TC Merkez Bankası 1930 yılında çıkarılan 1211 sayılı yasa ile kuruldu. Atatürk'ün milli mücadele yıllarında bu görevi üstlenen Osmanlı Bankası ile yaşadığı bazı olaylar, kendisinde milli bir merkez bankasının kurulması fikrini iyice yerleştirdi. Üzerinde uzun süren çalışmalarla şekillendirilen yasa 1930 yılında TBMM'ce kabul edildi. Kuruluş çalışmaları başladı.

Önce hisse senetlerinin halka satışı süreci tamamlandı. Sonra sıra, yasa gereği banka meclisinin seçimine geldi. Bunun için banka meclisinin oluşturulması gerekiyordu. Toplantı günü olarak 4 Haziran 1931 tarihi belirlendi. Toplantı öncesinde, kimin idare meclisi başkanlığına ve kimin ise genel müdürlüğe atanacağı merak konusuydu.

O tarihlerde, bankanın başkanının unvanı "Umum Müdür" idi. Umum müdür seçiminin banka meclisince yapılması ve onay için Maliye Bakanlığı aracılığı ile Bakanlar Kurulu'na gönderilmesi yasası gereğiydi. Bu seçim Bakanlar Kurulu'nun onayından sonra geçerlilik kazanıyordu.

Haberler yayılıyor

Banka meclisi ve umum müdürün kim olacağı konusunda ilk haberler, bu konuda haziran ayında yapılacak toplantıdan 8 ay önce basında yer bulmaya başladı. 26 Kasım 1930 tarihli Hizmet Gazetesi, bu görev için iktisatçılarımızdan Zekai Bey'in tayin edileceği hakkında kuvvetli bir rivayetin çıktığını haber yapmıştı. Aynı tarihli Milliyet Gazetesi ise, "Müdiri umumilik" için İktisat Vekili Mustafa Şeref'in adını vermekteydi. Mustafa Şeref'in başkanlığa getirileceğini Akşam Gazetesi de belirtmekteydi.

Bir ay sonra ise, başkanlık için adı geçenler arasına Londra Sefiri (Büyükelçisi) Ferit ve Paris Sefiri Münir Beyler'in adlarının yanına Nafia Vekili (Bayındırlık Bakanı) Zekai ve İktisat Vekili Mustafa Şeref Beyler de eklendi.

Haberler bir süre kesildi. Banka meclisinin toplantısından üç hafta önce 13.5.1931 tarihli Akşam Gazetesi'ndeki haberde, "Devlet Bankası Umum Müdürlüğüne Saraçoğlu Şükrü, meclisi idare reisliğine Şurayı Devlet (Danıştay) Reisi Nusret Beyler'in getirileceği muhakkak telakki olunuyor" deniyordu.

Bütün bu haberlere, banka meclisi üyelerinin seçimi için 2 Haziran 1931 tarihinde yapılan toplantıda nokta konuldu. Ankara'da yapılan bu toplantıya ilişkin haber, Yeni Gün Gazetesi'nin 4.6.1931 günlü basımında şu şekilde yer aldı.

"Cumhuriyet Merkez Bankası Meclisi idaresine intihap edecek heyet eski Türk Ocakları merkezi binasında toplanmıştır. Hükümet namına riyasete Şurayı Devlet Reisi Nusrat, azalığa sabık Trabzon Mebusu Şefik Beyler, kooperatifçiler ve ziraatçiler namına Baytar Umum Müdürü İhsan Ağabeydin, Mersin Meb'usu sabıkı Tarsuslu Hakkı Beyler, imtiyazlı şirketler ve yerli bankalar namına İş Bankası İzmir Şubesi Müdürü Nusrat, Ziraat Bankası İstanbul Şubesi Müdürü Cevdet Beyler, memurlar namına Emlak Bankası İstanbul Şubesi Müdürü Mehmet Nedim, murakıplıklara sabık meb'us Salih Vahit ve Niyazi Asım Beyler'le Ankara Osmanlı Bankası Müdürü M.Bavan seçilmişlerdir."

Başkan seçimi

Başkanlık için ise, banka meclisi iki gün sonra toplandı. 5 Haziran 1931 tarihindeki ilk toplantısında, o tarihte Ziraat Bankası Umum Müdür Muavini olan Selahattin (Çam) Bey umum müdür olarak seçildi. 1885 İstanbul doğumlu Selahattin Bey, Galatasaray Sultanisi'ni 1907 yılında bitirip, Maliye Bakanlığı'nda müfettiş olarak göreve başlamış, daha sonra Ziraat Bankası'na geçmişti. Haberi 8 Haziran 1931 tarihli Cumhuriyet Gazetesi aynen şöyle vermekteydi.

"Devlet Bankası müdiri umumiliğine Selahattin Bey'in tayini İradei Milliyeye iktiran etmiştir. Selahattin Bey banka teşkilatını ikmal ile iştigale başlamıştır."

Bu seçim, 10 Haziran 1931 tarihli Resmi Gazete'de Bakanlar Kurulu kararnamesi ile onaylandı. Kararnamede, Reisicumhur olarak Gazi M. Kemal ve Başvekil olarak da İsmet Bey ile 8 bakanın imzaları vardı.

Hükümet, seçim öncesi bütün hazırlığını yapmış ve Merkez Bankası yönetimini bir hafta içinde görevinin başına oturtmuştu.

TC Merkez Bankası Başkanlığı'na atanan Selahattin Çam, ilk demecini 10 Haziran 1931 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi'ne verdi.

"Devlet Bankası'nın kanunen teşekkülü için icap eden merasimi ikmal ile meşgulüz. Nizamnamei esasinin Meclisi idare intihabında azami iki ay sonra Heyeti Vekile'de tasdiki lazım olduğundan bankanın idare meclisi nizamnamesinin ihzarı için tetkikat başlanmıştır."

Selahattin Çam, döneminin şartlarının zorluğuna karşın başarılı bir başkan olarak anılır. Atatürk'ün de takdirini kazanarak görevine 1938 yılına kadar devam etmiştir. 1938 ile 1940 yılları arasında İş Bankası Genel Müdürlüğü yapan Çam, daha sonra Seyhan Milletvekili olarak TBMM'ye girmiş ve beş yıl bu görevi sürdürmüştür.

Basın ile ilgili bilgiler, Mehmet Özdemir'in bir TCMB yayını olan "Cumhuriyet'ten Bugüne Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, (Ağustos 1997)" kitabından derlenmiştir.

http://www.dunyagazetesi.com.tr/news_display.asp?upsale_id=255565&dept_id=80

Merkez Bankası' nda kuruluşundan bugüne kadar 19 başkan görev yaptı. Bu kişilerin profillerini Koç Üniversitesi İ.İ.B.F. Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi, Doç. Dr. Caner Bakır araştırmış. Bu araştırmanın özeti de geçenlerde "Finans-Politik ve Ekonomik Yorumlar" dergisinde yayınlandı.

"Merkez Bankası Başkanları: Yerel ve Uluslararası Bir Karşılaştırma" başlığını taşıyan incelemedeki bulgular ilginç. Banka'nın kurulduğu 1931 yılından bu yana başkanlığını yapan 19 kişi, dünyadaki benzerleri ile karşılaştırılıyor.

Nitelikleri
Türkiye'de görev yapan 19 merkez bankası başkanının nesnel nitelikleri, dünyadaki diğer meslektaşları ile büyük ölçüde benzerlikler gösteriyor Başlıca bulgular şöyle özetlenebilir:

"Başkanların çoğu erkek. Dünyada bu oran yüzde 95 iken, bizde yüzde 100."

Dünyada 2001 yılında görevde bulunan 147 merkez bankası başkanının göreve başladığı ortalama yıl 1996. Bu başkanların 2003 yılı itibariyle ortalama görev süresi 7 yıl. Bizde ise, bunun yaklaşık yarısı.

"Türkiye'de, 1931 yılından bu yana görev yapmış merkez bankası başkanlarının ortalama görev süresi 3,9 yıl. Bu sürenin üzerinde başkanlıkta kalanlar, ben hariç, tek parti iktidarı sırasında başkanlık yapmışlardır."

Dünyadaki başkanların çoğu ekonomi, fınans ve bankacılık alanında eğitim almışlar. Halen çoğu aynı konularda lisans ve lisans üstü eğitim yapmışlar. Bizde de benzer bir yapı var.

"Türkiye'de görev yapan 19 başkanın 11'i Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi kökenli. Geri kalanlardan 2'si ODTÜ ve 2'si İstanbul Üniversitesi mezunu. Bunları birer yılla Boğaziçi Üniversitesi, Marmara Üniversitesi ve Marsilya Darülfünunu izliyor. İlk başkan ise Galatasaray Sultanisi'ni bitirmiş."

Dünyadaki başkanların yüzde 41'i ABD'de eğitim görmüşler. T.C.Merkez Bankası Başkanlarından 7'si (yüzde 37'si) lisans üstü eğitim için ABD'ye gitmişler.

"Türkiye'deki başkanların çoğunluğu bürokrat kökenli. Maliye Bakanlığı ve Hazine'de görev yapmış olanların sayısı 10."

Dünyada demokrasi ile yönetilen ülkelerin merkez bankası başkanlarının, hükümetlerin değişmesini izleyen alti ayda görevlerini sürdürüp sürdürmediklerine ilişkin veriler ilginç. 1950 ile 1989 yılları arasında, 38 gelişmekte olan ülkede her 4 hükümet değişikliğinde bir merkez bankası başkanının görevi sona ererken, bu sayı sanayileşmiş ülkelerde 10'a çıkmaktadır. Bizde ise, 1931-2002 yılları arasında her üç hükümet değişikliği, bir merkez bankası başkanına mal olmuştur. Bu oran bizde yüksekse de son dönemde düşme eğilimindedir.

Dokuz tanesi hayatta
TC. Merkez Bankası'nda görev yapmış 19 başkanın dünyadaki meslektaşları ile karşılaştırılmasında ortaya çıkan sonuçlar özetle böyle.

Bir not da benden. TC: Merkez Bankası'nın 19 başkanından halen 9'u hayatta. Merkez Bankası'nın bağımsızlığının bir göstergesi de başkanlarının görevde kalış süreleri ile ilgili. Başkan görevinde ne kadar uzun süre kalırsa, Bankanın da o denli bağımsız olduğu genel kabul gören bir görüş. Bizde de bu süre giderek uzuyor. 1996 yılında 2 yıl olan ortalama süre 2006 yılında 4 yılı aştı.

Bu gelişmenin bağımsızlık yolunda atılan adımları yansıttığı kesin.

 

http://www.vatanim.com.tr/root.vatan?exec=yazardetay&sid=&Newsid=73518&Categoryid=4&wid=126

Bu hafta finans piyasaları türbülansa girdi. Borsa düştü, faizler arta, YTL değer kazandı. Kanımca, döviz kuru rejimi "tam dalgalı" olunca, nedeni ne olursa olsun bundan kaçınma olanağı yok. Bu türbülans, sarsıntıların ne ilki, ne de sonuncusu. Haftanın gelişmelerinden derlediğim notlar şöyle.

1. Döviz kuru rejiminin ne olduğu hala anlaşılamamış durumda. Hükümet yetkilileri, bankacılar ve bazı akademisyenler kuş kondurmadıkları dalgalı kur rejimini, sabit kur rejiminin alternatifi zannediyorlar.

Oysa dalgalı kur rejimi " tam" ve "yönlendirilmiş" olarak ikiye ayrılır. Tam dalgalı olan, bizim 5 yıldır uygulamaya çalıştığımız rejimdir. Kurda oynaklık durumunda ve nadiren müdahale edilir.Bunun dışında döviz fiyatları piyasalarda belirlenir. Yönlendirilmiş dalgalı kur ise, 49 ülkenin seçtiği ve döviz kurunun çeşitli şekillerde yönlendirildiği (managed edildiği) bir sistemdir.

Ben yıllardır "yönlendirilmiş dalgalı kur" sistemini savunurum. Bunun Türkiye için daha yararlı olduğuna inanırım. Derviş'in de, kavram karışıklığı olsa da, kastettiği kur rejimi bu olsa gerek.

Bu ayırımı yapamayanların ise, hemen savunmaya geçmeleri ilginç. Bilirmiş gibi, 1973 yılında dünya para sisteminden kalkan sabit kur rejiminin kötü taraflarını sayıp, "yakın geçmişte başımıza ne geldiyse sabit kurdan geldi" şeklinde vurgulama yapıyorlar. "Sabit kura geçersek bir gün bile dayanamayız" şeklinde yorumlarda bulunuyorlar.

2. İkinci bir nokta, döviz kuruna müdahale ayrı, onu yönlendirmek ayrıdır. Müdahale, döviz alarak, likidite ile oynayarak, faizi değiştirerek ve yetkililerin demeçleri ile yapılır. Yönlendirme ise çok daha kapsamlıdır. Burada niyet önemlidir.

3. Döviz kuru rejimini belirlemenin sahipliliği konusunda hala gri alanlar var. Türkiye'de döviz kuru rejimini hükümet, Merkez Bankası ile birlikte belirler. Söz sahibi hükümettir. Doğrusu da budur. Zira döviz fiyatı çok önemli bir fiyattır. Yanlış döviz kuru rejimi seçiminin faturası hükümete çıkar. Hükümet tercihini 3 yıl önce yapmış ve tam dalgalı kurda devam karan almıştır.

Ancak, siyasilerin ve bazı çevrelerin bu gerçeği "es geçip", sorumluluğu ya da yanlışları, Merkez Bankası'nın üzerine atmaya çalışması garipsenmektedir.

4. IMF, ülkelerin döviz kuru rejiminin belirlenmesinde üçüncü kişi olarak her zaman devreye girer. Hele anlaşmanız varsa, IMF'nin onayı olmadan kur rejimini değiştiremezsiniz. Nitekim dün, IMF yetkilileri Türkiye'de uygulanan kur rejiminin değişmesine gerek olmadığı şeklinde beyanlarda bulundular.

5. Türbülans sırasında gözler bir kez daha yüksek cari işlemler açığına yöneldi. Önemli olan da bu. Döviz kuru rejimi ve düzeyi, cari açığın belirlenmesindeki etkenlerden birisi. Dövizin bir fiyat olması nedeniyle, etkisi hem güçlü olarak ve hem de kısa zamanda ortaya çıkıyor. Bu yol ile kaynaklar yeniden dağıtıma tabi tutuluyor. Ancak reel ekonomi yeni duruma yavaş yavaş uyum sağlıyor. Şartlar değişip, cari açık azalınca ya da kapanınca uyumda tekrar zorluklar yaşanıyor. Büyüme ve istihdam olumsuz etkileniyor. Reel ekonominin eski dengelerine dönmesi zorlaşıyor. İşin bu tarafı hep görmezlikten geliniyor.

6. Tam dalgalı kur rejiminde, cari açık sorununa neden olan YTL'nin değerlenmesini engellemenin yolu sermaye hareketlerinin iyi ve etkin yönlendirilmesinden geçiyor. Aksi halde, "kaçınılmaz son" bizi bekliyor.

 

http://www.vatanim.com.tr/root.vatan?exec=yazardetay&sid=&Newsid=73152&Categoryid=4&wid=126

Türkiye için ciddi bir risk oluşturan ödemeler dengesinin cari işlemler açığının gerçek nedenlerine fazla eğilmedik. 2005 yılında 22,9 milyar dolara ve milli gelirin yüzde 6,3 'üne yükselen bu açığı hep, döviz kurlarına, ithalat-ihracat gelişmelerine, finanse edilip edilememesine bağlayarak tartıştık. Temel neden olan tasarruf-yatırım ilişkilerine fazla dikkat etmedik.

Oysa, cari işlemler açığının, bir ülkenin tasarruf yetersizliğinden kaynaklandığını biliyoruz. Kamudan, firmalardan ve kişilerden oluşan iç tasarrufların kendi yatırımlarını karşılayamaması durumunda dış kaynaklara gereksinim duyulur. Bu da cari işlemler açığının kaynağını teşkil eder. Bu nedenle iç tasarrufların büyüklüğünün ya da yatırımlar ile ilişkisinin iyi irdelenmesi gerekir.

ABD ekonomisi için yapılan aynı analiz ve yaklaşımdan ilginç sonuçlar ortaya çıkıyor. ABD'nin cari işlemler açığı, bütçe harcamalarının fazlalığından ve kişilerin düşük tasarruf oranlarından kaynaklanıyor. Kamu ve kişiler yatırımlarının çok altında tasarruf ediyorlar ve dış dengeyi olumsuz biçimde etkiliyorlar. Buna karşılık özel sektör firmalarının tasarrufları artı değerlerde.

Türkiye'de 2001'den bu yana artan cari işlemler açığının sorumlusu kişilerin ve firmaların yatırımlarına yetmeyen tasarrufları olduğu ortaya çıkıyor.

Bu gelişmeleri tetikleyen bir başka unsur daha var. O da dış kaynağın gereğinden fazla gelmesi.

Oluşan cari işlemler açığı, ekonomide işler iyi gittiği taktirde, dış kaynaklarla finanse ediliyor. Uluslararası likiditenin fazla olduğu 2001-2005 yılları arasında bu konuda bir sıkıntı çekilmedi. Ancak, ülkeye gelen likidite, tam dalgalı döviz kuru rejiminde kura baskı yaptı. Yüksek oranda büyümek isteyen ve bunun için gerekli iç tasarrufları yatırımlarına yetmeyen ülkelere bir örnek de Türkiye. Bir yandan iç tasarrufların azlığı, öte yandan ise çeşitli adlarla gelen dış tasarrufların döviz kuruna etkisi, cari işlemler açığını arttırıyor.

http://www.vatanim.com.tr/root.vatan?exec=yazardetay&Newsid=72751&Categoryid=4&wid=126

Çözüm iki yönlü.

Birincisi, ya tasarruflarınızı arttıracaksınız, ya da büyümeden feragat ederek yatırımlarınızı kısacaksınız. Tasarruf artışı için faizlerin yükseltilmesi gerektiğini unutmayalım. ABD yönetimi bunu yapıyor.

İkincisi, YTL'nin değerlenmesine mani olacaksınız.

Bu iki önlemi zamanında almazsanız, cari işlemler açığı büyüyerek süre gider. Açığı kapatan dış tasarrufçular fikir değiştirirse, başımıza nelerin geleceğini hepimiz çok iyi biliyoruz.

Japon kredi derecelendirme kuruluşu JCR'ye göre artılarımız, IMF destekli program, AB ile müzakerelere başlama, jeopolitik önem ve iyileşen makroekonomik performans. Buna karşı, kamunun ve dış borçların yüksekliği ile Irak'taki istikrarsızlığın bize yansıma olasılığının getireceği olumsuz etkiler zayıf noktalarımız olarak sayılıyor.

Anlaşılan, Japonlar bizi dış gelişmelere ağırlık vererek değerlendiriyorlar. IMF, AB ve Irak temel konular.

Mortgage sözü ortaya atıldığından bu yana gayrimenkul piyasasında hareketlilik sürüyor. Fiyatlar beklenenin üzerinde arttı. İnşaat sektörü hızla büyümeye başladı. Elimizde sağlıklı veriler olmasa da, konut fiyatlarının son bir yılda yüzde 50 yükseliş gösterdiği anlaşılıyor. Ancak konut fiyatları, fiyat endekslerinde yer almıyor. Bu nedenle konut fiyat artışlarının üzerinde pek durmadık, fazla kafa yormadık. Buna karşı, kiralar fiyat endeksleri içinde ağırlıklı olarak yer alınca ve enflasyondaki düşüşe uyum sağlayamayınca, dikkatimiz bu kalemde yoğunlaştı.

Aralarındaki ilişki
Oysa, gerek konut fiyatları, gerekse kiralardaki eğilimler makro ekonomik istikrar açısından önem taşıyan iki alan. Konut fiyatlarında ani artışlar, spekülatif balonlar oluşturuyor. Bunların "sönmesi ya da patlaması" istikran bozuyor. Kiralar ise enflasyon oranının belirlenmesinde önemli bir biçimde rol oynuyor. Beklenen değil, geçmiş enflasyonu izlemeleri sorun yaratıyor.

Bu konudaki gelişmeler ve sorunlar sadece bize özgü değil. ABD ve AB'de tartışmalar sürüyor. Ekonominin yumuşak karnı olarak konut fiyatlarının önlenemeyen yükselişi gösteriliyor. Özellikle, orta dönemde yıllık enflasyonu yüzde 4'ün altında hedefleyen AB'de, geçen yıl konut fiyatı yüzde 7.7 artmış. Oran Fransa ve İspanya'da bunun iki misli. Kiralar tarihsel ortalama trendlerinin yüzde 25'inin üzerinde. Bu gelişmeler, ekonomiyi yönetenleri düşündürüyor. Konut fiyatlarındaki artışın bir süre sonra düşüşe geçmesinin ekonomiye yapacağı tahribat onlan ürkütüyor. Ekonomik durgunluğu tetikleyen bir unsur olan konut fiyatlarındaki ani düşüşler risklerin oluşmasına neden oluyor. 1971-2002 arasında, konut fiyat düşüşleri ile ilgili 20 gözlemden çıkan sonuçlara baktığımızda, bu olayların gerçekleştiği ülkelerde "negatif üretim boşlukları" oluştuğu görülmüş. Fiyatlar genel seviyesi düşmüş, tüketim azalmış, bu da bazı ülkelerde bankacılık krizlerine neden olmuş.


Faize duyarlı
Merkez bankaları bu durumun ve konut fiyatlarının faize olan duyarlılığının farkında. Ancak, faiz politikasını hedeflenen enflasyonu tutturmak için kullanmak istemeleri, bu iki konuda "çıkar çatışması" yaratıyor.

Son zamanlarda, ABD ve Avrupa Merkez Bankaları faizlerini artırdılar. Konut sektörünü ve fiyatlarını pek dikkate almadılar. Artan faizlere hassas konut sektöründeki riski bilmelerine karşın bir şey yapamadılar. Türkiye'de ise esas boşluk konut fiyatlarını izleyen bir sistemin kurulamayışı. Resmi veriler, vergi nedeniyle gerçeği yansıtmıyor. Belediyelerin tespitleri ise hem gecikmeli hem de piyasa ile uyumlu değil. Kiralar ise, fiyat istikrarının sağlanmasında en önemli engellerden birisi. Hedef enflasyona göre artış öngören yasa Anayasa Mahkemesi'nce iptal edildi. Ancak, bu karar kiralara sınır konulmasını önleyici nitelikte değil. Yeni yasal düzenleme zorunlu.

http://www.vatanim.com.tr/root.vatan?exec=yazardetay&Newsid=72663&Categoryid=4&wid=126
 

Şubat ayı enflasyon rakamları açıklandı. Tüketici fiyat endeksi (TÜFE) 0.22, üretici fiyat endeksi (ÜFE) ise 0.26 arttı. Yıllık bazda ise her ikisi de artış eğiliminde. Özellikle TÜFE yüzde 8'i aştı. Geçen yılın ilk üç ayında oldukça düşük olan fiyat artışlarının acısı bu yıl çıkıyor.

Bekleyişler
Merkez Bankası bekleyişlerini iki aydır yapılan Para Politikası Kurulu toplantısı sonrası yayınlanan bildirilerde açıklıyor. Banka fiyat artışlarının 2006'nın ilk üç ayında duraksayacağını, daha sonra ise düşüşe geçeceğini ve yıl sonunda nokta hedef olan yüzde 5'in üzerinde gerçekleşeceği görüşünde.

Beklenti anketleri ise Ocak ayından bu yana artış trendi içerisinde. Merkez Bankası'nın yaptığı bu anketlerde, özel sektör 2006 yılı için yüzde 5,81 oranında TÜFE enflasyonu bekliyor. Bu bekleyiş de hedefin üzerinde.

Bir de işin can sıkan yönü var. O da, fiyat endekslerini oluşturan kalemlerin ağırlıkları ile oynanması. Geçen yılın başında endekslerdeki ağırlıklarda bir ayarlama yapılmıştı. Eski endekse göre yüzde 10.7 çıkacak 2005 TÜFE enflasyonu 7.7 olarak kayıtlara geçmişti.

Bu yılın başında da endekslerde yeni bir düzenlemeye daha gidildi. Özellikle ağırlığı fazla olan ve enflasyonun düşüşüne direnen gıda ile kiraların endeksteki ağırlıkları toplam olarak 2,3 puan azaltıldı. Bu tür değişiklikler, kamuoyu ve piyasalar açısından daima soru işaretleri yaratır. Dolayısıyla verilere güven azalır. "Enflasyon yüksek çıkar diye bunlar yapılıyor" fikri oluşur. Verileri yorumlarken bu noktayı da unutmayalım.

Dünyada enflasyon eğilimlerindeki artışlar nedeniyle, merkez bankalan faiz artınmı sürecine girdi. ABD'nin aylardır süregiden faiz yükseltme operasyonlarına Avrupa Merkez Bankası da katıldı. İki gün önce faizi 0.25 puan yükseltti.

Buna karşı bizde tam tersi bir eğilim var. Piyasalar, faizlerin aşağı çekilmesini istiyor. Bankacılar ve YTL kağıtlara yatırım yapanlar da bu yıl kâr marjlarının düşmesi nedeniyle, azalacak faizler kanalıyla bu olanağı tekrar elde etmek istiyorlar. Hükümet de başka nedenlerle, faiz indirimlerine sıcak bakıyor.

http://www.vatanim.com.tr/root.vatan?exec=yazardetay&Newsid=72573&Categoryid=4&wid=126

İki sonuç
Bu değerlemeden iki sonuç çıkıyor. Birincisi, enflasyonda eğilimler yukarı doğru. Yılsonu hedefine ilişkin bekleyişler hedefin üzerinde noktaları işaret ediyorlar.

İkincisi, faiz indirimi konusunda piyasaların ve hükümetin baskısı var. Mart sonu, başkanı ayrılacak Para Politikası Kurulu'ndan bu yönde karar çıkması sinyalini Merkez Bankası da veriyor.

Bu durumda Merkez Bankası faizleri indirirse, yılsonu hedefi iyice riske girecektir. Ayrıca, geçen yıl reel bazda yüzde 19.6 değerlenen YTL'nin bu eğilimini 2006'da göremeyeceğimize göre, döviz kurunun enflasyona olumlu etkileri sınırlı düzeyde kalacaktır.

Sonuç bizi hedefin aşılacağı noktasına götürüyor. "Azıcık aşılma ile bir şey olmaz" yaklaşımı ise çok daha riskli bir ortama zemin hazırlayabilir. Güven üzerine Türkiye'ye akan fonlar, bu güvendeki aşınmalarla fikirlerini değiştirirse "azıcık fazla enflasyonun" maliyeti çok daha ağır olur.

İhracat sektöründe üretim yapanlar zor durumdalar. Özellikle 2005 yılında diğer paralara karşı reel olarak yüzde 19.6 oranında değerlenen YTL, daha önce kazanılmış piyasaların kaybedilmesine ve "sürdürülebilir ihracat" olanaklarının azalmasına yol açıyor. Döviz kuru rejimimizin "tam" dalgalı kur üzerine kurulmasının yansımalarını gözlüyoruz. Ne kadar eleştirirsek eleştirelim, yetkililerin, hükümetin ve IMF'nin bu sistemi değiştirmeye niyetleri yok. "Bozuk olmayan bir şeyi neden tamir edeyim?" yaklaşımını sergiliyorlar.

Dövizde yön belirleme
Dalgalı döviz kuru rejimine geçtikten sonra bir konuda geri kaldık. Döviz türev piyasalarını kuramadık. Bize benzer birçok ülke bunu yapü. Dalgalı kura geçtikten belirli bir süre sonra "forward" ve "future" anlaşmalarına dayalı türev piyasalarını kurdular. Piyasa kuralları ile çalışan bu sistemin yardımı ile döviz kurunun yönünü etkilediler.

Buna mecburdular. Zira tam dalgalı döviz kurundan kaynaklanan "oynaklıkları" ve dolayısıyla riskleri azaltmaları gerekiyordu. Türev piyasalarının "sigorta sistemi olma niteliğinden" yararlandılar. İleriye dönük şekilde belirledikleri döviz fiyatları yoluyla piyasayı derinleştirip, oynaklığa da mani oldular. Döviz fiyatları da bu çerçevede oluştu.

Türkiye'de bu sistem için altyapı var. 2005 yılında döviz gelirimiz 107.6 milyar dolar, döviz giderimiz ise 130.5 milyar dolar. Buna borç ödeme ve alımlarını da eklediğimizde 270 milyar dolarlık bir döviz işleminden bahsediyoruz. Son beş yıla baktığımızda 388.4 milyar dolar döviz gelirimiz, 432,8 milyar dolar döviz giderimiz olmuş. Bu büyüklüklerin bir kısmını kendine çekebilecek bir türev piyasası, sistem için yeterli olur kanısındayım.

Bu konuda ihracatçıların, ithalatçıların, bankaların ve döviz borçlusu hazinenin istekli olması gerekir. Merkez bankaları bu tür işlemlerde taraf olmak istemezler. Ancak organizasyonu üslenebilirler, tarafları biraraya getirebilirler. Diğer oyuncuların ortak noktalarını öne çıkararak sistemi kurdurmaya çalışırlar. Teknik alt yapının kurulmasında uluslararası düzeyde birçok danışmandan yararlanılabilir

İhracatçıların öncülüğü
Burada önemli olan, mal ve hizmet ihracatçısı ve ithalatçılarının insiyatifleridir. Değer kazanan ya da kaybeden kurun, taraflardan birinin lehine çalıştığı gerçeğinin kabulü gerekir. Çıkar çatışmasını asgari düzeye indirecek yöntemlerde anlaşma sağlanabilir. Bugün sıkıntı çeken ihracatçılardır. Öncülük görevi onlara düşer.

Bu sistemin kurulmasında bankaların da görev ve sorumlulukları vardır. Döviz kazanan ve harcayanlara aracılık edip, başlangıçta düşük komisyonlarla sistemi geliştirmeleri, gelecekte yaratılacak derin bir piyasadan elde edecekleri gelirler düşünüldüğünde, kendileri açısından kârlı bir çabaya da işaret etmektedir. Döviz kurunun hedeflenen enflasyon çerçevesinde ve olası çapraz kur değişimlerini dikkate alan fonward ya da future anlaşmalarının kurun düzeyinin belirlenmesinde yardımcı olacağı kesindir.

Tam dalgalı döviz kurunun yarattığı sıkıntıları kısa dönem azaltmanın yolu, türev piyasasını bir an önce kurmaktan geçmektedir.

http://www.vatanim.com.tr/root.vatan?exec=yazardetay&Newsid=72184&Categoryid=4&wid=126

 

 

 

Sisteme ülkenin kendi parasıyla likidite sağlama görevi Merkez Bankası'na verilmiştir. Bunu ya para basarak, ya da döviz alarak yapar. Ekonomiye sağlanan likiditenin net tutarı Merkez Bankası'nın "parasal taban" ını oluşturur.

Bizim Merkez Bankamız'ın 17 Şubat 2006 tarihi itibarıyla parasal tabanı 29.5 milyar YTL'dir. Detayına baktığınızda, Merkez Bankası piyasaya 44.9 milyar YTL likidite sağlamış ancak bunun 15.4 milyar YTLsini açık piyasa işlemleri (AH) yaparak bankalardan geri almış ve sistemde 29,5 milyar YTL bırakmıştır.

Likidite fazlası dorukta
Bunun anlamı, piyasalarda halen 15,4 milyar YTL tutarında fazla likidite olduğudur. Grafikten de izleneceği gibi, son 4 yılın en yüksek likiditesinin sağlandığı dönemdeyiz.

Merkez Bankası, 2001 krizi öncesi piyasaya likidite sağlayan konumdaydı. Sistemin her sabah en ince ayrıntısına kadar hesaplanan likidite gereksinimi, o gün APİ ile verilirdi. Kriz sonrası ise durum değişti. Bankacılık sistemini kurtarma operasyonu çerçevesinde ve Merkez Bankası Yasası'nın verdiği yetkiyle çıkarılan likiditenin dörtte bire yakın kısmı sistemde "fazla" olarak kaldı. Merkez Bankası, doğal olarak, her gece fazla likiditeyi çekmeye başladı.

Para politikasının etkinligi açısından merkez bankaları, piyasanın gereksinimi olan günlük veya bir-iki haftalık likiditeyi sağlayabildikleri taktirde güçlüdürler. Sistemi amaçlan doğrultusunda kontrolleri altında tutabilirler. Para miktarı ile enflasyon ve büyüme ilişkilerini kurarlar.

Buna karşı, ister döviz alarak, isterse para basarak sisteme gereksiniminin üzerinde para vermek risklidir. Fazla parayı geri çekmek, teknik terimiyle "sterlize etmek" gerekir. Merkez bankalarının bunu yapacak araç ve güçleri vardır.

Sakıncası
Ancak, sterlizasyonun bir önemli sakıncası, likiditenin kontrolünün piyasaya bırakılmasıdır. Finans kuruluşları ellerinde bulunan bu hazır parayı, Merkez Bankası'na geri verip vermemekte serbesttirler. Getirişi yüksek yer bulurlarsa, parayı kredi olarak oraya yönlendirirler

Verilen bu krediler, ekonomiyi canlandırır. Büyüme hızı artar. Nitekim, Türkiye'nin son 4 yılda elde ettiği yüksek büyüme oranlarının altında yatan en önemli faktörlerden birisi de fazla likiditeden kaynaklanan kredi artışlarıdır.

Ancak burada bir önemli noktayı gözden kaçırmamamız gerekir. Enflasyonun düşme sürecine girdiği dönemlerde, kaçınılmaz bir şekilde artan para talebinin karşılanması şarttır. Bu para talebini karşılamak merkez bankalarının görevidir. Bu geçiş döneminde basılan para enflasyona neden olmaz.

Bizde de aynen bu gözlenmiştir. 2002-2005 yılları arasında enflasyon hızındaki düşüş para talebini arttırmış ve fazla likiditenin önemli bir kısmının bu talebi karşılaması nedeniyle enflasyonist sorun yaratmamıştır.

Ancak, bundan sonra iş giderek zorlaşmaktadır. Para talebi arük istikrar kazanmıştır. Dolayısıyla, finans sisteminin elinde bulunan fazla likidite iç talebi ve giderek enflasyonist eğilimleri arttıracak bir niteliğe bürünmüştür. Bu gelişmelerin cari işlemler açığını olumsuz bir şekilde etkilemesi de işin başka yönüdür.

Dalgalı kur sabit kura mı dönüştü?
YTL, son iki yıldır diğer paralara karşı düzeyini istikrarlı biçimde koruyor. Özellikle 2005 yılında Do-lar/YTL ilişkisinde dalgalanma iyice azaldı, 1.30'larda istikrar sağlandı.

Değerli dost ve bu konuların uzmanı Zekeriya Yıldırım, haklı olarak soruyor. "Bizim dalgalı döviz kuru artık dalgalanmaz oldu. Acaba sabit kur rejimine mi geçtik?"

Bu nedenle, döviz kurunun dalgalanmasından korkan sıcak para da artık korkmaz oldu. Sabit kur rejimlerinde olduğu gibi elini kolunu sallayarak girip çıkıyor.

 

 


 

 


Hükümet, kredi kartı ile ilgili düzenlemelerine ilişkin 54 maddelik yasayı Meclis'ten geçirdi. Yetkililer "Bu yasal düzenlemeler bir affı içermiyor" şeklinde açıklamalar yapsalar da faizlerin sınırlanması, taksit vadelerinin uzaması gibi yasa taslağında yer alan hükümler aftan başka bir şey değil.

Bu önlemlerle kredi kart borcunu ödeyemeyenlerin, yüksek faiz yükü altında kalanların ve kredi karti kullanıcılarının sorunlarının çözüleceği varsayılıyor. Kanımca bu hayli iyimser bir yaklaşım.

Her şeyden önce, kredi kartlarına ilişkin bir düzenleme yapılması görüşündeyim. Ancak bunun bir yasa ile yapılmasının sakıncalı olduğuna inanıyorum. Döviz kurunu serbest piyasa kurallarına bırakma yaklaşımını benimseyen hükümetin, finans sistemindeki serbestliğe ve gelişmelere yönelik olarak bu kadar sert önlem almasına anlam veremiyorum.

Yasaya gerek yok
Birincisi, ekonomik ve finansal gelişmeler yasa ile sınırlanamaz. Kredi kartları tüm dünyada piyasanın oluşturup tüketiciye sunduğu bir teknolojik üründür. Bu kullanılırken tüketiciyi koruma amacı varsa düzenleme o çerçevede yapılır. Nitekim Borçlar Kanunu başta olmak üzere mevcut bir çok yasa, kredi kartlarından kaynaklanan sorunları dolaylı olarak düzenlemiştir.

İkincisi, ileride değişebilecek koşullara karşı bu düzenlemeleri yapma yetkisi Türkiye Bankalar Birliği'ne, Merkez Bankası'na ya da Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu'na verilebilir. Onlar değişen koşullarda gerekli düzenlemeleri yapabilirler.

Şubat 2006 başı itibarıyla, banka kredilerinin yüzde 13.7'si kredi kart borcundan oluşmaktadır. Dolayısıyla, bankaların bu düzenleme ile yüklenecekleri vade, faiz ya da makroekonomik risklerinin nasıl oluşacağı ve karşılanacağı açıkta kalacaktır. "Nasıl olsa bankalar bir yolunu bulur, risklerini azaltır" anlayışı sistemin yapısına sığmamaktadır.

Bunun ötesinde, kredi kartları sürekli olarak teknolojik yeniliklere konu olmaktadır. Çıkan yasanın bu yenilikleri kısa sürede ve ekonomik olarak yeni ürünlere ve hizmetlere yansıtılabilmesini engelleyici hükümler de içermektedir.


Eğitmek şart
Bu konuda düzenleme yapmaktan çok, kredi karti kullanıcılarının ve bankaların eğitilmesi gerekir. Kredi kartı sahiplerine, karşılaşacakları risklerin detayı ve borçlarını ödemedikleri taktirde alacakları risklerin neler olduğu yoğun bir biçimde öğretilmelidir.

Bankaların ise, uluslararası standartta ve kalitede risk alma yöntemlerini kredi kartlarına da yansıtmaları şarttır. Kredi karti sahiplerinin geliri, kullandıkları kart adedi, geçmiş finansal performansları ve benzeri konularda geniş bir araştırma yaparak kart sahiplerinin limitlerini belirlemeleri bu işin alfabesi olmalıdır. Bunun için yasa değil, kültür gerekir.

Burada hükümetlere de önemli görevler düşmektedir. Her dara düşen kişi ve kuruluş için af benzeri düzenlemeler yapmak, finans piyasasında kişileri daha fazla risk almaya teşvik eder. "Devlet baba bizi kurtarır" mantığı yaygınlaştıkça, kişiler başlarına geleceklere pek aldırış etmezler. Bunun geçmişte birçok örneğini gördük. Mevduata yüzde 100 devlet garantisi vererek bankacılık sektörünü ne hale getirdiğimiz hala hafızalarımızda.

Bütün bunlar yapılmadan, sadece yasa çıkarılarak kredi kartı sorununu çözmeye soyunmak, sorunların daha da büyümesi sonucu doğurur. Yasalar ortada kalır. Yeni af kanunları gündeme gelir.

http://www.vatanim.com.tr/root.vatan?exec=yazardetay&Newsid=71980&Categoryid=4&wid=126

 

Merkez bankalarının ellerinde tuttukları rezervlerin bir maliyeti olduğu kuşkusuz. Bu maliyet iki yönde oluşuyor. Birincisi, aldıkları dövizleri değerlendirirken daha düşük getiri elde ediyorlar, ikincisi ise döviz alımı nedeniyle piyasaya çıkan likiditeyi çekmek için yüksek faiz ödüyorlar.

Geçmişte bu maliyet azdı. Küreselleşme derinleştikçe ve bunun yansıması olan finansal krizler sıklaştıkca bize benzer ülkelerin rezerv biriktirme eğilimleri arttı. Özellikle, 1997 Asya ve 1998 Rusya krizleri rezervlerin önemini daha fazla öne çıkardı.

Nedenler
Gelişen piyasalara sahip ülkeler;

1. Kendilerini dış şoklardan korumak,

2. Kısa vadeli dış fon akışlarının (sıcak paranın) olumsuz ve ani etkilerini yumuşatmak,

3. Piyasalara güven vererek risk primlerini düşürmek,

amaçlarına yönelik olarak rezerv tutuyorlar. Haklılar da. Çin 800, Meksika 70, Brezilya 57 milyar dolar tutarındaki resmi rezervleri ile kendilerini bu faktörlerin olumsuz etkilerinden korumak istiyorlar.

Sanayileşmiş ülkelerin bu tür kaygıları ve rezerv biriktirme eğilimleri yok. Onlar kredibilitelerine güveniyorlar. Kendilerini krizlerin dışında tutuyorlar. Kısa vadeli fon akımlarını buna dayanarak iyi idare ediyorlar. Sonuçta, rezervleri yıllardır milli gelirlerinin yüzde 2 ile 4 oranında sürüp gidiyor. Oysa gelişen ülkeler bu oranı yüzde 30'a yükseltmiş durumdalar. Küreselleşmenin bedelini ödüyorlar.

Harvard Üniversitesi profesörlerinden Dani Rodrik, bu yükseklikteki rezervlerin gelişen ülkelere sosyal maliyetinin, milli gelirlerinin yüzde birine eşit olduğunu hesaplıyor. Bunun bir sigorta primi olduğuna işaret ediyor.

Burada bir parantez açalım ve maliyet hesabına girdiğimizde bütçenin faiz dışı fazlasını da dikkate almamız gerektiğinin altını çizelim. Borçlan azaltmak amacına yönelen bu politika önleminin maliyeti de azımsanacak gibi değil. Yüksek faiz dışı fazla nedeniyle yapılamayan yatırımlar, eğitime, sağlığa ve yargıya ayrılamayan fonların alternatif maliyetinin, rezerv biriktirmenin maliyetinden daha yüksek olduğunu unutmayalım.

Ne yapılabilir?
Borçlu bir ülkeyseniz, küreselleşmenin derinliğinde yaşıyorsanız ve krizin kenarında bir ülkeyseniz yapacağının bir şey yok. Kendinizi sigorta edeceksiniz ve "sigorta primini" ödeyeceksiniz.

Bunun dışında iki çözüm yolu var.

Birincisi, Prof. Dani Rodrik'in de önerdiği "ödemeler dengesinin sermaye hesabını yönetme tekniklerini" öğrenmek ve uygulamak, ikincisi Avrupa Birliği gibi güçlü parasal birliklerin üyesi olmak.

Bu iki olasılık dışında rezerv biriktirmekten başka çareniz yok. Günümüzdeki uluslararası para ve finans sisteminde, düşük rezerviniz varsa, riskiniz artar. Daha fazla maliyet ödersiniz.

Türkiye için milli gelirin yüzde 30'u civarında rezerv bulundurmak gerektiği kanısındayım. Bunun tutarı da 100 milyar dolar.

http://www.vatanim.com.tr/root.vatan?exec=yazardetay&sid=&Newsid=71618&Categoryid=4&wid=126