Sermaye piyasalarında Bernard Madoff şoku 11 Aralık 2008'de yaşandı. Amerikan Sermaye Piyasası Kurulu'nun (SEC) web sitesindeki açıklamaya göre Bernard L. Madoff Securities Investment şirketini kuran ve 48 yıldır yönetim kurulu başkanlığını yapan Madoff tutuklandı. Soruşturmanın nedeni Madoff'un, şirkette üst düzey yönetici olan oğullarına yaptığı açıklamalardı. Başarılı işadamımız işte bu yakın çalışma arkadaşlarına "Yaptığımız iş üçkâğıtçılıktan başka bir şey değil, buna yalnızca Ponzi finansmanı denebilir" demişti. Onlar da yememiş içmemiş babalarını ve/veya patronlarını SEC'ye şikâyet etmişlerdi.SEC, şirketi hemen kayyuma devretti ve incelemeye başladı. Şimdi "SEC vs Madoff" davası biçimleniyor. Haberlere göre, aralarında anlı şanlı finansal kurumların da olduğu, bir sürü Madoff müşterisi vardı. Yok olan kaynağın tutarı yaklaşık 50 milyar dolardı. SEC başkanının 17 Aralık'taki açıklamasına göre kamuyu aydınlatma kuralları ihlal edilmiş, yatırımcılar aldatılmıştı. Şirkette birden çok defter tutuluyordu. Ortada ne olduğu tam olarak belli olmayan bir problem vardı.Böyle bir durumda ne yaparsınız? Öncelikle kamu otoritelerini suçlarsınız. Nitekim öyle oldu. Ama suçlamayı yapanların kimliğine bakınca, insanın "Yahu, bunlar utanmadan ekranlarda nasıl konuşuyorlar?" diye kanı beynine sıçrıyordu.Önce isterseniz Madoff'un şirketini tanıyalım. Sonra kanımızın neden beynimize sıçradığına değinerek meseleyi küresel finansal krize bağlayalım. Bildiğimiz Kastelli finansmanı olan Ponzi şemasına ise Allah'tan bir mani çıkmazsa haftaya geliriz.Bernard L. Madoff Securities Investment, bir borsa komisyonculuğu şirketi olarak, 1960'ta faaliyetine başladı. Sonra, yatırım danışmanlığı faaliyetlerine de girdi. Böylece hem akıl verip hem de müşteri adına işlem yapması mümkün hale geldi. Şirketin büyümesi, üçüncül piyasayı (third market) geliştirmesi ile oldu. Üçüncül piyasa işlemleri son derece tartışmalı bir meseleye, "müşteri emirlerini toplamak için komisyon ödeme"ye (payment for order flow) dayanıyordu. 1990'larda bu sistem gelişirken SEC, sürekli olarak para ödeyerek emir toplama konusunda uyarılar yayımladı. Madoff, o dönemde, son derece tartışmalı bir girişimci konumundaydı. Ama bu durum, Madoff'un bugünlere gelmesine engel olamadı.Nedir üçüncül piyasa? Hisse senetlerinin şirket tarafından ilk kez yatırımcıya satıldığı piyasaya birincil piyasa deniyor. Aynı senedin yatırımcılar arasında el değiştirdiği piyasaya ikincil piyasa adı veriliyor. Üçüncül piyasa ise hisse senedinin, borsanın dışında, bir aracı kurumun ofisinde el değiştirmesine verilen ad. Kısaca, ikincil piyasa bir borsa komisyoncusunun ofisine taşınınca üçüncül piyasa oluyor.Peki, nasıl oluyor da koca New York Borsası dururken bazı emirler bu derin piyasa yerine, Madoff'un "daracık" ofisine gidebiliyor. Elbette Madoff, ofisine emirleri aktaran komisyoncuya bir komisyon ödediği için. Hayal edin: Elinizdeki senedi en iyi fiyattan satmak için bir aracıya gidiyorsunuz. Bunun için bir komisyon ödüyorsunuz. Beklediğiniz, emrinizin en derin piyasaya aktarılması. Ama aracınız, bir başka aracıdan, aktardığı emir başına komisyon alarak emrinizi Madoff'un ofisine aktarıyor. SEC buna yıllar önce el attı ve yatırımcıların kandırılmaktan kurtarılması gerektiğine hüküm verdi. Bunun üzerine, emir akımı için para ödeyen ve alan komisyonculara bir kamuyu aydınlatma standardı getirdi. Nedeni açık değil mi? Bir başka komisyoncudan komisyon alan bir komisyoncu emri en iyi fiyatın bulunabileceği yere götürme konusuna gereken ehemmiyeti vermeyebilir. Olur mu olur.SEC çıkardığı tüm gürültüye rağmen, sonunda sessiz kalınca, Madoff işlerini büyüttü. Nasıl New York Borsası bir işlem sistemine sahipse, o da kendisi için bir sistem kurdu. Ofisinde hisse senetlerini alıp satmaya, fiyat belirlemeye başladı. Hisse senedinin saklanması, teslimi ve diğer arka oda işlemlerini de kendisi yapmaya başladı. Bugünleri getiren ilk belirleyici adım galiba o zamanlarda atıldı. Müşteriniz size güvenip, hesaplarını size emanet ettiğinde sorumluluğunuz büyüktür. Kolektif piyasalarda fiyatlanmayan finansal kontratları alıp satmaya da başlarsanız, sorumluluğunuz daha da büyür. Neler olduğunu SEC soruşturması sonunda öğreneceğiz ama işin nereden başlayıp, nerelere doğru uzanabileceğini tahayyül edebilmek sanki mümkün.Bir süre önce, finansal kontratların değerlenmesinin üçe ayrıldığını söylemiştik: Birincisi, değeri kolektif piyasalarda, örneğin borsalarda, tespit edilen ve herkesçe bilinen finansal varlıklar vardı. İkincisi, değeri arada bir kolektif piyasalarda belirlenen varlıklardı. Üçüncüsü ise değeri kolektif piyasalar yerine kapalı kapılar ardında belirlenen finansal varlıklardı. İşte, bu son krizde, güven bunalımını yaratan temel faktör bu "üçüncü türden finansal varlıklar"ın sistemde artan ağırlığıydı. Değeri finansal kurumun kendinden menkul varlıkların bilançolarda artan ağırlığı, herkesin bilançosunu kuşkulu hale getirdi.Şimdi benzer bir durumu, Madoff olayı için bir düşünün. Varlığın değeri size bağlı, müşteriniz adına neyi sakladığınızı bir tek siz biliyorsunuz. Bu, ya ciğeri kediye emanet etmektir ya da kaymaklı ekmek kadayıfı yemek. Başka ne denebilir?Peki, bu işin ardından ekranlara çıkıp konuşanlar neden insanın yüreğini sızlatmaktadır? Televizyon ekranlarında SEC'den yakınanlar arasında yürek sızlatanlar, yalnızca ve yalnızca, devasa finansal kuruluşların yöneticileridir. Çünkü onlar, malumat sahibidir ve SEC'yi suçlama hakları yoktur. Bu işte, malumat sahibi olmayan Ayşe teyze para kaybetse, suçlusu SEC'dir, hatta tüm kamu düzenleyici kuruluşlarıdır. Düzenleyici kuruluşların ödevi "yatırımcının aptal yerine konulmasını engellemek"tir, ancak hiçbir zaman "yatırımcının aptallık etmesini engellemek" değildir. Olmamalıdır da. Santander, HSBC gibi bankaların Madoff vasıtasıyla şimdilik 36 milyar doları bulan kayıpları için ne denebilir? "Aptallık etmeseydiniz" denebilir yalnızca. Bu birinci tespittir.Ancak olayın yaygınlığı son dönemde sistemin selameti açısından malumat sahibi yatırımcı için dahi, daha ayrıntılı bir kamuyu aydınlatma düzenlemesinin zorunlu olduğunu göstermektedir. Bu çerçevede, finansal sistemde, yapılan işlemlerle ilgili olarak daha ayrıntılı malumat sağlanması için yeni bir düzenleme çerçevesine ihtiyaç vardır. Düzenleme yapılırken kamuyu aydınlatma sisteminin kapsamı, yatırımcının malumat sahibi olup olmamasına dayalı olarak daraltılıp, genişletilmemelidir. Olayların bize gösterdiği, malumat setinin geniş tutulması zorunluluğudur. Bu da olsun ikinci tespit.Üçüncü tespit ise şudur: Devasa finansal kurumların yöneticileri, umalım ki, ne yaptıklarını bilmeden, başkasının parası ile kumar oynamışlardır. Bu işten en çok ceza alması gerekenler onlardır. Eşkıyaya yataklık eden de eşkıya kadar suçlu kabul edilmelidir.Dördüncü tespit zaten çıkmadı mı? Ne derdi Dr. Hikmet Kıvılcımlı, o kendine özgü diliyle tamamen farklı bir çerçevede, emperyalizmi anlatırken? "Eşkıya, yatağı olmadan, eşkıyalık edemez" derdi. Aynen öyle.İşbirlikçiler de en ağır cezaya çarptırılmalıdır.
http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=113422&KOS_KOD=15
Küresel kriz bize ne getirir
13.10.200811.10.2008 | Güven Sak | Yorum
Dünyada her gün milyarlarca söz veriliyor. Biri diğerine ileride bir konuda yardımcı olmaya, ödeme yapmaya, mal teslim etmeye, bozulan bir malı tamir etmeye söz veriyor. Sonra ancak o sözlere dayalı olarak yerine getirilebilecek bir dizi söz daha veriliyor. Biri size ödeme yapacak ki, siz de aynı gün beş ayrı yerde ödeme yapabileceksiniz, size bir mal teslim edilecek ki, dünyanın dokuz ayrı yerine başka bir mal teslimatını bundan bir ay sonra, yapabileceksiniz. Böyle bakarsanız, dünya üzerinde yaşamımızı biçimlendiren ve düzene koyan, birbirimize verdiğimiz sözler ve o sözlere güvenerek atılan adımlardır. Sözler, el sıkışmaktan kontratlara kadar değişik biçimlerde olabilir. Her kontrat ileride yerine getirilecek bir değil, birkaç sözü ve de o sözün nasıl yerine getirileceğine ilişkin şartları içerir. Sözün tutulmaması halinde ne olacağı da kontratta yazılıdır. İşte bugün geldiğimiz nokta, sözün ve karşılıklı güvenin küresel ölçekte bittiği noktadır.
Verilen sözler ve sözlerin tutulacağına duyulan güven iktisadi hayatımızın temeliyse içinde bulunduğumuz küresel krizden ilk aşamada üç öncü sonuç çıkartmak mümkün görünmektedir. İlki şudur: Son dönemde dünyada verilen söz sayısı astronomik ölçüde artmıştır. Ortalığı saran bir dizi yeni kontrat türünün manası budur. Herkes birbirine bir sürü yeni söz vermiştir. İkincisi, bugün artık bu sözler tutulmamakta ya da tutulamamaktadır. Sözlerin tutul(a)mayacağına dair kanaat yaygınlaştıkça, karşı taraf riski yükseldikçe, borç krizi daha da derinleşmektedir. Üçüncüsü, verilen sözler küreselleşme sürecinin derinleşmesi ile birlikte, küresel ölçekte bir karşılıklı bağımlılık ağı yaratmıştır. Artan kontratlar sayesinde kriz, kürenin bir köşesinden diğerine her yeri aynı anda etkilemektedir. Dünya ilk kez küresel bir krizle karşı karşıyadır.
Konut piyasası kaynaklı krizler bundan önce de olmuştur. Ancak bu sefer şirket bilançoları hem yerel hem de küresel ölçekte birbirleriyle daha fazla bağlantılıdır. Krizi bir piyasadan diğerine taşıyan, her gün yeni bir şeyler öğrenmemizi sağlayan da tam olarak budur. Her şey normalleşmiş görülürken birdenbire etrafın karışması, hep belli bir sözün tutulması için bir başka kontrata dayalı yükümlülüğün yerine getirilme zamanının gelmesi ile alakalı gibi durmaktadır. Bu nedenle hepimiz, her gün, daha önce hiç duymadığımız bir dizi sözle tanışıyoruz.
Bu durumda, küresel kriz şöyle tanımlanabilir: Şirket bilançolarının hem yerel hem de küresel ölçekte birbiriyle daha fazla bağlantılı olduğu bir dünyada, en çok küreselleşmiş aktörün bilançosunda beliren bir hasar, herkesin bilançosunda hasar ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Krizi küreselleştiren, banka ve şirket bilançolarının küresel ölçekte birbirlerine giderek daha fazla bağlanmış olmasıdır. Ancak bu ifade yeterli değildir. Krizi küreselleştiren, bir bilançodaki hasarın diğer bilançolara taşınması, ulaştığı her bilançoda ihmal edilemeyecek bir hasara yol açması ya da hasara yol açabileceğine ilişkin kanaatin yaygın olmasıdır.
Bu çerçevede bakıldığında, bu krizi öncekilerden temelde ayıran, boyutları belirli bir bilanço hasarının değil, bir bilanço hasarı ihtimalinin, bütün bir ödemeler sistemini felç etmesidir. Açıktır ki, bilanço hasarı ile başedebilmek, bilanço hasarı ihtimali ile başedebilmekten daha kolaydır.
Bilanço hasarı ihtimalinin yaygınlığı bugünkü panik havasının kaynağıdır. Verilen sözlerin beş paralık değerinin kalmadığına inanılınca, bir zincirleme reaksiyon ortaya çıkmaktadır. Kamu otoritelerinin bugünlerde yapmaya çalışmaları gereken, bütün sözlerin tutulacağına dair bir genel söz vermektir. Kamu kaynakları kullanılarak, dünyanın tüm bankalarının güçlendirilmesi gereğinin kaynağı tam da burasıdır. Bu krizin çıkışı, merkez bankalarının koordineli para-döviz piyasası operasyonları değil, hazine-maliye bakanlıklarının koordineli banka yeniden sermayelendirme operasyonları olacaktır.
Peki, diyelim ki, tüm zorluğuna rağmen bu başarıldı. Bundan sonra ne olur? Gelin daha ileriye doğru bir bakalım. Öyle gelişmiş ülkelere filan bakmayalım, müsaadenizle bir tek bizim buraya bakalım. Bundan sonra bize ne olur? Birincisi, Türkiye gibi tarihinde hep cari işlemler açığı vermiş bir ülkenin, yabancı tasarruflar memlekete akabilsin diye finansal piyasalarını serbestleştirmiş bir ülkenin, finansal serbestlikten vazgeçebilmesi mümkün değildir. Dün değildi, bugün hiç değildir. Merak edenler, Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu ile ilgili 32 Sayılı Karar öncesindeki Türkiye ekonomisi ile şimdikini bir kıyaslasınlar lütfen. Hem nicel hem de nitel olarak, iki ekonominin bir alakası yoktur. Bu ekonominin serbestlikten başka bir çaresi yoktur. Bugüne çare arayanlara ilk not şudur: Şirketlerimizin ve bankalarımızın bilançolarının dışarıyla bağlantılarını tamamıyla kesebilmenin bir yolu yoktur. Bu yalnızca burada değil, her yerde aynı olacaktır.
Peki, hiç mi değişiklik olmayacaktır? İkinci ve de üçüncü tespitler tam da buradan başlamaktadır: Dünya finansal sisteminde bazı finansal araçlar tebahhur edecektir. Ne olacaktır, ne olacaktır? Buharlaşacaklardır. Öyle darbe filan yemeyecek, buharlaşacaktır. En azından bir süre için buharlaşacaktır. "Malumat sahibi" kurumsal yatırımcılara hizmet veren hedge fonları, private equity firmaları gibi bazı araçlar bir süre için tatile çıkacaklardır. Geldiklerinde ise onları kolaylıkla tanımak mümkün olmayacaktır.
İkinci tespit şudur: Türkiye'ye geçmiş dönemde önemli miktarda fon aktarılmasına hizmet eden bir dizi mekanizma yakın dönemde olmayacaktır. O vakit, bu ülkeye fon aktarılabilmesi yeni kanallar açılması gerekecektir. O yeni kanalların açılması için bir an önce çalışılmaya başlanmazsa, nasıl olsa sıfırlanmayacak olan cari işlemler açığının finansmanı sıkıntı yaratabilecektir. Bakın bu bankalara gelecek kaynağın maliyetinin artmasından filan farklı bir etkidir.
Üçüncü tespit ise şöyledir: Bu yeni fonlama mekanizmaları elbette olacaktır. Ancak bu kez bunlar sıkı bir biçimde, merkezden düzenlenecek ve denetleneceklerdir. Fon maliyetlerinin artan düzenlemeler nedeniyle kalıcı biçimde yükseleceği bir yeni dönem gelmektedir. Kolay para devri kapanmış görünmektedir.
Dördüncü tespit bankalarla alakalıdır. Finansal sistemimizin azgelişmişliği ülkemizde verilen söz sayısının, alınıp satılan kontrat sayısının hızla artmasını engellemiştir. Sistemimizin ilkelliğinden kasıt budur. Finansal sistemimizin gücü gelişmemiş olmasından kaynaklanmaktadır. Dün problem olan bugün için ilaç olmuştur. Bu iyidir.
Beşinci tespit açıktır: Türkiye'de bankacılık sisteminin kendisinden kaynaklanan bir problem olmaması, "sadme"nin tesirini yalnızca hafifletecektir.
Peki, bu krizin fırsatı nerededir? Ona da haftaya gelelim.
http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?YZR_KOD=6&HBR_KOD=107999