20. yüzyıla damga vuran General'in motoru iflas etti

02.06.2009 | Dış Haberler | Haber
Olmaz denilen oldu, yakın zamanlara kadar dünyanın en büyük otomotiv şirketi unvanını koruyan General Motors dün iflas koruma kapsamına alındı. ABD hükümeti 30 milyar dolar vereceği GM'in yüzde 60'ına sahip olacak.
 
Sonunda beklenen oldu ve ABD ekonomisinin güç ve ihtişamının bir sembolü olarak gösterilen bir asırlık otomotiv devi General Motors (GM) dün iflastan korunma başvurusunda bulundu. Böylece ABD tarihindeki üçüncü, imalat sektöründe ise en büyük iflas yaşanmış olacak.
İflas koruma süresinin 60-90 gün arasında sürmesi bekleniyor. Şimdiye kadar hükümetten 20 milyar dolar yardım alan GM 30 milyar dolar daha alacak ve şirketin 60'ının kontrolü hükümete geçecek. Otomobil İşçileri Sendikası (UAW) yeni GM'de yüzde 17,5 hisse sahibi olacak. Kanada hükümetinin yüzde 12, GM Tahvili sahiplerinin ise yüzde 10 hissesi bulunacak. Bu arada, GM kreditörlerinin çoğu, hükümetin 27 milyar dolarlık borca karşılık yeni GM'den hisse alma teklifini kabul etti. Uzmanlar, bu gelişmeyi GM'in iflastan korunma sürecinden çıkmasını hızlandıracak bir gelişme olarak yorumladı.
Hükümet, borçların azaltılması, istihdam maliyetlerinin düşürülmesi ve fabrika kapatmalar için şirkete düne kadar süre tanımıştı. Geçen yıl 30 milyar dolardan fazla zarar açıklayan GM, iflas koruma sürecinde, küresel işgücünün yüzde 34'ünü temsil eden 21 bin kişiyi işten çıkarmayı ve bayi sayısını da 2 bin 600'e düşürmeyi planlıyor. Sürecin başarılı olması durumunda, GM daha az işgücü, daha az fabrikayla daha küçük bir şirket kuracak. ABD'de 11 tesis kapatılacak, 3 fabrikada da üretim durdurulacak. Yeni şirket, 4 çekirdek birimi olan Chevrolet, Cadillac, Buick and GMC'ye dayanacak.
 
Rakiplerine gün doğdu
Bir diğer ABD'li otomotiv şirketi Chrysler da mayıs başında iflas koruma başvurusunda bulunmuş, daha sonra da İtalyan otomotiv devi Fiat ile ortaklık anlaşması imzalamıştı. Chrysler'in iflasının da ABD Hazinesi tarafından finanse edildiğini vurgulayan uzmanlar, GM'in yeniden organize edilmesinin çok daha büyük ve karmaşık sınav olacağını belirtiyorlar. Tokyo merkezli CLSA kuruluşunun otomobil analisti Christopher Richter, Reuters'a yaptığı açıklamada, "Zor bölüm şimdi başlıyor. Bu aşamada GM ve Chrysler'in rekabet gücünün artırılmasına çalışılacak. Şirketler küçülecek. Toyota, Honda, Nissan ve Hyundai gibi rakiplerin pazar payları artabilir" dedi. Ortakları GM'le birlikte yürüttükleri projeleri devam ettirmek istiyor. GM'in en büyük rakibi olan ve dünya liderliğini kaptırdığı Toyota, Califonia'da ortak oldukları fabrikada GM ile birlikte çalışmaya devem etmek istediğini duyurdu.
Obama hükümetinin yeni GM'in yüzde 60 hissesini kontrol etmesi, borcunu yarı yarıya indiren ve sendika ile yaptığı anlaşmayla işgücü maliyetini azaltan Japon Toyota'nın rekabet gücü karşısında tam anlamıyla bir kumar olarak değerlendiriliyor. Öte yandan, dün Çin ziyaretinde ABD otomotiv sektöründe yaşanan gelişmelere ilişkin açıklama yapan Hazine Bakanı Timothy Geithner, ABD'li otomotiv şirketlerinin devlet yardımı almadan iflastan korunma sürecinden çıkacağı konusunda iyimser olduğunu söyledi. Geithner, hükümet olarak otomotiv şirketlerinden hızlı ve temiz şekilde çıkmak istediklerini ifade etti. GM'in geleceğinin planlanmasıyla ilgili toplantılara katılan yetkililer de, Beyaz Saray'ın gönülsüz yatırımcı olduğunu belirtiyordu. 


WAGONER GİTTİ AMA DERT BİTMEDİ
GM iflas aşamasına geldiğinde, CEO Rick Wagoner 29 Mart'ta istifa etmişti. Ancak Wagoner'in bu istifasının hükümet baskısıyla gerçekleştiği biliniyordu. Çünkü GM'in yaşadığı krizde yavaş hareket ettiği yönünde yoğun eleştiriler alan CEO Rick Wagoner o dönemde otomotiv çalışma komisyonu ile toplantı yaptıktan iki gün sonra görevinden ayrılmış, bu konuda otomotiv sektörü için kurulan özel görev gücünün başkanı Steven Rattner'in baskısıyla karşılaştığı dile getirilmişti.
Maliyet kesintisi, kalite ve yakıt tasarruflu araç segmentine geçişte başarılı bulunan Wagoner, Duke Üniversitesi'nde ekonomi eğitimi aldıktan sonra Harvard Üniveristesi'nde İşletme yüksek lisansı yaptı. GM'e 1997 yılında katılan Wagoner, hızla finans yöneticiliğine terif ettti. Fiat'ın satın alınması ve Saab ile Hummer gibi iş yapmayan markaların öne sürülmesi ile başarısız adımlar atan Wagoner buna rağmen yönetim kurulunun desteğini sürekli arkasında hissetti. GM'in iflası için Wagoner suçlansa da uzmanlar sorunların o göreve gelmeden çok önce başlamış olduğuna dikkat çekiyor. Dolayısıyla da Wagoner'İn tam bir günah keçisi ilan edildiğini belirtiyorlar.
31 Mart'ta Wagoner'in yerine gelen yeni CEO Fritz Henderson ise o günden bu yana sık sık alacaklılar ve işçi sendikaları ile anlaşılamazsa iflas seçeneğinin masada olduğunu dile getirmişti. Henderson'un hükümetin talimatıyla göreve geldiği iddia edilmiş, bu nedenle göreve geldiği günlerde oldukça fazla eleştirilmişti. Her ne kadar GM'i ayakta tutmaya çalıştığı görüntüsü verse de çok sayıda analiste göre Henderson GM'i iflasa hazırlamak için görevlendirilmişti.
 
 
General Motors'un künyesi
 
Merkezi: Detroit
Çalışan sayısı: 244 bin 500
Bulunduğu ülke sayısı: 140
Üretim yaptığı ülke sayısı: 34
Markaları: Buick, Cadillac, Chevrolet, GMC, GM Daewoo, Holden, HUMMER, Opel, Pontiac, Saab, Saturn, Vauxhall ve Wuling
Satış: 2008'de 8.35 milyon adet otomobil ve kamyon sattı.
Pazar: En büyük pazarı ABD. Onu Çin, Brezilya, İngiltere, Kanada, Rusya ve Almanya takip ediyor.
İşbirlikleri: Chrysler, Daimler, BMW ve Toyota ile ileri teknoloji alanında işbirliği var. Toyota, Suzuki, Çin'den Shanghai Automotive Industry, Rusya'dan AVTOVAZ ve Renault ile ortak araç üretiyor.
 
 
 
Zirveye çıkıp dibe inişin 100 yıllık öyküsü
 
16 Eylül 1908: Buick ve Oldsmobil'in katılımıyla GM kuruldu. Bir sonraki yıl Cadillac da bu şirkete katıldı.
 
1910: Şirketin kurucusu William Crapo Durant, bankacılardan oluşan bir komitenin zorlamasıyla şirket başkanlığından ayrılmak zorunda kaldı.
 
1912: Cadillac elektrikle çalışmaya başlayan modeli geliştirdi. Tüketiciler büyük kolaylık sağlayan bu modeli çok sevdi.
 
1915: Düşük maliyetli modelleriyle Ford'la çekişen Chevrolet, GM ile birleşti.
 
1921: GM'in Amerikan otomobil pazarındaki payı yüzde 12'ye ulaştı.
 
1923: Alfred P. Sloan Başkan oldu. Şirket 1920'li yıllarda farklı tüketici grupları için farklı üretim stratejileri geliştirdi.
 
1925: İngiliz Vauxhall Motors'u aldı. Almanya, Fransa, Brezilya ve Arjantin'de operasyonlara başladı.
 
1929: Alman otomobil üreticisi Opel'in yüzde 70'i satın alındı. İkinci Dünya Savaşı'nda Alman hükümetinin ele geçirdiği Opel sonradan tekrar GM'e devredildi.
 
1937: Ülkedeki en büyük işverenler arasına girince sendikaların da hedefi oldu. Büyük bir grev sonrası UAW sendikası ile ilk anlaşmasını imzaladı.
 
1937: Tasarım biriminin başına getirilen Harley J. Earl, Amerikan otomobillerinin görünümünü değiştirdi.
 
1942: İkinci Dünya Savaşı nedeniyle sivillere yönelik üretimini durdurdu ve ordunun kullandığı araçları üretmeye başladı.
 
1948: Cadillac modellerinde kanatçıkları ilk kez kullanmaya başladı.
 
1954: Amerikan otomobil pazarındaki payı yüzde 54'e ulaştı. 50 milyonuncu otomobil üratildi.
 
1959: Tasarımın başına geçen Bill Mitchell keskin kenarlı modellerle yeni bir çağ başlattı.
 
1962: Otomobil ve kamyon pazarında payı yüzde 51'de kaldı. Şirketin bölünmesi için çağrılar yapıldı.
 
1964: V-8 motorlu Pontiac Tempest'in GTO versiyonu kaslı otomobil dönemini başlattı. Ford ve Chrysler de kendi kaslı otomobillerini üretmeye başladı.
 
1965: Güvenlik açıklarından bahseden bir kitap yazarı hakkında araştırma yaptırdığı ortaya çıkan şirket başkanı kamuoyu önünde özür diledi.  
 
1975: GM, emisyonu azaltan katalitik dönüştürücüleri kullanan ilk otomobil üreticisi oldu.
 
1977: Enerji krizi tüketiciyi küçük arabalara yöneltti. GM de Sedan modellerini küçültse de 1980'lerde pazar payı da gerilemeye başladı.
 
1980: Pazar payı 10 yılda yüzde 45'den yüzde 35'e geriledi. İç pazardaki düşüş nedeniyle 59 yılda ilk kez zarar etti.
 
1985: Toyota ile kurulan ortaklık doğrultusunda Califonia'da Chevrolet Nova ve Toyota Corolla'nın üretimi başladı.
 
1989: Avrupa'da genişleme planları doğrultusunda Saab hisselerinin yüzde 50'sini satın aldı. Ancak marka sayısını artırmanın maliyeti giderek büyümeye başladı.
 
1990: UAW sendikası ile imzalanan yeni sözleşmeler işgücü maliyetlerinin artmasına neden oldu.
 
1995: GM Başkanı John G. Smile, GM'in idari yapısında değişiklikler yapmak üzere çalışma başlattı.
 
1996: 1 milyar dolar harcanan elektrikli EV1 modelleri sonradan geri çağrıldı ve imha edildi.
 
1998: 7 hafta süren geniş çaplı grevler şirketin kârını ve pazar payını olumsuz yönde etkiledi.
 
1999: Hummer markası satın alındı. H1 modelinin yanı sıra 2002'de H2 ve 2005'te H3'ten oluşan daha küçük modeller çıkarıldı.
 
2002: SUV modellerine yatırıma hız verildi. Satışların düşmesi sonrasında bile yeni modeller çıkarıldı.
 
2005: Yatırımcıların emeklilik ve sağlık sigortası yükümlülüğü endişeleri nedeniyle Ford ve GM'in yatırıma ilişkin kredi notları düşürüldü. 
 
2008: Hazine 19 Kasım'da GM'in kurtarma planını reddetti. Bush yönetimi aralıkta GM'e 13.4 milyar dolarlık kredi verdi.
 
2009: GM nisan ayında ABD'deki işgücünü 38 bine indireceğini duyurdu. Yeni CEO Fritz Henderson iflasın büyüyen bir olasılık olduğunu söyledi.
 
 
 
 
JAPON TOYOTA'NIN BAŞARI SIRRI
1937 yılında Kiichiro Toyoda tarafından kurulan Toyota Motor'un orijini bir tekstil şirketine dayanıyor. Şirket otomotiv endüstrisine, rakiplerine nazaran geç girdiği için yükselişi her zaman ilgiyle karşılandı. Bugün dünya otomotivinin kalbinin attığı ABD pazarında bile liderlik koltuğuna oturan, dünyanın bir numaralı otomobil üreticisi olan Toyota, üretim sürecine "Toyota Üretim Sistemi" adı altında üretim maliyetlerinin azaltıldığı, hataların en aza indirildiği ve araçlarda kalitenin artırıldığı bir model kazandırdı. Aynı zamanda hibrid otomobillerin üretiminde öncülük yaptı. Bugünkü CEO'su Kiichiro'nun torunu olan Akio Toyoda. Ancak en büyük hamlesini 2005 yılında şirketin başkanlık koltuğuna oturan Katsuaki Watanabe döneminde yaptı, 31 Mart 2006'da sona eren mali yılda 8 milyondan fazla araç satarak GM'i ABD pazarının liderliğinden etti. Şimdi de, GM'in iflas başvurusunun ardından dünya otomotiv sektöründe sözü Toyota'nın söylemesi bekleniyor. "Toyota Nasıl 1 Numara Oldu" kitabının yazarı David Magee'ye göre Toyota'nın pazar liderliğine ulaşma sürecinin 5 sırrı var:
 
1. Uzun dönemli planlama: Kısa vadeli trendlere ya da verilere bakmak yerine Toyota uzun süre ses getirecek ürünlere odaklanıyor. Bunun en büyük örneği ise petrol ucuzken geliştirdiği ve ABD'lilerin o dönemde çok önemsemediği hibrid otomobili Prius.
 
2. Planlı hızlılık: Kimi zaman tedarikçiler Toyota'nın bir konuda karar vermesinin uzun sürdüğünden şikayet eder. Ancak Toyota uzun çalışmalar sonucu birotomobili üretme kararı aldı mı o ürünü piyasaya tüm rakiplerinden hızlı sürer.
 
3. Açık fikirlilik: Toyota ilk başlarda Amerikalı rakiplerinden, örneğin Ford'un üretim hatlarından ve yönetim gurusu W. Edwards Deming'den çok şey öğrendi. Böylece dünyanın en büyük otomobil pazarında kendine yer açtı ve şimdi de Amerikan tarzını Detroitli üreticilerden daha iyi biliyor.
 
4. Boşa harcamama takıntısı: Toyota'nın "sürekli gelişim" ilkesi sektörde efsaneleşmiştir. Bir diğer sırrı ise zamanın, fazla malzemenin ya da fabrikada yerde duran herhangi bir çöpün boşa harcanmaması da önemlidir.
 
5. Alçakgönüllülük: Hemen bir Toyota yöneticisinin ismini veremezsiniz çünkü Toyota'nın kurum kültürü her zaman takım çalışmasını öne çıkarır, bireysel yıldızları değil. Toyota yöneticileri kendilerini şirketten, tüketiciden ya da üründen üstün görmezler.
http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=123553

20. yüzyıla damga vuran General'in motoru iflas etti

02.06.2009 | Dış Haberler | Haber
Olmaz denilen oldu, yakın zamanlara kadar dünyanın en büyük otomotiv şirketi unvanını koruyan General Motors dün iflas koruma kapsamına alındı. ABD hükümeti 30 milyar dolar vereceği GM'in yüzde 60'ına sahip olacak.
 
Sonunda beklenen oldu ve ABD ekonomisinin güç ve ihtişamının bir sembolü olarak gösterilen bir asırlık otomotiv devi General Motors (GM) dün iflastan korunma başvurusunda bulundu. Böylece ABD tarihindeki üçüncü, imalat sektöründe ise en büyük iflas yaşanmış olacak.
İflas koruma süresinin 60-90 gün arasında sürmesi bekleniyor. Şimdiye kadar hükümetten 20 milyar dolar yardım alan GM 30 milyar dolar daha alacak ve şirketin 60'ının kontrolü hükümete geçecek. Otomobil İşçileri Sendikası (UAW) yeni GM'de yüzde 17,5 hisse sahibi olacak. Kanada hükümetinin yüzde 12, GM Tahvili sahiplerinin ise yüzde 10 hissesi bulunacak. Bu arada, GM kreditörlerinin çoğu, hükümetin 27 milyar dolarlık borca karşılık yeni GM'den hisse alma teklifini kabul etti. Uzmanlar, bu gelişmeyi GM'in iflastan korunma sürecinden çıkmasını hızlandıracak bir gelişme olarak yorumladı.
Hükümet, borçların azaltılması, istihdam maliyetlerinin düşürülmesi ve fabrika kapatmalar için şirkete düne kadar süre tanımıştı. Geçen yıl 30 milyar dolardan fazla zarar açıklayan GM, iflas koruma sürecinde, küresel işgücünün yüzde 34'ünü temsil eden 21 bin kişiyi işten çıkarmayı ve bayi sayısını da 2 bin 600'e düşürmeyi planlıyor. Sürecin başarılı olması durumunda, GM daha az işgücü, daha az fabrikayla daha küçük bir şirket kuracak. ABD'de 11 tesis kapatılacak, 3 fabrikada da üretim durdurulacak. Yeni şirket, 4 çekirdek birimi olan Chevrolet, Cadillac, Buick and GMC'ye dayanacak.
 
Rakiplerine gün doğdu
Bir diğer ABD'li otomotiv şirketi Chrysler da mayıs başında iflas koruma başvurusunda bulunmuş, daha sonra da İtalyan otomotiv devi Fiat ile ortaklık anlaşması imzalamıştı. Chrysler'in iflasının da ABD Hazinesi tarafından finanse edildiğini vurgulayan uzmanlar, GM'in yeniden organize edilmesinin çok daha büyük ve karmaşık sınav olacağını belirtiyorlar. Tokyo merkezli CLSA kuruluşunun otomobil analisti Christopher Richter, Reuters'a yaptığı açıklamada, "Zor bölüm şimdi başlıyor. Bu aşamada GM ve Chrysler'in rekabet gücünün artırılmasına çalışılacak. Şirketler küçülecek. Toyota, Honda, Nissan ve Hyundai gibi rakiplerin pazar payları artabilir" dedi. Ortakları GM'le birlikte yürüttükleri projeleri devam ettirmek istiyor. GM'in en büyük rakibi olan ve dünya liderliğini kaptırdığı Toyota, Califonia'da ortak oldukları fabrikada GM ile birlikte çalışmaya devem etmek istediğini duyurdu.
Obama hükümetinin yeni GM'in yüzde 60 hissesini kontrol etmesi, borcunu yarı yarıya indiren ve sendika ile yaptığı anlaşmayla işgücü maliyetini azaltan Japon Toyota'nın rekabet gücü karşısında tam anlamıyla bir kumar olarak değerlendiriliyor. Öte yandan, dün Çin ziyaretinde ABD otomotiv sektöründe yaşanan gelişmelere ilişkin açıklama yapan Hazine Bakanı Timothy Geithner, ABD'li otomotiv şirketlerinin devlet yardımı almadan iflastan korunma sürecinden çıkacağı konusunda iyimser olduğunu söyledi. Geithner, hükümet olarak otomotiv şirketlerinden hızlı ve temiz şekilde çıkmak istediklerini ifade etti. GM'in geleceğinin planlanmasıyla ilgili toplantılara katılan yetkililer de, Beyaz Saray'ın gönülsüz yatırımcı olduğunu belirtiyordu. 


WAGONER GİTTİ AMA DERT BİTMEDİ
GM iflas aşamasına geldiğinde, CEO Rick Wagoner 29 Mart'ta istifa etmişti. Ancak Wagoner'in bu istifasının hükümet baskısıyla gerçekleştiği biliniyordu. Çünkü GM'in yaşadığı krizde yavaş hareket ettiği yönünde yoğun eleştiriler alan CEO Rick Wagoner o dönemde otomotiv çalışma komisyonu ile toplantı yaptıktan iki gün sonra görevinden ayrılmış, bu konuda otomotiv sektörü için kurulan özel görev gücünün başkanı Steven Rattner'in baskısıyla karşılaştığı dile getirilmişti.
Maliyet kesintisi, kalite ve yakıt tasarruflu araç segmentine geçişte başarılı bulunan Wagoner, Duke Üniversitesi'nde ekonomi eğitimi aldıktan sonra Harvard Üniveristesi'nde İşletme yüksek lisansı yaptı. GM'e 1997 yılında katılan Wagoner, hızla finans yöneticiliğine terif ettti. Fiat'ın satın alınması ve Saab ile Hummer gibi iş yapmayan markaların öne sürülmesi ile başarısız adımlar atan Wagoner buna rağmen yönetim kurulunun desteğini sürekli arkasında hissetti. GM'in iflası için Wagoner suçlansa da uzmanlar sorunların o göreve gelmeden çok önce başlamış olduğuna dikkat çekiyor. Dolayısıyla da Wagoner'İn tam bir günah keçisi ilan edildiğini belirtiyorlar.
31 Mart'ta Wagoner'in yerine gelen yeni CEO Fritz Henderson ise o günden bu yana sık sık alacaklılar ve işçi sendikaları ile anlaşılamazsa iflas seçeneğinin masada olduğunu dile getirmişti. Henderson'un hükümetin talimatıyla göreve geldiği iddia edilmiş, bu nedenle göreve geldiği günlerde oldukça fazla eleştirilmişti. Her ne kadar GM'i ayakta tutmaya çalıştığı görüntüsü verse de çok sayıda analiste göre Henderson GM'i iflasa hazırlamak için görevlendirilmişti.
 
 
General Motors'un künyesi
 
Merkezi: Detroit
Çalışan sayısı: 244 bin 500
Bulunduğu ülke sayısı: 140
Üretim yaptığı ülke sayısı: 34
Markaları: Buick, Cadillac, Chevrolet, GMC, GM Daewoo, Holden, HUMMER, Opel, Pontiac, Saab, Saturn, Vauxhall ve Wuling
Satış: 2008'de 8.35 milyon adet otomobil ve kamyon sattı.
Pazar: En büyük pazarı ABD. Onu Çin, Brezilya, İngiltere, Kanada, Rusya ve Almanya takip ediyor.
İşbirlikleri: Chrysler, Daimler, BMW ve Toyota ile ileri teknoloji alanında işbirliği var. Toyota, Suzuki, Çin'den Shanghai Automotive Industry, Rusya'dan AVTOVAZ ve Renault ile ortak araç üretiyor.
 
 
 
Zirveye çıkıp dibe inişin 100 yıllık öyküsü
 
16 Eylül 1908: Buick ve Oldsmobil'in katılımıyla GM kuruldu. Bir sonraki yıl Cadillac da bu şirkete katıldı.
 
1910: Şirketin kurucusu William Crapo Durant, bankacılardan oluşan bir komitenin zorlamasıyla şirket başkanlığından ayrılmak zorunda kaldı.
 
1912: Cadillac elektrikle çalışmaya başlayan modeli geliştirdi. Tüketiciler büyük kolaylık sağlayan bu modeli çok sevdi.
 
1915: Düşük maliyetli modelleriyle Ford'la çekişen Chevrolet, GM ile birleşti.
 
1921: GM'in Amerikan otomobil pazarındaki payı yüzde 12'ye ulaştı.
 
1923: Alfred P. Sloan Başkan oldu. Şirket 1920'li yıllarda farklı tüketici grupları için farklı üretim stratejileri geliştirdi.
 
1925: İngiliz Vauxhall Motors'u aldı. Almanya, Fransa, Brezilya ve Arjantin'de operasyonlara başladı.
 
1929: Alman otomobil üreticisi Opel'in yüzde 70'i satın alındı. İkinci Dünya Savaşı'nda Alman hükümetinin ele geçirdiği Opel sonradan tekrar GM'e devredildi.
 
1937: Ülkedeki en büyük işverenler arasına girince sendikaların da hedefi oldu. Büyük bir grev sonrası UAW sendikası ile ilk anlaşmasını imzaladı.
 
1937: Tasarım biriminin başına getirilen Harley J. Earl, Amerikan otomobillerinin görünümünü değiştirdi.
 
1942: İkinci Dünya Savaşı nedeniyle sivillere yönelik üretimini durdurdu ve ordunun kullandığı araçları üretmeye başladı.
 
1948: Cadillac modellerinde kanatçıkları ilk kez kullanmaya başladı.
 
1954: Amerikan otomobil pazarındaki payı yüzde 54'e ulaştı. 50 milyonuncu otomobil üratildi.
 
1959: Tasarımın başına geçen Bill Mitchell keskin kenarlı modellerle yeni bir çağ başlattı.
 
1962: Otomobil ve kamyon pazarında payı yüzde 51'de kaldı. Şirketin bölünmesi için çağrılar yapıldı.
 
1964: V-8 motorlu Pontiac Tempest'in GTO versiyonu kaslı otomobil dönemini başlattı. Ford ve Chrysler de kendi kaslı otomobillerini üretmeye başladı.
 
1965: Güvenlik açıklarından bahseden bir kitap yazarı hakkında araştırma yaptırdığı ortaya çıkan şirket başkanı kamuoyu önünde özür diledi.  
 
1975: GM, emisyonu azaltan katalitik dönüştürücüleri kullanan ilk otomobil üreticisi oldu.
 
1977: Enerji krizi tüketiciyi küçük arabalara yöneltti. GM de Sedan modellerini küçültse de 1980'lerde pazar payı da gerilemeye başladı.
 
1980: Pazar payı 10 yılda yüzde 45'den yüzde 35'e geriledi. İç pazardaki düşüş nedeniyle 59 yılda ilk kez zarar etti.
 
1985: Toyota ile kurulan ortaklık doğrultusunda Califonia'da Chevrolet Nova ve Toyota Corolla'nın üretimi başladı.
 
1989: Avrupa'da genişleme planları doğrultusunda Saab hisselerinin yüzde 50'sini satın aldı. Ancak marka sayısını artırmanın maliyeti giderek büyümeye başladı.
 
1990: UAW sendikası ile imzalanan yeni sözleşmeler işgücü maliyetlerinin artmasına neden oldu.
 
1995: GM Başkanı John G. Smile, GM'in idari yapısında değişiklikler yapmak üzere çalışma başlattı.
 
1996: 1 milyar dolar harcanan elektrikli EV1 modelleri sonradan geri çağrıldı ve imha edildi.
 
1998: 7 hafta süren geniş çaplı grevler şirketin kârını ve pazar payını olumsuz yönde etkiledi.
 
1999: Hummer markası satın alındı. H1 modelinin yanı sıra 2002'de H2 ve 2005'te H3'ten oluşan daha küçük modeller çıkarıldı.
 
2002: SUV modellerine yatırıma hız verildi. Satışların düşmesi sonrasında bile yeni modeller çıkarıldı.
 
2005: Yatırımcıların emeklilik ve sağlık sigortası yükümlülüğü endişeleri nedeniyle Ford ve GM'in yatırıma ilişkin kredi notları düşürüldü. 
 
2008: Hazine 19 Kasım'da GM'in kurtarma planını reddetti. Bush yönetimi aralıkta GM'e 13.4 milyar dolarlık kredi verdi.
 
2009: GM nisan ayında ABD'deki işgücünü 38 bine indireceğini duyurdu. Yeni CEO Fritz Henderson iflasın büyüyen bir olasılık olduğunu söyledi.
 
 
 
 
JAPON TOYOTA'NIN BAŞARI SIRRI
1937 yılında Kiichiro Toyoda tarafından kurulan Toyota Motor'un orijini bir tekstil şirketine dayanıyor. Şirket otomotiv endüstrisine, rakiplerine nazaran geç girdiği için yükselişi her zaman ilgiyle karşılandı. Bugün dünya otomotivinin kalbinin attığı ABD pazarında bile liderlik koltuğuna oturan, dünyanın bir numaralı otomobil üreticisi olan Toyota, üretim sürecine "Toyota Üretim Sistemi" adı altında üretim maliyetlerinin azaltıldığı, hataların en aza indirildiği ve araçlarda kalitenin artırıldığı bir model kazandırdı. Aynı zamanda hibrid otomobillerin üretiminde öncülük yaptı. Bugünkü CEO'su Kiichiro'nun torunu olan Akio Toyoda. Ancak en büyük hamlesini 2005 yılında şirketin başkanlık koltuğuna oturan Katsuaki Watanabe döneminde yaptı, 31 Mart 2006'da sona eren mali yılda 8 milyondan fazla araç satarak GM'i ABD pazarının liderliğinden etti. Şimdi de, GM'in iflas başvurusunun ardından dünya otomotiv sektöründe sözü Toyota'nın söylemesi bekleniyor. "Toyota Nasıl 1 Numara Oldu" kitabının yazarı David Magee'ye göre Toyota'nın pazar liderliğine ulaşma sürecinin 5 sırrı var:
 
1. Uzun dönemli planlama: Kısa vadeli trendlere ya da verilere bakmak yerine Toyota uzun süre ses getirecek ürünlere odaklanıyor. Bunun en büyük örneği ise petrol ucuzken geliştirdiği ve ABD'lilerin o dönemde çok önemsemediği hibrid otomobili Prius.
 
2. Planlı hızlılık: Kimi zaman tedarikçiler Toyota'nın bir konuda karar vermesinin uzun sürdüğünden şikayet eder. Ancak Toyota uzun çalışmalar sonucu birotomobili üretme kararı aldı mı o ürünü piyasaya tüm rakiplerinden hızlı sürer.
 
3. Açık fikirlilik: Toyota ilk başlarda Amerikalı rakiplerinden, örneğin Ford'un üretim hatlarından ve yönetim gurusu W. Edwards Deming'den çok şey öğrendi. Böylece dünyanın en büyük otomobil pazarında kendine yer açtı ve şimdi de Amerikan tarzını Detroitli üreticilerden daha iyi biliyor.
 
4. Boşa harcamama takıntısı: Toyota'nın "sürekli gelişim" ilkesi sektörde efsaneleşmiştir. Bir diğer sırrı ise zamanın, fazla malzemenin ya da fabrikada yerde duran herhangi bir çöpün boşa harcanmaması da önemlidir.
 
5. Alçakgönüllülük: Hemen bir Toyota yöneticisinin ismini veremezsiniz çünkü Toyota'nın kurum kültürü her zaman takım çalışmasını öne çıkarır, bireysel yıldızları değil. Toyota yöneticileri kendilerini şirketten, tüketiciden ya da üründen üstün görmezler.
http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=123553

 
Şimdiye dek hemen herkesin çok parlak bir yatırımcı ve hayırsever olarak tanıdığı Bernard Madoff’un saadet zinciri benzeri bir yapılanmayla yatırımcıları dolandırması tüm dünyayı şaşkına çeviren bir gelişme oldu. Madoff’un bu dolandırıcılıktan elde ettiği paranın 50 milyar dolara ulaştığının söylenmesi durumun çarpıcılığını ortaya koyuyor.

Herkesin aklına gelebilecek şu soruyu soran tek kişi elbette ben değilim: Madoff’un hikayesi tüm bir yatırım sektörünün hikayesinden ne kadar farklı?

Finans sektörü, sektörün tepesindeki insanlara inanılmaz paralar kazandırarak ülkenin milli gelirinde sürekli büyüyen bir paya sahip oldu. İşte bu noktada, finans sektörünün büyük bölümü değer yaratmak yerine değeri yok eden bir görüntü sergiliyor. Ve mesele sadece para meselesi değil: Başkalarının parasını yöneterek çok ciddi boyutlarda zenginleşenler toplumumuzda çürütücü bir etki yarattı.

Konuya maaşlarla başlayalım. Geçtiğimiz yıl, menkul kıymetler ve yatırım alanlarında çalışanların kazandığı ortalama para diğer tüm sektörlerde çalışanların ortalama kazancının tam dört kat üzerindeydi. Öyle ki, yılda bir milyon dolar kazanmak hiç de anormal bir şey değildi; hatta 20 milyon dolar ve daha fazlası da büyük ölçüde normal karşılanıyordu. Amerika’nın en zenginlerinin gelirleri bir önceki kuşaktan bu yana büyük bir patlama yaşarken, tipik bir çalışanın aldığı ücret durağan bir grafik çiziyordu. Bu uçurumun temel sebebi Wall Street’e ödenen yüksek ücretlerdi.

Ancak bu finans starları insanlara da milyonlarca dolar kazandırıyor olmalıydı değil mi? Pek de öyle değil. Wall Street’in ödeme sistemi bir kar gözüktüğünde daha sonra görünürdeki bu karın bir ilüzyon olduğu ortaya çıksa bile finansçıyı müsrifçe ödüllendiriyor.

Şimdi bir finans yöneticisi örneğini ele alalım. Farzedelim bu yönetici, müşterilerinin yatırdığı paraları önce borçlanarak çoğaltsın, sonra da toplanan parayı ipotekli tahviller gibi yüksek karlı ancak riskli kağıtlara yatırsın. Bir süre, -konut balonunun şişmeye devam ettiği sürece diyelim- adam (genellikle erkek olurlar) büyük karlar elde ederek kendisi için de büyük paylar alır. Sonunda balon patlar ve adamın yatırımları zehirli atıklara döner. Kendisine paralarını emanet eden yatırımcılar çok büyük kayıplar yaşarken, adamın kazandığı para yanına kar kalır.

Evet, tüm bu yaşananlardan sonra benim örneğim çok da farazi olmadı.

Şimdi, Wall Street’teki genel işleyişin –Madoff örneğinde olduğu gibi- sistem yürüdüğü sürece yatırımcılarına büyük paralar kazandıran saadet zincirlerinden ne farkı var? Söylenenlere bakılırsa Madoff bazı adımları atlayarak müşterilerinin anlamadığı riskleri kendilerine açıklarken büyük komisyonlar almak yerine adeta paralarını çalmış. Öyle görünüyor ki Madoff ne yaptığını bilen bir dolandırıcıyken, Wall Street’teki insanlar kendi aldatmacalarına inandılar. Yine de gelinen nokta (göz altına alınanlar hariç) aynı: Finans yöneticileri zengin olurken, yatırımcıların birikimleri yok oldu.

Çok büyük miktardaki paralardan bahsediyoruz. Bir kuşak önce finans sektörü Amerika’nın gayrisafi milli hasılasının %5’ini oluştururken, son yıllarda bu oran %8’e kadar yükseldi. Şayet %3’lük ekstra dilim ortada olmayan bir parayı gösteriyorsa –ki muhtemelen de öyle- yılda 400 milyar dolarlık bir çöplükten, dolandırıcılıktan ve suistimalden bahsediyoruz demektir.

Fakat bu saadet zincirlerinin Amerika’ya maliyeti doğrudan çöpe giden dolarların çok ötesine geçti.

Daha da kötüsü, Wall Street’in haksız kazançları iki tarafı da tutan bir sinsilikle siyaseti yozlaştırmaya devam ediyor. Bush yönetiminin diğer yöntemleri finansal dolandırıcılığın kanıtı olarak gören Menkul Kıymetler ve Döviz Komisyonu Başkanı Christopher Cox’tan hedge fon ve özel girişim fonları yöneticilerini kayıran büyük vergi açıklarına hala dokunmayan Demokratlara (Senatör Schumer’e selamlar), para konuştukça politikacılar da yollarına devam ediyor.

Bu arada, yıllardır en parlak gençlerimizin bilimden, kamu hizmetinden ve diğer alanlardan uzaklaşıp yatırım bankacılığına yönelmesi ile bireysel refahın mıknatısla çekilmiş gibi çabucak yok olması ülkemizin geleceğini ne kadar zedeledi dersiniz?

Sonuçta, balon finans sektörümüzde büyük paralar kazanan –belki de “kazadırılması” gereken- zenginler gerçeklik duygumuzun altını oyarak sağduyumuzu azalttılar.

Önemli noktalardaki hemen herkesin yaklaşan krizin ayak seslerini duyamadığı bir ortam düşünün. Bu nasıl bir şeydir? Örneğin, sadece birkaç yıl önce Alan Greenspan nasıl oldu da –türev ürünler sağolsun- “finansal sistemimiz artık bir bütün olarak daha esnek, kendini kolay toparlayabilecek bir yapıya bürünmüştür” diyebildi? Öyle sanıyorum ki cevap şu: Seçkin kesimden sayılabilecek kişilerde dahi çok para kazanan adamları putlaştırma eğilimi ve bu zengin adamların ne yaptıklarını bildikleri gibi bir varsayım mevcut.

İşte Madoff’a neden bu kadar çok insanın güvendiğinin sebebi de budur.

Şimdi, bu yıkımın nasıl ortaya çıktığını araştırmaya koyulduğumuzda ve her şeyin nasıl böylesine hızlı bir şekilde bu kadar batağa saplanabildiğini anlamaya çalıştığımızda ortaya basit bir cevap çıkıyor: Şimdi gördüğümüz şeyler, Madoff’laşan bir dünyanın getirdiği sonuçlardır. http://www.ekopolitik.org/public/news.aspx?id=3673&pid=30

(The New York Times, 19 Aralık 2008, Paul Krugman, The Madoff Economy)

Artık hepimiz Keynesçiyiz. Barack Obama göreve başladığında devasa bir bütçe teşvik paketi önerecek. Benzeri paketler başka birçok hükümetler tarafından da öneriliyor. Almanya bile bu yarışa sürüklendi. Makro-ekonominin babası John Maynard Keynes'in hayaleti üzerimizde dolaşmak üzere geri döndü. Onunla birlikte en ilginç öğrencilerinden biri olan Hyman Minsky de geri döndü. Hepimiz, finansal cinnetin paniğe döndüğü noktayı, "Minsky anını" biliyoruz.
Diğer bütün peygamberler gibi Keynes de kendisini izleyenlere birden fazla anlam ifade eden dersler sundu. Buna rağmen günümüzde çok az kişi, Keynes'in öğrencilerinin İkinci Dünya Savaşı'nı izleyen on yıl boyunca bütçede önermiş olduğu ince ayara inanıyor. Bu arada Keynes'in ünlü entelektüel rakibi Milton Friedman'ın önermiş olduğu para politikalarına ilişkin hedeflerin olması düşüncesine ise kimse inanmıyor. Keynes'in ölümünden 62 yıl sonra, bir başka mali kriz ve ekonomik bunalım tehdidinin olduğu bir dönemde, öğretilerinden hangisinin hala güncel olduğunu anlamak artık daha kolay.
Bana göre geniş anlamda üç ders söz konusu.
Birincisi, Minsky tarafından daha da geliştirilen, finansörlerin gösterişlerini ciddiye almamamız gerektiğine ilişkin. "Sağlam bir banker, bir tehlikeyi görerek, ondan kaçınan banker değil, iflas ettiğinde, töhmet altında kalmamak için meslektaşları gibi geleneksel yollarla iflas eden bankerdir." Dolayısıyla Keynes için "etkili piyasalar" düşüncesi fazla bir şey ifade etmiyordu.
 
Tek bir şirket değil
İkinci ders, ekonominin tekil bir ticaret işletmesi gibi analiz edilemeyeceği idi. Tek bir şirkette maliyetleri düşürmek bir anlam ifade edebilir. Ancak dünyanın bütünü bunu yapmayı denerse, bunun tek sonucu talebin azalması olur. Bir birey tüm gelirini harcamayabilir. Fakat dünya ölçeği söz konusu olduğunda, harcanması gerekir.
Üçüncü ve en önemli ders ise, ekonominin etik bir öykü gibi ele alınmaması gerektiğidir. 1930'larda iki karşıt ideolojik görüş söz konusuydu: Avusturyalıların ve sosyalistlerin görüşleri. Avusturyalı Ludwig von Mises ve Friedrich von Hayek, 1920'lerin aşırılıklarının temizlenmesi gerektiğini ileri sürmekteydi. Sosyalistler ise, sosyalizmin başarısız olmuş olan kapitalizmin mutlaka yerini alması gerektiğini ileri sürüyordu. Bu görüşler, alternatif laik dinlere dayandırılıyordu: Birinci görüşe göre bireysel çıkarcı arayış içindeki davranışların istikrarlı bir ekonomik düzenin güvencesi olacağı; ikinci düşünce ise özdeş motivasyonların ancak sömürü, istikrarsızlık ve krize yol açacağı.
Keynes'in buradaki büyük katkısı, ekonomik bir sisteme etik bir oyun gibi değil, teknik bir meydan okuma gibi yaklaşmamız gerektiğindeki ısrarıydı. Kentleşmiş bir ekonomiye sahip demokratik bir toplumda asgariye indirilen bir devletin kabul edilemez olduğunun farkında iken, aynı zamanda olabildiğince fazla ölçüde özgürlüğün korunmasını diliyordu. Bırakalım yapsınlar, bırakalım geçsinler yaklaşımının sadece en iyiler için iyi sonuç vereceğine inanmadan, piyasa ekonomisinin korunmasını istiyordu.
 
Çağdaş tasfiyeciler
Bu etik tartışma günümüzde bir kez daha gündemde. Çağdaş "tasfiyeciler" gerçekleşecek bir çöküşün, arındırılmış bir ekonominin yeniden doğuşuna yol açacağında ısrar ediyor. Bu kesimin soldaki rakipleri ise, piyasa ekonomisi döneminin sona erdiğini ileri sürüyor. Bu arada ben bile, durmadan artan borçların ekonomik olarak altına dönüşeceğini ileri sürmüş olan finansal simyacıların cezalandırılmasını arzu ediyorum.
Bununla birlikte Keynes, bu tür yaklaşımların aptalca olduğunda ısrar ederdi. Piyasalar ne şaşmaz ne de vazgeçilebilir. Piyasalar aslında verimli bir ekonominin ve bireysel özgürlüğün temelini oluşturur. Ancak aynı zamanda ciddi şekilde çarpık bir hale gelebilirler ve bu nedenle de dikkatli bir şekilde yönetilmeliler. Obama'nın seçilmesi kesin olarak böyle bir pragmatik beklentisi yansıtıyor. Yeni yönetimin görevi, hepimizin karşı karşıya kaldığı küresel ekonomik krize pragmatik bir çözüm yönünde ABD ve dünyanın liderliğini üstlenmesi olmalı.
En acil görev, dünya ekonomisinin yeniden sağlıklı bir hale getirilmesidir. Kısa vadeli sorun, Keynes'in de tavsiye edebileceği gibi, toplam talebin sürdürülebilir kalmasını sağlamak. Uzun vadeli sorun ise, küresel talebin yeniden dengelenmesini zorlamak.
1930'larda olduğu gibi önümüzde iki seçenek var: Ya bu sorunların çözümü için işbirliği yaparak ve pragmatik bir şekilde uğraşmak ya da ideolojik yaklaşım ve bencilliğin bizi engellemesine izin vermek. Olması gereken amaç açık: İnsanlığa olabildiğince fırsat sunan açık ve en azından makul ölçüde istikrarlı olacak bir ekonomiyi korumak. Bu konuda son yıllarda rahatsızlık edici ölçüde az iş yaptık. Daha iyisini yapmalıyız. Konuya tevazu göstererek ve pragmatik yaklaşarak bunu başarabiliriz.
Oscar Wilde'ın de söyleyebileceği gibi, gerçek, ekonomide çok ender olarak arı ve hiçbir zaman basit değildir. Bu benim için, bu krizden çıkarılacak en büyük ders. Bu aynı zamanda Keynes'in halen vermekte olduğu bir ders.
ww.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=113310&KOS_KOD=7

İşsiz adam yüz binleri ağlatıyor

27.12.2008 | Tamer Çetin | Referans Gazetesi 

Bu film değil gerçek. Bütün dünyayı etkisi altına alan küresel kriz, birçok ülkede yüz binlerce kişinin işsiz kalmasına neden olurken, ekonomik yavaşlamanın derinleşmesiyle birlikte işsizler ordusunun daha da büyümesi bekleniyor. Hükümetler çöküşün eşiğine gelen şirketleri kurtarmak için yüzlerce milyar dolarlık kaynak aktarırken, geniş çaplı bir yeniden yapılanma süreci içine giren şirketlerin aklına gelen ilk çare, işgücünde kesintiye gitmek oluyor. Uluslararası şirketlerin aldıkları kararlar yalnızca kendi ülkelerini değil, faaliyette bulundukları diğer ülkeleri de etkiliyor.
 
20 milyon yeni işsiz
Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ekim ayında yaptığı açıklamada, mali krizin, gelecek yıl sonuna kadar 20 milyon kişinin işini kaybetmesiyle sonuçlanacağı uyarısında bulunmuştu. Bir toplantıda verilen bir kararla bir anda binlerce kişi iş yerlerindeki eşyalarını toplayıp eve dönmek zorunda kalıyor. Oysa insanları işsiz bırakmak yavaşlayan ekonomilere hiç de yardımcı olmuyor. İşsiz kalanların yanı sıra, işini kaybetmekten korkan milyonlarca tüketici, harcamalarını en düşük seviyeye çekerek birikimlerini mümkün olduğunca uzun bir zaman dilimi içinde kullanmaya yönelirken, ekonominin çarkları daha da yavaşlıyor. Yaşanan kısır döngü krizi daha da derinleştiriyor.
 
İş ve aş kuyrukları
İş bulma merkezlerinin önlerinde uzayan kuyruklar hemen her yaş ve çalışma alanından insanları bir araya getiriyor. Bu insanlar daha önce akıllarından bile geçirmedikleri düşük ücretler karşılığında işlere girebilmek için şansın yüzlerine gülmesini bekliyor. Aylarca tam zamanlı iş arayıp bulamayanlar sonunda yarı zamanlı işlere razı olmak zorunda kalıyor. Ekim ayında ABD'de yarı zamanlı çalışanların sayısı 645 bin artarak 6.7 milyona yükseldi. Ekonomistler bu durumun resesyonun derinleşmesinin bir işareti olmasından korkuyor. Yoksulluğu büyüten işsizlik, fakirler için gıda dağıtımı yapan kuruluşların önündeki kuyrukların giderek uzamasına neden olurken, bu kuruluşlar da kriz nedeniyle artan talebe cevap vermekte zorlanıyor.
 
ABD: Krizin çıkış noktası olan ABD'de tensikat dalgasıyla birlikte kasım ayında özel sektörde işten çıkarılanların sayısı 250 bini buldu. 20 Aralık'ta biten bir haftalık dönemde 556 bin kişi işsizlik maaşı için başvurdu. İşsizlik oranı ise yüzde 6,7 ile son 15 yılın en yüksek seviyesine ulaştı. Gelecek yıl bu rakamın yüzde 7,3'e ulaşması bekleniyor. İşten çıkarma açıklaması yapan çok sayıda şirket arasında Citigroup 52 bin, Bank of America 30 bin, Hewlett-Packard 24 bin 600, AT&T 12 bin, DHL Express 9 bin 500 ve JP Morgan Chase 9 bin 200 kişiyle başı çekiyor.
 
İngiltere: İşsizlik oranı yüzde 6'ya ulaştı. Sadece kasımda 75 bin 700 kişinin işsiz kaldığına işaret eden yetkililer, her ay kapanan büyük işyerlerinin ortaya çıkardığı işsizler yüzünden, bir ayda işsiz kalanların sayısının kısa bir süre içinde 100 bine çıkabileceği uyarısında bulundu. Kasım ayında iş arama ödeneğine başvuranların sayısı 1.07 milyona ulaştı. Yeni yılda özellikle bankacılık sektörü ağırlıkta olmak üzere birçok yeni iş kaybı yaşanacağı tahmin ediliyor. British Telecom 10 bin kişiyle ün büyük işten çıkarma rakamını açıklayan kuruluş oldu. Wolseley 7 bin 300, HSBC 2100, Wilkinson 1500, AstraZeneca 1400, GlaxoSmithKline 1200 kişiyi işten çıkaracağını duyurdu.
 
Fransa Fransa'da işsizlerin sayısı 2 milyon barajını aştı. Fransa Ulusal İstihdam Kurumu'nun (ANPE), rakamlarına göre ekim ayı itibariyle işsizler kervanına 46 bin 900 kişi eklendi. Ülkede 2008'de işsizlik oranı yüzde 7,2 iken gelecek yıl bu rakamın yüzde 8,3'e çıkması bekleniyor. Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy gereksiz yere işten çıkaran şirketlerin cezalandırılacağını açıkladı. Renault 6 bin, Valeo 5 bin, PSA Peugeot-Citroen 3 bin 550, Alcatel Lucent 1000 kişiyi işten çıkaracağını duyurdu.
 
Almanya: 2008 için yüzde 7,4 olarak tahmin edilen işsizlik oranının gelecek yıl yüzde 8,0 düzeyine çıkması bekleniyor. Commerzbank 9 bin, Bayern LB 5 bin 600, Daimler 2 bin 300, BASF 1000 kişiyi işten çıkaracak.
 
İtalya: İtalya'da işsizlik oranı yüzde 6,7. Ekonomik yavaşlamayla birlikte 2009'da daha çok iş kaybının yaşanması bekleniyor. Telekom Italia 9 bin, Alitalia 3 bin kişiyi işten çıkaracağını duyurdu.
 
Lüksemburg: Lüksemburg merkezli dünyanın en büyük çelik üreticisi Arcelor Mittal çeşitli ülkelerdeki işletmelerinde 9 bin kişiyi işten çıkaracak.
 
İsveç: İsveç'te ekimde 19 bin, kasımda 11 bin kişi işini kaybetti. Volvo 4 bin 340, Akzo Nobel 3 bin 500, Electrolux 3 bin kişiyi işten çıkaracağını duyurdu.
 
Rusya: Rusya'da, resmi rakamlara göre işsiz sayısı kasımda 5 milyon kişiyi, işsizlik oranı ise yüzde 6,6'yı buldu. Başbakan Yardımcısı Aleksandır Zukov, 10-16 Aralıkta 70 bin kişinin işten çıkarıldığını ve 207 bin kadar kişiye ise yarı zamanlı çalışması ya da izne çıkmasının söylendiğini belirtti. Geçen ay işten çıkarılanların sayısı ise 400 bini buldu. Rusya Başbakanı Vladimir Putin, ekonomik sıkıntı nedeniyle işsizlik arttığı için işverenlerden gereksiz yere işçi çıkarmamalarını istedi. Rus Metalurji devi ChTPZ Group 4 bin 900 kişiyi işten çıkaracağını bildirdi.
 
Avusturya: Avusturya yüzde 3'lük işsizlik oranıyla bu konuda en iyi sicile sahip Avrupa ülkelerinden biri. Ancak Telekom Austria 1250 kişiyi işten çıkaracağını açıkladı.
 
Hollanda: Yüzde 2,5 ile AB'nin işsizlik konusunda en rahat ükesi olan Hollanda'da bile Philips Electronics 1600 kişiyi işten çıkaracağını duyurdu.
 
İsviçre: İsviçre ekonomisi krizin etkisiyle durma işaretleri veriyor. Gayri safi yurtiçi hasılasından daha büyük olan bankaları krizden çıkışın yolunu ararken, ihracat da yavaşlıyor. Ülkenin en büyük bankası UBS 2 bin 100, ikinci Credit Suisse ise 5 bin 800 kişiyi işten çıkaracağını açıkladı.
 
Japonya: Japonya ekonomisinin Mart 2009'da sona eren 2008 mali yılında yüzde 0,8 daralacağı, Mart 2010'da sona eren 2009 mali yılında ise sıfır büyüyeceği tahmin ediliyor. Halen yüzde 4,1 olan işsizlik oranının gelecek yıl yüzde 4,7 olacağı belirtiliyor. Ekonominin ana motoru olan ihracatta yaşanan yavaşlama işsizlerin sayısını daha da artırabilir. Nissan 2 bin 500, Nikon 1500, Suzuki 1200, Nomura 1000 kişiyi işten çıkaracağını duyurdu.
 
Hindistan: Bir zamanlar gelişmekte olan ekonomiler arasında en parlak yıldızlardan birisi olarak görülen Hindistan'da ev fiyatları düştü, kredi piyasaları dondu, tüketici ve iş dünyasının güveni dibe vurdu, borsa yüzde 50'den fazla değer kaybetti. Otomotiv sektöründe de durgunluk başladı. 2007-2008 döneminde yüzde 9,1 büyüyen Hindistan ekonomisinin 2008-2009 döneminde yüzde 6,3-7,5 aralığında büyüyeceği tahmin ediliyor. Her yıl 10 milyon kişinin iş arayanlara katıldığı 1 milyar 200 milyon nüfuslu Hindistan için istihdam piyasası üzerindeki baskının önemli ölçüde artması bekleniyor. Mumbai kentinde düzenlenen bombalı saldırıların yabancı yatırımı olumsuz etkilemesi durumunda işsizlik çok daha büyük bir soruna dönüşebilir.
 
Endonezya: İşsizlik oranının yüzde 10 olduğu Endonezya'da şirketlerin yıl sonuna kadar toplam 40 bin kişiyi işten çıkarabileceği belirtiliyor.
 
Çin: Çin Sosyal Bilimler Akademisi'ne göre kentlerde işsizlik oranı yüzde 9,4'e yükseldi. Bu resmi olarak bildirilen rakamın iki katı. Çin İnsan Kaynakları ve Sosyal Güvenlik Bakanı Yin Veymin, 20 Ekim'deki açıklamasında istihdam tablosunun korkunç boyutarda olduğunu ve küresel finansal krizin istihdam üzerinde daha fazla olumsuz etkisi olabileceğini söyledi. Çin ekonomisinin yıllık büyüme hızı 3'üncü çeyrekte yüzde 9'a geriledi. Kırsal kesimden kentlere akan milyonlarca işsize yeni iş yaratılabilmesi için işsizlik oranının yüzde 8'in altına düşmemesi gerekiyor. Gelecek yıl 6 milyondan fazla yeni mezun iş hayatına atılacak. Uzmanlar işsizlik oranındaki artışın toplumsal huzursuzluğu da artıracağı uyarısında bulunuyor.http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=113433&KOS_KOD=7

19'uncu yüzyılın en büyük İngiliz iktisatçılarından John Maynard Keynes'in ruhu, son bir yıldır krize karşı izledikleri para politikalarından istedikleri sonuçları elde edemeyen küresel ekonominin kurmaylarının üzerinde dolaşıyor.


ABD, Japonya, Almanya derken bu hafta içinde 600 milyar dolarlık harcama planı açıklayan Çin'in ardından şimdi de dünyanın en büyük ekonomilerinden İngiltere yeni bir harcama teşvik planı peşinde. Salı günü dipte gelen perakende satış ve emlak verilerinin ardından İngiltere'nin de aynı "Keynesyen" dalgaya kapılıp ekonomisini harcamalar yoluyla canlandırmaktan başka çaresinin kalmadığı artık ortada. İngiliz iş çevresi ve sendikalarının hükümet üzerindeki baskısının iyice arttığı bir dönemde İngiltere Maliye Bakanı Alistair Darling'in bir kaç hafta içinde bir harcama planı açıklaması bekleniyor.
Keynes'in "Genel Teori"sinde kriz dönemlerinde ekonomiyi canlandırmak için talebin artırılması gerektiği, bunun da ancak harcamalar ve vergi indirimleri yoluyla gerçekleştirilebileceği" savunuluyordu. Şu sıralar benzerinin yaşanıp yaşanmadığı tartışılan 1929 Büyük Buhran Dönemi'nde görüşleri değer bulan Keynes, yine son aylarda oldukça tartışılan "devletin ekonomiye müdahalesi"ni savunuyor, "bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" felsefesi ile piyasanın kendi kendini dengeleyeceğini iddia eden Klasik İktisat doktrinine ateş püskürüyordu.
Şimdi ise 15 Kasım'da gerçekleşecek G20 zirvesi öncesi "artık para politikalarının yanında maliye politikalarının da uygulanması şart" mesajının verildiği geçen hafta sonu yapılan maliye bakanları toplantısından bu yana yeni bir Keynesyen dönemin başlayıp başlamadığı tartışılıyor. G20 zirvesinde de dünya liderleri yeni maliye politikaları üzerinde kafa yoracak. Bir anlamda İngiltere'nin hamlesi ve G20 zirvesi, küresel ekonomide "Neo-Keynesyen" dönemin miladı olacak. Ancak uzmanlara göre Keynesyen politikalarda "koordineli" bir hareket olması zor. Çünkü bu politikalar harcamalar üzerine dayanacağı için bütçe açığı ve fazlası olan ülkelerin mali teşvik uygulamaları birbirinden farklı olacak. Yani Çin, Almanya ve Körfez ülkeleri gibi fazla veren ekonomiler daha geniş çaplı bir harcama planı açıklama şansına sahipken, açık veren ekonomiler için maliye politikası kısıtlı kalacak.
 
İngiltere'ye sadece vergi indirimi yetmez
Geçen hafta faizini yüzde 1,5 indirerek yüzde 3 seviyesine çeken İngiltere'de geçen ay perakende satışları son 3 yıl içinde ilk kez düşüş gösterdi. Ev satış rakamları da 30 yılın dibini gördü. İngiltere ayrıca yılın üçüncü çeyreğinde 16 yıl sonra ilk kez daralma yaşamıştı. Bu verilerin ardından ise İngiltere'nin de artık sadece para politikaları ile yetinmeyeceği ve maliye politikasına sarılacağı beklentileri arttı. Üstelik İngiltere Başbakanı Gordon Brown olası mali teşvik planı için sinyaller vermeye başladı bile. Ekonomiyi canlandırmak için para politikalarının yanı sıra maliye politikalarına da ihtiyaç duyulduğunu söyleyen Brown'un yine de tam anlamıyla harcamalar üzerine kurulu bir teşvik planından çok "vergi indirimleri"ne dayalı bir plan üzerine kafa yorduğu düşünülüyor. Ancak uzmanlara göre sadece vergi indirimleri İngiliz ekonomisini canlandırmak için yeterli olmaz.
 
ABD'nin vergi indirimi Keynes'i doğruladı
Para politikaları ile sağlanamayan başarı ise maliye politikalarının da uygulamaya geçmesi ile gözle görülür olmaya başladı. Örneğin geçen bahar aylarında ABD her vergi mükellefinin yıllık vergi ödemesinde 800 dolarlık bir indirime gitti. Bu vergi indiriminin etkisi ise hemen hissedildi. ABD'nin yılın ikinci çeyreğindeki perakende satışları ile Gayrisafi Yurtiçi Hasılası (GSYİH) vergi indirimi uygulamasının ardından artış kaydetti. Küresel krizle savaşta ilk önce sert faiz indirimlerine giden, ardından piyasaya trilyonlarca dolar para enjekte eden, o da olmayınca ticari bankalara bile merkez bankalarından borçlanma imkanı sunan küresel ekonominin kurmayları piyasaları uzun süre rahatlatamamıştı. Yani para politikaları ne sorunun temeline indi ne de piyasaları ipten almaya yetti.
ABD'den Çin'e, Japonya'dan Almanya'ya kadar bir çok ekonomi ise artık "Keynesyen" politikaları devreye sokuyor. ABD'de 850 milyar dolarlık bankaları kurtarma paketinin ardından şimdi 150 milyar dolarlık mali teşvik planı gündemde. Çin ise bu hafta içinde 2010 yılına kadar harcanmak üzere 600 milyar dolarlık bir harcama paketi hazırladığını duyurdu. Japonya da geçen ay 20.5 milyar dolarlık bir harcama paketi açıklamıştı. ABD bu yıl başında bireyler ve şirketlere 168 milyar dolarlık vergi indirimi de yapmıştı. Almanya ise vergilerde 29 milyar dolarlık kolaylık sağladı. Japonya KOBİ'lere 275 milyar dolarlık kredi imkanı sundu.
 
KEYNES DOKTRİNİNİN TEMEL TAŞLARI
* Klasik iktisatın "piyasanın yalnız tam istihdamda dengede olacağı" savı gerçek dünyada felaketlere yol açar.
* Klasik iktisatın "Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" doktrini kronik ve büyük işsizliklere yol açar.
* İşsizliğe karşı pozitif maliye ve para politikaları uygulanmalıdır.
* Özel sektör tarafından meydana getirilen efektif talep miktarı yetersiz ise bu kamu harcamalarının artırılmasıyla telafi edilmelidir.
* Para politikası, maliye politikasının tamamlayıcısıdır.
http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=110455


03.11.2008 | Dış Haberler | Haber
<_script /><_script />
2006 yılında ABD'de 6 limanı işleten İngiliz şirketi Peninsula and Oriental Steam Navigation (P&O) şirketi Dubai yönetiminin sahip olduğu Dubai Ports World (DP World) tarafından satın alınıp bu limanların işletmesi Araplara geçince adeta kıyamet kopmuştu. 2001 yılındaki 11 Eylül saldırıları psikolojisini atlatamayan Washington yönetimi ise Kongre'den gelen "Limanların Arap şirketine bırakılması terör eylemlerine karşı zayıflık yaratacak" baskıların ardından görülmedik bir karar almış ve anlaşmayı bozmuştu. Bu olayın üzerinden sadece 2 sene geçti ama işler tam tersine dönmeye başladı. İngiltere Başbakanı Gordon Brown enerjiden finansal hizmetlere kadar bir çok sektörden topladığı 27 kişilik işadamı heyeti ile haftasonu bizzat Suudi Arabistan'ın başkenti Riyad'a gitti ve açık açık "İngiliz şirketlerine yatırım yapın" çağrısında bulundu. 4 gün sürecek olan Körfez turunda Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri'ne (BAE) de gidecek olan Brown'la birlikte seyahat edecek işadamları arasında petrol devi BP ve Rolls Royce'un tepe yöneticileri de bulunuyor.
 
Bir dönem finans piyasalarından dışlanan Körfez fonları şimdi son 80 yılın en kötü krizi ile karşı karşıya kalan ve milyarlarca dolarlık kurtarma paketlerine rağmen köşeye sıkışan batı ekonomilerini dizleri üzerine çöktürüyor. Bunu da son yıllarda tavan yapan petrol fiyatları sayesinde oluşturduğu 2 trilyon doları bulan dolar rezervi ile sağlıyor. Cuma günü İngiltere'nin en büyük ikinci yatırım bankası olan Barclays'in aralarında Abu Dabi ve Katar'lı devlete ait servet fonlarının da bulunduğu Körfez fonları da dahil olmak üzere yabancı yatırımcılara hisse satışına gidip 11,8 milyar dolar sermaye artırımına gideceğini açıkladı. Cumartesi günü ise İngiltere'nin Ticaret Bakanı Peter Mandelson İngiltere'nin "yabancı devletlere ait servet fonlarının yatırımlarına açık" olduğunu ve Londra'nın Körfez fonlarının Avrupa'daki faaliyetleri için merkez olabileceğini söyleyerek resmen Körfez sermayesine kucak açtı. Gordon "Kredi krizi yüzünden İngiliz şirketlerinin daha fazla finansmana ihtiyaçları var" diyen Brown, Körfez ülkelerinin dünya ekonomisini yeniden harekete geçirmek için önemli bir rol oynayacağını savundu. Brown ayrıca Körfez ülkelerinin zor durumdaki ülkeleri kurtarmak için kullanılacak IMF rezervlerine katkıda bulunmasını istedi ve "Son yıllarda yüksek petrol fiyatları sayeisnde 1 trilyon doların üzerinde para kazanan petrol ihracatçısı ülkeler bu katkıda bulunabilecek konumdadır" dedi.
 
Dengeler değişiyor ama hala kaygı var
Citigroup'dan Morgan Stanley ve Merrill Lynch'e kadar bir çok Wall Street bankasında yaptıkları milyarlarca dolarlık alımları ile bu yaz iyice dikkat çeken fonlar bir anlamda küresel krizin kurtarcısı ilan edildi. Yani 2 sene önceki dengeler tersine döndü, denize düşen batı ekonomileri parası için yılana sarılmak zorunda kaldı. Brown'un şu açıklaması ise İngiltere'nin bu fonların yatırımına ihtiyaç duymasına karşılık halen kilit sektörlerde söz sahibi olmasına ilişkin kaygılarının sürdüğü izlenimini uyandırıyor: "Körfez fonları İngiltere için önemli bir fon kaynağıdır. Bizim kurallarımız içinde oynadıkları ve sadece ticari amaçlar güttükleri takdirde yabancı devletlere ait servet yatırım fonlarına kapımız açık". Aynı tedirginlik ABD ve Almanya^da da var. Bir kaç ay önce ABD Abu Dabi Yatırım Otoritesi ile Singapurlu GIC'den ellerindeki serveti siyasi amaçları için kullanmayacakları yönünde söz istemişti. Almanya ise Ağustos sonunda yabancıların stratejik sektörlerde hisse alımına sınırlama getirmeye ilişkin bir yasa tasarısını onaylamıştı.
 
27 işadamı ile Kuveyt ve BAE'ye de gidecek
Brown'un fon aramak için çıktığı Körfez turunun ilk durağı Riyad. 4 gün sürecek olan Körfez turunda İngiliz heyetiyle beraber Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri'ne (BAE) de gidecek olak Brown'un yanında bir çok ünlü isim yer alacak. 27 kişilik İngiliz işadamı heyetindeki isimler arasında Blfoyr Beatty'nin CEO'su Ian Tyler, petrol devi BP'nin CEO'su Tony Hayward, otomotiv devi Rolls Royce'un CEO'su John Rose, BAE Systems'in başkanı Dick Oliver ile CBI'ın genel direktörü Richard Lambert de var. Körfez turunun ilk ayağı Riyad'da pazar günü Kral Abdullah'la görüşen Brown'un ağırlıklı olarak küresel kriz üzerine odaklandığı belirtiliyor. Körfez turunun zamanlamasının ise 15 Kasım tarihinde ABD'nin başkenti Washington'da gerçekleştirilecek olan ve küresel krizin masaya yatırılacağı G20 zirvesine günler kala olması dikkat çekiyor. Brown'un ilk olarak Suudi Arabistan'la görüşmesinin sebebi de G 20 toplantısında bu ülkenin özellikle son yıllardaki yüksek petrol fiyatları sayesinde elde ettiği yüklü petroldolarlar sayesinde toplantının gidişhatını belirleyecek güçte olmasından kaynaklanıyor. Uzmanlara göre Brown bu ön görüşme ile G20 toplantısı öncesi Suudi Arabistan ile küresel krizle başa çıkma konusunda fikir birliğine varmaya çalışacak.
 
Londra Borsası ve Sainsbury'nin hissedarı
2007 yılından bu yana dünya çapındaki servet fonları tarafından yapılan yatırımların en büyük kısmı 23,5 milyar dolar ile ABD'ye gitti. Bu fonların ikinci hedefi ise 12,9 milyar dolar ile Avustralya oldu. İngiltere'ye servet fonlarının yaptığı yatırımlar ise 5,1 milyar dolar buldu. Son bir yıl içinde en dikkat çekici alımları ise BAE'li Abu Dabi Yatırım Otoritesi'nin Citigroup'tan yaptığı 7,5 milyar dolarlık yatırım ile Kuveyt Yatırım Otoritesi'nin yine Citigroup'tan yaptığı 3 milyar dolarlık yatırım ile aynı fonun Merrill Lynch'deki 6,6 milyar dolarlık alımı oldu. Katar Yatırım Otoritesi ise şu an Londra Borsası'nın yüzde 24'üne sahip görünüyor. Aynı zamanda İngiltere'nin en büyük perakende zincirlerinden olan Sainsbury'de de bu fonun hissesi bulunuyor. Körfez sermayesi dışında bu sene içinde dikkat çeken alımlardan bazılarını da Asyalı servet fonları yapmıştı. Singapurlu Temasek, Citigroup'dan 12,5 milyar dolarlık, UBS'den ise 11,5 milyar dolalrık hisse alımı gerçekleştirmişti. Çinli China Investment Corp ise Morgan Stanley ve Blackstone'a yatırım yapmıştı. Son aylarda ise özellikle Bear Stearns'ün satışı sonrası SWF'lerin ABD'deki alımları bıçak gibi kesildi. Yılda yüzde 24 büyüyen SWF'ler son dönemde Türkiye'de de etkinleşti. Son 8 yıl içinde 2 binin üzerinde Körfez fonu Türkiye'ye 30 milyar dolar civarında yatırım yaptı. Merrill Lynch'deki alımı ile dikkat çeken KIA, Cevahir İş Merkezi'ni satın aldı. Servet fonları dışında bir çok yatırım fonu da bankacılıktan sağlık sektörüne kadar bir çok alanda Türkiye'ye yatırım yaptı.
 
Körfez sermayesi Türkiye'ye
8 yılda 30 milyar dolar yatırdı
*SAMA Holding'de hissesi bulunan Emaar Properties 2010 yılına kadar Türkiye'de 5 milyar dolarlık yatırım hedefliyor
* Abraaj Capital, önce Acıbadem Hastanesi'e, ardından da yat şirketi Numarine'e ortak oldu.
* Dubai Islamic Bank Türkiye'de temsilcilik açtı.
* Kuveytli The International Investor, oto kiralama şirketi Docar'ın yüzde 75 hissesini 24 milyon dolara satın aldı.
* Arap Banking Corporation, İstanbul'da temsilcilik açtı.
* Lübnanlı Oger Telecom, Türk Telekom'u 6.5 milyar dolara satın aldı.
* Kuveytli Alshaya Group 3 yıl içinde 100 milyon dolar yatırım yapacak.
* Kuveytli International Leasing Investment, 5 milyon dolar sermaye ile Haliç Leasing'i kurdu. · * Dubai Islamic Bank, MNG Bank'ı satın aldı.
* Dubaili Orion Holding Overseas İktisat Yatırımı satın aldı.
* Dubai Muhtelif Emtialar Merkezi (DMCC), Türk altın ve çay pazarına girmeyi planlıyor.
* Suudi The National Commercial Bank (NCB) Türkiye Finans'ı satın aldı.
* Kuveytli The International Investor Adabank'ı satın aldı.
http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=109691
 
Dev batı markalarına servet
fonları hissedar oldu
Yatırımcı
Yatırılan miktar
(milyar dolar)
Hisse
(%)

Citigroup
Abu Dabi Yatırım Otoritesi
7.5
4,9
Singapur Hükümeti GIC
6.8
3,7
Kuveyt Yatırım Otoritesi
7.7
4,1

UBS
Ortadoğu (ismi verilmiyor)
1.8
2,0
Singapur Hükümeti GIC
9.7
10,0

Merrill Lynch
Singapur Temasek
4.4
9.4
Mizuho (Japonya)
2.8
4.0
Kore Investment Corp.
2.0
3.0
Kuveyt Yatırım Otoritesi
2.0
3.0
Davis Advisers
1.2
2.6

Barclays Bank
Çin Kalkınma Bankası
3.0
3.1
Singapur Temasek
2.0
2.1

Morgan Stanley
Çin Investment Corp.
5.0
9.9

11.10.2008 | Sıla Özçelik | Haber
Küresel krizi bir çok ekonomist ve kurumdan önce öngören ABD'nin en ünlü ekonomistlerinden Nouriel Roubini küresel ekonominin krizden çıkışı için 8 ilaçtan oluşan bir reçete sundu. Son yazdığı makalede merkez bankalarının işlevinin artık "borç alınacak son kurum" olmaktan çıkıp "borç alınacak ilk ve tek kurum"a dönüşmek zorunda olduğunu vurgulayan Roubini'ye göre bu reçeteye uyulmazsa küresel piyasalar sistematik bir şekilde çökecek ve dünya ekonomisi küresel bir buhrana sürüklenecek. Roubini, makalesinde ayrıca gelinen bu noktadan sonra gelişmiş ve hatta bazı gelişmekte olan piyasaların çok kötü bir resesyon ve bankacılık krizi ile karşı karşıya kalacağının da altını çizdi.

Roubini'nin reçetesinde ilk dikkat geçen madde ise geçen hafta içinde koordineli bir şekilde 7 banka tarafından gerçekleştirilen faiz indirimlerine ek olarak en az 1,5 puanlık olacak şekilde ikinci bir indirim dalgasının daha gelmesi gerektiği yönünde. "Mali krizin derinliği parasal, mali ve düzenleyici alanlarda yapılacak politika değişikliklerinin birbiriyle uyumlu, zamanında ve güvenilir olup olmamasına göre şekillenecek" diyen Roubini, faiz indirimlerinin "makyaj" olduğunu ve hem az hem de çok geç yapıldığını iddia ediyor. Avrupa'nın faizini en az ortalama 1.5 baz puan, ABD'nin ise faizini 0'a yakın düşürmesi gerektiğini savunuyor.

İçinde bulunulan panik ve güven kaybı ortamında "radikal ve koordineli" adımlar atılmadıkça piyasalarda çöküşün süreceğini ve bunun finans sisteminde bir erime ve küresel depresyonu getireceğini iddia eden Roubini'nin reçetesi 8 maddeden oluşuyor. Bu kararları almak içinse haftasonu Washington'da gerçekleştirilecek IMF ve Dünya Bankası toplantıları en iyi fırsat.

 

En az 300 milyar dolarlık harcama paketi gerekiyor

Roubini'nin reçetesine göre yeni faiz indirimlerinin yanı sıra banka dışındaki küçük işletmelere de finansman sağlanmalı. Hem ABD'de hem Avrupa'da mevduatların tümüne geçici garanti verilmeli, borçlarını karşılayabilen ve karşılayamayanlar arasında bir öncelik sıralaması yapılmalı. Borcunu ödeyemeyen ailelerin yükünün hafifletilmesi içinse tüm haciz işlemleri geçici olarak askıya alınmalı. Ayrıca ödeme yeteneğine sahip büyük finans kurumlarına acilen ve büyük miktarlarda likidite sağlanmalı. İş dünyasının sağlam kurumlarına kamu kredisi sağlanarak kısa vadede borç sorununun önüne geçilmeli. Küresel tüketiciyi yeniden tüketime teşvik etmek için 300 milyar dolarlık bir harcama paketi oluşturulmalı. Bu da işe yaramazsa Keynezyen tipi devlet harcamalarına geçilmeli. Bu çerçevede, hükümetler bayındırlık projeleri, altyapı harcamaları, işsizlik ödenekleri, düşük gelirli ailelere vergi iadesi ve kaynaksız kalmış kamu ve yerel yönetim kurumlarını kapsayacak büyük çaplı bir finansal canlandırma paketi oluşturulmak zorunda. Öte yandan bankacılık sektöründe yetersiz kaynakların önceliklerine göre dağıtımı yapılmalı.

 

Cari denge kurma fikri siyasi sorun yaratabilir

Roubini'nin en dikkat çekici önerisi ise Türkiye gibi yüksek cari açığı olan ekonomiler için. Cari fazlası olup borç veren konumunda bulunan ülkelerle cari açık veren borçlu ülkeler arasında açıkların düzenli olarak finanse edilmesini öneren Roubini, alacaklı ülkelerdeki cari fazlanın bu tür dengesizliklerden doğacak sorunları önleme amacıyla yeniden yönlendirilmesini kapsayan anlaşmalar yapılması gerektiğini savunuyor.

Referans'a konuşan Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Profesörü Burak Saltoğlu'na göre Roubini'nin cari açığı yüksek ülkeler ile düşük ülkeler arasında bir denge kurulmasına ilişkin önerisi tartışmaya açık. "Tüm borçluların yanı sıra borçlu ülkelerin de garanti edilmesini savunan bir düşünce ve bu fikir beraberinde bir çok politik sorunları da getirebilir" diye konuşan Saltoğlu, Roubini'nin önerilerinin "oldukça radikal" olduğunu ve ülkeler arasında ciddi bir koordinasyon sorunu yaşanırken ortak hareket etmenin çok zor olduğunu belirtti.

 

Bu saatten sonra gelişen piyasalar da kurtulamaz

Bundan aylar önce "küresel mali sistemin sistematik çöküşüne giden 12 basamak" olduğunu iddia eden Roubini'nin öngörülerinin çoğu gerçekleşmişti. Şimdi o basamaklardan geriye elle tutulur bir tek türev piyasası kaldı. Büyüklüğü 2 trilyon doları bulan türev piyasaların en büyük bölümünü oluşturan mortgage piyasasına dayalı CDO tipi araçlar ise hedge fonlar gibi yatırımcılar tarafından hızla elden çıkarılıyor. Roubini, dün yayımlanan makalesinde de mali sisteminin sistematik bir erime sürecine girdiğini belirtti ve bundan aylar önce çürüyeceğini iddia ettiği "12 basamak"ın da çürüdüğünü duyurdu.

Roubini, ABD'nin şu ana kadar yaptığı en doğru hareketin geçen hafta içinde şirketlerin kısa vadeli borçlanmalarını sağlayan ticari tahvillerini satın alma yönünde aldığı karar oldu. "Zaten her gün kötüleşen bir küresel resesyonun içindeyiz" diyen Roubini'nin şu sözleri ise dikkat çekici; "Bu saatten sonra ne yaparsak yapalım ABD, gelişmiş ekonomiler hatta bazı gelişmekte olan piyasalar bile çok kötü bir resesyon ve bankacılık krizi ile karşı karşıya kalacak".

 

 

Roubini'nin 8 ilaçlık reçetesi

* Küresel merkez bankaları en az ortalama 150 baz puanlık yeni faiz indirimleri yapılmalı.

* Banka dışındaki küçük işletmelere de finansman sağlanmalı.

* Hem ABD hem Avrupa'da mevduatların tümüne geçici garanti verilmeli

* Hanelere getirilen tüm haciz işlemleri geçici olarak askıya alınmalı.

* Büyük finans kurumlarına büyük miktarlarda likidite sağlanmalı.

* Hükümetler 300 milyar dolarlık mali teşvikle tüketimi artırılmalı.

* Bankacılıkta yetersiz kaynakların önceliklerine göre dağıtılma tercihi yapılmalı.

* Cari fazlası olan ülkelerle cari açık veren ülkeler arasında anlaşmalar yapılması.

 

ROUBINI'NIN 12 BASAMAKLIK KEHANETİ

1. Emlak fiyatları yüzde 30 düşer

2. Bankaların zararı 300 milyar doları bulur

3. Kriztüketici kredilerine sıçrar

4.Sigorta şirketlerinin zararı katlanır

5. Ticari emlak sektöründe kriz endişesi

6. Büyük bankalar iflaseder

7. Bankaların verdikleri borçla satın alma kredilerinde batık artar

8. Şirketlerde iflas furyası yaşanabilir

9. Gölge bankacılık sistemi sıkışır

10. Piyasalar resesyonu fiyatlamaya başlar

11.Türev piyasalar likidite krizine sıkışır

12.Sermaye azaltımı ve yangın satışlar başlar
http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=108034


'Küresel' özellik gösteren dalgalanma sonrasında, 'nedenleri teşhis' üzerinde tartışmalar yoğunlaşırken, Milliyet ekonomi, Türkiye'nin önde gelen iktisatçılarına ve akademisyenlerine, farklı bir soru yöneltti: Peki, şimdi ne yapmalı? Türkiye'nin hangi tedbirleri alması gerekir. Hangi ek tedbirlerle, Türkiye bu küresel dalgalanmayı en az hasarla atlatabilir ve yoluna devam edebilir?...
10 önemli iktisatçı ve akademisyenden bu sorunun yanıtını aldık. Sorumuzu yanıtlayan iktisatçıların genel anlayışlarının bir sonucu olarak önerdikleri 22 önlem de farklılıklar gösterdi

İŞTE ÖNERİLER...

1. Vadeli ithalat (KKDF artışı ile) sınırlandırılabilir.Yabancı para kredi kullanımı pahalılaştırılmalı.
2. Servet transferine vergi (Tobin) getirilmeli.
3. Hazine borçlanmasında döviz veya TL kâğıtların getirisi eşitlenmeli.
4. Mevduatın TL'den dövize veya tersi hareketler vergilendirilmeli.
5. Yetmiyorsa, iç talep ÖTV ve KDV artışlarıyla frenlenmeli.
6. Yabancıya gayrimenkul satışı sınırlanmalı.
7. İhracat akla gelen her yöntemle teşvik edilmeli.
8. Tüm politikaları 'tedirgin olmasın' şantajıyla ipotek altında tutan borsanın işlevi mercek altına alınmalı.
9. Cumhurbaşkanlığı ile ilgili gerginlik engellenmeli.
10. Programı mikro reformlarla güçlendirilmeli.
11. Ama ara malı ithalatına kısıtlama kesinlikle olmamalı.
12. Bazı harcamalar ertelenmeli.
13. AB süreci ile ilgili hükümet tavrı açıklığa kavuşmalı.
14. Enflasyon beklentisi süratle kırılmalı.
15. Merkez Bankası, siyasi baskılara göğüs germeli.
16. Hükümet ucuz iç politikayı unutup, güveni yeniden kazanmalı.
17. Dalgalı kur devam etmeli.
18. Yüksek faiz ve ucuz dövize dayalı program IMF'nin desteği alınarak yeniden düzenlenmeli.
19. Yeni bir sanayileşme stratejisi, doğru dürüst bir "atılım programı" hazırlanmalı.
20. Para politikası çıkar çevrelerine karşı korumalı.
21. 32 sayılı karar Türkiye'nin reel ve finansal ekonomisinin gerçeklerine ve ihtiyaçlarına yönelik olarak yeniden revize edilmeli.
22. Spekülatif sermaye hareketleri munzam karşılıklar, finansal vergilendirme ve Merkez Bankası'nın aktif politikaları ile denetlenmeli.

Para politikası analizini çıkar çevreleri engelliyor

Prof. Dr. Asaf Savaş Akad (Bilgi Üni.)
Para politikası ciddiye alınmalıdır. Hâlâ para politikası ihmal ediliyor.
Siyasetten, yapısal reformlardan söz ediliyor. "Büyük Buhrana" ya da Japonya'nın 10 yıllık duraklamasına yanlış para politikasının neden olduğu bir türlü kabullenilmiyor. Birileri bunun görülmesini bile istemiyor.
Tekrar ediyorum. Para politikası zor bir iştir. Türkiye ilk sınavdan çok başarısız geçmiştir. Cumhuriyet tarihinde ilk defa dalgalı kur rejimiyle beraber bağımsız para politikası uygulama olanağı oluşmuş fakat Türkiye bu sınavdan başarısız çıkmıştır.
Korkum şudur: Son dört yılın para politikası tartışılamadığı ve yapılan hatalar görülmediği ölçüde aynı hataların gelecekte tekrarlanması ihtimali yükselmektedir.
Uygulanan para politikasının analizini engelleyen çıkar çevreleri Türkiye'ye büyük kötülük yapıyor. Geleceği de karartıyor. Son 4 yıl gösterdi. İstediğin kadar yapısal reform yap, olumlu dış konjonktür yakala, siyasi istikrarı sağla, yanlış para politikası eninde sonunda ekonomiyi duvara vurduruyor.
Sonuç:
Kamuoyu para politikasını sahiplenmeli ve çıkar çevrelerine karşı korumalıdır.

KDV, ÖTV artışıyla talep frenlenebilir

Ege Cansen (Hürriyet gazetesi yazarı)
Bugün yapılması gerekenler şunlar:
1. Vadeli ithalat, diğer bir deyişle "reel sektör açık pozisyonu" sınırlandırılmalıdır. Bunun için vadeli ithalatı pahalılandıran KKDF artışı, L/C'leri peşin veya yarısı peşin açma mecburiyeti gibi kurallar konabilir.
2. Bankaların ve sanayinin yabancı para kredi kullanmaları pahalılaştırılabilir.
3. Servet transferleri üzerine vergi getirilebilir. (Tobin Vergisi).
4. Hazine borçlanmasında döviz veya TL'ye natık kâğıtların muhtemel getirisi eşitlenmelidir.
5. Mevduatın TL'den dövize veya tersi hareketler vergilendirilmelidir.
6. Bütün bu tedbirler yetmiyorsa, iç talep ÖTV ve KDV artışlarıyla frenlenmelidir.
7. Yabancıya gayrimenkul satışı sınırlanabilir. Yurtdışına çıkan servet kazancı vergilendirilir.
8. İhracat her yöntemle teşvik edilmelidir.
Bu ve benzeri önlemlerin dozu ve zamanlaması, konması ve kaldırılması, sorumlu mevkide bulunanların inisiyatifine bırakılmalıdır. İktisadi hayatın dinamiklerine göre hareket edilir. Ancak hedeften şaşmamak gerek. Hedef, euro'ya geçinceye kadar döviz dengesini sağlamaktır.

Yüksek faiz, ucuz döviz cenderesinden çıkılmalı

Prof. Dr. Erinç Yeldan (Bilkent Üni.)
Ulusal ekonominin kalıcı ve istikrarlı bir büyüme dengesine geçmesi ancak "yapısal" nitelikli tedbirlerle mümkün. Bunun için izleyebilecek strateji şu unsurlara dayandırılmalı:
1. Sermaye hareketlerinde her türlü denetimi kaldıran 32 Sayılı Kararı Türkiye'nin reel ve finansal ekonomisinin gerçeklerine ve ihtiyaçlarına yönelik olarak yeniden revize edilmelidir.
2. Türkiye yüksek reel faiz ve yapay ucuz döviz kuru cenderesinden çıkarılmalıdır. Spekülatif sermaye hareketleri munzam karşılıklar, finansal vergilendirme ve Merkez Bankası'nın aktif politikaları ile denetim altına alınmalı ve caydırılmalıdır;
3. Merkez Bankası "bağımsızlığı" reel ekonomiye "ilgisizlik" anlamında yorumlanmamalı. "Bağımsız" merkez bankalarının birden fazla ve zaman içinde öncelikleri değiştirilebilen esnekliğe sahip olabilir. "Fiyat istikrarı" bu hedeflerden sadece bir tanesidir.
4. Türkiye ulusal tasarruflarını finansal spekülasyon oyunlarında harcanmasının önüne geçecek tedbirleri bir an önce uygulamaya koymalı ve büyümesinin finansmanını sürdürülebilir ve sağlıklı kaynaklara dayandıracak bir stratejik planlamayla gerçekleştirmelidir.

Daha aktif maliye politikası uygulanmalı

Faik Öztrak (Milliyet gazetesi yazarı)
Enflasyon beklentileri, faiz, kur ve risk algılaması dörtgeninde kısır bir döngüye girilmesini önlemek için bu süreci yumuşatmak gerekiyor. Çözüm noktası ise artan enflasyon beklentisini süratle kırmak.
Riski azaltmanın, enflasyonist beklentileri ve cari açığı kontrol altına almanın tüm yükü ekonomi politikalarına biniyor. Bu durumda iç talebin gereğinden fazla kısılmasına hazır olunduğuna piyasa oyuncularının inandırılması lazım. Ancak risk algılamasının artmaması için dış talep artırılarak büyümenin makul seviyelerde tutulması da önemli.
Merkez Bankası'nın, siyasi baskılara göğüs gererek, enflasyon karşısındaki kararlılığını sürdürmesi önemli. Maliye politikasının da aktif olacağını gösteren daha güçlü düzenlemelere ihtiyaç var. Örneğin bütçe ödeneklerinde TBMM kararıyla belli bir kısıntıya gidilmesi, buradan ve kur nedeniyle artan ithal vergilerinden sağlanan imkanın bir kısmının üretim girdileri üzerindeki vergilerin düşürülmesinde kullanılması gibi.

IMF'nin desteği alınarak program yenilenmeli

Prof. Dr. Güngör Uras (Milliyet yazarı)
Bugüne kadar sürdürülen politikaları gözden geçirmek gerekiyor.
(1) Dalgalı kur sistemi devam etmelidir. (2) Yüksek faiz ve ucuz dövize dayalı program bundan sonra istenilse de uygulanamayacağından, IMF'nin de desteği alınarak programda düzenlemeye gidilmelidir.
(3) Döviz kurlarında istikrarı sağlamak için, ülkeye spekülatif (döviz fiyatlarında hızlı inişe ve çıkışa yol açacak) döviz hareketini dizginleyecek vergi tebirleri uygulamaya konulmalıdır. (4) Ucuz dövize değil, ihracata dönük, üretime dönük (bugüne kadar Asya ülkelerinde örnekleri başarı ile uygulanan) yeni bir program hazırlanmalıdır.
(5) Yeni programın hedefi, ihracata dönük üretim artışını teşvik etmek olmalıdır. Tarım ve imalat sanayiinde üretim ve istihdam artışı ihracata bağlıdır.
(6) Yeni bir sanayileşme stratejisi bir an önce ortaya konulmalı, Türk ekonomisinin geleceğini olumlu etkileyebilecek ana sektörler belirlenmelidir. IMF'nin de desteğini alarak yeni bir program hazırlanmalı.

Mevcut program mikro tedbirlerle güçlenmeli

Prof. Dr. Fatih Özatay (Eski MB Başkan Yrd.)
Bugün gördüğümüze benzer hareketler 2004'de de oldu. O zamanki dalgalanmada kuvvetli bir program vardı. Dış kaynaklı tek bir belirsizlik vardı, AB tarih verecek mi, vermeyecek mi? AB tarih verince de tüm belirsizlikler ortadan kalktı.
Şimdi, yine kuvvetli program var fakat şu anda birçok belirsizlik kaynağı da var. Bunlar, yine AB süreci, İran'la ilgili kaygılar, petrol fiyatları, cari işlemler açığı, en önemlisi cumhurbaşkanlığı dolayısıyla bir siyasal gerginlik beklentisi... İran'la ilgili bir şey yapamayız. Ama diğer etkenlerle ilgili yapılacak şeyler var. Özellikle cumhurbaşkanlığı ile ilgili gerginlik yaşanması engellenebilir.
Programı devam ettireceğiz. İki artan cari işlemler açığına çözüm bulmaya çalışacağız. Bu da mikro reformlarla olabilecek bir şey. Çünkü cari açık yüksek. Rekabet gücümüzü artırıcı mikro önlemler paketi açıklanabilir. Ama ara malı ithalatına kısıtlama kesinlikle olmamalı. Programı devam ettireceğiz ama mikro reformlarla güçlendireceğiz.

İç talep denetlenmeli bazı harcamaları ertelemeli

Doç. Dr. Hasan Ersel
Enflasyonun yükselmesini önleyebilmek için yapılması gereken iç talebin denetlenmesi. Maliye politikasında da yapılacak şeyler var. Bazı harcamaları durdurmak ya da ertelemek böylece hükümetin olayın farkında ve içinde olduğunu kanıtlamaktır. Öte yandan AB sürecinde önemli sorunlar olduğu açıktır. Bu konuda hükümetin tavrının ve programının açıklığa kavuşması gerekir.
Tabii akla şu gelebilir: AB ile olan ilişkiler stratejik davranış gerektiriyor. Kıbrıs sorununa ilişkin belli bir gelişme hükümeti belli bir tavrı almaya itecektir. Bunlar da önceden kamuoyuna açıklanabilir nitelikte değildir. Doğrudur. Bu konuda yapılması gereken kamuoyunu bilgilendirmektir, fazlası değil. Ama o noktanın gerisinde olduğumuzu düşünüyorum. Ancak iktisadi kararlar açısından daha önemli olanı, Türkiye'nin AB süreci içinde yapması gereken reformları yapmakta kararlılığını inandırıcı bir biçimde ortaya koymasıdır. Sanırım son bir yılın iktisat politikasının en aksayan yönü buydu.

Köşk'e çıkma takıntısı gerginlik yaratıyor

Prof. Dr. Hurşit Güneş (Milliyet yazarı)
Uluslararası dalgalanmalara elbette tamamıyla bağışık olunamaz. Cari açığı da kısa vadede ortadan kaldırmak zor. Üstelik petrol fiyatlarının geldiği nokta ortaya çıkan cari açığın çok önemli bir nedeni. Ancak duruma kayıtsız da kalınamaz.
Cari açıkta reel olarak değer kazanan ulusal para ile aşırı yüksek büyüme yapısının etkisi var. Dolayısıyla cari açık da, ya büyüme daraltılarak, yani sıkı para ve maliye politikalarıyla frenlenebilir, ya da sürekli kur artışlarının getireceği ihracat gelişmesiyle. Ya da her ikisiyle. İlk önlem zaten gündemde. İkincisinin ise enflasyonist beklentileri körüklediği ortaya çıktı. Yani çözüm kolay değil.
Yine de maliye politikasında faiz-dışı harcamalarda alınabilecek mesafe var. Para politikası da yeni gelişmelere göre sıkıldı. Kur tarafında ise malum fazlasıyla bir düzeltme yaşandı. Yani kısa vadede durum çok olumsuz değil. Yakın zamanda kur da istikrara kavuşursa, dengeler sağlanabilir. Ancak bu konuda Merkez Bankası'nın cesaretli olması gerekiyor.
Politik belirsizliği ortadan kaldırmak için bir cinneti önlemek gerekiyor. Başbakan Köşk'e çıkmayı kafasına koymuş. Ancak bu takıntı da ülkede gerginlik yaratıyor. İşte ekonomi biliminin buna çözüm bulması olanaksız.

'Dokunulmaz' saplantıları ihlal etmeden olmuyor

Prof. Dr. Korkut Boratav
Diyelim ki, 1990'lı yılların ikinci yarısında başarıyla uygulanan bir politika öğesine dönüşü önerdiniz: "Merkez Bankası reel döviz kurunu hedeflesin"... Hatırlatalım ki, bu politikanın katkısıyla Gümrük Birliği'nin ithalatı patlatıcı etkileri ertelenebilmiş; sanayinin ithalata bağımlılığı artmamış; cari işlem açığı hızlı büyüme yıllarında dahi milli gelirin yüzde 1,5'ine ulaşmamıştı. Bu öneri, etkili çevrelerde saygınlık kazandığı takdirde kopacak fırtınayı düşünebiliyor musunuz?
Zira günümüzde tartışma-dışı kabul edilen bir dizi "politika parametresi" (veya "saplantı") vardır. Bazılarını sayalım: "Merkez Bankası'nın bağımsızlığı ve sadece fiyat istikrarıyla görevli olması", "dalgalı kur", "enflasyon hedeflemesi", "İMF çıpası", "uluslararası rating kuruluşlarının değerlendirmeleri", "piyasaların (özellikle borsanın) tedirgin edilmeme zorunluluğu"...
"Reel kur hedeflensin " önerisi, son derecede sıradan ve tamamen düzen-içi bir seçenek olmasına rağmen, sıraladığım dokunulmaz saplantıların herbirini şu veya bu biçimde ihlâl edecektir. İktisat politikaları tartışmalarının "meşruiyet sınırları"nı tanımlayan bu tür kısıtları peşinen reddetmeden ciddi bir seçenekler tartışması sürdürülemez.

İç siyaseti bırakıp dünya gelişmelerine bakmalı

Osman Ulagay (Milliyet yazarı)
Genel seçimin ufukta göründüğü bir dönemde hükümete, "iç siyaseti bırakın, dış dünyadaki gelişmelere odaklanın" diye tavsiyede bulunmanın ilk bakışta pek gerçekçi görünmeyeceğini biliyorum. Ancak başka çıkar yol da yok gibi geliyor bana.
Böyle düşünmemin temel nedeni, dünya ekonomisinin ve finansal piyasaların çok kritik ve belirsizliklerle dolu bir döneme girmiş bulunması. Bu sürecin henüz başındayız ve daha da ağır dış şoklarla karşılaşabiliriz. Adalet ve Kalkınma Partisi'nin iktidarda bulunduğu dönemi, çok olumlu dış konjonktür nedeniyle oldukça iyi geçiren Türkiye ekonomisi, bu kez olumsuz dış konjonktür nedeniyle ciddi darbeler yiyebilir. Türkiye ekonomisinin büyük ölçüde dış kaynağa bağımlı bir ekonomi olması ve büyük boyutta dış açık vermesi, dış şoklardan etkilenme olasılığını daha da artırıyor.
Türkiye işte bu nedenle büyük risk altında. Bu kritik dönemi fazla zarar görmeden atlatmak için dünyadaki gelişmeleri çok yakından izlemek ve ekonominin bütün aktörlerini, toplumun bütün kesimlerini olası şoklara karşı hazırlamak gerekiyor. Hükümetin ucuz iç politika açılımlarını bir süre için unutup, kaybettiği güveni yeniden kazanması şart. Piyasaların güvenini kazanmadan atılacak hiçbir adım başarılı olamaz ve sonunda siyaseten kaybeden de iktidar partisi olur.http://www.milliyet.com.tr/2006/06/20/ekonomi/axeko02.html

Genel, katma ve özel bütçeli kamu kurum ve kuruluşları ile KİT'lerde, 1 Haziran itibariyle 2 milyon 311 bin 306 kişi çalışıyor. Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, DYP Hatay Milletvekili Mehmet Eraslan'ın soru önergesini yanıtlarken kamuda çalışan personel sayısına ilişkin bilgi verdi. Şahin'in verdiği bilgiye göre genel, katma ve özel bütçeli kamu kurum ve kuruluşları ile KİT'lerde, 1 Haziran itibariyle 1 milyon 683 bin 700 memur, 130 bin 209 sözleşmeli personel, 5 bin 904 kadro karşılığı sözleşmeli personel, 237 bin 190 sürekli işçi, 254 bin 303 geçici işçi olmak üzere, toplam 2 milyon 311 bin 306 kamu personeli görev yapıyor.

http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=43852&KOS_KOD=11