmasıyla birlikte ortaya çıkan durumun Kürtleri merkezileştirmekten uzaklaştırdığını ve güvensizliğinin artırdığını aktarıyor. Kürt sorunun modernleşme karşıtı olarak algılanması 1920-40 arasında merkezileşme çalışması ve İskan Kanunu'na bağlıyor. Kanunla birlikte merkezileşmenin daha az olduğu Doğu bölgelerine devletin etkisi artınca Kürtler buna ayaklanmayla cevap verdi. Kanun çerçevesinde ana dili Türkçe olmayanların nüfus birliğinin dağıtılmasına izin veriliyordu. Devlet bu yıllarda Kürt sorununa etnik çerçeveden bakmak yerine, sorunu modernleştiremediği bir grup insan olarak algılamayı tercih etti.
Bu durum aynen basının kullandığı dile de yansıyor Yunus Nadi, Cumhuriyet gazetesindeki 17 Temmuz 1937 tarihli yazısında, Tunceli'nin dağlık bedevilerinin güdülmesi gerektiğinden bahsediyordu.

Bir yabancı tezgahı olarak Kürt sorunu:
Birinci Dünya Savaşı sırasında, Batı'nın tezgahından bahsedilirken, Kürt sorunun algılanışı da bu dönemden itibaren farklı dönemde farklı yabancı kışkırtmalarla söylenegelmiştir. Bu çerçevede sorun, suni bir mesele olarak algılanmıştır. Hukuk metinlerinde bu söylemin yansıması, emperyalizmden, komünizmin kışkırtmasına kadar farklılık gösteriyor. Bu durumda soruna adeta uluslararası ilişkiler alanına sınırlı, toplumsal zemini olmayan bir yapaylık atfediliyor. Soğuk Savaş'ın ardından Ortadoğu'da ortaya çıkan yeni dengelerle birlikte Kürt sorununda ecnebi kışkırtması ve dış güçlerin etkisi güneye kaymıştır.

Ekonomik sorun olarak algılanış:
1950'lere kadar Kürt sorunu ortadan kaldırılması gereken bir pürüz olarak görülürken, bu tarihten sonra iktisadi boyutta da ele alındı. İşte bu noktada özellikle 1960 yıllarda yeni söylem "geri kalmış bölge" oldu. Bu söylem özellikle 1970'lerde büyük popülarite kazandı. Devletin sorunu askeri ve politik düzeyden ekonomik alana çekmesi bir farka işaret etse de Mesut Yeğen'e göre bu fark mutlak değil, bir soyutlamanın ürünü olarak göreli olmaktadır. İlk olarak merkez sol söyleminde dillendirilen ekonomik geri kalmışlık, 1969'daki AP Hükümeti programında da kendine yer bulmuştur. Programda geri kalmışlığın önlenilmesinin vatanın bölünmezliği için şart olduğu dile getirilmiştir.

Irak Savaşı'nın Kürt söylemine etkisi
1980’lerde Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri haline gelen Kürt meselesi, hem iç politikayı hem Güney komşularla olan ilişkileri hem de bu ülkelerin Türkiye’deki algılanışını etkiledi. İran, Irak ve Türkiye’nin ortak sorunu haline gelen Kürt meselesinde Türkiye’nin demokratik bir ülke oluşu, olaya yaklaşımını diğerlerinden bariz şekilde farklılaştırmaktadır. Konunun bir yönü Irak, Suriye ve İran’ın PKK’ya olan desteklerinin yok edilmesidir. Diğer bir yönü, Irak ve İran’ın Kürt nüfusa yönelik davranışları olmuştur.
Soğuk Savaş sonrasında bir dış güç kışkırtması olarak algılanan Kürt sorununda kilit noktası İran-Irak Savaşı va Körfez Savaşı olmuştur. Türkiye açısından Kuveyt harekatının en olumsuz etkisi, Irak’ın kuzeyinde sebebiyet verdiği yeni bir siyasi durumun ortaya çıkmasıydı. Savaş sırasında ABD’nin desteğiyle ayaklanan Kürtler, Saddam rejimi tarafından sert bir şekilde bastırılmış, bu yüzden Türkiye ve diğer komşu ülkelere büyük bir göç akını başlamıştır. Bu çerçevede ABD’nin girişimiyle Irak’ın Kuzeyi, 36. paralel ile güneyi ise 32. paralel ile sınırlandırılarak Irak askeri güçlerine karşı uçuşa yasak bölge ilan edildi ve bu bölgelerin korunma görevi Türkiye ile Suudi Arabistan’da konuşlanan koalisyon birliklerine bırakıldı. Bu dönemde Türkiye, bir taraftan Celal Talabani’nin başında bulunduğu Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ve Mesut Barzani’ye bağlı Kürdistan Demokrat Partisi’ni (KDP) kontrol altında tutmaya çalışırken, diğer tarafta PKK terörünü engellemekle uğraştı. Aynı dönemde Irak’ın toprak bütünlüğünü koruma politikası güdülmeye başlanmış ve Merkezi otoriteyle ilişkilerin sıcak tutulmasına çaba gösterilmiştir.
Irak’la Türkiye arasında Cumhuriyet döneminden beri süre gelen sınır güvenlikleri ve ayrılıkçı hareketlerin önlenmesine ilişkin işbirliği anlayışında değişiklikler göze çarpmaktadır. Körfez savaşı boyunca Irak ve İran, birbirlerini içten zayıflatmak için Kürt unsurlarını kullanmaya başlamışlardır. İran, KDP’yi destekleyerek Irak içlerine sızmak isterken, Irak ise rejim muhalifi İran Kürdistan Partisi’ni kışkırtarak İran’ı karıştırmaya çalışmaktaydı. Bu durum ise en fazla Türkiye’yi etkilemekteydi. Irak ve İran’daki muhalif Kürt grupların PKK ile işbirliği yapması ve Türkiye’ye yönelik PKK tarafından yapılan sınır dışı saldırıların başlaması üzerine Türkiye harekete geçmiş, Irak’ın kuzeyinde askeri operasyonlara başlamıştır. Bu operasyonlar Irak ile yapılan Sıcak Takip Anlaşması çerçevesinde olmuştur.
Körfez savaşı sonrasında Irak’ın kuzeyinde oluşan boşluğu doldurmaya çalışan terör örgütlerinin başında PKK gelmekteydi. Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde bağımsız bir Kürt devleti kurmayı amaçlayan terör örgütü PKK’nın faaliyetleri Körfez savaşının Irak’ta yarattığı otorite boşluğu nedeniyle hızla artmıştır. Bu dönem için Türkiye’nin Irak politikası BM Güvenlik Konseyi’nin 688 sayılı kararında belirilen şekliyle Irak’ın toprak bütünlüğünün korunması olmuştur. Çekiç Güç’ün ortaya çıkması, Irak’ın kuzeyinde bir özerk bölgenin oluşmasına ve bölgede ABD tarafından da desteklenen özerk bir Kürt hareketinin oluşmasına sebebiyet vermişti. Bu durum eğer kontrol edilemezse Türkiye’nin bir ileriki safhada toprak bütünlüğünü tehdit eder hale gelecekti. Bu gelişmeleri takip eden Türkiye, kendisine yönelebilecek rahatsızlıkları önlemek için KYB ve KDP’yi kontrol altında tutmak ve bunun için de bu gruplarla işbirliğine gitme siyasetine başvurdu. Uygulanacak bu metotla söz konusu partilerin PKK’yla işbirliğine gitmesinin önüne geçilmesi planlanmaktaydı. Bu bağlamda Irak’ın toprak bütünlüğünün sağlanmasının vazgeçilmez bir şart olduğu Türkiye tarafından savunulmaktaydı.
Ancak Körfez savaşında ve sonrasında Kuzey Irak’ta yaşananlar sırasında Kürt meselesinin Türkiye’deki algılanışı, Irak’ın Türkiye’deki imajı hakkında da önemli ipuçları sunmaktadır. Mesut Yeğen’e göre Kürt sorununa ilişkin belirli bir mümkünlük koşullarına tabi özel bir söylemsel kuruluşta ortaya çıkmış tarihsel bir metin olan cumhuriyet dönemi devlet söylemi esas unsurların batılılaşma-modernleşme, merkezileşme, milliyetçilik ve otoriteryanizm olduğu bir söylemsel kuruluşta vuku bulmuştur. Devletin algısının bu karşıtlıklar üzerinden şekillenmesiyle sorun, “saltanat ve hilafet özlemi”, “eşkıyalık”, “aşiret direnci”, “ecnebi kışkırtması” ve “bölgesel geri kalmışlık sorunu” olarak yeniden tanımlandı. Devlet söylemi, sorunun bir “ecnebi kışkırtması” yönünde olduğunda söz konusu “ecnebiler” önceleri emperyalist kuvvetler olurken, sonraları bu “öteki”, yerini “komünist devletlere” bırakmıştır. Soğuk Savaş’ın bitmesi ve Körfez savaşı sonrası Ortadoğu’da ortaya çıkan yeni dengelerle birlikte, Kürt sorunu ile “ecnebi kışkırtması” arasındaki bağıntı için yeni bir içerik belirlendi. Böylece “ecnebi kışkırtmasının” taşeronu artık Türkiye’nin güneyindedir. Yeni tanımlamada devlet söyleminde Kürt sorununu kışkırtan “öteki”nin Irak olduğu ilan edilirken, yıllardır işbirliği ve dostlukla anılan Irak’ın Türkiye’deki imajı bu dönemden sonra “nifak tohumu” olarak kutsanmış oldu. Amerikan'ın 2003 yılında giriştiği Irak Savaşı ise sorunu "dış güçlerin kışkırtması" bakımından bambaşka bir noktaya taşıdı.

27.08.2005   Gökçe Aytulu

3 Ekim 2005 tarihi, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılım görüşmelerini resmi olarak başlatacak Hükümetlerarası Konferans’ın açılış günüdür. Bu tarih, Türkiye-AB ilişkilerinde yeni bir evreye geçiş anlamına gelecektir.
Türkiye’nin 1959 yılında, o zamanki Avrupa Ekonomik Topluluğu’na yaptığı başvurunun ardından, 1963 yılında Ankara Anlaşması imzalanmıştır. Bu Anlaşma, Türkiye-AB ilişkilerinin eksenini oluşturmaktadır ve Türkiye’nin tam üyeliği gerçekleşene dek bu özelliği taşımayı sürdürecektir. Ankara Anlaşması’nda Türkiye’nin tam üyeliğine gidecek yolun bir haritası verilmiş ve Türkiye’yi üyeliğe hazırlamak üzere, Hazırlık Dönemi, Geçiş Dönemi ve Son Dönem olarak adlandırılan üç dönem saptanmıştır. Ancak, farklı bir bakışla, bu üyelik sürecini, söz konusu dönemlerle örtüşmeyen üç evreye ayırmak da olanaklı gözükmektedir.

Sürecin değişen doğası açısından saptanabilecek evreler
Bu evrelerden ilki, Hazırlık ve Geçiş Dönemleri’ni içermektedir. Hazırlık Dönemi, Anlaşma’nın yürürlüğe girdiği 1964 yılından 1972 yılına dek, Geçiş dönemi ise 1973 yılı başında Katma Protokol belgesinin imzalanmasından 1995 yılı sonuna dek sürdüğüne göre, bu evre, 1964-1995 yılları arasını kapsar. Bu ilk evrede, Türkiye’nin başarımını nesnel olarak değerlendirmeyi sağlayacak ve ağırlıklı olarak gümrük indirimlerine dayanan ölçütler geçerlidir; ilişkiler, her iki tarafın da belli zaman dilimleri içinde belli yükümlülükleri yerine getirecekleri varsayımına dayalı olarak işlemiştir. Anılan yükümlülüklerin ağırlıklı biçimde nesnel, ve sayılarla belirtilebilen türden olması, bu evrenin her iki döneminde de, siyasal tartışmalara görece daha az rast gelinmesini, teknik değerlendirmelerin öne çıkmasını, ve sürecin bir bütün olarak yapısallaştırılmış ve öngörülebilir olmasını sağlamıştır.
Türkiye’nin 1 Ocak 1996’da Gümrük Birliği’ni tamamlayarak, Ankara Anlaşması’nın öngörmüş olduğu Son Dönem’e girmesi, ilişkilerde önceki evreye göre belirsizliğin daha fazla duyumsandığı ve nesnel ölçütlerin görece önemsiz kaldığı ikinci evrenin başlangıcı olmuştur. Elbette bu evrede kuralsızlık ve başıboşluk egemen olmuş değildir; böylesi, bir "uygarlık tasarısı" olarak görülen ve her tasarı gibi belli kurallara dayalı olan Avrupa bütünleşmesinin özüne aykırı olurdu. Burada "belirsizlik" ve "nesnel ölçütlerin önemini görece yitirmesi" ile anlatılmak istenen şudur:
İlk evrenin Hazırlık ve Geçiş Dönemleri’nde, iki tarafın da üzerinde uzlaşarak çerçevesini çizmiş oldukları bir yol haritası izlenmişti. Oysa bu ikinci evrede, iki taraf da kendisi için ayrı yol haritaları oluşturmuştur. Birlik, -diğer aday ülkelerden olduğu gibi Türkiye’den de- beklentilerini yayınladığı Gündem 2000 Raporu ve bunu izleyen Katılım Ortaklığı Belgeleri’nde ortaya koyarken, Türkiye’de izleyeceği yolu, yayınladığı ulusal programlar ile çizmiştir. Bu evrenin diğer bir özelliği de hukuksal ve teknik değerlendirmelerden çok, görece daha tartışılabilir ve öznel olarak görülebilecek siyasal değerlendirmelerin belirleyici olmasıdır. Türkiye’nin Kopenhag Kriterleri’ne uyumu ve topluluk mevzuatını üstlenmesi için gerekli çalışmaları tamamlamasına yönelik kısa ve orta vadeli hedeflere ulaşılması bu evrenin amacı olmuştur. Evrenin belirsiz, beklenmedik olaylara açık ve tartışmalı doğası, Türkiye’nin Birlik üyeliğine adaylığının resmi olarak onaylanmadığı, 1997 Lüksemburg Doruğu’nda iyice göze çarpar duruma gelmiştir.

Belirsizlik neden var?
Hala Ankara Anlaşması’nın öngörmüş olduğu Son Dönem içinde kalmakla birlikte üçüncü ve ayrı bir evre olarak görebileceğimiz, 3 Ekim sonrasındaki süreç ise olabildiğince siyasal değişkenlere bağlı ve o ölçüde de belirsiz olacaktır. Bu belirsizlik, öncelikle Ankara Anlaşması’nın kendisinden gelmektedir. Anlaşma kaleme alınırken Türkiye’nin tam üyeliğinin gerçekleşeceği bir tarih saptanmamıştır. Ünlü 28. Madde, şu esnek ifadeyi içerir:
“Anlaşma’nın işleyişi, Topluluğu kuran Antlaşma’dan doğan yükümlülüklerin tümünün Türkiye tarafından üstlenilebileceğini gösterdiğinde, Akit Taraflar, Türkiye’nin Topluluğa katılma olanağını inceleyeceklerdir.”
Gerçi bu esneklik, görüşmeleri yönlendirecek ve yapılandıracak olan Çerçeve ve Strateji Belgeleri ile bir ölçüde ortadan kalkacaktır; ilk Belge müzakerelerin nasıl ve hangi konular üzerinde yürütüleceğini ortaya koyarken, ikinci Belge, iki tarafın toplumlarını birbirine yakınlaştırmaya yönelik uygulamalar getirecektir. Ama yine de, bu Belgeleri Birliğin tek taraflı olarak hazırlıyor bulunması, ve Belgeye dahil edilecek konuların, son çözümlemede Üye Ülkeler’ce belirleneceği gerçeği, konuya Türkiye açısından büyük bir belirsizlik getirmektedir. Belgenin ana metni aslında 29 Haziran tarihinde AB Komisyonu tarafından ve Üye Ülkeler’den gelen farklı seslere fazla kulak vermeden hazırlanmıştır. Ne var ki, Belge daha sonra usül gereği, Üye Ülkeler’in onayına sunularak değişikliklere açık hala gelmiştir. Böylece, söylenmesi bile Türkiye’yi rahatsız eden, Atatürkçülüğün sorgulanmasından, Türkiye’nin tam üyeliğinin ayrıcalıklı ortaklığa indirgenmesine dek uzanan bir dizi konuya Çerçeve Belge’de yer verilmesi olasılığı doğmuştur.
Dahası, görüşme sürecinin tamamlanması, tam üyeliğin gerçekleşeceği anlamına gelmeyecektir. Bir ülkenin Birliğe tam üyeliği, Avrupa Birliği Antlaşması’nın 49. Maddesi’ne uygun olarak gerçekleşmek zorundadır. Bu maddeye göre üyeliğe aday ülkenin tam üye olabilmesi, son aşamada, tüm ülkelerin ayrı ayrı onay vermesine bağlıdır. Bu ülkeler, anayasal düzenlemelerine bağlı olarak ya yasama ya da halk oylaması yoluyla bu konuda karar verirler. Başka bir deyişle 25 üye ülkeden birinin olumsuz yanıtı bile Türkiye’nin üyeliği önünde engel oluşturacaktır. Bu nedenle, özellikle halk oylamasının yapılacağı ülkelerde, ülkelerin siyasetçileri kadar kamuoyunun da Türkiye’ye bakışı önem kazanmaktadır.
Tüm bu nedenlerle, 3 Ekim tarihinde başlayacak olan evrenin Türkiye-AB ilişkileri sürecinin en zorlu ve önemli bölümü olduğunu söylemek yanlış olmasa gerektir. Türkiye’nin belki 150 yıldır süregelen Avrupalılaşma çabalarının meyvesinin somut olarak alınması yönünde atılacak son adım bu evredir.

30.09.2005  /  Doç. Dr. Armagan Emre Çakır

 

Müzakereler yapı itibariyle klasik uluslararası müzakere biçiminden ayrılıyor. Burada asıl amaç iki tarafın karşılıklı uzlaşması değil daha çok var olan kural ve yargı kararı bütününe yani AB müktesebatına Türkiye'nin dahil olması. 

Türkiye özellikle 1999 Helsinki Avrupa Doruğu’nda aday ülke olarak ilan edilmesini takip eden süreçte Kopenhag kriterlerinin siyasi unsurlarını yerine getirmek ve bir an önce müzakerelerin açılmasını sağlamak yönünde çaba sarf etti. Bu çabaların sonucunda 2004 Ekim tarihli Komisyon raporunun Türkiye için olumlu görüş ifade etmesi ve bu doğrultuda Aralık ayındaki Avrupa Doruğu toplantısında, üye devletlerin, müzakerelerin 3 Ekim 2005 tarihinde açılması yönünde bir karar alması ile Türkiye-AB ilişkileri yeni bir döneme girdi.
Bu dönemde Türkiye’nin 35 politika alanında AB ülkeleri ve Komisyon ile üyelik müzakerelerini gerçekleştirmesi gerekiyor. Bu müzakereler yapı itibariyle klasik uluslararası müzakere biçiminden ayrılıyor. Çünkü asıl amaç iki tarafın karşılıklı uzlaşması değil daha çok var olan bir antlaşma, mevzuat, kural ve yargı kararı bütününe -ki biz buna AB müktesebatı diyoruz- Türkiye’nin de dahil olması. Yani Türkiye kendi hukuki sistemini bir süreç içinde belirli şartlar altında AB sistemine uyduracak.

Hukukla sınırlı değil
Bu tabii sadece hukuku AB’ye adapte etmek ile sınırlı değil, aynı zamanda bu kuralları uygulamak için gereken idari yapıların, kurumların ve mekanizmaların da ihdas edilmesi gerekli. Buna örnek olarak 1996 Gümrük Birliği öncesinde Türkiye’nin rekabet kanununu kabul etmesi ve bu kanunu yürütmek üzere Rekabet Kurumu’nun oluşturulması ya da Türkiye’nin AB eğitim, gençlik programları gibi ortak programlara katılabilmesi için Ulusal Ajans’ın kurulmasını örnek verebiliriz. Bu çerçevede Türkiye ilgili bakanlıklar, müzakere heyetleri ve konunun uzmanlarından oluşan danışma kurulları ile farklı politika alanlarında müzakereleri yürütecek. Her müzakere başlığında müzakerelerin açılması ve kapanması kararı Türkiye, Avrupa Komisyonu ve üye devletlerin taraf olduğu hükümetlerarası konferansta kararlaştırılacak. Bu müzakerelerin özellikle tarım, sosyal politika, bölgesel politikalar ve çevre gibi AB’nin kapsamlı bir müktesebata sahip olduğu, Türk sanayine AB normlarına uyum açısından ek yükümlülükler getirecek ya da Türkiye’nin uluslararası standartlara uyumda halihazırda geri olduğu alanlarda oldukça çetin geçmesi muhtemel.
Dolayısıyla Türkiye’de konunun uzmanları, ilgili sektörlerde faaliyet gösterenler, etkilenecek olanlar ve sivil toplum kuruluşları bu müzakereleri çok iyi takip etmeli ve ilgili oldukları konuda müzakere sürecinin sonuna dek ve üyelik ile birlikte Türkiye’yi bekleyen gelişmeleri öngörebilmeli.

Kıbrıs sorunu
Ayrıca müzakerelerin yapısı sebebiyle Güney Kıbrıs’ın (GKRK) tanınması konusu gündemi belirlemeye devam ediyor. Çünkü her bir konu başlığı ile ilgili müzakerelerin açılıp kapanmasında diğer üye devletler ile birlikte GKRK de oy kullanacak ve veto hakkı bulunacak. Kıbrıs sorununun henüz çözümlenememiş olması Türkiye’yi müzakere sürecinde zor durumlarda bırakabilir ve GKRK’nin tanınması yönündeki baskının süreç içinde artarak devam edeceği öngörülebilir. Bu alanda Türkiye için en doğru olan yol BM çerçevesinde bir çözüm planının hayata geçirilmesini sağlamak ve bu konuda büyük devletlerin ve AB üyelerinin desteğini almaya çalışmak olacaktır.
Müzakereler çoğunlukla tahıl üretiminde ortak piyasa düzenlemeleri, uluslararası sularda çalışan gemi mürettebatının çalışma koşulları gibi oldukça teknik konularda devam edecek. Ancak bu müzakereler Türkiye’de hemen her kesimi ve sektörün geleceğini önemli ölçüde etkileyecek ve Türkiye’nin gerçekten bir toplumsal dönüşüm yaşaması sonucunu getirecek. AB’ye entegrasyon süreci kısa zamanda değil belki de birkaç nesil sürecek bir dönüşüme ve Türkiye’nin halihazırda geçirmekte olduğu dönüşüm ve çalkantılarla birlikte oldukça hareketli bir döneme işaret ediyor. Müzakerelerin teknik yapısının yanında şunu da son olarak ekleyeyim: Müzakereler her ne kadar çoğunlukla teknik konularla ilgili olsa da, bu süreç içinde sık sık siyasi konuların ön plana çıkışına tanık olacağız. Bunun nedenleri arasında Türkiye’nin, kültürel olarak Avrupalı oluşu sorgulanan, Avrupa’nın ötekisi olarak tanımlanagelmiş, demokrasi ve insan hakları alanında bazı eksiklikleri bulunan ve Ermeni sorunu, Kürt sorunu, Kıbrıs sorunu gibi çetrefil sorunlar içinde bulunan bir ülke olmasının yanında, AB’nin de Türkiye’nin nihai üyeliği konusunda bir mutabakata varamamış olması ve iç sorunları ile meşgul olması sayılabilir. Komisyonun Türkiye hakkında olumlu görüş ifade ettiği 2004 raporunda ve müzakere çerçeve belgesinde belirtildiği gibi bu süreç içinde AB Türkiye’yi sürekli olarak gözetim altında bulunduracak ve sivil toplumlar arası ilişkilere de ağırlık vererek Türkiye’nin uyum sürecine katkıda bulunacak. Dolayısıyla Türkiye’nin Kopenhag kriterlerini yerine getirdiğinin ifade edilmiş olması siyasi açıdan Türkiye’nin önünde hiçbir engel kalmadığı anlamına gelmiyor. Türkiye’de demokrasi, hak ve özgürlükler konusu hala tam olarak ortak bir mutabakatın olduğu bir konu değil. Türkiye içinde bulunduğu bölge ve sorunlarının vahameti nedeniyle de bu alanda gelgitler yaşayan bir ülke. Dolayısıyla Türkiye’nin önündeki meydan okumalardan belki de en önemlisi Türkiye’nin terör gibi içinde bulunduğu sorunlara rağmen istikrarlı bir demokrasiyi oturtabilmesi ve sorunlarını demokrasi, hak ve özgürlüklerden ödün vermeden yönetebilmesi.
29.09.2005  /  Çiğdem Nas Yrd. Doç. Dr. Çiğdem Nas, Marmara Üni. Avrupa Topluluğu Enstitüsü Öğretim Üyesi

Avrupa Parlamentosu'nun Ek Protokol'ün onayını ertelerken, Ermeni soykırımını tanıma çağrısı Ankara'da soğukkanlılıkla karşılandı. Daha önceki örnekler de AB adaylarının bu tür 'engellere' alışık olması gerektiğini gösteriyor.

2004 yılında tamamlanan beşinci genişleme süreci ile birlikte Avrupa Birliği terimleri içindeki yerini sağlamlaştıran koşulluluk (conditionality) ilkesi bugüne kadar AB-Türkiye ilişkilerini derinden etkilemiştir ve hiç kuşkusuz üyelik müzarekerelerine de damgasını vuracaktır. Çok kısa bir şekilde tanımlamak gerekirse AB müktesabatına uyum koşulluluk ilkesinin temelini oluşturmaktadır. Kopenhag kriterleri olarak bilinen adaylık kriterleri ile sağlamlaştırılan koşulluk ilkesinin daha önceki genişleme süreçlerindeki etkisi özellikle ikinci ve üçüncü genişleme süreçlerinde- beşinci genişleme sürecinde yarattığı sistematik etki gibi bir etki yaratmamıştır. Ancak Avrupa Birliği’ne katılan son 10 ülke özellikle müzakereler aşamasında farklı alanlarda büyük güçlükler yaşamışlardır. Buna rağmen müzakereler sırasında belirli politika alanlarında yaşanan büyük mali ve idari zorluklar bir dizi taviz sağlamak yerine ancak ilgili kurallarının uygulanması konusunda geçiş dönemlerinin uzunluğunu belirleyici olmuştur.
Türkiye’de de katılım müzakereleri öncesinde yerine getirilmesi beklenen ekonomik, siyasi, idari ve ilgili diğer koşullar toplumda kimi zaman beğeni kimi zaman ise büyük eleştiri ve itirazlarla karşılanmıştır. Şimdi ise müzakere süreci daha zorlu bir dönemece işaret etmektedir. Son katılım sürecinde 10 ülkenin yaşadığı zorluklar ve tecrübeler aslında Türkiye’nin önündeki engeller açısından karşılaştırmalı örnekler içermektedir. Bu örnekler çerçevesinde müzakere sürecinde göz önünde tutulması gereken nokta Türkiye’de genel olarak bir modernizasyon ve çağdaşlaşma projesi olarak kabul gören AB üyeliğinin, aday ülkelerdeki günlük hayatı da doğrudan etkileyecek kural ve yönetmelikleri içerdiği gibi dış politika ve güvenlik konularında da ülke politikalarını etkileyecek olmasıdır. Bu çerçevede Türk kamuoyunun bilgiye erişimi çok önemli bir husustur. Ayrıca teknik açıdan pek çok zorluğu ve çatışmayı içinde barındıran bu süreç Türk kamuoyu ve AB üye ülkeleri kamuoyundaki karşılıklı önyargı ve beklentiler üzerinde de etkili olacak bir süreç olarak gözükmektedir. Yine beşinci genişleme süreci üye ülke vatandaşlarının genişleme süreci ve aday ülkeler hakkında yeteri kadar bilgilendirilmediğini göstermiştir. Bu nedenle 2005 yılında hazırlanan AB ve aday ülkeler sivil toplum diyaloğunun (COM (2005) 290 Final) hayata geçirilmesi Türkiye ve AB kamuoyunun karşılıklı çıkarına olacaktır.
- Bu Antlaşmalara göre kabul edilen mevzuat ve kararlar ile Avrupa Adalet Divanı’nın içtihatı;
- Birlik çerçevesi içinde alınmış, yasal bağlayıcılığı olan ya da olmayan, kurumlararası anlaşmalar, kararlar, beyanlar, tavsiye kararları ve yönlendirici ilkeler;
- Ortak Dış ve Güvenlik Politikası çerçevesinde oluşturulan ortak eylemler, ortak tutumlar, bildiriler, kararlar ve diğer tasarruflar;
- Adalet ve İçişleri Politikası çerçevesinde belirlenen ortak eylemler, ortak tutumlar, imzalanan sözleşmeler, beyanlar ve diğer tasarruflar;
- Avrupa Toplulukları tarafından, Avrupa Toplulukları ve üye ülkeler tarafından veya Birlik ve üye ülkeler arasında Birlik faaliyetleri ile ilgili imzalanan uluslararası anlaşmalar.
Türkiye’nin katılımdan önce uygun zamanda müktesebatı Türkçe’ye tercüme etmesi ve katılım sonrası AB kurumlarının düzgün işleyişi için gerekli olan tercüman ve çevirmen kadroyu yetiştirmesi gerekmektedir.
Birliğin dayalı olduğu Antlaşmaların içeriği, ilkeleri ve siyasi hedefleri;
- Bu Antlaşmalara göre kabul edilen mevzuat ve kararlar ile Avrupa Adalet Divanı’nın içtihatı;
- Birlik çerçevesi içinde alınmış, yasal bağlayıcılığı olan ya da olmayan, kurumlararası anlaşmalar, kararlar, beyanlar, tavsiye kararları ve yönlendirici ilkeler;
- Ortak Dış ve Güvenlik Politikası çerçevesinde oluşturulan ortak eylemler, ortak tutumlar, bildiriler, kararlar ve diğer tasarruflar;
- Adalet ve İçişleri Politikası çerçevesinde belirlenen ortak eylemler, ortak tutumlar, imzalanan sözleşmeler, beyanlar ve diğer tasarruflar;
- Avrupa Toplulukları tarafından, Avrupa Toplulukları ve üye ülkeler tarafından veya Birlik ve üye ülkeler arasında Birlik faaliyetleri ile ilgili imzalanan uluslararası anlaşmalar.
Türkiye’nin katılımdan önce uygun zamanda müktesebatı Türkçe’ye tercüme etmesi ve katılım sonrası AB kurumlarının düzgün işleyişi için gerekli olan tercüman ve çevirmen kadroyu yetiştirmesi gerekmektedir.
Dr. Rana İzci, Marmara Üni. Avrupa Topluluğu Enstitüsü Öğretim Üyesi