Krize karşı kamu harcamalarını artırmak Türkiye'de cari açığın çok artmasına, eflasyonist baskı ve faizlerin artmasına yol açabilir. Sadece kamu harcamasına dayalı çözüm yıllarca süren istikrarsızlığa yol açabilir.
 
Kriz dediğimiz olayın belirgin özelliği "algılanan" belirsizliğin çok artmasıdır. İnsanlar ve firmalar, önlerini göremedikleri için ihtiyatlı adım atmaya başlarlar; hatta düşmemek için, yerlerinden kımıldamamaya çalışırlar.
Böyle olunca, onları harekete geçirebilmek için kollarına girip, yürümelerine yardım etmek gerekir. Tabii bunu yapabilecek birisinin de olması koşuluyla... İşte devletin rolü burada ortaya çıkıyor. Devletin önünü herkesten daha iyi görebileceğine inananlar olabilir ama işin aslı pek de öyle değildir. Sadece, eğer devlet yeterince güçlüyse, bir kişi ya da firmayı sakat bırakabilecek bir hatayı, tedavi edilebilir berelenmelerle atlatıp, düşe kalka da olsa, yoluna devam edebilir. Hyman Minsky, "krizden kurtulmak için güçlü devlete gerek var" derken, bunu kastediyordu. Minsky'ye göre, kabaca, krizin tüm yükünü devletin üstlenmesinden başka çıkar yol yoktur.
Bugün ise ABD'de devletin özel kesimi, en çok (ve hızlı) uyaracak bir biçimde müdahale etmesi savunuluyor. Minsky'den farklı olarak, bu yaklaşımda, toparlanma aşamasında da özel kesimin rolü önemli. Birincil hedef, piyasa ekonomisinin merkezini oluşturan finans sistemini yeniden çalışır, yani kredi verebilir hale getirmekti. Bu nedenle de bankaların algıladığı belirsizliği azaltmaya ya da bu belirsizlikle baş edecek derecede güçlenmelerine (sermaye artırımı gibi) yönelik önlemler alındı. Ancak umulan sonuç doğmadı. Bankalar ellerindeki olanakları kredi olarak kullandırmayı değil, ABD Hazine bonosu almaya yönelttiler. Hane halkları tüketimlerini artırmadılar, özel kesim yatırımları da düştü. ABD'de iktisadi durgunluk daralmaya dönüştü.
 
Obama'nın yaklaşımı
Şimdi ABD'de gözler yeni yönetime çevrildi. Başkan seçilen Barak Obama'nın açıkladığı yaklaşım üç nokta üzerine kurulu:
1) Mali sisteme işlerlik kazandırarak, kredi mekanizmasının işlemesini sağlamak.
2) Çok büyük çaplı (tahminler 700 miyar ile 2 trilyon dolar arasında değişiyor) bir kamu harcama paketiyle hem ekonominin altyapısını yenilemek, hem de ekonomiyi canlandırmak.
3) Mali sistemin denetimsizliğine son vererek, bu nedenle artan sistemik riski düşürmek.
Bu önlemlerden ilki zaten şu anda da alınmış durumda. Son ikisi ise yeni. Ama, bence, mevcut yönetimin bunlardan ikincisini yapamayışının nedeni süresinin bitmiş olması. Buna karşılık sonuncusunu yapmayışının nedeni, galiba, hâlâ bu yönetimde mali sistemin düzenlenmesine karşı olanların etkin olmaya devam etmesi. Görebildiğim kadarıyla bu önlemlerden sadece ikincisi Türkiye'deki politika arayışları açısından da önem taşıyor. Diğerleri konusunda, galiba, sorunumuz olmadığını varsayıyoruz. Öyle olmasını ummak isterdim, ama değil. Bence söz konusu başlıklar altında bizim de yapmamız gereken epeyce iş var. 
 
Kamu ile canlandırmak
ABD'de yeni hükümetin programı henüz açıklanmadı. Bu nedenle sanki ortada bir program varmış gibi davranmak yanlış olur. Ancak, yine de üzerinde durulması gereken bir sorun var. O da programın hem ekonominin krizden çıkabilmesi için gerekli canlanmayı sağlamayı, hem de ABD'nin çok gerek duyduğu altyapısının yenilenmesini hedefliyor olması. Bu iki amaç, bir rastlantı sonucu, bir arada sağlanabiliyorsa sorun yok. Ama ya sağlanamıyorsa? Öncelik hangisine verilecek? Bu öncelik nereye kadar sürecek? Her halde yeni yönetim bu tür soruların yanıtlarını arayacaktır. Kuşkusuz böyle bir program ABD'de bütçe açığının ve kamu borç stokunun büyümesine yol açacak. Ancak, mali piyasaların bugün içinde bulunduğu koşullarda, yeni kamu borçlanmasının maliyeti neredeyse sıfır. ABD Merkez Bankası da, faizleri düşürerek, buna destek veren bir politika izliyor. Çünkü ileride oluşabilecek, enflasyonist baskıları göğüsleyebileceği kanısında.
Bu yaklaşımın gözden kaçırılmaması gereken bir özelliği var. Bu harcamaların ne kadar, nereye ve nasıl yapılacağı piyasa tarafından değil, idari kararlarla belirleniyor. Sonuçta, kaynak sağlanınca, kararlaştırılan harcama yapılıyor. Oysa özel harcamaları özendirmeye yönelik diğer polirikalarda bu güvence yok. Devletin bankalara kaynak aktarması, onların kredi vermesini sağlamaya yetmiyor. ABD'de gördüğümüz üzere bankalar ortamı yeterince güvenilir görmedikleri sürece kredi açmak yerine, devlet tahvili almayı tercih edebiliyorlar. Bankalar kredi vermek istiyorlar diyelim. Hane halkları ve şirketler kredi almak istiyor mu? Hane halklarının da şirketlerin de harcamalarını kestikleri, tasarrufa yöneldiklerini duyuyoruz. Bunu da aştık, harcama da yapmaya başladılar diyelim. O zaman da yapacakları harcamaların ekonominin canlanması için en uygun alanlara (örneğin konut) yöneleceğini söylemek olanaklı değil. İşte tüm bu nedenle, piyasa dışı kararlarla biçimlendirilen kamu harcamalarına dayanmak sonuç açısından daha etkin gibi görünüyor.
 
Cari açık çok artar

Galiba, hükümetimiz de kamu harcamalarının bu "çekici" özelliği ile ilgili. Açıkça söylemiyorsa da, özel harcamaları özendirmekle uğraşmaktansa, kamu harcamalarını doğrudan artırmayı tercih ediyor. Ancak iki sorun var: Bunlardan ilki ABD ve Türkiye arasıdaki fark. Belirtilen amaca uygun bir program ABD'de sanayinin kapasite kullanımını artırır, cari açık üzerinde sınırlı etki yaratırken, Türkiye'de cari açığın çok artmasına yol açabilir. Bunun yol açacağı döviz kurundaki tırmanma, maliyet ve bekleyiş etkileriyle enflasyonist baskıların ve faizlerin artmasına yol açabilir. Bütün bunlar da kamu açıklarının istenenin üzerinde büyümesi sonucunu verir. İkinci sorun da kamu harcamalarını artırmanın kendi başına bir program olmayıp, bir programın parçası olduğunu gözden kaçırılması. Sadece kamu harcamaları artırılırsa neler olabileceğini kestirebilmek için tarihten seçilebilecek örnek çok. Ünlü bir tanesini vermekle yetineyim: 1956'da o zamanki Brezilya Devlet Başkanı Juscelino Kubitschek de Oliveira (19021976), ülkesine yepyeni bir başkent kazandırmak istemiş, bunun için büyük bir kamu harcama programını yürürlüğe koymuştu. Brasila kenti böyle doğdu; Brezilya'da yıllarla süren enflasyon ve istikrarsızlık da...

http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=112962&KOS_KOD=33

Hükümetin IMF ile anlaşma kararı, krizin Türkiye'yi etkilemesine yüksek olasılık atfettiğini gösteriyor. Hükümetin krizin yüzde 60 olasılıkla Türkiye'yi olumsuz etkileyeceği varsayımıyla hazırladığı program, bu olasılığın yüzde 100 olduğunu düşünen IMF'yi ikna etmeye yetecek mi?
 
Hükümetin küresel kriz karşısındaki tutumu zaman içinde farklılıklar gösterdi. Hükümet, önce, küresel krizin Türkiye'yi mevcut iktisat politikasını değiştirmeye gerektirmeyecek kadar az etkileyeceğine inandığı izlenimini verdi. Bir süre sonra ise hükümet IMF ile pazarlık yapıp, daha yumuşak koşullarla bir program yapılmasından söz etmeye başladı. Zaten belirsizlik doruk noktada olmasa, "hükümet bizlerin algıladığı belirsizliği artırdı" denilebilir. Sanırım, hükümet de belirsizliğin yarattığı kararsızlığının kurbanı oldu. Sonuçta da politika saygınlığına gölge düşmüş oldu. Kanımca bunun nedeni dünyanın içinde bulunduğu durum ve bunun Türkiye üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi konusunda, hükümetin hem Türkiye'deki karar alıcılardan hem de dünyanın kalanındakilerden farklı bir konumdan başlaması. Hükümetin geçen hafta vermeye başladığı sinyallerin nedeni ise bu konumunun sürdürülemez olduğunu kabullenmeye başlaması. Ne demek istediğimi bir örnekle açıklayayım. 
Kolaylık olmak üzere de bir programın ekonomi üzerindeki etkisini sadece büyüme hızı ile ölçelim. Yine kolaylık olmak üzere olayı sadece 2009'un büyümesiyle sınırlayalım. İki politika aracı olsun. Bunlardan birisi bütçe harcamaları içinde kamu yatırımlarının payı ikincisi ise bütçe açığı. Hükümetin yaptığı açıklamalardan, bütçe olanaklarını, örneğin, bankaların sermayelerinin artırılması (transfer harcamalarını artırmak) yerine kamu yatırımlarının payının yükseltilmesi biçiminde kullanmayı tercih ettiği anlaşılıyor. Ayrıca hükümet, bütçe açığının biraz (çok değil) artmasının da büyüme hızına olumlu katkı yapabileceği kanısında.
Tablo-1'in her gözdeki ilk sayı, kriz Türkiye'ye ciddi bir etki yapmadığı durumda beklenen büyüme hızını, ikinci sayı ise Türkiye krizden etkilendiği durumdaki büyüme hızını göstersin. (Rakamlar hayalidir) 
 
 
1) Türkiye krizden etkilenmeyecek varsayımı
İktisat politikası yapımcısının küresel krizin Türkiye'ye önemli etki yapmayacağını düşündüğünü varsayalım. Böyle bir karar alıcı, her hücredeki ikinci sayıları ihmal edecek ve, doğal olarak, en yüksek büyüme hızını veren politikanın ne olduğunu saptamaya çalışacaktır. Bu durumda da elindeki politika araçlarını nasıl kullanacağını bulabilmek için her satırdaki en büyük öğeyi bulacak, sonra bu öğeler arasında da yine en büyüğünü seçecektir.Bu yaklaşım, Tablo-2'den görüleceği üzere, örneğimizde yüzde 4 büyüme hızını vermektedir. Bu sonucu veren politika paketine göre hükümetin izleyeceği yol kamu yatırımlarının payını ve bütçe açığını artırmak olacaktır.
 
2) Türkiye krizden etkilenecek varsayımı
Küresel krizin Türkiye'ye ciddi olumsuz etki yapacağını bekleyen bir karar alıcı ise her hücredeki ilk sayıları ihmal edecek ve ihtiyatlı bir yol izleyerek ekonomideki en az daralmayı sağlayacak politikayı benimseyecektir. Ancak yine de bu durumda mevcut seçenekler arasında en hızlı büyümeyi vereni seçecektir. Ancak, Tablo-3'den görüleceği üzere, bu defa çözüm büyüme hızının sıfır olmasıdır. (Çünkü diğer seçenekte ekonomi yüzde 1 de olsa daralıyor). Bu da hükümet kamu yatırımlarının sınırlanması ve bütçe açığının daraltılması biçimindeki politika bileşimini seçecektir
Görüldüğü üzere, aynı karar kuralı uygulanmasına rağmen tamamen farklı iki çözüm ortaya çıkmaktadır. Bunun nedeni ise krizin Türkiye'yi olumsuz etkileyip etkilemeyeceğine ilişkin değerlendirme farkıdır.
Hükümetin IMF ile anlaşma yönünde yön değiştirmesi, küresel krizin Türkiye'yi etkilemesine daha yüksek olasılık atfettiğini gösteriyor. Bu durumda ne olacak? Diyelim ki hükümet, biraz geç de olsa, Türkiye'nin krizden etkilenmesi olasılığının sıfır değil yüzde 60 olduğuna karar verdi. Bu durumda hükümetin karar almak için kullandığı bilgiler Tablo-4'de verildiği gibi olacaktır:
Bu durumda, Türkiye'nin 2009'da sağlaması beklenen azami büyüme hızı yüzde 0,4 olmaktadır. Bu ise bütçe açığının ve kamu yatırımlarının "bir miktar" (ilk durumdan daha az, ikincisinden ise daha çok) daraltılması ile sağlanabilir. Bu durumda geriye bir sorun kalıyor: Acaba, hükümetin krizin yüzde 60 olasılıkla Türkiye'yi olumsuz etkileyeceği varsayımıyla hazırladığı program, bu olasılığın yüzde 100 olduğunu düşünen IMF'yi ikna etmeye yetecek mi? IMF başkanı, "çabuk anlaşırız" derken bu soruya olumlu mu yanıt veriyordu, yoksa hükümetin IMF'nin kaygılarına daha da yaklaşacağını beklediğini mi ima ediyordu? http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=111199&KOS_KOD=33




TABLO 1
Beklenen Büyüme Hızı (%)
           
 
Bütçe Açığını Büyütmek
Bütçe Açığını Daraltmak
Kamu Yatırımlarını Artırmak
(4, -3)
(2, -1)
Kamu Yatırımlarını Sınırlamak
(3, -2)
(1,0)
 
TABLO 2
Krizin Etkilemediği Durumda Büyüme Hızı (%)
 
 
Bütçe Açığını Büyütmek
Bütçe Açığını Daraltmak
Satırın En Büyük Sayısı
Kamu Yatırımlarını Artırmak
4
2
4
Kamu Yatırımlarını Sınırlamak
3
1
3
 
TABLO 3
Krizin Etkilediği Durumda Büyüme Hızı (%)
 
           
 
Bütçe Açığını Büyütmek
Bütçe Açığını Daraltmak
Satırın En Büyük Sayısı
Kamu Yatırımlarını Artırmak
-3
-1
-1
Kamu Yatırımlarını Sınırlamak
-2
0
0
 
TABLO 4
Krizin Etkilediği Duruma %60 Ağırlık Verildiğinde Büyüme Hızı (%)
 
           
 
Bütçe Açığını Büyütmek
Bütçe Açığını Daraltmak
Satırın En Büyük Sayısı
Kamu Yatırımlarını Artırmak
0,4x4+0,6x(-3)=-0,2
0,4x(2) +0,6x(-1)=0,2
0,2
Kamu Yatırımlarını Sınırlamak
0,4x(3) +0,6x(-2)=0
0,4 x(1)+0,6x(0)=0,4
0,4

2. Dünya Savaşı'nın komutanlarından Rommel, aynı anda birçok hedefe yönelmek yerine hedefleri amacına göre sıraya koymuştu. FED Başkanı Bernanke de kime mali destek verileceğini belirleyerek bazılarının batmasına razı oldu.
 
II. Dünya Savaşı'nın en önemli komutanlarından birisi Mareşal Erwin Rommel'dir. Bu komutanın özellikle Kuzey Afrika'daki başarıları dillere destan olmuştur. Rommel, bu mücadelesinde, sürekli olarak, karşısındaki daha güçlü kuvvetlerle mücadele etmek zorunda kalmıştı. Rommel'in Gazala ve El Kasreyn savaşlarında uyguladığı taktik özünde vuruş anında ve noktasında güçlü olmak fikrine dayanıyordu. Bu nedenle de aynı anda çok sayıda hedefe yönelmek yerine, mevcut hedefleri kendi amacına göre sıraya sokmuştu. İkinci dikkat ettiği nokta ise vuracağı noktada kuvvetlerinin, azami güce ulaşmasını sağlayacak biçimde konuşlandırmaktı. Bu nedenle istihbarata önem veriyor ve vuracağı noktayı doğru belirledikten sonra birliklerini, cephede başka bölgelerde savunmasının zayıflamasını göze alarak, buraya kaydırıyordu. [Bu konuda Lidell Hart: II. Dünya Savaşı, Çeviren Kerim Bağrıaçık, İstanbul: YKY Yayını, 1998, Bölüm 14, 19, 20, 22 ve 25]
Yıllar sonra, bambaşka bir alanda, Rommel ile hiçbir ortak yönü olmayan, Amerikan Federal Reserve (FED) Başkanı Ben Bernanke, ABD Temsilciler Meclisi Bütçe Komisyonu'nda yaptığı konuşmada, benzer bir stratejinin izlenmesi gereğini savunuyordu. [Ben S. Bernanke: "Economic outlook and financial markets", Speech ABD Temsilciler Meclisi Bütçe Komisyonu'nda 20 Ekim 2008'de yaptığı konuşma; FED web sitesi]. Bernanke, kriz karşısında alınması uygun olacak önlemlerin aşağıdaki iki temel koşulu sağlaması gerektiğini söylüyordu:
1) Önlem, ekonomiye en çok gerek duyulduğu anda etki etmelidir; ne daha önce ne de daha sonra.
2) Önlem, olumlu sonuç sağlanmasına yetecek kadar güçlü olmalı, buna karşılık ekonomide ileride yeni dengesizlikler genel yaratmama koşulunun koyduğu sınırlar içinde kalmalıdır.
İki farklı dünyanın bu iki önemli karar alıcısının izledikleri yaklaşımların neredeyse aynı olmasının temel nedeni karşılaştıkları sorunların bazı temel ortak özellikleri olmasıydı. Her ikisi de belirsizlikle karşı karşıyaydı. Rommel, müttefiklerin asker, silah ve malzeme gücünün kendisininkinden çok daha fazla olduğunu, üstelik lojistik olanaklarının üstünlüğü nedeniyle, bunu artırarak sürdürebileceğini biliyordu. Ayrıca karşısındaki ordunun yetenekli komutanlar tarafından yönetildiğini takdir edebilecek olgunlukta bir askerdi.
 
Karar almada bilgi
Buna karşılık, bu komutanların neler yapmayı planladıklarını ve bunların ne kadarını gerçekleştirebileceklerini bilmesi olanaksızdı. Geçmişe bakarak öğrenebileceği de pek bir şey yoktu. Tarihte ne bir başka 1942 yılı olmuştu ne de o yılın koşulları.
Bernanke ise güçlü akademik bilgisine dayanarak, 2007'de başlayan olayın sıradan sayılamayacağını ve ekonomiye çok zarar verebileceğini çok önceden fark etmişti. Öte yandan karşılaşılan sorunun çok büyük boyutlu olması nedeniyle bundan etkilenecek herkese destek verebilecek olanağın FED'de de başka bir yerde de olmadığını da biliyordu. Ama 2008 yılı da tarihte tekti. Olayın nasıl gelişeceğini, kime ne zaman ve ne kadar zarar vereceğini, hangi darbenin yerel kalacağını, hangisinin ise başka alanlara yayılabileceğini geçmişe bakarak bulmak olanaklı değildi.
Bu nedenle her iki karar alıcı da bilgi edinmeye önem verdiler. Ancak bilgi edinmek pahalı bir işlemdir. Üstelik bilgi edinen için daima bir kapasite sınırı söz konusudur. Hele zamana karşı koşuyorsa… Bu bağlamda, "haber" ile "bilgi"yi ayırt etmek gerekir. Karar alıcıya kaynaklardan "haberler" gelir. Bu haberler "bilgi"yi de içerir, işe yaramayacak pek çok "gürültüyü" de… Haber toplamanın da bilgiyi gürültüden ayırmanın da maliyeti vardır. Çünkü bunu yapabilmek için nitelikli işgücünün zaman harcamasına gerek vardır. Bu nedenle Rommel'in hem güçlü bir istihbaratı hem de yetenekli kurmay kadrosu vardı. Bernanke'nin de başında olduğu FED'in de güçlü bir araştırma birimi ve deneyimli, bilgili kişilerden oluşan yönetim kurulu var.
 
Bazıları mecburen batacaktı
Her iki karar alıcı da güçlerinin sınırlı olduğunun farkındaydı. Bu nedenle de her ikisi de ilk temel sorunlarını "en başarılı sonuç alabilmek için neyin hedeflenmesi gerektiğini" saptamak biçiminde tanımladılar. Rommel, saldıracağı noktayı seçti; diğer hedefleri ihmal etti. Bernanke kime mali destek verileceğini belirledi; bazı kuruluşların batmasına razı oldu. Her ikisinin de aldığı kararların getirisi kadar maliyeti de vardı. Öte yandan, her iki karar alıcı da yarın için de kaynağa gereksinim duyacaklarını unutmadı. Ne Rommel bütün gücünü cephenin bir noktasına yığmaya kalktı ne de Bernanke kamu harcamalarının sınırsız artmasına yeşil ışık yaktı.
Rommel başarılı olmuş muydu? Amacı müttefik güçlerin ilerleyişini yavaşlatmaktı. Bu açıdan bakıldığında bu soruya "evet" yanıtı verilebilir. Peki en doğru çözümü bulabilmiş miydi? İhmal ettiği hedeflerden birine yönelse daha başarılı olabilir miydi? Bu sorulara farklı yanıtlar verilebildiği için Rommel, bugün övüldüğü kadar eleştiriliyor da. Peki Bernanke başarılı oldu mu? Henüz karara varmak için erken. Ama sonuçta onun da bazılarınca övüleceğine ve diğer bazılarınca da eleştirileceğine kuşku yok. Ama bu insanlar korkup karar almasalardı, bugün anımsanmayacaklardı bile. http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=110679&KOS_KOD=33

Türkiye'nin cari açığı var. Bu, iç tasarruflarımızın yatırımlarımızı karşılayacak düzeyin altında olduğu anlamına geliyor. Yani yabancıların (Türkiye'de yerleşik olmayanların) tasarruflarını kullanmaya talip oluyoruz. Onlar da bize borç veriyor. Karşılığında da faiz alıyorlar. İşler yaklaşık 2001'den bu yana böyle gidiyordu. Özel kesimin dış borcu bu yolla arttı. Şimdi bu durum değişiyor gibi. Borç verenlerin hevesleri azaldı. Öyle görülüyor ki eski miktar ve/veya koşullarda borç bulmamız olanaksız gibi.
Neden böyle oldu? Akla iki olasılık geliyor. Bunlardan ilki küresel kriz nedeniyle bize borç verenlerin durumunun bozulması yüzünden onların borç veremez duruma düşmeleri. İkincisi de bizim yaptığımız hatalar nedeniyle borç verenlerin vazgeçmiş olmaları. Şu anda baskın görünen neden ilki gibi. Ama dikkat etmek gerek. İlk nedenle başlayan bu süreç ikincisiyle birleşirse çok vahim sonuçlara yol açabilir. Bunu Osmanlı devleti 1876'da yaşamıştı. Avrupa durgunluğa girmiş, Osmanlı devletine borç verememişlerdi. Borç taksitlerini bile aldığı borçla ödeyebilen Osmanlı devleti de tek taraflı bir kararla, borçlarını ödeme koşullarına uymayacağını açıklamıştı. Buna çok kızan Avrupalılar da Osmanlı devletini yalnız bırakmışlardı. Bu fırsattan yararlanan Rusya savaş açmış, sonuçta Rus orduları Yeşilköy'e dayanmıştı!
Bugüne dönelim. Bizim için iki yol var: İlki yatırımlarımızı iç tasarruflarımızla karşılayacağımız düzeye çekmek. Bunu istemiyoruz. Çünkü bu durumda büyüme hızının düşmesinden korkuyoruz. Gerçi, sermaye hasıla katsayısını düşüren yatırımlara yönelmek, teknolojik gelişmeyi hızlandırmak gibi önlemler alarak bundan kaçınmak olanaklı. Ancak bu değişiklikler hem kısa dönemde gerçekleşemez hem de kendiliğinden olmaz. Orta/uzun dönem için sanayi politikası bu nedenle gerekli. İkinci yol ise iç tasarruf oranımızı artırmak. İstatistikler son birkaç yılda özel kesimin tasarruf oranının düştüğünü gösteriyor. Bunun nedenini doğru saptayıp, kamu kesiminin tasarruf oranını düşürmeden, bu oranı yükseltecek önlemler almak gerekiyor. Burada hedef de şirketlerin tasarruflarını artırmalarının sağlanması olmalı.
 
Döviz gereksinimi
 
Bir de döviz gereksinimimiz var. Burada sorun farklı. YTL var ama yeterince döviz yoksa ne olacak? Alacaklılar YTL kabul etmiyor ki! Bu durumda, borçlular üçüncü kişilerden YTL karşılığı döviz almaya çalışacaktır. Burada akla gelebilecek sorun bu tür döviz isteklerinin artması durumunda döviz kurlarının yükselmesidir. Ancak iş burada da bitmeyebilir. Döviz kurlarındaki hareketlerin kestirilemediği koşullarda, kimse döviz satmayabilir. Bu durumda, piyasa oluşmaz. Ortalıkta gezinen döviz kuru rakamlarının bir anlamı yoktur, çünkü döviz arayanlar bulamamaktadır. Bu durumda "bir piyasa yapıcı"ya gerek olacaktır. Doğal aday merkez bankasıdır ama onun da yapabilecekleri sınırlıdır. Döviz basamaz...
Türkiye'nin önümüzdeki dönemde döviz gereksinimi ne kadar? Bunu tahmin edebilmek için IMF tarafından geliştirilen standart bir yöntem var. Ülkenin döviz gereksinimi aşağıdaki kalemlerin toplamı olarak tanımlanıyor: 1) Cari açık 2) Kısa dönem dış borç ödemeleri, 3) Orta ve uzun dönemli borçlardan vadesi dolanlar, 4) Yabancıların Türkiye'de aldıkları (yerel ikincil piyasalardan) tahvil ve hisse senetlerinden elden çıkarmak isteyecekleri miktar, 5) Ülkeden sermaye kaçışı, 6) Yitirilen güveni yeniden kazanmak için ülke döviz rezervlerinde gerekli artış. Peki döviz kaynakları neler? 1) Cari açığı düşürmek, 2) Yerleşiklerin dövize yönelmemelerini sağlamak, 3) Yeni kısa ve uzun dönemli dış borçlanma yapmak, 4) Yabancıların pozisyonlarını muhafazaya ikna etmek. Bunlardan son ikisi yabancıların davranışlarıyla ilgili. Onları nasıl etkileyebiliriz? Türkiye bu ortamda kendi olanaklarıyla onlara güvence verebilecek durumda mı? Yanıt "evet" ise nasıl? "Hayır" ise dışarıdan güvence bulmak gerek. Ortalıkta da bu güvenceyi verebilecek sadece IMF görünüyor. Bu durumda, teknik detaylar ötesinde, pazarlık gücümüz var mı?
 
 
Türkiye'nin döviz kaynakları
 
1- Cari açığı düşürmek
2- Yerleşiklerin dövize yönelmemelerini sağlamak,
3- Yeni kısa ve uzun dönemli dış borçlanma yapmak,
4- Yabancıların pozisyonlarını muhafazaya ikna etmek
http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=110168&KOS_KOD=33

Türkiye'de şirketlerin finansman kaynaklarının en önemlisi banka kredileri. Bu nedenle bankaların kredi açma davranışını etkileyen etmenlerin neler olduğunu bilmek önem kazanıyor. Bu konuda bir fikir edinebilmek için Türkiye'de bankaların 2001 krizi sonrası kredi piyasasındaki davranışlarına ilişkin izlenimlerimi aktarmak istiyorum.
1) İlk üzerinde durmak istediğim nokta, Türkiye'de kredi arzını artırmanın, kredi faizini yükseltmekten geçmediği. Türkiye'deki bankaların kredi faizlerinde aşırı yükselme olduğunda (örneğin kamu menkul kıymetlerinin faizlerine oranla), bundan kredi piyasasında riski yüksek müşterilerin arttığı sonucunu çıkardıkları görülüyor. Bu durumda bankaların faiz-getirili aktifleri içinde kredilerin payı azalıyor. Buna iktisatta kredi tayınlaması (credit rationing) adı veriliyor. Yaygın söyleme ters düşen bu sonuç, bence, banka sistemimizin sağlığı açısından olumlu ve önemli.
Ancak bir noktaya daha dikkat etmek gerek: Bu sonuç aynı zamanda, "Kredi piyasasını kendi başına bırakalım, kredi faizleri uygun bir biçimde yükselir. Bunun sonucunda kredi talep edenler, biraz daha yüksek faiz ödeyerek istedikleri kredileri bulurlar" biçiminde bir yaklaşımın da pek geçerli olmadığı anlamına geliyor. Kredi faizleri yükselince, kredi arzının düşmesi olasılığı yabana atılmayacak kadar yüksek.
 
Yurtdışı kaynak azalacak
2) Bu bağlamda ele almak istediğim ikinci etmen ise bankaların yurtdışından temin ettikleri mali kaynaklar. Bu olanaklardaki artış (azalışın), bankaların kredi arzını artırıyor (azaltıyor). Önümüzdeki dönemde bankaların, son yıllarda elde ettiklerine oranla, yurtdışından daha az kaynak temin edebileceklerini kabul etmek, sanırım, yanıltıcı olmaz. Bu nedenle de iç kredi arzını olumsuz etkileyebilecek bir gelişme söz konusu.
3) Doğal olarak bankalar kredi piyasasının genel durumundan etkilenirler. Bu piyasadaki gelişmeleri olumlu (olumsuz) görüyorlarsa kredi arzlarını artırırlar (azaltırlar). Bu açıdan en önemli gösterge sorunlu kredi oranında sıçrama olması. Burada kredi arzı açısından temel sorun, sanılanın tersine, bankanın likiditesi ile ilgili değildir. Banka böyle bir durumla karşılaşınca, tüm kredi müşterilerinin durumundan kuşku duymaya başlar. "Krizden önce müşterinin durumu iyi idi, krizden sonra nasıl, bilemiyorum" biçiminde özetlenebilecek bu durumun iktisatta teknik karşılığı bankanın bilgi sermayesini (information capital) kaybetmesidir. Bu durumda, banka aşırı ihtiyatlı bir tutum benimseyerek, kredilerini kısma yoluna gidebilecektir. Şu ana kadar Türkiye'de, sorunlu kredilerde, bankaları böyle bir tutum almaya yöneltecek bir sıçrama olmadı. Bu iyi bir nokta. Ama şu ana kadar sorunlu kredi oranının sıçramamış olması bundan sonra sıçramayacağı anlamına gelmiyor.
 
Güçlüler daha aktif olur
4) Bir önemli sonuç da bankaların sermayeleri ile ilgili. Sermaye gücü yüksek bankaların, kredi piyasasında daha aktif olması beklenir. Veriler Türkiye'deki bankaların davranışlarının bu genel kurala uyduğunu gösteriyor. Bu noktayı biraz açmak istiyorum. Bu sonucun bankaların sermaye yeterliliği ile ilgisi yok. Buradaki sonucu şöyle açmak olanaklı: Bir banka, sermaye yeterlilik oranını rahatça karşıladığı bir sermaye düzeyinde bile, sermayesini artırma kararı alırsa bu, onun, kredilerini artırmasına yol açar. ABD'de ve Avrupa'da bankaların sermayelerini artırma kararının gerekçesi de bu idi. Türkiye'de tartışma daha çok banka sisteminin sermaye yeterlilik oranı ile ilgili. Bu oranın sağlanması, konumuz açısından fazla anlam taşımıyor. Bu oranı sağladığı halde bir banka, daha fazla kredi açma gücünü kendisinde bulamayabilir. Dolayısıyla bu açıdan önemli olan bankaların hangi sermaye donanım düzeyinde kendilerini güvende hissettikleridir. Tabii bunun nasıl ölçülmesi gerektiğine de ayrıca dikkat etmek gerek. Kişisel kanım, serbest özkaynak oranı benzeri bir göstergenin bankaların bu tür kaygılarını yansıtmada görece daha başarılı olacağı biçiminde.
Devam edeceğim.
 
Dış mali kaynak kredi arzını doğrudan etkiliyor
Türkiye'de kredi arzını artırmak, kredi faizini yükseltmekten geçmiyor.
Yurtdışından sağlanan kaynak, kredi arzını doğrudan etkiliyor.
Dış kaynak temini artarsa kredi arzı da artıyor. Aksi halde azalıyor.
Krizde müşteriye duyulan şüphe arttığı için kredi kısma yoluna gidiliyor.
Sermaye yeterlilik oranı sağlansa da bir banka daha fazla kredi açamayabilir.

2006'nın ikinci ve 2007'nin ilk çeyrekleri dışarıda tutulduğunda, ekonominin büyüme hızında sürekli düşme olduğu görülüyor. Bu azalma eğilimi, dönemler itibariyle aynı değil. Başka bir değişle, bir desen izlemeyen dalgalanmalar söz konusu. Büyüme performansındaki bozulma, sadece o döneme özgü olaylarla açıklanabilir nitelikte görünmüyor.
 
Yeni ulusal gelir serisine henüz alışamadım. Hangi bileşeni, hangi koşullarda ne yönde ve neden hareket ediyor, kestiremiyorum. Seri istatistiksel çözümleme yapacak kadar uzun değil, iktisadi yaşam da buradaki hareketleri göz kararıyla çıkarmaya izin vermeyecek kadar karışık. Bütün bunlara rağmen 2008'in ikinci çeyreğindeki düşük büyüme performansı beni de şaşırttı doğrusu. Büyüme hızında düşme bekliyordum ama yüzde 1,9'a kadar düşeceğini düşünmemiştim.
Büyüme hızı niçin bu kadar düşük çıktı? Çokça söylenen dünyadaki olumsuz gelişmelerin Türkiye'yi ikinci çeyrekte vuracağı ve yurt içindeki siyasal olaylar. Bu görüşlerden ilkini bir öngörü olarak ben de ileri sürmüştüm. İkincisini öngörmem olanaklı değildi elbette. Ama bir kez olunca da bunu da olumsuz bir etmen olarak bir tarafa yazdım. Dolayısıyla bu "gerekçelere" itirazım yok. Ama bunların büyüme hızındaki azalmayı "açıklayan etmenler" olduklarından kuşkuluyum. Örneğin, benim savunduğum dış dünyadaki gelişmelerin ikinci çeyrekten itibaren Türkiye'yi etkileyeceği görüşünü ele alalım. Bana, özel kesimin finansman gereksiniminin karşılanmasına bir kısıt getirmesi nedeniyle akla yakın geliyordu ve hâlâ da geliyor. Ama bu ikinci çeyrekte Türkiye'nin büyüme hızını yüzde 2'nin altına indirecek kadar etkili oldu mu? Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası'nın (TCMB)ödemeler dengesi tahminlerine bakılırsa finansman, bu dönemde de cari açığı kısıtlayan bir faktör olmuş gibi görünmüyor. Siyasal alandaki belirsizlikler ve olumsuz sinyallerin etkisini değerlendirmek daha da güç. Bu tür gelişmeler, genelde özel kesimin yatırımlarını etkiler. 2008'in ikinci çeyreğinde de özel kesimin makine teçhizat yatırımları yüzde 2,7 azalmış. Bu bekleyişlere uygun. Buna karşılık özel inşaat yatırımları yüzde 7 artmış! Her ne kadar 2007'nin aynı dönemindeki artış hızı (yüzde 8,2) kadar yüksek değilse bile, düşük de sayılamaz. Aslında bu dönemde gerileyen kamu kesimi yatırımları olmuş. Bu yatırımlarda yüzde 16,8 azalma söz konusu. Ancak bu da 2008'in ikinci çeyreğine özgü bir durum değil. İlk çeyrekte de kamu yatırımları yüzde 9,1 düşmüş. Demek ki bu daha çok iktisat politikası uygulamasıyla açıklanabilir bir durum.
Yerleşik hane halklarının tüketiminde ise artış hızı yüzde 2,8 olmuş. Bu ne anlama geliyor? 2008'in ilk çeyreğinde yüzde 7,6 artmış olasına bakarak bir yargıya varmağa kalkışsak tüketimde yavaşlama var diyebiliriz. Ama bu mevsimlik hareketleri hesaba katmadığı için yanıltıcı olur. Bir yıl öncenin aynı dönemi ile karşılaştırırsak o zaman bir hareketlenme görüyoruz. Çünkü 2007'in ikinci çeyreğinde yerleşik hane halklarının tüketim harcamalarındaki reel artış sadece yüzde 1,8 olmuş. Bu durumda özel iç tüketimde bir yavaşlamadan daha çok mevsimlik hareketten söz edebiliriz. Bu gözlemler beni son dönemdeki büyümenin gösterdiği harekete biraz daha dikkatli bakmanın yararlı olabileceği görüşüne yöneltti.
 
Büyüme hızındaki dalgalanmalar
Bu yılın büyüme performansı geçen yıldan daha iyi (kötü) denildiğinde, bundan kabaca ekonominin bu sene daha hızlı (yavaş) büyüdüğü sonucunu çıkarırız. "Kabaca" diyorum, çünkü iktisadi büyüme aslında çok boyutlu bir kavram. Büyümenin "iyi" olup olmadığına karar verebilmek için ekonomideki yapı değişikliğini, insanların gönencindeki (hatta mutluluğundaki) artışı, bölüşümün ne yöne değiştiğini, çevre üzerindeki etkisini ve sürdürülebilirliğini de hesaba kattıktan sonra bir yargıya varmak gerek. Burada sunduğum çerçeve bunları kapsamadığı için, "kaba".
Tablo 1'in ikinci sütununda 2006 başında 2008'in ikinci çeyreğine kadar, her çeyrek için Gayrisafi Yurtiçi Hasıla (GSYH) büyüme hızı veriliyor. Bu rakam o çeyrekte GSYH'nin bir önceki yılın aynı dönemine oranla, reel olarak (yani fiyat hareketlerinden arındırıldıktan sonra) ne kadar değiştiğini gösteriyor. Dikkat edilirse, bu seride 2007 yılının ilk çeyreğinden sonra bir azalma eğilimi var. Tek istisna 2008 yılının ilk çeyreği. Ancak, yukarıda da değindiğim üzere, bu rakamlara bakıp bir yargıya varmak yanıltıcı olabilir. Çünkü mevsimlik etkiler söz konusu. Ekonominin büyüme performansı bir yılın içindeki dönemlerin özelliklerine bağlı olarak farklılaşabilir. Dolayısıyla, her dönemi, ona karşılık gelen dönemle karşılaştırmak gerek. Tablo 1'in üçüncü sütununda ise bu yapılıyor. Her dönemim büyüme hızı bir yıl önceki aynı dönemin büyüme hızına bölünüyor ve 100 ile çarpılıyor. Eğer çıkan rakam 100'den büyükse (küçükse), bunun anlamı o dönemdeki büyümenin bir önceki dönemden daha fazla (az) olması. Bu yeni bir bilgi değil. Sadece kolay karşılaştırılabilir bir gösterge türetilmiş oluyor. 
Önce yıllık rakamlara bakalım. 2006 yılında ulaşılan büyüme hızı 2005 yılının yüzde 82si imiş. Yani büyüme hız kaybetmiş. 2007 yılında ise bu süreç devam etmiş. Üstelik hızlanarak. 2007 yılının büyümesi 2006'nın ancak yüzde 67si. Şimdi çeyrek yıllık dönemlere bakalım. Tabloda yer alan sekiz dönemden sadece ikisinde (2006/II ve 2007/I) büyüme hızı bir önceki yılın aynı döneminin üstünde. Diğerlerinde hep altında. Ele alınan sürenin iki buçuk yıl olduğu göz önünde tutulduğunda bunun, büyümede süreklilik kazanmakta olan bir hız kaybı anlamına geldiği söylenebilir. Üstelik çeyrek yıllık rakamlar karşılaştırıldığında, 2007'nin ikinci ve üçüncü çeyreğinde ulaşılan değerler 2006'nın aynı dönemlerinin epeyce altında. 2007'nin ilk dönemindeki ciddi hızlanma ve son dönemindeki küçük olumlu fark bunları telafi etmeye yetmemiş. Sonuçta da, yukarıda üzerinde durulduğu gibi 2007'nin büyüme performansı 2006'nın altına düşmüş.
2008'e gelince, mevsimsel etkiler hesaba katılmaksızın bakıldığında şaşırtıcı derecede yüksek gibi görünen ilk çeyrek performansı aslında pek de etkileyici değil. 2007 yılında aynı çeyrekte elde edilen büyüme hızının ancak yüzde 83'ü. 2007'nin birinci çeyreğindeki hızlı artışın doğurabileceği sapmayı giderebilmek üzere, aynı karşılaştırmayı 2005-7 dönemi ortalamasıyla yaptım. Oran biraz yükseliyor ama hala birin altında; yüzde 90. Böyle bakınca 2008 yılının ilk yarısının tümü itibariyle büyüme performansımızın, zaten pek iyi olmayan 2007'ye oranla bile, kötüleştiğini söyleyebiliriz. Başka bir deyişle eğilim açısından 2008'in ikinci çeyreğinde bir yenilik yok.
Zaten 2008'in ikinci çeyreğinde iktisatçıların ilgisini çeken büyüme hızının düşük çıkması değil, eğilimden sapma sayılabilecek kadar düşük çıkmasıydı. Ancak, bu açıdan da bakıldığında 2008'in ikinci çeyreği (yüzde 46,3) bir istisna oluşturmuyor. 2007'in ikinci çeyreğinde büyüme performansı daha da zayıf, (yüzde 42,5).
 
Büyümede sürekli düşüş
 Tablo 1'deki sonuçlar, 2006/II ve 2007/I dışarıda tutulduğunda, ekonominin büyüme hızında azalma sürekli düşme olduğu görülüyor. Bu azalma eğilimi, dönemler itibariyle aynı değil; 2008/I'de olduğu gibi görece az olabildiği gibi 2007/II'de ve 2008/II olduğu üzere yüzde 60'a bile yaklaşabiliyor. Başka bir değişle, bir desen izlemeyen (ya da o hissi veren) dalgalanmalar söz konusu. İşte bu nedenle, TÜİK'in 2008/II büyüme tahminlerini yayınlamasıyla çok dikkati çeken büyüme performansındaki bozulma, sadece o döneme özgü olaylarla açıklanabilir nitelikte görünmüyor. Türkiye'nin büyüme sorunlarının tekrar dikkatli bir biçimde incelenmesine gerek var. Bu yapılmazsa, işin özü gözden kaçırılıp görüntüsüyle uğraşılması, dolayısıyla da yanlış politika kararları alınması tehlikesiyle karşı karşıya kalabiliriz.
http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=106148&KOS_KOD=33

 

GSYH Artış Hızı
Bir Yıl Önceye Oranla (*)
Büyüme Performansı (%)
2006 YILI
6,9
82,05
1.dönem
5,9
69,74
2.dönem
9,7
126,48
3.dönem
6,3
82,42
4.dönem
5,7
58,68
2007 YILI
4,6
67,03
1.dönem
8,1
136,38
2.dönem
4,1
42,50
3.dönem
3,3
51,87
4.dönem
3,6
62,51
2008 YILI
 
 
1.dönem
6,7
82,72
2.dönem
1,9
46,28
(*) Dönemin GSYH artış hızının bir yıl
önceki aynı dönemdeki artış hızına oranı

Türkiye’nin döviz kazandırıcı faaliyetlerinin çoğu  sanayi kesiminde. Sanayide de bu faaliyetler iki sektörde yoğunlaşmış. Oysa döviz kazandıran faaliyetlerimiz yaygın olsaydı, bunların olumsuz etkilenme olması olasılığı epeyce düşük olurdu.

 

Türkiye daha fazla döviz geliri nasıl sağlayabilir? Sorunun yanıtı mevcut döviz kazandıran faaliyetler çerçevesinde aranabilir. Kurdan şikayetler, teşvik istekleri bu bağlamda gündeme geliyor. Ama bir de acaba hangi faaliyetlere yönelirsek Türkiye daha çok “net” döviz kazanabilir diye bir soru var. Bu soruya genelde verilen yanıt, “böyle bir arayışın ancak uzun dönemde sonuç verebileceği”. Doğru da, uzun dönem dediğiniz kısa dönemlerin yan yana dizilmesiyle oluşuyor...

Ülkemizin döviz gelir ve harcamalarına bir göz atalım. Tablo I’de Türkiye’nin 2005 yılındaki döviz geliri ve harcamaları veriliyor. 

 

TABLO 1

TÜRKİYE 2005 YILI hed

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tablonun ilginç yönü, toplam döviz gelirimizin yüzde 71'inin mal ihracından kaynaklanıyor olması. Hizmetler kesiminin toplam döviz gelirimiz içindeki payı yüzde 29. Üstelik bunun içine, kolaylık olmak üzere bu başlık altına konulmuş olan “turizm gelirleri” de dahil. Turizm geliri, aslında belli hizmetin yabancılara sağlanması karşılığında elde edilen döviz gelirlerini göstermez. Ödemeler dengesi tablosunda, diğer bütün kalemlerden farklı olarak “seyahat eden kişilerin tükettikleri bütün mal ve hizmetler, hangi kesim tarafından üretilirse üretilsin, bu başlık altında toplanır”, (IMF: Balance of Payments Manual, 1993, s. 64). Yani ülkemize gelen bir turist salatalık yediğinde bu turizm geliri olarak görülür, tarım kesiminin ihracatı olarak değil. Turizmi dışarıda bırakınca koskoca hizmet kesiminin toplam döviz gelirleri içindeki payı yüzde 7.22'ye düşüyor. Koskoca diyorum çünkü hizmetler kesiminin milli gelirimiz içindeki payı yarıdan fazla, istihdamda ise yarıya yakın…

İlk akla gelen soru şu: Türkiye cari işlemleri açısından açık bir  ekonomi mi? Yoksa Türkiye sadece mal ticareti açısından mı açık? Düşünmeye yardım etmek için Hindistan için benzer bir tabloyu vereyim. Hindistan’ı seçişimin nedeni ise, “yükselen” ekonomiler arasında Türkiye kadar olmasa bile ona yakın ölçüde cari açık veren bir ülke olması.

 

                               TABLO 2

        HİNDİSTAN 2004 MART-2005 MART hed

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tablo 2’den de görüleceği üzere Hindistan’da mal ihracatının ülkenin toplam döviz kazancı içindeki payı yüzde 53 dolaylarında. Yani, Türkiye’den epeyce az. Buna yol açan iki etmen var. Bunlardan ilki, “cari transferler” kaleminin ülkenin döviz kazancına katkısının çok daha fazla olması. Bunun nedeni de çok sayıda iyi eğitim almış Hindistan vatandaşının ülke dışında yüksek gelir elde ederek çalışmakta olması. Bu insanların ülkelerine yaptıkları gelir transferi 20.7 milyar dolar. İkinci neden ise Hindistan’ın hizmetler kesiminin döviz kazancının Türkiye’ye oranla daha yüksek olması. Ama bunun nedeni, Türkiye gibi turizm geliri değil. En önemli kalem yazılım (sofware) satımından elde edilen gelir. Tam 17.2 milyar dolar! Hindistan’ın “diğer” adı altında toplanan çeşitli hizmetlerden elde ettiği “net” döviz kazancı da 12.7 milyar dolar. Demek ki, Hindistan dünya ölçüsünde hizmet sunabilecek bir kapasite yaratmış. Bunun yazılım boyutunun bu denli önemli olmasını ise nitelikli iş gücüne borçlu. Öte yandan Hindistan hizmet almak için yaptığı harcamaların toplam döviz giderleri içindeki payı yaklaşık yüzde 20. Bu oranın Türkiye’de sadece yüzde 9 olduğuna dikkati çekeyim.

Görüldüğü üzere, “yükselen ekonomiler” arasında cari açık açısından bize benziyormuş gibi görünen tek ülke olan Hindistan, dünya ekonomisiyle bütünleşme biçimi açısından bize o kadar benzemiyor. Bize oranla çok daha dışa açık ve ciddi döviz kazanan bir hizmetler kesimi var.

Ama bizim sıkıntımız burada da bitmiyor.

İhracatımızın mal birleşimi ve yoğunlaşma

2005 yılında hangi ürünlerimizi ihraç ettik? Aşağıdaki tabloda ana başlıklar ve bazı önemli alt kalemler veriliyor. Bu tabloya bakarak ihracatımızın az sayıda mal etrafında yoğunlaştığını söylemek yanıltıcı olmaz. İhracatımızın yaklaşık  yüzde 26'sı tekstil ürünleri (diğer tekstil + giyim eşyası). Onu izleyen en büyük kalem yaklaşık yüzde 13 ile motorlu kara taşıtları.  İkisinin toplamı neredeyse ihracatın yüzde 40'ı.

 

TABLO 3

2005 YILI TÜRKİYE’NİN MAL İHRACATININ YAPISI

 hed

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Türkiye’nin döviz kazandırıcı faaliyetlerinin ezici çoğunluğu sanayi kesiminde. Sanayide de bu faaliyetler iki sektörde yoğunlaşmış. Bu iki sektörün ihracatını olumsuz yönde etkileyen bir gelişme olursa, Türkiye’nin döviz kazancındaki azalmayı giderebilmek çok zor. Bugünlerde tekstil sektörünün sıkıntılarını hükümete yansıtıp çözüm bulmasını istemesinin arkasında bu yatmıyor mu? Oysa döviz kazandıran faaliyetlerimiz yaygın olsaydı, bunların hepsini birden etkileyecek olumsuzluklar olması olasılığı epeyce düşük olurdu. O zaman da sektörel sorunlar, bugünkü kadar kolay ulusal sorunlara dönüştürülemezdi.

Ne yapılması gerek? Bu soruya yanıt arayanlara David Judson’un Referans’ta 2 Mart 2006’da yayınlanan “Tekstil Sektörünün Çıkış Yolu İrrasyonaliteden Geçer” başlıklı nefis yazısını salık veririm. İrrasyonalitenin yaratıcılığı içerdiğini çok güzel anlatıyor... Bu sorunu çözebilmek için de yaratıcılığa şiddetle ihtiyacımız var.

 

Cari açık sorununun çözümü “döviz kurunu oynatıverelim” cümlesi içine sığmıyor. İşin içinde sanayiinin yapısı, tüketici tercihleri, rakiplerimiz, malların kalitesi vs. gibi pek çok konu giriyor. Cari açığı kapatmanın bir yolu da daha fazla döviz kazanmak.

 

The Economist dergisinin arka sayfasındaki 27 yükselen ekonomiye ilişkin istatistikler var. Bunlar arasında Türkiye ödemeler dengesi cari açığı ile sivriliyor... Dış ticaret açığında da benzer bir durum var. Türkiye’nin rakamlarına bir miktar yaklaşan tek ülke var. O da Hindistan. Ama bu ülkenin dış ticaret hacmindeki farklılığı göz önüne alınca, liderliğimiz (!) daha da açık bir biçimde ortaya çıkıyor:

Tablo 1'de görüldüğü gibi.

 

hed 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Peki ne yapmak gerekiyor?

Alışageldiğimiz davranış biçimi şu: Merkez Bankasına (tabii başkanına) doğru yalvaran ya da kızgın bir bir bakış gönderiyor, sonra homurdanıyoruz... Özetle diyoruz ki:

“Merkez Bankası faizini düşürsün. Böyle olunca bankalar da mevduat faizlerini düşürür. Tahvil faizleri de düşer. O zaman insanlar portföylerini yabancı para cinsinden mali araçlara kaydırırlar, bu da döviz talebini artırır. Bunun sonucunda da kur yükselir. Döviz yerli para cinsinden pahalılaşınca bu ithalâtın düşmesine yol açar, ihracatı da artırır. Bu sorun da çözülmüş olur.”

 

Cari açık ve döviz kuru ile oynamak

Öyle mi acaba? Yukarıdaki kısa cümlelerden her hangi birisinden sonra bazı varsayımları yaptığınızı açıkça yazmazsanız, bir sonraki cümleye ulaşamazsınız. Örneğin, Merkez Bankası faizini indirdiği zaman bankaların mevduat faizini aşağıya çekmesi için, bu ikisi arasında güçlü bir ilişki olduğunun varsayılması gerek. Bu yoksa, pekala mevduat faizleri yükselebilir de. Nitekim öyle olmadı mı? Ayrıca son bir yıla baktığımızda tahvil faizlerinin pek de mevduat faizleri ile aynı yönde hareket etmediğini de görüyoruz. 

İthalât düşer mi? Ülke içinde üretilen mallara “rakip olan malların ithalâtı” düşebilir. Çünkü bu tür ithal malları YTL cinsiden pahalanacaktır. Ama bu etkinin ne kadar güçlü olacağı belli değil. Çünkü insanlar belli bir marka ya da kalitede mal arıyor olabilirler. O zaman rakip mal ithalâtı üzerindeki azaltıcı etki kısıtlı kalabilir. Ama “tamamlayıcı mallar” söz konusu olduğunda bu etki çok daha zayıftır. Bir gemi inşa ettiğinizi düşünelim. Bu geminin bazı bölümleri ülke içinde yapılıyor, motor, elektronik donanım gibi kısımları ithâl ediliyor olsun. Bu gemi bitirilecekse, dövizin yerli para cinsinden pahalılaşması, bu ithalâtı düşürmez. Olsa olsa, gemiyi yapan firmanın YTL cinsinden işletme sermayesi gereğini artırır. Tabii akla gelen bir başka olasılık da geminin yapımının durdurulmasıdır. Bunun yaygınlaşması ise ekonominin büyüme hızının düşmesi demektir.

Son yıllarda ihracatımız içinde görece daha çok ithal girdi kullanan ürünlerin payı artıyor. YTL’nin değer kaybetmesi durumunda büyük oranda ithal girdi kullanan bir malın döviz cinsinden maliyetinde önemli bir değişiklik olmayacaktır. Üstelik, çoğu kez, bu tür malların Türkiye’de üretilip ihraç edilmesine ilişkin anlaşmalar, belli parçalarının belli firmalardan ithal edilmesi koşulunu taşıdıkları için, yerli girdilerle ikame edilmeleri de pek söz konusu değildir. Özetle YTL’nin değer kaybetmesi bu tür mallar için bir uluslararası piyasalarda fiyat avantajı sağlamayacaktır.

Tabii bu yolla cari açık sorunun çözüleceğini zannedenlerin sormaları gereken üç soru daha var. Cari açığın kapanması için YTL hangi oranda değer kaybetmelidir? Bu sorunun yanıtı, özetle “çok”... Prof. Dr. Sübidey Togan ile beraber yaptığımız çalışma öyle gösteriyor. Öte yandan YTL’de bu kadar yüksek oranda  bir değer kaybını gerçekleştirmeye kalkışırsak bu diğer değişkenleri etkilemeyecek midir? “Evet etkiler”. Göreli fiyatlar da etkilenir, gelirler de. Bu da ekonomideki dengeleri değiştirmez mi? “Evet değiştirir”. Ne bizlerin ne de devletin bütçe dengesi aynı kalır, ne de şirketlerin bilançoları da aynı manzarayı gösterir. İktisada giriş kitapları böyle yazıyor. 2001’de de başımıza gelen bu değil miydi?

 

Dövizi sadece sanayi mi kazanacak?

Görüldüğü gibi, cari açık sorununun çözümü “döviz kurunu oynatıverelim” cümlesi içine sığmıyor. İşin içinde sanayiinin yapısı, tüketici tercihleri, rakiplerimiz, malların kalitesi vs. gibi pek çok konu giriyor.

Bazı konuları biraz daha deşsek diyorum. Cari açığı kapatmanın bir yolu da daha fazla döviz kazanmak. Böyle olunca gözlerimiz ihracata, ihracat içindeki ağırlığı nedeniyle sanayiye dönüyor. Ama niçin sadece sanayi Türkiye’de döviz kazanmaktan sorumlu olsun ki? Tablo 2’den de görüleceği üzere sanayi kesimimiz ne GSYH’nin büyük kısmını üretiyor, ne de istihdamın büyük kısmı sanayide.

 

 hed

 

  

 

 

 

 

 

 

 

 

Kaynak: TÜİK

 

Acaba diğer kesimlerin döviz kazandırma açısından katkıları ne? Örneğin hizmetler kesimi. GSYH’ya (Gayrı Safi Yurtiçi Hasıla) ve istihdama en çok katkı yapan bu kesimin, net döviz kazancı nedir? Ödemeler dengesine bir göz atarsak, iki nokta gözümüze çarpar. Turizm dışarıda bırakılırsa, hizmetler kesimimizin net döviz kazancı -1.276 milyar dolardır. Yani net hizmet ithalatçısıyız. İkinci olarak turizm dışı hizmetler kesiminin toplam döviz kazancı sadece 7.702 milyar dolardır. Bu 2005 yılı toplam mal ihracatımızın (76.595 milyar dolar, bunun küçük bir kısmı tarımsal üründür) aşağı yukarı onda biridir!

(Turizmi dışarıda bırakmamın nedeni bu yolla gelen döviz kazancının bir kısmının farklı sektörlerin sunduğu mal ve hizmetlerden kaynaklanması. Türkiye’ye gelen bir turistin çarşıdan aldığı gömlek için ödediği para, turizm gelirimiz içinde görünmektedir. Ama bu turizm sektörünün sunduğu hizmet karşılığı olarak değil, sanayi kesiminin ürettiği bir mal için ödenmiştir. Bu kişi aynı gömleği ülkesinde alsaydı, mal ihracatı olarak görünecekti. Ya da sanayiimiz böyle bir gömlek üretmiyor olsaydı, bu para harcanmayacaktı.)

Sanayiimizin ihracatı “hepimizin yaptığı ithalâtı” karşılamaya yetmiyor diye hayıflanıyoruz. Acaba öbür sektörlerin döviz kazandırıcı işlemlerini artırmalarını sağlamak diye bir sorunumuz yok mu?

h ttp://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=35790&KOS_KOD=33

Enflasyonla işimiz bitmedi. Hatta bir anlamda işin zor tarafına yeni geldik. Çünkü hiper-enflasyonu, çift haneliye indirmek kolay, yüzde 2-3 arasına indirmek zordur.

Merkez Bankası, bunun bilincinde.

 

Geçen hafta, 28 Eylül 2005’de, Referans gazetesinde “Merkez Bankası Başkanı Serdengeçti’yi Dünya Överken Türk İş Adamları Eleştiriyor” başlıklı bir yazı çıktı. Yazının ekinde bazı kişilerin, bu arada benim de, kısa görüşleri yer aldı. Ben eleştirilere katılmadığımı ifade etmiştim. Görüşümü biraz daha açmaya çalışayım. Bir de düzeltme yapayım: Ben profesör değilim.

Sayın Serdengeçti’ye yöneltilen eleştirinin özünde “faizlerin gereğinden yüksek kalmasına yol açan bir uygulamayı sürdürmesi” savı yatmaktadır. Merkez Bankası’nın para politikasını kısa dönemli faiz oranlarını kullanarak yürütüyor. Bu yolla bankalara verdiği sinyaller de ekonomideki diğer faiz oranlarını belli ölçüde etkiliyor. Bu da sonuçta ekonomideki toplam talebi etkiliyor Faizlerin yüksek olmasının bu talebi kısması bekleniyor.

Merkez Bankası’nın temel görevi enflasyonla mücadele etmek. Türkiye uzun süre iktisat yazınında “mega-enflasyon” olarak adlandırılan, yüksek iki-basamaklı enflasyon yaşadı. Son yıllarda da Türkiye enflasyonu aşağıya çekmeyi başardı. Ama geldiğimiz noktada enflasyon hala yüksek tek basamaklı düzeylerde seyrediyor. Yani, enflasyonla işimiz bitmedi. Hatta bir anlamda işin zor tarafına yeni geldik. Çünkü hiper-enflasyonu, çift haneliye indirmek, güçlü irade gerektirmekle birlikte kısa zamanda başarılabilecek bir iştir. Almanya, 1920lerde yaşadığı hiper-enflasyonu Dr. Hjalmar Schacht’ın uyguladığı (fikir ondan önce ortaya atılmıştı) Rentenmark planı ile iki ay içinde düşürmüştü. 1923 Kasım ayında enflasyon (yıllık bazda) yüzde 6229 (!) iken, 1924 Ocak ayında yüzde 11’e düşmüş, sonraki aylarda da dalgalanmakla birlikte yüzde 33’ü geçmemişti. [S. W. Webb: Hyperinflation and Stabilisation in Weimer Germany, New York: Oxford University Press, 1989, s. 6 ve s. 65-74].

Buna karşılık enflasyonu düşük çift basamaklı düzeylerden yüzde 2-3 arasına indirmek o kadar kolay olmuyor. 1990 yılında Yunanistan enflasyonu düşürmek için bir istikrar programı uygulamaya başladı. Söz konusu tarihte enflasyon yüzde 20.4 düzeyindeydi. Yunanistan’ın enflasyonu AB’nin kuralları çerçevesinde yüzde 3’ün altına indirmesi tam 10 yılını aldı. 1999’da enflasyon oranı yüzde 2.6 ya indirilebildi. Ülkenin AB üyesi olmasından kaynaklanan avantajlarına rağmen bu süreç epeyce sancılı geçti. Üstelik Tablo’dan da görüleceği üzere, Yunanistan’ın Euro nedeniyle hedeflediği 1999 tarihinden sonra da enflasyon başını kaldırma eğilimine bile girdi.

 

GRAFİK

Yunanistan tek örnek değil. Başka ülkelerin deneyimleri de aynı yönde. Enflasyonu düşük tek basamaklı düzeye indirip, istikrarı sürdürmek zor ve zaman alan bir süreç. Bir benzetme yapmak gerekirse, Yunanistan’da bizim şimdi olduğumuz düzeyden yüzde 2.5-3 aralığına gelmesi 5 yıl kadar süre almış. Yani yüzde 20.6’dan yüzde 8.9 indiği süre kadar...

Bu konuların farkında olan bir Merkez Bankası yönetiminin enflasyonun indiği yerin doyurucu olduğu ya da bu düzeyde istikrara kavuşacağını varsayması herhalde beklenemez. Hele dışsal şokların istikrarı tehdit etmesi olasılığının arttığı bir dönemde... Merkez Bankamız da bu konudaki duyarlığını hem dile getirmekte hem de eylemleriyle bunu göstermektedir.

 

Banka neden eleştiriliyor?

Bu durumda, Merkez Bankası Başkanının kimliğinde, izlenen para politikasını eleştirenler ne söylüyor olabilirler? Dedikodu niteliğinde olanlar bir tarafa bırakılırsa iki farklı eleştiri akla gelebilir.

1) Faiz oranları daha düşük olursa, “kendi durumlarının” daha iyi olacağını söylüyor olabilirler. Bence, bu görüşü savunanlar nesnel olarak haklı olabilecekleri gibi böyle bir istekle ortaya çıkma hakları da vardır. Nedense, bunu söylemek ülkemizde ayıp sayılıyor. Ancak, bu durumda faizlerin düşürülmesinin olası iktisadi etkilerinden doğan maliyetinin de hesaba katılması gerekiyor. Burada ilginç olabilecek bir konu da, Merkez Bankası’nın faizleri bugün durumdan şikayet edenleri ikna edecek derecede düşürmesinin fiyat istikrarı ve bekleyişler üzerindeki etkisinin ne olacağı. Bugün faizleri düşürmenin fiyatı yarın çok daha yüksek faizle karşılaşmak ise, bu isteği ileri sürenlerin de, kendi “kişisel çıkarları açısından” bir defa daha düşünmelerinde yarar var.

2) Daha düşük faiz oranlarıyla enflasyonu düşürmede aynı sonuca ulaşılabileceğini ileri sürüyor olabilirler. Bunun anlamı, Türkiye’nin enflasyonu düşürmek için izleyebileceği bir başka yolun var olduğu ve bu yolda faiz oranının daha düşük olacağıdır. Böyle bir yolun özelliklerinin neler olduğu, bugünkü duruma göre neler değişirse bu yol üzerinde ilerlenebileceği açıklığa kavuşturulursa, bunun ciddiye alınıp tartışılmasında yarar var. Ancak değindiğim nokta önemli: Böyle bir yol varsa bile bu yolda değişik olacak olan sadece faiz oranı değildir. Başlangıç koşulları ve/veya karar alıcıların davranışlarının değişmesi gerekir. Örneğin, birden kaynak bulup kamu iç borcunda önemli düşme sağlarız ve özel kesimin de hiç olmazsa borçlanma oranının artırmamasını sağlarız. Hükümet de kamu reformunda ciddi olduğunu gösterecek uygulamalara başlar. Bu arada faiz dışı fazlayı da artırır...

Eğer “Yok canım, işi abartmanın alemi yok. Sadece faiz oranları düşürülerek bu iş sağlanabilir” deniyorsa, bu bana hiç de ikna edici gelmiyor. Böyle bir yol var da Merkez Bankası niçin bunu bulamıyor? Üstelik, bir merkez bankacının, faizleri yüksek tuttuğu için eleştirileceğini bilmesi için Sayın Serdengeçti gibi 25 yıllık deneyim sahibi olması da gerekmiyor. Lisans öğrencileri bir dönemde bunu gayet iyi anlıyorlar. Merkez bankacıların kendilerine kızılmasından hoşlanan insanlar oldukları söylenemez. Onlar, sadece, kendilerine kızılmasına tahammül eden insanlardır. Ama birilerinin kalkıp, en azından Merkez Bankası uzmanlarının yaptıkları teknik düzeyde bir çalışma yapıp, daha düşük faiz düzeyinde aşağı yukarı aynı biçimde enflasyonu düşürmeyi sağlayacak bir almaşığın olabileceğini gösterebilirlerse, hep beraber öğreniriz. O zaman da Merkez Bankası’na bu yolu niçin bulamadığını sorarız.

 

Bütçe açığındaki artış gelecek yılda da sürecek 26.09.2005  

Bütçe açığı rakamı, bundan sonra yükselecek. Ama bu yükselişin yıl sonu için yapılan öngörüleri alt üst edecek düzeye varacağını sanmıyorum. Gelecek seneyi ise merak ediyorum doğrusu. 

Doğrusu uzun bir yaz geçirdik. Bununla günlük işlerimizden uzaklaşmayı, düş kurmayı, başka sorunlarla uğraşıp beynimizi dinlendirmeyi kastediyorum. Bayan Merkel’in seçimi kazanması durumunda Avrupa’nın tavrının ne olacağıyla uğraştık. 3 Ekim üzerine çeşitlemeler, Katrina kasırgasının ABD ekonomisi yoluyla dünya dengeleri üzerinde etkisi üzerinde alıştırmalar yaptık. Yaz düşlerimizin ortak yönü, bizim dışımızda olan bir şeylerin (Merkel, Avrupa Birliği, Katrina Kasırgası) bizi nasıl etkilediğine bakıp, hayıflanıp ya da sevinmemizdi. Ama yaz bitti. Sorunlarımızın, zamanın doğal etkisi dışında, değişmediğini görüp, kendimizi biraz güzün hüznüne alıştırma zamanı geldi. Bunu kendimizi bunalıma sokarak da yapabiliriz, bahçemize düşen yaprakları toplayıp, güz renklerinden tat alarak da...
Özetle işimize bakalım. Kamu kesiminden başlayalım. Bütçe verileri ne gösteriyor? TEPAV/EPRI bir süredir aylık olarak Mali İzleme Raporları yayınlıyor. Bu kaynakta Maliye Bakanlığı ve Hazine Müsteşarlığı tarafından açıklanan bütçe bilgileri ele alınıyor ve yorumlanıyor. Çok yararlı bir katkı olduğunu düşünüyor ve yararlanıyorum. İlgilenenlere salık veririm (http://www.tepav.org.tr).

Bütçe harcamaları reel olarak düşmüş
Bütçeye ilişkin son bilgiler ağustos ayına ilişkin. Bütçe harcamaları, ağustos ayı sonu itibariyle bir yıl öncenin aynı ayına oranla yüzde 3.5 fazla. Bütçe harcamalarında bu yıl öngörülen artış (geçen yılın gerçekleşme rakamlarına oranla) yüzde 11. Demek ki, harcamalar öngörülenden çok daha az artmış. Hatta dönemin enflasyonunu da hesaba katarsanız, reel olarak düşmüş bile.
Hükümet harcama artırıcı isteklere nasıl direnmiş acaba? Ya da direnmiş mi? Bu sorulara yanıt verebilmek için bütçe harcamalarının alt kalemlerine bakmak gerekiyor. Faiz dışı harcamalara baktığımızda artış yüzde 23.5. Bu 2005 yılı için öngörülen artıştan (yüzde 18.5) oldukça fazla. Pek direnç olmuşa benzemiyor. Hükümetin harcama artırıcı isteklerin peşine takıldığını söylemek belki haksızlık olur ama bu isteklerin karşılıksız kaldığı da söylenemez. Sonuç olarak, bütçe harcamalarındaki artışın düşük kalmasına yol açanın faiz harcamalarındaki azalma olduğu anlaşılıyor. Nitekim yılın ilk 8 ayında bu kalem bir yıl öncenin aynı dönemine göre yüzde 20.2 azalmış. Oysa yılın tümü için bütçede faiz harcamalarının değişmeyeceği öngörülmüş. Bu da ekonomide istikrarı sağlama yolunda ciddi adımlar atılmış olmasının ödülü. Ama iki noktanın da altını çizelim. Bu ödül her yıl verilmiyor, hata yapılınca da hemen geri alınıyor.
Ancak aklıma takılan bir soru var. Neden bütçenin faiz harcamaları kaleminde öngörülen artış ile gerçekleşen arasında bu kadar fark var? Herhalde Hazine Müsteşarlığı bu yıl ne kadar faiz ödeyeceğini tahmin edebiliyordur. İhtiyatlı olmak için bir pay bırakıldığını düşünsek bile bu kadar fark olmaması gerekir. Akla gelebilecek bir nokta, 2004 ve 2005 yılında faiz harcamalarının yıl içinde dağılımı arasında fark olabileceği. Gerçekten de böyle bir durum var. 2004 yılında ocak-ağustos döneminde bütçede öngörülen faiz ödemelerinin yüzde 71.8i yapılmış. Oysa 2005 yılının aynı döneminde bu oran yüzde 57.3. Demek ki, önümüzdeki aylarda faiz harcamalarının düşük kalmasının toplam harcamalar üzerindeki etkisi azalacak demektir.
Faiz dışı harcamaların yıl içinde dağılımı açısından 2004 ve 2005 yılları arasındaki fark görece daha az. 2004 yılında ilk sekiz ayda yapılan harcamalar toplamın yüzde 57.7’si iken 2005 yılında bu rakam yüzde 60.1 e yükselmiş.
Yıllık artış hedefinin epeyce üzerinde artış gösteren kalemlerden ilki “Mal ve Hizmet Alımları”. Bu kalemde yüzde 15 artış öngörülürken, yılın ilk sekiz ayındaki artış miktarı yüzde 40 dolaylarında olmuş. Bu harcama kaleminin detayına bakıldığında da önemli bir değişiklik görülmektedir. 2004 yılının ocak-ağustos döneminde, bu baslık altında yapılan harcamaların yüzde 10.4’ü “Sağlık Hizmetleri”ne yönelirken, bu oran 2005 yılının aynı döneminde yüzde 21’e yükselmiş. Bu kalemde toplam ödeneklerin yaklaşık yüzde 74'ü ise yılın ilk sekiz ayında kullanılmış. Hızlı artış gösteren diğer bir kalem ise “Sermaye Giderleri”dir. Bu kalemde yüzde 26 artış öngörülmüşken ilk sekiz aydaki artış hızı yüzde 64.4 olmuş. Ancak bu kalemde de ağustos sonuna kadar olan dönemdeki kullandırımın toplam içindeki payı geçen yıldan 10 puan daha fazla. Dolayısıyla bu kalemdeki artışın bir kısmı harcamaların zamanlanmasındaki farklılıktan kaynaklanmaktadır. “Sermaye Giderleri” başlığı altında yapılan harcamaların yüzde 82'sinin “Müteahhitlik Giderleri” alt kaleminden kaynaklandığını da belirteyim.
Benzer bir durum “Sosyal Güvenlik Kurumlarına Yapılan Cari Transferler”de görülmektedir. Ocak-ağustos dönemi bütçe harcamalarının dörtte birini oluşturan bu kalemdeki artış hızı yüzde 22.6 olup, bu bütçede yılın tümü için öngörülen artış oranının (yüzde 13.8) epeyce üstündedir. Bu kalemde de yıl boyu yapılması planlanan harcamaların ocak-ağustos dönemine düşen kısmında geçen yıla (yüzde 66.1) oranla 2005’de (yüzde 71.2) bir artış görülmektedir. Ancak, bu kalemdeki harcamaların “Sermaye Giderleri”nden bir farkı var. Bu kalem iktisat politikası yapımcısının denetiminde değil, çünkü kamunun üstlendiği yasal yüklenimler söz konusu. Dolayısıyla, bu kalemdeki artışın kalıcı olması olasılığı yüksek. Üstelik bu durum sadece söz konusu kalem ile sınırlı değil. Bütçe harcamalarının yaklaşık yüzde 80'i iktisat politikası kararlarına karşı duyarlılığı düşük kalemlerden oluşuyor. Yani iktisat politikası yapımcısı, reform niteliğinde düzenlemelere gitmedikçe, bu harcamaların artış oranını belirleyebilme durumunda değil.
Bütçe gelirlerinde ocak-aralık 2005 dönemindeki artış yüzde 20.3 olmuş. Ulaşılan 126.4 milyar YTL toplam bütçe geliri düzeyi 2005 için beklenen gelirlerin yüzde 67.4ü. Bu oran geçen yılın oranından (yüzde 68.1) pek farklı değil. Burada dikkati çeken nokta, vergi gelirlerinin yaklaşık yüzde 30'unu oluşturan “Gelir, Kâr ve Sermaye Kazançları üzerinden Alınan Vergiler”deki artış oranının yüzde 16'da kalması. Buna karşılık, toplam vergi gelirlerinin yaklaşık yüzde 45'ini oluşturan “Dahilde Alınan Mal ve Hizmet Vergileri”ndeki artış oranı yüzde 25.1 artmış. Bu artış da büyük ölçüde “Petrol ve Doğal Gaz Ürünlerine İlişkin Özel Tüketim Vergisi”nden kaynaklanıyor. Sözün kısası, bütçe harcamalarında sözünü ettiğim katılık, bütçe gelirleri için de söz konusu.
Bütçe açığı rakamı, bundan sonra yükselecek. Gerçi bu yükselişin yıl sonu için yapılan öngörüleri alt üst edecek düzeye varacağını sanmıyorum ama hane halkına yapılan “Tarımsal Amaçlı Transferler” ve “Sosyal Amaçlı Transferler” gibi iktisat politikası kararlarıyla etkilenebilecek harcamalara ilişkin soruların artmasına yol açacağını tahmin etmek zor değil. Gelecek seneye gelince… Görülen o ki, sözünü ettiğim katılıklar biraz daha artacak. Peki o zaman ne olacak? Reformlara mı ağırlık verilecek, mali disiplinden taviz mi verilecek? Bilmiyorum, ama merak ediyorum doğrusu.

 

Ömer Madra: Bugün konumuz sağlık harcamaları. Özellikle ABD’de, Bush’un açıkladığı yeni bütçe tasarısından sonra, başta sağlık olmak üzere bir çok sosyal harcamadan kısıntı yapılacağı, buna karşılık da büyük ölçüde savunma masraflarının arttırılması yoluna gidileceği gibi bir haber vardı. İstersen biz de bu konuda devam edelim.

 

Hasan Ersel: Ama keyfini kaçıracağım.

 

ÖM: Neden?

 

HE: Biz yaşta olanları rahatsız edici bir şey söyleyeceğim.

 

ÖM: Hazırım!

 

HE: Önce işin iktisadı ile uğraştığımı söyleyeyim. Sözüme bir başka saptama yaparak başlayacağım. Bence 20. yüzyılın en büyük iktisatçısı Kenneth J.  Arrow’dur. İktisada yaptığı katkı neredeyse sayılamayacak kadar çoktur. Üstelik bu katkılar çok alana yayılmıştır. Kendisi de yeni alanlar yaratmıştır. İktisadın uygulanabileceği ve daha evvel gelişmemiş alanlar. Bunlardan bir tanesi “Toplumsal Tercihler Kuramı”dır. Demokrasi, oy verme ve bunların kaynak dağılımını nasıl etkilediği hep onun açtığı yoldan ilerleyenlerin bize kazandırdığı çalışmalar. Arrow’un oluşmasına öncülük ettiği alanlardan bir başkası da  sağlık iktisadıdır. Sağlık iktisadını da bugünkü haliyle kuran, Kenneth Arrow’un bundan 42 yıl önce yazdığı bir tek makaledir. (K.J. Arrow: Uncertainity and the Welfare Economics of Medical Care, American Economic Review, Vol. 53, 1963, s. 941-73). Arrow, “Piyasa bu işi ne kadar çözebilir? Piyasa çözmediğinde nasıl kurumlar oluşturulması gerekir? Onlarda hangi sorunlar çıkar?” gibi sorulara yanıt aramış bu yazısında. İleri düzeyde yazılmış ama çok yol gösteren bir makale. O makale üzerine yapılan bir sempozyum iki yıl önce kitap halinde yayımlandı.

 

Aradan bu kadar yıl geçmesine rağmen makale yaşıyor ve yol gösteriyor. Bu olay çok ciddi. Herkesin de sorunu, çünkü işin içinden pek çıkılamıyor.

 

Amerika’yı da doğru anlamak için bazı rakamlar vereyim, sonra da Türkiye’den rakamlar vereceğim, o zaman moraliniz daha çok bozulacak. Amerika 2004’te sağlık için 1.9 trilyon dolar harcamış. Bu ABD’nin GSYH’sının %16’sı.

 

ÖM: Bir yıl içinde mi?

 

HE: Evet, 2004 yılı. Amerika’daki durumu anlamak için bu rakama çok dikkat etmek lazım, 2004 yılı için karşılaştırmalı bilgi yok. Ama 2003 yılı OECD istatistiklerinden çıkardım. Bu nedenle  2003 yılı ile devam edelim, 2003’te Amerika sağlık için GSYH’sının %15’i kadar harcama yapmış, yani 2004’teki %16 istisnai bir şey değil. 2003’te aynı oranın OECD ortalaması %8.6, Amerika OECD ortalamasının iki katı kadar harcama yapıyor. Amerika’yı OECD içinde en yakından izleyen ülke İsviçre, o da %11.5. Demek ki Amerika’da sağlık harcaması yapılmıyor diye bir şey yok, çok yapılıyor.

 

İkinci noktaya geçeyim. ABD’deki sağlık hizmetlerinin finansmanı özel kesime yıkılmıştır, diye bir izlenim var, doğrusu bende de vardı; ilk bakışta da öyle gözüküyor. ABD’de kamu tarafından finanse edilen sağlık harcamalarının toplam içindeki payı %44. Bu OECD ortalamasının iyice altında: OECD’de %72.1. Ama Amerika’da kamu kesiminin yaptığı harcamaların GSYH’a oranı %6.6, bu ise OECD ortalamasının üstünde. OECD ortalaması %6.2. Gerçi bu oran Almanya’da %8.7, Fransa’da %7.7, İsveç’te %7.8... Yani ABD’nin oranı onların altında.

 

Türkiye’den bahsedeyim mi?

 

ÖM: Lütfen.

 

HE: 2003 OECD rakamlarına göre Türkiye’deki sağlığa ayrılan toplam harcama GSYH’nin %6.6sı; yani OECD ortalamasından 2 puan düşük. Türkiye’de kamunun sağlık harcamaları içindeki payı da  %62.9. Anımsatayım, OECD ortalaması 72.1 idi., Yani Türkiye’de kamunun payı da düşük. Böyle olunca da kamunun sağlık harcamalarının GSYH’a oranı %4.6 tutuyor; bu da Avrupa ortalamasının altında. Öyle gözüküyor ki, Türkiye’de sağlık sistemi hem Amerika’dan hem OECD ortalamasından daha fazla özel harcamaya dayanıyor.

 

ÖM: Yani özel sektör ağırlıklı?

 

HE: Evet. Bir de tabii adam başına harcamayı dolar olarak ölçünce Türkiye’de çok düşük. Ama bu normal.

 

ÖM: Mesela İsveç ele alınırsa, sağlık bütçesinin %75’ini devlet karşılıyormuş, sağlık sigortası olmayan da hemen hemen hiç kimse yokmuş. Amerika’da ise devletin payı %44 demiştin, 45 milyon insanın da sağlık güvencesi yokmuş. Tuhaf bir durum var.

 

HE: İsveç konusuna biraz dikkatli bakmak gerekiyor; çünkü İsveç en iyi durumda gözükmüyor, Almanya İsveç’ten çok daha iyi durumda. Yalnız, İsveç’in olayı özel olarak ciddiye aldığı biliniyor. Ama rakamsal açıdan, devletin katkısı açısından bakılınca Almanya daha yüksek harcamış gözüküyor; GSYH’nin % 8.7si.

 

Amerika’daki sistem Avrupa’dan farklı. Konu iyilik ve kötülük değil de sistem farkı. Amerika’da sağlık finansmanında işverenin yaptığı ödemeler yoluyla sağlanan sigorta önemli yer tutuyor. Siz bir işe giriyorsunuz, işveren sizi sigorta ediyor. Avrupa sisteminde ise, temelde toplumsal sağlık sigortası içerisinde kamu tarafından sigorta ediliyorsunuz.

 

Amerika’da işveren yoluyla sigorta etmek eskiden kurulmuş bir sistem. Amerika’da 174 milyon kişi, sağlık sigortasını işveren yoluyla elde etmiş durumda. Yalnız işveren de bunun karşılığında vergi indirimi alıyor. Yani kamu kaynakları da öyle geliyor. 27 milyon kişinin bireysel sağlık sigortası var, yalnız burada vergi avantajı yok Amerikan sisteminde. Kamuda ise iki tane sağlık sigortası kurumu var, bir de MEDICARE 40 milyon kadar yaşlı ve sakata bakıyor. MEDICAID ise 38 milyon fakire bakıyor. Bunları ekleyince benim hesabıma göre 46 milyon kişi sigortasız kalıyor. Burası ilginç, çünkü gelişmiş ülkelerde –herhalde Amerika’yı da başkaları ile karşılaştırmamak lazım- İngiltere, Almanya, İsveç, vs. böyle bir olay yok.

 

ÖM: Yani Türkiye’nin mevcut nüfusunun 2/3’ü kadar insan tamamen sigorta kapsamı dışı kalmış oluyor?

 

HE: Evet. Amerika’da çok garip bir durum var, eğer herhangi bir Amerikan vatandaşı ile konuşursanız sağlık sisteminden bir şikâyeti vardır. Ya kendi başına gelen ya komşusunun başına gelen bir şeyden dolayı, yani “işler iyi gitmiyor” fikri yaygın. Ama ABD dünyada belki sağlık hizmetine en fazla kaynak ayıran ülke. Dolayısıyla acayip bir israf olması lazım. Nitekim Amerikan kaynakları, (Amerikan bilim adamlarının yaptığı çalışmalar -artık Irak olayından sonra ABD’de resmi kaynaklara güvenmek biraz zor oluyor; ama bilim adamlarına güvenebiliriz tabii) %30 kadar israf olduğunu tahmin ediyorlar. Bir acayiplik var bu sistemde. İşin ilginç tarafı, federal hükümetle ilgili olarak yapılan projeksiyonlar 2020 yılında sağlık hizmeti için yapılan harcamaların şimdikinin 2 katına çıkacağını tahmin ediyorlar. Bunun bir nedeni de “baby boom”, İkinci Dünya Savaşı sonrasında nüfus artışı olmuştu. O zaman doğanlar şimdi yaşlandılar... Dolayısıyla ciddi bir sorun var, şimdi işverenler de artık bu kadar sağlık taahhüdü altına girmek istemiyorlar, pahalı bir mekanizma. Kamunun da kaynağı yok. Var da mı yok o ayrı bir konu. Yani “silaha var buna yok” denebilir. Ya da yok.

 

ÖM: Silaha 500 küsur milyar ayrılmış...

 

HE: Neyse, orada bir sorun var. Tabiatıyla orada yapılabilecek bir şeyler olabilir. Bu durumda Beyaz Saray’dan bir açıklama geldi, önümüzdeki 5 yıl içinde MEDICARE için (yaşlılara ve sakatlara sunulan sağlık sigortası) ayrılan kaynaklar 36 milyor dolar kısılacak. Bütün bunlar bir tutarsızlıklar bütünü gibi gözüküyor, yani çok para harcıyor, sigortasız sayısı acayip yüksek, para yetmiyor, ama alınan tedbir parayı kısmak!!!

 

Amerika’da işlerin kötü olduğunu söyleyince orada kötüymüş diye duramıyoruz. Onun için, başta Arrow ve sağlık iktisadından söz ettim, çünkü Avrupa’da da işler pek iyi gitmiyor, gitseydi İngilizler uçaklara binip buraya gelip tedavi olmaya kalkışmazlardı. Orada da bir sorun var, öbür taraftan yaklaştığımızda ciddi bir sorun var.

 

Arrow’un getirdiği büyük katkı bu. “Bu sağlık hizmeti ne cins bir maldır diye bir bakalım” diyor. Bu bizim bildiğimiz elma-armut gibi bir şey midir? Değildir. Benim canım elma istiyorsa gider alırım, fiyatına bakarım, eğer canım çok istiyorsa çok para verip alırım. Benim elma yememden de başkasıyla ilgili bir sorun çıkmaz. Ama sağlık hizmetini alıp almamak konusunda benim kişisel kararım seni etkileyebilir. Yani durup dururken sen hazırlanıyorsun Perşembe sabahı Hasan’la görüşeceğiz diye, ben de sağlığımı boş verdiğim için daha evvel ilaç alıp geçebilecek bir rahatsızlıktan kurtulamıyorum ve hastaneye düşüyorum. Program aksıyor, senin de canın sıkılıyor. Ya da hasta olarak oraya gelip seni de hasta ediyorum. Sana, diğer insanlara olan etkileri pek hesaba katamam. Kötü niyetimden dolayı değil de normalde parayı ben vereceğim, doktora gitmesem de olur diyebilirim. Ama benim sağlığımın senin için bir değeri var, çünkü senin işini bozabiliyor. Bu tür özelliği olan mallara “erdemli mallar” (merid goods) deniyor, bu mallar söz konusu olduğunda; yani bir malın tüketiminden sadece onu tüketen değil başkaları da etkileniyorsa, piyasa mekanizmasıyla etkin sonuç almak zor olur. Bu Arrow’un bulduğu önemli prensiplerden bir tanesi. Arrow “böyle bir özellik varsa bu işe dikkat etmek lazım. Piyasa mekanizmasını burada kullanmakta yarar vardır, ama sınırına da çok dikkat etmek lazım, çünkü bu çok özelliği olan bir maldır” diyor. Böyle bakınca ortaya bir çok sorun çıkıyor. Örneğin bilgi sorunu: Bakışımsız (asimetrik) bilgi sorunu burada da var: Hastanın bilgisi ile doktorun bilgisi arasında çok büyük fark var, o bilginin ötekine aktarılması da çok zor.

 

ÖM: Özellikle fonlamalar söz konusu olunca müthiş bir skandali de George Monbiot ortaya çıkartmış, küçük ama acayip bir şey. Bir kuruluş mesela, sigarayı bırakma gününde, “sigara aslında iyidir” vs. diye yayınlar yapılmasını sağlamış büyük paralar vererek gazetelere, ve bu BBC’ye kadar giden bir şey. Böyle şeyler de oluyor, kimden aldın parayı? Bilim adamına sormak gerekiyor.

 

HE: Demek ki bu sağlık hizmetleri piyasasında bir müşteri ile sunan arasında bilgi eşitsizliği problemi var, bir saydamlık problemi var, bir rekabet problemi var. Rekabetçi bir ortam mı bu? Rekabetçi mekanizmanın çalıştığı bir dünyaya mı benziyor? Aslında böyle olmuyor, yani orada bazı kurallar var. Örneğin reklam yasağı var. Bu tür olaylara dikkat etmek gerekiyor. Peki “piyasayı tamamen silelim, piyasa da olmasın” denilebilir mi? Bu tip denemeler oldu fakat başarısız oldu. The Economist’de bir yazı var; son 30 yılda, tıpta 10 tane, devrim sayılabilecek önemli atılım olmuş ve bunların hepsi Amerika’da olmuş. Ona da dikkat etmek lazım, piyasanın da getirdiği bir dinamizm var. Orada pozitif bir taraf var, dinamizm var ama bir de çok olumsuz bir taraf var, açıkça denkser değil, eşit davranmıyor, davranamıyor. Paran varsa oluyor, paran yoksa olmuyor.

 

Amerikalılar bunun farkında değil mi? Bal gibi farkındalar. Buna çare aramıyorlar mı? Evet arıyorlar. Daha 1940’larda, Başkan Truman, ulusal sağlık sigortası getirme girişimini başlatmış ve başarısızlıkla sonuçlanmış. 1970’lerde Edward Kennedy bu meseleye el atmıştı, o da başarısızlıkla sonuçlandı. 1993’te Hillary Clinton çok önemli bir tasarı ile ortaya çıktı, o da kabul edilmedi. Şimdi Bush yönetimi (biraz da itibar kazanabilmek için diye yorumlanıyor) bu konuya el atmış. Ama diyorlar ki, “bu da pek bir şey yapamayacak.”

 

Ancak bu defa enteresan bir şey var, daha evvelkilerin hepsi, yanlış anımsamıyorsam bir ulusal sağlık sigortası sisteminin oluşturulmasına yönelikti. Bush’unki ise “piyasaya dönelim” biçiminde. Bu 36 milyar dolarlık kesinti mantıkla ilgili bir şey. Orada çok büyük israf var, bunu piyasaya bırakırsak, kişiler kendi sağlık harcamalarından daha sorumlu hale gelirlerse israf düşer. Argüman da bu kadar basit. Yani benim cebimden para çıkınca, “ya doktorcum, niye bana 30 tane ekstra test yaptırıyorsun?” derim. Para cebimden çıkmıyorsa sesim çıkmaz. Sağlığın finansmanının en önemli tarafı bu, parayı ne doktor veriyor ne hasta veriyor, tarafların dışında üçüncü şahıs veriyor, yani işveren yoluyla sigorta veriyor ya da kamu veriyor. Dolayısıyla her ikisinde de maliyeti düşürmek için bir sebep yok. Üstelik Amerika’da bir de “tıbbi hata yaptın” diye bir dava açıyorlar ya, bu nedenle doktor, daha hasta uzaktan gelip “gözüm seğiriyor” dediği anda “ayak baş parmağından itibaren bir test edelim de, ne olur ne olmaz” diye işe başlıyorlar.

 

Yeni görüş, maliyeti biraz daha kişiye yüklersek, o zaman bu kontrol edilir. Bir tane kitap çıkmış, güzel de bir adı var: Healthy, Wealthy and Wise (Sağlıklı, Zengin ve Akıllı), AEI Publiction, 2005. Bu kitapta bu savunuluyor, biraz da hesaplar yapmış “tasarruf sağlanacak” vs. deniyor. İlk bakışta doğru gibi görünüyor değil mi? Benim cebimden para çıkacaksa uyanık olurum, anlamaya çalışırım. Oysa şu anda Amerika’da her harcanan 6 dolardan 1 doları kişinin cebinden çıkıyormuş.

 

Sağlık bilimcilerinin bu görüşe bir eleştirileri var: Benim cebimden para çıkacaksa mümkün olduğu kadar doktora az görünmeye çalışırım, bu da koruyucu hekimlik açısından çok olumsuz bir sonuç yaratabilir. Halbuki ta eskiden beri yapılan çalışmalar gösteriyor ki, koruyucu hekimlik hastalıkları başlangıcında yakalama imkânı verdiği için toplam maliyeti çok düşürüyor. Tabii daha da önemlisi hasta çektiklerinden kurtuluyor, ciddi olaylarla, ölüm tehlikesi ile karşılaşmıyor.

 

Anladığım kadarıyla yeni önerilen sistem bunun etkisinin o kadar fazla olmayacağını düşünüyor ve kişisel katkının artırılmasını istiyor.

 

ÖM: Yalnız burada hemen akla gelen bir şey var; ABD’de mesela yoksulluk sınırı altındaki nüfus Avrupa’ya oranla çok daha yüksek: %17. Bunlar herhangi bir bireysel harcama yapacak durumda gibi gözükmüyorlar. Böyle de bir problem çıkabilir.

 

HE: Kitaptaki önerilerde, bir iki mekanizma var: Örneğin vergi teşvikini bireysel sağlık sigortasına da yaygınlaştırıyor. Bir de “fakirlere destek de verelim” diyor. Oradan bir hesap çıkartmış. Yani bir şeyleri hesaba katıyorlar, ama özdeki nokta çok önemli: Bu yol insanları daha akıllı hareket ettirip, maliyete duyarlı mı kılacak, yoksa maliyetten korkup ilerideki bir sağlık problemin çıkışını önceden haber almak zahmetine katlanmayacak veya onu külfetli mi görecek? Çünkü ülkemizde görüyoruz, örneğin genç insanlara ek emeklilik sigortası teklif ettiğiniz zaman “boş ver, paraya bugün ihtiyacım var” diyor.

 

ÖM: Ben de bunu kastetmiştim, yoksulluk sınırının altında yaşadığı zaman pek bunlara bakacak hali olmayabilir insanların.

 

HE: Tabii orada çok ciddi bir soru var, çünkü sağlık iktisadı gibi bir alanın, denkserliği, eşitlikçiliği dışarıda bırakması mümkün olmayan bir alan olması lazım.


ÖM: Aynen öyle.

 

HE: Zaten Arrow da bunu baştan itibaren söylemiş, benim bildiğim de, bu konuda yazan ve aksini söyleyen kimse yok. O yüzden, sistemde bu kadar büyük eşitsizlik varken buraya geçmek, çok daha olumsuz olabilir. Onu düzeltmek de sadece sağlık primleri ile yapılacak bir şey değil, “niye yoksullar var?” diye sorulması lazım.

 

ÖM: Bence de o soruyu sormak lazım.

 

HE: Ben şöyle düşünüyorum, bizim ülkemiz açısından olaya baktığımız zaman olayı biraz hafife aldığımız kanısındayım. Türkiye’de sağlık iktisatçıları tabii var, onlar da çalışmalar yapıyor ama popüler tartışma düzenimiz “yolsuzlukla” sınırlı. Tüm bu karmaşık olay, karar almanın zorluğu, insanlara iyi ve kaliteli hizmet sunmak, o kaliteli hizmetin eşit dağılımını sağlamak, vs. gibi son derece karmaşık bir problemi, biz yolsuzluk kelimesi içerisinde sıkışmış bir alanda tutuyoruz. Halbuki bunu biraz yaymak lazım. Hastaneler devlette mi olsun, özelde mi olsun? “Devlette olsun” diyoruz ama rakamlara göre özel sağlıkla işlerimizi halletmiş görünüyoruz. Ayrıca benim tahminim, -bunu ispat edemem tabii- özel sağlık harcamaları istatistiklerde göründüğünden daha da fazladır. Mesela eczaneden bir ilaç alıyorsunuz, öyle verilebilen ilaçlar var, yani hepsi reçete ile olmuyor değil mi?

 

ÖM: Onlar da gözükmüyor.

 

HE: Evet, anketlerde yakalanabildiği kadarıyla artık. Böyle bakınca Türkiye’de biz bunu özelleştireceğiz, ama bu konunun en önde gelen bilim adamları da piyasa ile bu işin yürümesinde çıkabilecek sorunlar üzerine yazmışlar hep. Şunu demiyorlar, “efendim bunu devlet yaparsa harika yapar” demiyorlar ama “bir yerde bir şekilde bu işi dengelemek, bir şeyler yapmak lazım, aksi halde bundan sorun doğar” diyorlar. Bence burada ciddi bir konu var. www.acikradyo.com.tr/default.aspx?_mv=a&aid=13126&cat=4

 

(9 Şubat 2006 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)