European Business dergisinde Avrupa Parlamentosu'nun İngiliz milletvekillerinden Daniel Hannan’ın bir makalesi var. Başlığı “İmparatorluğun Sonu”. İngiltere euro geçmeyen sayılı Avrupa Birliği (AB) ülkelerinden bir. Herkesin euroya geçtiği dönemde İngiltere’de de kamuoyunun önemli bir bölümü euroya geçilmesinden yanaydı. Anketlerde büyük bir çoğunluk euroya geçilmesinin zaman meselesi olduğunu belirtiyordu. Şimdi gelinen noktada ise euroya geçiş fikri artık İngilizler için çok uzak. Euroya geçmek bir yana İngilizler sterlin banknotların ve madeni paraların gelecek 20 yıllık dönemde hangi dizayna sahip olacağını belirlemeye çalışıyor. Sadece İngiltere değil, Avrupa Birliği’nin esaslı üyelerinden olan Danimarka ve İsveç de euroya geçmedikleri için çok mutlular. Bu mutluluk euroya geçenlerin durumunun geçmeyenlere göre kötü olmasından kaynaklanıyor. İtalya gibi bir zamanlar parasının değerini düşük tutarak dünya pazarlarında hakimiyet kuran ülkeler şimdi bu esneklerini kaybetmenin şokunu yaşıyorlar. Bir zamanlar İtalya’nın yaptığını ise şimdi Çin yapıyor. İşte böylesine bir ortamda, geçmişte euroya geçecek bir sonraki ülkeyi tahmin etmeye çalışan Avrupalılar şimdi eurodan ilk kim çıkacak sorusuna yanıt arıyorlar. Hannan’ın tahmini euroyu ilk terkedecek ülkenin İtalya olacağı yönünde. 

Hannan tartışmayı daha da öteye götürmüş ve sadece euroyu değil AB’yi sorgulamış. Ona göre AB’nin devamını hararetle savunanlar şu anda yaşı 50-60’larda olan orta sınıf Avrupalılar. Gençler birliğe karşı çünkü kıtasal bir güç yaratma fikri onlara göre 1950’lerden kalma eski moda bir düşünce.Oysa onlara göre küçük devletler daha başarılılar. Bu kanıyı destekleyen örnekler ise oldukça fazla. Singapur Malezya’dan, Hong Kong Çin’den, Monako Fransa’dan daha başarılı. Avrupa’da ise küçük İsviçre dev Avrupa Birliğine göre daha iyi  durumda. Böyle bir manzarayı gören gençler, özellikle 25 yaşın altındakiler, birlik olmanın getireceği faydalara çok inanmıyorlar.

 

Birliğe inanç zayıfken euroya kim inanır?

Eurodan çıkmak çok kolay bir şey değil. Belki de girmekten daha da sancılı olacak. Ama bu tartışmalar bir kere başladı. Hannan yazısında bir zamanlar euro fikrini hararetle savunan eski İngiliz maliye bakanı Kenneth Clarke gibi politikacıların bile euro’nun bir hata olduğunu söylediklerine dikkat çekiyor.

Avrupa Merkez Bankası'nın faiz artırımı bu süreci nasıl etkiler? Herhalde olumsuz etkileyecek. Son üç ayda iki defa faiz artıran Avrupa Merkez Bankası muhtemelen yıl içinde iki ya da üç faiz artırımı daha yapacak. Bu artırımlar euronun güçlenmesine ve dolayısıyla ihracat sektörlerinin işinin zorlaşmasına neden olabilir. Diğer bir kaygı ise yüksek faizin büyüme ve istihdama olan olumsuz etkisi. Önümüzdeki dönemde büyüme ve ihracat kaygılarının artması euronun gerekliliğinin üye ülkelerin halkları tarafından daha da fazla sorgulanmasına yol açabilir.

http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=36735&KOS_KOD=11


 

 

 

AKP Hükümeti "bizim kesim" tarafından genelde sıkı eleştirilir. Ama yapılanlara baktığımızda biz bu hükümetin geçmiş örneklere kıyasla daha kötü bir performans sergilendiğinden emin değiliz. Bu yazıda Türkiye'nin önemli bir gerçeğine işaret etmek istiyoruz. Bunu da İsrail Merkez Bankası Başkanlığı ile ilgili olarak başımızdan geçen bir olayla yapacağız...

İsrail yöntemi
İsrail koalisyonlarla yönetilen bir ülke. Koalisyonların bir zaafı milletvekillerinin zaman zaman yeni harcamalar konusunda baskı yapması ve bunda da başanlı olması.

Böyle popülist harcamalar bütçe disiplinini her an bozabiliyor. Merkez Bankası başına getirilen ünlü ve bağımsız bir kişi burada dolaylı bir bekçi rolü oynayabiliyor.

İşte bu nedenle İsrail'de epeydir bir gelenek oluştu. Merkez Bankası Başkanlığına uluslararası ünü olan kişiler atandı.

Bu aralar İsrail ekonomisinin benzer bir bekçiye ihtiyacı yok. Ama gelenek devam etti ve son İsrail Merkez Bankası Başkanlığına eskiden IMF başiktisatçısı olan ve bizim piyasaların yakından tanıdığı Stanley Fısher getirildi.

Bu meselenin geçmişi. Şimdi yaşadığımız olaya gelelim.

Profesörler toplantısı
İsrailli profesöre Asya'da profesörler için verilen bir özel davette rastladım. Çoğunluğu Çinli olan 10 kadar öğretim üyesi bir gece yemeğine davet edilmiştik. İsrailli profesör de uluslararası ünü olan bir akademisyendi. Asya'da birkaç hafta geçirip ülkesine dönecekti.

Kendimi tanıştırdım. Önce bilinen konularda konuşmaya başladık. Hamasin Türkiye ziyareti... Hamas'ın nasıl değişebileceği vs...

Konuşma daha "teknik" konulara kaydı. "Stanley Fisher'in Merkez Bankası Başkanlığını nasıl buluyorsun?" diye sordum. Ama ben "dedikodu" beklerken İsrailli profesör bana beklemediğim bir cevap verdi.

Şans
"Stanley Fisher'in para politikalanndaki performansının ne olduğu o kadar önemli değil" dedi. "İsrail Fisher'i Merkez Bankası'nın başına getirebildiği için çok şanslı...

"http://www.vatanim.com.tr/root.vatan?exec=yazardetay&sid=&Newsid=72633&Categoryid=4&wid=7

Ben nedenini beklerken en ilginç sözler geldi. "Biz, küçük ülkeyiz. Stanley Fısher dünyanın tanıdığı, İngilizceyi ana dili gibi konuşan, ekonomiden çok iyi anlayan deneyimli bir kişi. Bizi dışanda çok iyi tanıtabilir. Bizim için çok yararlı bir sözcü olabilir. Bu bizim gibi bir ülkenin büyük ihtiyacı olan bir şey...

Çok şanslı olmamızın nedeni bu..."

Kendim duymasam inanmayacağım. Adam samimi. Dünyadaki en güçlü lobi diye bilinen bir desteğe sahip bir ülkede... piyasaların dışanda yeteri kadar tanıtlamamasından... ekonomide yapılanların gerektiği gibi anlatılamamasından korkuyor. Yetenekli bir "sözcü" buldukları için kendilerini şanslı görüyor.

Sonuç
Geçmişte Türkiye'de uluslararası camia ile çok rahat iletişim kurabilen siyasetçi ve ekonomi yöneticileri gördük. Ama günümüzde bu konuda bir zaaf olduğu sanırız kabul edilecektir. Para politikaları (özüne biz katılmasak da) büyük çapta rayına oturdu. Yeni Merkez Bankası Başkanlığına atanacak kişi burada büyük değişikliklere nasılsa gidemez.

Ama bu kişi uluslararası camia ile çok yararlı yeni diyaloglar kurabilir.

Unutmayalım ki son 2-3 yıl Türkiye açısından çok şanslı geçti. Önümüzdeki 2-3 yıl sanırız çok farklı olacak. Yeni Merkez Bankası Başkanı'nın uluslararası piyasaları çok iyi tanıması ve iyi bir diyalog kurması gerekecektir.

Merkez Bankası 2001’de yapılan yasal düzenlemeyle bağımsız hale getirildi ama bu bağımsızlığın bir sınırı var. Mesela Merkez Bankasının amaç belirlemede bir bağımsızlığı yok. Onun bağımsızlığı hükümetin tek başına ya da Merkez Bankası ile ortaklaşa belirlediği amaca ulaşmak kullanacağı araçları seçebilme noktasında başlıyor. Konuyu biraz daha açalım.

Türkiye’de şu anda dalgalı kur sistemi uygulanıyor. Bu sistemi uygulamak Merkez Bankası’nın bir tercihi değildi. Tercihi yapma yetkisi hükümette. Yani hangi kur sisteminin uygulanacağına hükümet karar veriyor. Eğer sisteme yönelik bir eleştiri ya da sistem değişikliği talebi varsa adres Merkez Bankası değil, hükümet olmalı.

Merkez Bankası'nın önceliğini belirleyen de kendisi değil. Merkez Bankası yasasına göre bankanın önceliği ve ana ödevi fiyat istikrarını sağlamak. Bu öncelikle çelişmemek kaydıyla büyüme ve istihdam politikalarına destek verebilir. Bu yasayı zamanın hükümeti hazırladı, halkın seçtiği meclis ise kabul etti. Merkez Bankasına düşen ise sadece ve sadece bu yasanın gereğini yerine getirmek. Eğer yasa ile kendisine verilen ödevi yerine getirmezse o zaman Merkez Bankasından hesap sorulmalı.

Enflasyon hedefini belirleyen de tek başına Merkez Bankası değil. Enflasyonun geçen yıl yüzde 8 ve bu yıl yüzde 5 olmasına hükümet ve Merkez Bankası ortaklaşa karar verdi. Hükümet eğer “Yüzde 8 çok düşük. Ekonomiyi bu kadar sıkmaya gerek yok, gelin şunu yüzde 10 yapalım deseydi,” o zaman enflasyon hedefi yüzde 10 olurdu.

Şimdi bunları alt alta koyup ondan sonra “Cari açık patladı, dış ticaret bozuldu, ihracatçı çöküyor. Ama Merkez Bankası uyuyor. Faizi daha hızlı indirse ve kuru 1.60-1.70 YTL’ye yükseltse bu sorunların hiçbiri olmaz” demek doğru olmaz. Şu anda faizi hızla yüzde 8-9 çekip kuru 1.70-1.80’e çekmek mümkün. Bu düzeydeki bir kur ise ihracatçının ve tekstil gibi bir çok sektörün sorunlarını kısa vadeli olarak çözmeye ya da en azından bu kesimlere nefes aldırmaya yeter. Bunu görmek için ekonomiyi hatmetmeye de gerek yok ama bu Merkez Bankasının hükümet tarafından kendisine verilen sorununu çözmeye yeter mi? O zaman yüzde 5’lik enflasyon hedefine ulaşmak mümkün olur mu? Ona bakmak lazım.

Yapılan tespitlerin hepsi doğru. Türkiye’de cari açık gayri safi milli hasılanın yüzde 6.5’i dolayında. Belki bu seviyede bir cari açığı şu anda finanse edebiliyoruz ama bu aslında yüksek bir düzey. Dış ticaretteki bozulma da yine ortada. Türk Lirasındaki aşırı değerlenme sadece tekstilcileri değil otomotiv yan sanayi gibi geniş kesimlere istihdam sağlayan bir çok sektörü vuruyor. Ara malı üreten üreticiler ucuz ithalat karşısında devre dışı kalıyor. Merkez Bankası’nın buna çözüm bulmak için faizi hızla indirmesi ve kuru yükseltmesi isteniyor ama bunu yapması kolay değil. Çünkü kendisine yasayla verilen bir görev var: Fiyat istikrarını sağlamak. Hükümetin belirlediği bir kur sistemi var: Dalgalı kur. Ve yine hükümetin tespit ettiği bir enflasyon hedefi var: Yüzde 5. Böylece Merkez Bankası için bağımsızlığın sınırları çizilmiş. O bu sınırların içinde kalmak zorunda.

Eğer birçok kesim tarafından savunulduğu gibi Merkez Bankası faizi bugün 10’nun altına çekmiş olsaydı biz belki de bugün ihracatın ya da tekstil sektörünün sorununu tartışmıyor olacaktık ama o zaman “Türkiye‘nin neden hala dünyanın en yüksek enflasyonuna sahip birkaç ülkesi arasında olduğunu ve Merkez Bankası'nın ülkedeki gelir dağılımını daha da bozan enflasyonu neden hızla aşağı çekemediğini tartışıyor” olabilirdik. Türkiye’nin bir şeyler yapması gerekiyor ama yapılacak şey (mevcut koşullarda ve çizilen sınırlarda) Merkez Bankası’nın faizleri hızla indirmesinden geçmiyor. Ve çözümün adresi de tek başına Merkez Bankası değil. Merkez Bankası’nın yapması gereken şey ise kendi bağımsızlık sınırları içerisinde tutarlı olmak

Merkez Bankası ve enflasyon

Merkez Bankası geçtiğimiz hafta faizleri indirmedi. Kendileri açısından doğru bir adım olabilir. Ama bizce zararı faydasından fazla. Emin miyiz?

Hayır. Böyle konularda kimin elindeki modelin doğru olduğunu bilmek imkansız. Sadece görüşünüzü belirtirsiniz. Bunun arkasındaki mantığı açıklarsınız. Kanıtlar neyse ortaya koyarsınız. Zaman geçtikçe, piyasalar ve başka bilim adamları yazılan çizilenlere bakar sonunda kimin haklı olduğunu ortaya çıkar. Büyük bir olasılıkla da... Herkesin biraz haklı, herkesin biraz haksız olduğu sonucuna varılır.

İktisadi modellerde kimin haksız olduğunu görmek mümkündür. (Örneğin modellerde bir manük hatası varsa...) Ama kimin haklı olduğunu bilmek imkansızdır. Faiz hesaplarında Merkez Bankası ne kadar yanılabilirse, biz de aynı oranda yanılabiliriz.

Enflasyon neden düştü?
Bizim gördüğümüz Merkez Bankasının faizleri olması gerekenin en az 200 baz puanı üstünde tuttuğudur. Bizce yanılgı enflasyon konusundaki analizdedir.

Enflasyon Türkiye'de hiç kimsenin beklemediği bir anda... hiç kimsenin beklemediği kadar hızlı düştü. (AKP iktidarından önce 2006 yılı enflasyonunu yüzde 5 olarak tahmin eden varsa, kanıtlarıyla beri gelebilir.)

Biz bunun arkasında üç neden görüyoruz.

Ağırlığı en az olanı Merkez Bankası'nın faiz politikası. Faizleri yüksek tutun klasik makroekonomik modellerin büyük bir kısmına göre talebi sınırlarsınız Bu da enflasyonu dizginler. Bunun son enflasyon düşüşünde bir rol oynadığına katılıyoruz. Ama etkisinin Merkez Bankası'na kıyasla çok daha sınırlı olduğunu düşünüyoruz. İkinci nedeni açıklamak daha zor.

Makroekonomistlerin son 30 yıl içinde yaptığı araştırmalar ekonomi tarihinde ilginç enflasyon düşüşleri ortaya çıkardı. Daha önceki faiz politikalarının çalışmadığı bir ortamda köklü hükümet değişiklikleri bazen enflasyonu birden sıfırlıyor. Para arzı artmaya devam ettiği halde...

Biz böyle bir açıklamanın bu sefer de geçerli olduğu kanısındayız. AKP daha önceki hükümetlerin izledikleri enflasyonist politikalardan uzak durdu. Ve IMF'nin de desteği ile mali disipline büyük önem verdi. İsteyerek verdi, istemeyerek verdi. Orası ayrı. Şu anda gelinen noktada mali disiplinin herkesin beklentisinden daha iyi uygulandığını görüyoruz.

Bu mali disiplin bizce enflasyon düşüşünde Merkez Bankası'nın yüksek faiz politikalarından biraz daha etkili oldu. Yanlış anlaşılmasın diye bir kez daha tekrarlayalım...

http://www.vatanim.com.tr/root.vatan?exec=yazardetay&Newsid=72060&Categoryid=4&wid=7

Merkez Bankası faiz politikaları etkili ama mali disiplin daha etkili.

Üçüncü neden
Bizce esas önemli olan üçüncü neden. Son enflasyon düşüşünün en ilginç tarafı benzer düşüşlerin dünyanın birçok tarafında adeta aynı anda yaşanmasıydı. Öyle ki, petrol ve emtia fiyatlarındaki büyük artışlara rağmen dünyanın birçok köşesinde enflasyon bekleyen merkez bankaları fiyat istikrarı karşısında adeta şaşkın kaldı. Hatta birçok yerde deflasyon, yani düşen fiyatlara karşı politikalar geliştirmeye zorlandı. Peki dünyanın her yerinde gerileyen enflasyon bir rastlantı mı?

Yoksa bunun arkasında sistematik, bizim Merkez Bankası ve mali disiplinle ilgili olmayan nedenler mi var?

Sonuç
Enflasyon olması için üreticilerin kendilerinde fiyatları artırma gücü görmeleri gerekiyor. Diğer fiyatlar artsa da eğer benim karşımda fiyatı her gün gerileyen bir rakip ürün varsa... Ben fiyatımı artıramam.

Evet, son yıllarda bir etrafa bakın.

Ayda 100 dolara çalışmak için (günde 15 saat) sıra sıra bekleyen Çinli ve Hintli gençler görürsünüz. Aynı malı Türkiye'de üretilenin yüzde 20'sine üreten ve dünyanın her yerine satan rakiplerle karşılarsınız.

İnternet vasıtası ile hangi malın, nerede daha ucuz olduğunu bulma imkanı doğmuş. Ve dünya ticaretinde duvarlar yıkılmış. Bizce Türkiye'de ve dünyanın birçok köşesinde enflasyonu esas düşüren neden bu. Yapısal bir değişimin yıllara yayılmış etkisi. Faiz konusunda ısrarlı olurken artı ve eksileri doğru hesaplayalım.

Merkez Bankası ve enflasyon

Merkez Bankası geçtiğimiz hafta faizleri indirmedi. Kendileri açısından doğru bir adım olabilir. Ama bizce zararı faydasından fazla. Emin miyiz?

Hayır. Böyle konularda kimin elindeki modelin doğru olduğunu bilmek imkansız. Sadece görüşünüzü belirtirsiniz. Bunun arkasındaki mantığı açıklarsınız. Kanıtlar neyse ortaya koyarsınız. Zaman geçtikçe, piyasalar ve başka bilim adamları yazılan çizilenlere bakar sonunda kimin haklı olduğunu ortaya çıkar. Büyük bir olasılıkla da... Herkesin biraz haklı, herkesin biraz haksız olduğu sonucuna varılır.

İktisadi modellerde kimin haksız olduğunu görmek mümkündür. (Örneğin modellerde bir manük hatası varsa...) Ama kimin haklı olduğunu bilmek imkansızdır. Faiz hesaplarında Merkez Bankası ne kadar yanılabilirse, biz de aynı oranda yanılabiliriz.

Enflasyon neden düştü?
Bizim gördüğümüz Merkez Bankasının faizleri olması gerekenin en az 200 baz puanı üstünde tuttuğudur. Bizce yanılgı enflasyon konusundaki analizdedir.

Enflasyon Türkiye'de hiç kimsenin beklemediği bir anda... hiç kimsenin beklemediği kadar hızlı düştü. (AKP iktidarından önce 2006 yılı enflasyonunu yüzde 5 olarak tahmin eden varsa, kanıtlarıyla beri gelebilir.)

Biz bunun arkasında üç neden görüyoruz.

Ağırlığı en az olanı Merkez Bankası'nın faiz politikası. Faizleri yüksek tutun klasik makroekonomik modellerin büyük bir kısmına göre talebi sınırlarsınız Bu da enflasyonu dizginler. Bunun son enflasyon düşüşünde bir rol oynadığına katılıyoruz. Ama etkisinin Merkez Bankası'na kıyasla çok daha sınırlı olduğunu düşünüyoruz. İkinci nedeni açıklamak daha zor.

Makroekonomistlerin son 30 yıl içinde yaptığı araştırmalar ekonomi tarihinde ilginç enflasyon düşüşleri ortaya çıkardı. Daha önceki faiz politikalarının çalışmadığı bir ortamda köklü hükümet değişiklikleri bazen enflasyonu birden sıfırlıyor. Para arzı artmaya devam ettiği halde...

Biz böyle bir açıklamanın bu sefer de geçerli olduğu kanısındayız. AKP daha önceki hükümetlerin izledikleri enflasyonist politikalardan uzak durdu. Ve IMF'nin de desteği ile mali disipline büyük önem verdi. İsteyerek verdi, istemeyerek verdi. Orası ayrı. Şu anda gelinen noktada mali disiplinin herkesin beklentisinden daha iyi uygulandığını görüyoruz.

Bu mali disiplin bizce enflasyon düşüşünde Merkez Bankası'nın yüksek faiz politikalarından biraz daha etkili oldu. Yanlış anlaşılmasın diye bir kez daha tekrarlayalım...

http://www.vatanim.com.tr/root.vatan?exec=yazardetay&Newsid=72060&Categoryid=4&wid=7

Merkez Bankası faiz politikaları etkili ama mali disiplin daha etkili.

Üçüncü neden
Bizce esas önemli olan üçüncü neden. Son enflasyon düşüşünün en ilginç tarafı benzer düşüşlerin dünyanın birçok tarafında adeta aynı anda yaşanmasıydı. Öyle ki, petrol ve emtia fiyatlarındaki büyük artışlara rağmen dünyanın birçok köşesinde enflasyon bekleyen merkez bankaları fiyat istikrarı karşısında adeta şaşkın kaldı. Hatta birçok yerde deflasyon, yani düşen fiyatlara karşı politikalar geliştirmeye zorlandı. Peki dünyanın her yerinde gerileyen enflasyon bir rastlantı mı?

Yoksa bunun arkasında sistematik, bizim Merkez Bankası ve mali disiplinle ilgili olmayan nedenler mi var?

Sonuç
Enflasyon olması için üreticilerin kendilerinde fiyatları artırma gücü görmeleri gerekiyor. Diğer fiyatlar artsa da eğer benim karşımda fiyatı her gün gerileyen bir rakip ürün varsa... Ben fiyatımı artıramam.

Evet, son yıllarda bir etrafa bakın.

Ayda 100 dolara çalışmak için (günde 15 saat) sıra sıra bekleyen Çinli ve Hintli gençler görürsünüz. Aynı malı Türkiye'de üretilenin yüzde 20'sine üreten ve dünyanın her yerine satan rakiplerle karşılarsınız.

İnternet vasıtası ile hangi malın, nerede daha ucuz olduğunu bulma imkanı doğmuş. Ve dünya ticaretinde duvarlar yıkılmış. Bizce Türkiye'de ve dünyanın birçok köşesinde enflasyonu esas düşüren neden bu. Yapısal bir değişimin yıllara yayılmış etkisi. Faiz konusunda ısrarlı olurken artı ve eksileri doğru hesaplayalım.

İnsanlarımızın bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmalarına alıştım. Yine de yeni kuşaklar için Max Weber hakkında söyleyeceklerim var

Max Weber'in ünlü kitabı "Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu", ilk yayımlanışından 102 yıl sonra, ülkemizde çok az kimse tarafından okunmuş olmasına rağmen, kendini konuyla ilgili gören hemen herkes tarafından tartışılıyor. İnsanlarımızın bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmalarına alışık olmama karşılık, yeni kuşakların "kulaktan dolma" bilgileri gene "kulaktan" edinmemeleri için küçük bir katkının gerekli olduğunu düşünüyorum. Weber, kitabında "mübadele olanaklarının değerlendirilmesi yoluyla bir kar elde etme umuduna dayanan ekonomik faaliyete 'kapitalist' adını vereceğiz" demektedir. Daha ileride, kapitalist faaliyetin bir yatırımın verimliliğinin hesaplanması yoluyla kar peşine düşmek olduğunu söylemektedir. Ona göre Protestanlığın ilkesi, "para kazanmak, daha fazla para kazanmak, ama hayatın anlık zevklerinden kaçınmak"tır. Weber'in tanımladığı bu ekonomik davranış biçimi, yalnızca zaten kapitalist olarak nitelenen toplumlarda değil, birçok uygarlıkta ve çeşitli dönemlerde görülmektedir. Zaten Weber, kapitalist tipten ekonomik faaliyeti modern dünyaya özgü olarak görmemektedir. Ona göre "modern kapitalizmi başka bir şey karakterize eder." Weber'e göre, modern toplumun özelliği yeni bir kapitalist faaliyet türünü ortaya çıkartmasıdır; buna "özgür emeğin işletme içinde rasyonel örgütlenmesi" demektedir. Modern kapitalizmin kendine özgü yanı, kar, mali spekülasyon veya devlet işlerinin finansmanı yoluyla değil de, çalışmanın rasyonel bir biçimde düzenlendiği firmada, özgür işçilerin emeğini sömürerek ulaşmasıdır. Demek ki modern kapitalizm, bürokratik olarak örgütlenen işletmelerde girişimciler tarafından rasyonel bir şekilde yönetilen ücretli emeğe dayanmaktadır. Girişimciler, bu emek gücünü kullanarak kar etmenin ve böylece sermaye biriktirmenin peşindedirler.

TANRININ SEÇİMİ
Ancak Alman sosyoloğa göre modern kapitalizmin gerçek temelleri teknik ve ekonomik nedenlere değil, ahlaki ve psikolojik nedenlere dayanmaktadır. Nitekim Batı rasyonalizmi burjuvazi tarafından taşınmış, bu burjuvazi ilk atılımını dinde, daha da özel olarak Kalvinizm'de bulmuştur. Weber bu bağlamda Protestanlığın iki ana kanadını karşılaştırırken, Luther'i muhafazakar, Calvin'i devrimci bulmaktadır. Weber, bunun kökenini Kalvinist çifte kader dogmasının müritler üzerindeki psikolojik etkilerinde bulmaktadır. Calvin'e göre, Tanrı daha baştan bazılarını kurtuluşa yöneltmiş, bazılarını da cehenneme mahkum etmiştir. Bu durumda inançlı bir Kalvinist, kendi kaderinin işaretlerini mesleki faaliyetinde arayacaktır. Zenginlik ararken elde edeceği başarı onun seçilmiş olduğunun işareti olacaktır. Çünkü ancak seçilmişler başarılı olabilirler. Kalvinistler, seçilmiş olduklarından emin olmak için hayatlarını mesleklerinin çerçevesinde metodik bir zenginlik arayışına dönüştüreceklerdir. Tabii ki zenginlikleri lüks ve gösterişe harcamak söz konusu değildir. Kapitalizm, böylece rasyonel bir şekilde zenginlik peşinde koşan Kalvinist'in bu azla yetinme tavrı içinde atılımının ilk hareketini bulacaktır. Tanrıyı tamamen aşkın ve insanın çok uzağında gören bu din anlayışı, müminleri hem kendilerini Tanrının "faal araçları" olarak görmeye, hem de "kötümser bireycilik" (Tanrı dünyaya karışmadığı için manevi yalnızlık içinde olan insanın hali) içinde Tanrıyı yücelterek kendi kurtuluşunun yönünü görmeye yöneltmektedir. Bu da, "Hıristiyan'ın yaptığı her şey Tanrının şanına hizmet eder" cinsinden Kalvinist formülü vermektedir. Eylem aracılığıyla olan bu yüceltme, manevi büyüsünden arınmış bu dünyada iş görmekte, Kalvinist müminin hayatının tümünü, her an, her eylemde rasyonelleştirmeye götürmektedir.

YENİ EKONOMİK ANLAYIŞ
Weber, "Kapitalizmin gelişmesinin başat sorunu sermayenin kökeni değil, kapitalizmin ruhunun kökenidir" derken, bu ruhun merkezine çalışmanın ibadet olmasına ilişkin Kalvinist görüşü yerleştirmektedir. Zaten Weber'in en zor anlaşılan görüşlerinden biri bu noktada ortaya çıkmaktadır. O kapitalizmi değil, onun "ruhunu" ve ruhun ortaya çıkışını incelemiştir. Kapitalizm, Kalvinizm ortaya çıkana kadar gelenekçi, işgücünün örgütlenmesinde irrasyonel bir tutum içindeydi. Süregiden bu düzeni ancak yeni bir dinsel ahlak kırabilirdi. Çünkü Weber'e göre, her toplum etik bir toplumdur ve ahlak ve dinsel çıkarlar ekonomik çıkarlardan daha gerçektirler. Eğer bu yeni ekonomi anlayışı içsel ve ahlaki bir nedenden kaynaklanmasaydı, modern kapitalizm her yerde ortaya çıkardı. Oysa modern kapitalizm Avrupa'da, Protestan reformunun ortaya çıktığı yerde belirmiştir. Batı Hıristiyanlığı'nın değerlerini belirleyen Katoliklik, fakirliği, fakirlere yardımı yüceltmekte, faizi yasaklamakta, böylece kapitalizmi engellemektedir. Oysa kapitalizmin ideal tipi bunların tamamen tersindedir. İşte Kalvinizm bu kapitalizmin ideal tipini devreye sokmuştur. Çözülmesi gereken sorun, ekonomik rasyonelleşmeye etki eden ekonomi-dışı rasyonelleştirici olguların hangileri olduğunun belirlenmesidir. Weber kendi sorduğu soruya, bunun yeni bir ahlak sayesinde olduğu cevabını verirken, bu yeni ahlakın "modern uzmanlaşmaya yol açtığını, tüketimi frenlediğini, tasarrufu teşvik ettiğini ve zenginleşmeye yönelik bütün ahlak eleştirilerini ortadan kaldırdığını" söylemektedir. Kapitalizmin ruhunun anahtar kavramı, "seküler yetingenlik"tir. Weber'in "kapitalizmin ruhu"nun Kalvinist doktrin çerçevesinde oluştuğuna ilişkin iddialarının ne kadar geçerli olduklarını da haftaya göreceğiz.

www.sabah.com.tr/2006/02/26/cpsabah/gnc144-20060226-102.html

HOCAM Fuat Çobanoğlu, az gelişmiş ülkelerin kamu yöneticileriyle, gelişmiş ülkelerin kamu yöneticileri arasındaki davranış farkını şöyle anlatırdı.

Gösteriş tüketimi, hem gelişmiş, hem de az gelişmiş ülkelerde vardır. Her ülkede insanlar, "Başkaları desin diye" maddi imkánlarını zorlama pahasına, gösterişli tüketim malları alır. İş, yatırıma gelince, insan davranışları daha iktisadi olmaya başlar. Hele hele yatırım, halkın parasıyla yapılacaksa, gelişmiş ülkelerin kamu yöneticileri, "gösteriş yatırımı" yapmaktan kesinlikle kaçar. Az gelişmiş ülkelerde ise, halkın parasını harcayan kamu yöneticileri "gösteriş yatırımı" yapmaya çok meraklıdır. Bu yöneticilerde halkın parasını harcıyorum bilinci yoktur. Tam aksine bu kişiler, harcamayı kendi cebinden yapıyormuş gibi, sürekli "Ben, şunu yaptım, ben bunu yaptım" diye konuşur. Edálarına ve bastıkları havaya bakarsanız bu kişiler, halktan almadan, halkı borca sokmadan, halka hizmet götüren, eserlere eser katan mucize insanlardır.

* * *

Yaşama yön veren şey, ölümdür. İnsan, doğduğu günden itibaren hem ölmemeye çalışır, hem de ölüme koşar. En büyük arzusu, ölümsüzlüğe ulaşmaktır. Bundan 5000 yıl önce yaşayan Mısır Firavunları da böyleydi. Onlar da ölümsüzlüğü aradılar. Kendilerini mumyalatıp, içine gömülecekleri "ölümsüz mezarlar" inşa ettiler. Bir bakıma başarıya ulaştılar. Bugün dünyanın dört bir tarafından insanlar onların mumyalarını görmeye gidiyor ve pramit şeklindeki dev mezarlarını ziyaret ediyor. Firavunlar, pramit mezar inşa edeceklerine, su kanalları ve sosyal meskenler inşa edip, Mısır halkının refahını arttırsalardı daha iyi iktisadi olmaz mıydı? Halk için olurdu ama, firavunlarun námları bu kadar sürmezdi.

* * *

İstanbul Belediyesi, şehir içi yolların bir kısmını yer altına almaya karar vermiş. Gazetelerde okumuş ve "uçuk bir proje, nasıl olsa uygulamaz" diye üzerinde durmamıştım. Metin Münir’in geçen günkü yazısından öğrendiğime göre, maalesef iş ciddiye binmiş. Devlet bir yandan halkın ümüğünü sıkarak, bütçeyi denkleştirmeye çalışıyor, diğer yandan İstanbul Belediyesi halkın parasıyla pramit inşa etmeyi planlıyor. Geçen gün İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin ulaşım şirketini ziyaret ettim. Metropoliten Planlama ve Kentsel Tasarım Merkezinde çalışan aklı başında genç insanlarla tanıştım. Yaklaşık üç saat İstanbul’un şehir ve ulaşım planlaması üzerine kafa patlattık. Bugün İstanbul’da yaşayanların üçte ikisi, toplu taşıma araçlarıyla işe gidip geliyor. Bu oranı hem daha yükseltmek hem de bu hizmetin kalitesini arttırmak gerekir. Önce şunu ortaya koyalım: Özel otomobil, büyük şehrin, kent içi ulaşım aracı değilidir.
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/3986104.asp?yazarid=17

Son Söz: Ahlák, daha çok insana, daha uzun vadede hizmettir.

Türkiye’de cari açığın 2005 sonu itibarıyla yeniden yükselişe geçmesi ve hatta son yılların rekor düzeyi olan 22,8 milyar dolara yükselmesi cari açık tartışmalarını yeniden alevlendirdi.

Özellikle cari açık/GSMH oranının % 6’yı aşması kritik eşik olan % 5’ten büyük olduğu için endişeleri daha da arttırdı. Türkiye’nin 1997, 1980, 1993, 2000 yıllarında %4-5 oranındaki cari açıklarla krize sürüklenmesi, ‘Yeni bir kriz mi geliyor?’ soru ve yorumlarını arttırdı.

Ancak dünyada cari açık sorunu olan tek ülke Türkiye değil. ABD yıllardır cari açık veriyor ve 2005 yılı cari açığı 730 milyar dolar, cari açık/GSMH oranı ise %6,2 civarında. 2005 yılı itibarıyla Portekiz’in cari açığı % 7’lerde, İspanya % 6’larda, Yeni Zelanda % 7’lerde, Yunanistan % 4’lerde. Ve bu ülkelerde hiç kriz telaffuz edilmiyor. Hatta Avusturya bu konuda aykırı bir örnek. Çünkü yıllardır % 5’ler düzeyindeki cari açığı ile % 4’ler düzeyindeki büyümesini birlikte yürütüyor. O nedenle de teoride “Lawson Doktrini” veya “Pitchford Tezi” denilen ve özel sektör kaynaklı, büyümeyi finanse eden cari açıkların sıkı bir mali disiplin uygulayan ülkeler açısından sorun oluşturmayacağını açıklayan görüşlerin en önemli örneği.

Öncelikle cari açık sorunu yeni bir sorun değil. Bazı gelişmiş ülkeler ile birlikte gelişmekte olan ülkeler uzun yıllardan beri cari açık problemi ile karşı karşıyalar. Ancak bu bir anlamda kaçınılmaz bir süreç. Çünkü gelişmekte olan ekonomilerin gelişmelerini sürdürebilmek için ihtiyaç duydukları teknoloji, ara malı ve yatırım mallarını ithal etmeleri şart. Buna karşılık bu ülkelerin petrol ihraç eden ülkeler dışında ihracat gelirleri ile ithalatlarını gerçekleştirmeleri mümkün değil. Bu nedenle de bir anlamda kalkınma ve büyümelerini dış açıklarla finanse etmeleri kaçınılmaz. Türkiye için de durum böyle. Türkiye temel enerji girdisi petrolü ithal ettiği gibi büyümesini gerçekleştirebilmek için ara ve yatırım mallarını da ithal etmek zorunda. Zaten dış açık da buradan kaynaklanıyor. Türkiye’nin 2005’teki 110 milyar dolara yakın ithalatının % 85’i yani 93 milyar doları ara ve yatırım malları ithalatından oluşuyor. Yani hiç tüketim malı ithal edilmese bile 25 milyar dolar civarında dış ticaret açığı verilecek. Bir de petrol gibi enerji girdilerinin fiyatlarındaki yükselmeler var ki bunu da karşılamak bir zorunluluk. Düşünün, Kasım 2002’de Irak ile ilgili BM Güvenlik Konseyi kararı alınmasından önce 19-27 dolar arasında seyreden varil petrol fiyatı şu an 65-70 dolarlarda.

Yani bizim gibi gelişmekte olan ülkelerin kalkınma ve büyümelerini sürdürebilmeleri açısından cari açıkla karşılaşmaları her zaman mümkün. Bu nedenle önemli olan cari açığın varlığı değil, sürdürülebilirliği. O zaman da cari açığı finanse eden kalemlere bakmak gerekiyor. Türkiye’de cari açığı finanse eden kalemler, öncelikle ihracat ve hizmet gelirleri (turizm gibi), arkasından da kısa vadeli sermaye hareketleri, uzun vadeli sermaye hareketleridir. Finansal bir krizle karşılaşma riskine karşılık da ülke borçlarının yapısı ile döviz rezervlerine bakılmalıdır.

Önemli olan cari açığın sürdürülebilirliği... Şunu memnuniyetle söylemek gerekir: Türkiye ihracatında döviz kurundaki düşüklüğe rağmen rekorlar kırmaktadır. Türkiye’nin 1950’lerdeki ihracatının 270 milyon dolar, 1980’lerde 3 milyar dolar, 1990’larda 13 milyar dolar, hatta 2000 yılında 30 milyar dolar olduğunu hatırladığımızda gelinen aşama heyecan vericidir. Hizmet gelirleri, özellikle turizm gelirleri açısından da Türkiye 2005 yılı itibarıyla 15 milyar dolarlık bir turizm gelirine ulaşmıştır. Yine Türkiye 2005 yılında 9 milyar dolarlık doğrudan yabancı sermaye girişi ile neredeyse son on yılın toplamına denk bir sermaye girişi yaşamıştır. Bu sürecin de devamı beklenmektedir. Çünkü uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları art arda Türkiye’nin kredi notunu arttırmaktadır. Türkiye 2002’lerde 9 ay olan ortalama borç vadesini 27,5 ay düzeyine yükseltmiştir. Dolayısı ile kısa vadeli borç sendromu yavaş yavaş ortadan kalkmaktadır. Merkez Bankası’nın döviz rezervleri 2005 sonu itibarıyla 50 milyar doların üzerine çıkmıştır. Bu durum olası krizleri önleme konusunda yeterli bir güvence oluşturmaktadır.

Türkiye’deki cari açıkların sürdürülebilirliğini tehdit eden en önemli konular faizlerin yüksekliği, döviz kurlarının düşüklüğü ve sıcak para denilen kısa vadeli sermaye hareketlerinin Türk mali piyasalarına göre hacimce büyüklüğüdür. Aslında bu sorunların tümü birbirini beslemektedir. Faizlerin düşüklüğü, sıcak para girişini teşvik etmekte, o da döviz kurlarını düşürerek Türk lirasını aşırı değerlendirmektedir. Türk lirasındaki aşırı değerlilik ise ihracat ve ithalat performansını ülke aleyhine etkilemektedir. Özellikle sıcak paranın 1994’lerde Brezilya ve Meksika’da, 1997’lerde Güneydoğu Asya ve Rusya’da, 1994, 2000 ve 2001 krizlerinde Türkiye’de ani çıkışlar yaparak finansal krizleri tetiklediği herkesin hatırındadır. Kim ne derse desin, % 10’lara ulaşan reel faizler sıcak parayı teşvik etmekte ve Türk Lirası, Merkez Bankası reel efektif döviz kuru endeksine göre % 70 civarında değerli bulunmaktadır. Özetle, Türkiye, cari açıklarını sürdürülebilir kılmak, büyümesini istikrarlı hale getirmek istiyorsa cari açıkların büyüklüğünden çok, sıcak parayı cezbeden, Türk Lirası’nı aşırı değerli hale getiren faiz oranlarının yüksekliği konusuna odaklanmalıdır.

http://zaman.com.tr/?hn=259124&bl=yorumlar&trh=20060224


PAMUKKALE ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ

İsmet Berkan Kura karşı önlem isteyen sanayiciler 'Enflasyon lobisi değiliz' diyor. Çağlar: Her satılan malda zarar ediyoruz. Sorumlu Merkez Bankası. Prim ödeyemiyorum, ancak birkaç ay dayanabilirim

 

Dövizin fiyatının düşüklüğü tartışması bitmiyor, bitemiyor. Çünkü bu sadece basit mekanik bir para politikası tartışması değil Türk sanayinin geçirmekte olduğu değişim sancılarının tartışması.
Önce okumayanlar için iki gündür bu köşede çıkan yazıların özetini vereyim: Merkez Bankası son olarak 5.5 milyar dolarlık bir alım yaptığı halde doların fiyatını yerinden kıpırdatamadı, tam tersine dolar düşmeye devam ediyor. Piyasadan dolar alarak dövizin fiyatı artırılamıyorsa geriye pek çok kişiye göre tek bir silah kalıyor, MB'nin gecelik borçlanma faizinin düzeyi. Şimdi, daha önceki dönemlerde olduğu gibi MB'nin bu faizi daha da düşürmesi talep ediliyor. Ama bana göre (ve başkalarına göre de) bu faizin düzeyi ile dolar kurunun düzeyi arasında bir ilişki de kalmadı, hatta ilişki ters yönde işlemeye başladı, yani faizin düşmesi doların daha da düşmesine bile sebep olabiliyor. O zaman ne yapmalı? Reel sektörü temsil eden kimi sanayiciler, 'MB dolar alsın, gerekirse para bassın' diyorlar. Yani MB 5 değil de mesela 20 milyar dolarlık bir operasyon yaparsa doların fiyatının artacağına inanılıyor. Bu kadar doları alacak TL yok, o yüzden para basmak lazım, yani enflasyon yaratmak lazım. İşte o yüzden bu talepleri dile getirenler için 'Enflasyon lobisi' tabirini kullandım dün ve önceki gün.
Kullandım ama bakın dün aldığım bir mail'de bir sanayici, 'Eğer biz enflasyon lobisiysek siz de sermayenin papağanlarısınız, sizden böyle bir yorum, pes doğrusu' diyordu. Kuşkusuz okurum sanayiciyi çok kızdırmıştım ve eminim onun da haklı olduğu yönler vardı.
Sadece mail almadım bu tabiri kullandığım için, çeşitli telefonlar da geldi. Mesela, sabah sabah Cavit Çağlar aradı. Çağlar'ın Yeşim Tekstil'i Türkiye'nin en büyük tesislerinden biri, belki birincisi. Bakın neler diyor Cavit Çağlar:
"Başıma neler geldi, hâlâ daha ne badirelerle uğraşıyorum biliyorsun, bir kere bile yakınmadım, ağlamadım ama bugün ağlamaklı durumdayım, bunca yıllık emeğimin, sermayemin gitmekte olduğunu görüyorum. Bakın ben bankalardan bir kuruş kredi alamıyorum, ama Allah'a şükür işimi götürüyordum. Bu ülkede bir kuruş bile faiz ödemeyen bir sanayiciyim, çünkü kredi borcum yok. Ama yine de dardayım, şimdi SSK primlerini falan ödeyemiyorum. Bunun tek nedeni de doların fiyatı.
"Ben 2003 yılında dolar 1600'ken fiyat vermişim. Bugün hâlâ o fiyattan mal satıyorum dışarıya. Ama bugün dolar olmuş 1.320. İşçime yapmışım üç yılda yüzde 65 zam. Yani 3 yıl önceye göre çok daha az fiyata satıyorum malımı. Kâr etmiyorum hatta zarara giriyorum her sattığım parçada. Dayanacak gücüm kalmadı.
"Bu hükümeti ve makro politikalarını çok beğeniyorum, kimsenin başaramadığını başarıyorlar ama enflasyonu bu kadar hızlı düşürmek doğru olmadı. Ben Merkez Bankası Başkanı'nı suçluyorum, hükümeti o yanıltıyor. Özerk olmak başıboş olmak demek değil ki.
"Merkez Bankası gerekirse para bassın, toplasın bu dolarları ve kuru yükseltsin. Faizleri de öyle 0.25 falan değil radikal bir biçimde düşürsün, mesela 8'e indirsin bak kur yükseliyor mu yükselmiyor mu?
"Birkaç ay daha ya dayanırım ya dayanamam, 15 bin işçimi bankam battığında yarı yolda bırakmadım ama bugün onları işten çıkarmak zorunda kalabilirim. Sadece ben değil başka pek çok işletme bu durumda. Bir anda 1 milyon, 2 milyon kişi işsiz kalabilir. Bunları söylemenin adı enflasyon lobisi olmaksa evet ben enflasyon lobisiyim, kabul."
Evet, eksiği var fazlası yok Cavit Çağlar'ın sözlerinin.
Sabahtan öğlene kadar daha pek çok mail ve telefon aldım. Bu telefonları eden sanayici ve işadamları hep Cavit Çağlar'ınkine benzer görüşler dile getirdiler ama isimleriyle bu sözlerin yazılmasını istemediler.
Öğleden sonra Türkiye İhracatçılar Meclisi Başkanı Oğuz Satıcı ile konuştum bu kez. Satıcı, daha önce Cavit Çağlar'ın söylediği türden şeyleri çok kez söylemiş, hatta bir seferinde 'Türk sanayiinin altyapısı yok oluyor' gibi iddialı bir uyarıyı da yapmış bir insan. İşte Satıcı'nın sözleri:
"Bir kere, biz enflasyon lobisi falan değiliz, enflasyon bizim de işimize gelmiyor. Bizim tek istediğimiz, iyiye giden ekonomiden üretici ve ihracatçılar olarak hak ettiğimiz payı almak.
"Türkiye'de artık üretici sektörler kâr edemiyor. Bu sektörlerin yeniden kâr etmesini ve böylece ayakta kalmasını sağlamanın yolu kuru yükseltmekse kur yükselmeli, enerji fiyatını indirmekse o indirilmeli, işçiliğin fiyatını düşürmek için istihdam vergilerini azaltmaksa o azaltılmalı. Ama ne yapılacaksa bir an önce yapılmalı.
"Bizim üzerimizde YTL'nin yarattığı yüzde 20'lik bir yük var. Bu yüzde 20'yi geri kazanmak bizi çok rahatlatır.
Çünkü sistemin kâr üretmesi gerekiyor.
"Bakın bir mekanizma anlatayım... 2003 yılında bu hükümet iktidara geldiğinde dolar 1 milyon 650 bin liraydı. Ayrıca o günden bugüne yüzde 53 enflasyon yaşandı. Şimdi dolar kuru 1.320 YTL. Yani, yüzde 53 enflasyondan, yüzde 20-25 de kurdan gelmiş. Adam 2003'te bir mal için 10 dolar diye fiyat vermiş, bugün 'Bizde kur düştü, işçime zam yaptım, enerji pahalandı artık bu malı sana 16 dolara satacağım' diyemiyor, derse o pazarı kaybediyor. İnanın bugün bizim ihracatçımız pazarını koruyabilmek için sıfır kârla veya zararına mal satıyor.
"Biz bu ülkede yaşıyoruz. Benim, çocuklarımın geleceğiyle bu ülkenin geleceği paralel. Neden ülkemin kötülüğünü isteyeyim. Tek istediğim, sermayemizi koruyabilmek, makul bir miktar kâr ederek ileriye bakabilmek."
Evet, 'reel sektör' böyle diyor.

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=179605

Hala cari açığı yüksek faiz sonucu oluşan güçlü TL’nin yarattığını sanıyoruz. Önce, bunun ne denli yanlış bir görüş olduğunu, ardından,TCMB’nin baskı altında bunalıp faizleri indirse de TL’nin değer kaybetmeyip cari açığın azalmayacağını son kez anlatacağım. Parantez açıp, faizleri indirmenin bize verebileceği zarardan bahsedeceğim. Sonra da en gerçekçi çözüm olan “Kapatın Ulan Şunu” (KUŞ) modelini sunacağım.

Cari açığın TL’nin değerini düşürmekle, yani devalüasyonla halledileceğini varsayalım. TCMB bunu iki yolla yapabilir. İlki döviz piyasasına müdahale. Bunun işe yaramadığını geçen hafta gördük. 5 milyar dolar alındı, Londralı trader DİBS’de güzel para kazandı, ama, kur tek kuruş oynamadı. İkinci yol, herkesin bastırdığı gibi faizleri indirmek. Peki ama NE KADAR İNDİRMEK? Fed gecelik faizi yüzde 4.5. Bizimki yüzde 13.5. Aradaki spread 900 puan. Sizce 25 puanlık bir indirim sıcak parayı Türkiye’den kaçırır mı? Ya 50 puanlık bir indirim?

Kur riski olmayan Eurotahvil piyasasında millet 10 yıl vadede ABD ile bizim aramızda 160 puan farka razı, kaç puan kur riski görürse kaçar Türkiye’den? 400 puan diyelim mi? Yani, TCMB gecelik faizi yüzde 9.5’a indirirse sıcak para kaçsın.

Ama, faiz indiriminin ekonomiye iki etkisi var. Bir kanal milli geliri, ötekisi ise enflasyonu artırıyor. Bu dağılım kapasite kullanımına göre değişiyor. Diyelim ki, şu anda ekonomideki kaynakların yarısı atıl, yani 100 puanlık bir faiz indirimi enflasyon ve milli geliri yüzde 0.5 artırıyor. Şu anda “güvenirlilik açığı” (TCMB enflasyon hedefi ile piyasa beklentisi arasındaki fark) yüzde 0.5 olduğuna göre, sıcak parayı kaçırmak için 400 puanlık bir indirim gerekiyorsa, bu fark 450 puana çıkar. Bu faiz politikasını sürdüreceğiniz izlenimini verirseniz enflasyon 3 ila 12 ayda yüzde 7-8’den yüzde 10-11’lere fırlayabilir. Kurdan kazandığınız rekabet avantajını ücretlerle kaybedersiniz. Benimki olası senaryolardan sadece birisi, siz bu kurgu içine kendi rakamlarınızı koyun ve faiz indiriminde ölçü kaçtığında başımıza neler gelebileceğini hesaplayın.

Hadi, faizleri indirdiniz, TL deval yedi, ihracat arttı, ama ya faiz indirmelerinin milli gelir üstündeki olumlu etkisi kurun ithalat üstündeki olumsuz etkisine baskın çıkarsa ne halt ederiz? Yani, faiz indirimleri ithalat talebini canlandırırsa ve ithalat talebi ihracattan hızlı artarsa? Ya da, faizleri fazla indirirseniz de sıcak para aniden kaçarsa ve bankalar kredi verecek kaynak bulamazsa? İç talep birden balon gibi söner ve bu sefer üretici durgunluktan şikayet ederse? Özetle, faiz politikası ile cari açığı düşürmek için, sıcak paranın faiz hassasiyetinin çok yüksek, ithalatın da gelir kur hassasiyetinin düşük, kur elastikiyetinin düşük olması lazım. Ayrıca, dua edeceksin ki, enflasyonun faiz esnekliği de sıfıra yakın olsun. Bunlar olmaz değil, ama bir arada gerçekleşmesi imkansıza bayağı yakın vakalar. Bizdeki cari açık iç talep emmesinden değil, dış sermaye girmesinden kaynaklanıyor. Bu sermayenin de “faiz” gibi fiyat hareketlerine çok hassas olmadığı koyduğumuz yüzde 15 stopaja kimsenin tınmamasından belli oldu.

Bu durumlarda çözümler belki bütçe politikalarında aranabililir, ama oraya hiç girmeyeceğim çünkü bu cari açığa çare bulmak o denli devasa kesintiler gerektirir ki, millet AKP’yi katran ve hindi tüyüne bulayıp şehirden kovar. Hiçbir hükümet yapamaz. Ama, ekonomik çözüm arayan bir hükümet, SSK ve BağKur prim affı yerine emek vergilerini düşürür. Yüksek vergi koyup 3 yılda bir af ilan edeceğine, oranı düşük tutup, düzenli toplar. Doğal gaz ve turizme koyduğu vergileri düşürür. Bölgesel asgari ücreti düşünür. Telekom ve enerjide hızla deregulasyona geçip rekabet yoluyla girdi fiyatlarını keser. Ama, bunlar bizde çalışmaz, çünkü bunları yapan hükümetler rant kapılarını kapatıp bir daha seçilmezler. Ekonomik olarak akılcı olan bir rekabet politikası, siyasi nihilizmdir.

O zaman? O zaman cari açıkla mücadelenin tek yolu KUŞ modelidir. KUŞ modelinde siyasetçinin karizmasından yararlanılır. Önce istatistik kurumlarına “Kapatın ulan şunu” diye emir verilerek veriler siyasi paradigmanın emrettiği yönde “yoğrulur”. Yetmezse, Kazıkmerkez, Zevahirler, Petrocity gibi büyük alışveriş merkezlerinde halkla kucaklaşılır. İthal malı alan bir vatandaş görüldüğü zaman “bırak ulan onu, yerli malı al” denir, sorun biter.

http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=35991&KOS_KOD=15