Dünya Gazetesi Küresel köy olarak tanımlanan dünyamızı etkileyen siyasi, politik ve ekonomik olayları, Türkiye'de ki olası gelişmeleri farklı görüşteki yabancı medya organlarından, çeşitli düşünce kuruluşlarından (think tank) izlemek, gelecekle ilgili daha önceden, sağlıklı analiz yapabilme olanağı sağladığını düşünmekteyim. NY Times'da küresel ekonomiyle ilgili Nobel ödüllü iktisatçı P. Krugman'ın köşesi de düzenli takip ettiklerimden.

Krugman, ABD'de başlayan ve dünyaya yayılan küresel krizin etkilerini ve öngörülerini köşesinde 18 Ekim'de ele almış. Bankacılık sistemini kurtarmayı planlayan 700 milyar dolarlık planı doğru bularak, makalesinde; şu anda gazete başlıklarını manik-depresif borsa belirlediğini ve asıl önemli olanın "reel ekonomi" olduğunu belirtmekte. Bankaları kurtarma planı sadece başlangıç olarak görülmesi gerektiğini, finansı olmayan bir ekonominin yardıma muhtaç hale geleceğini yazmakta. Bütün göstergelerin ekonomideki yavaşlamanın uzun ve zorlu geçeceğini gösterdiğini belirten Krugman, işsizlik oranın yüzde 8'in bile üzerine çıkabileceği uyarısı dikkat çekici. Resesyonun 25 yılın en kötüsü olabileceğini, kredi piyasaları normale dönse bile emlak piyasasındaki durgunluğun devam edeceğini ön görmekte. Bugün kriz ABD'den başlayarak başta Japonya, İsviçre, Kanada ve AB ülkeleri olmak üzere tüm dünyaya sıçrayıp, kriz bizim gibi gelişmekte olan ülkelere de yansımakta.

ANKA Haber Ajansı'nın 23 Ekim tarihli araştırma haberinde "sıcak para" olarak da adlandırılan kısa vadeli yabancı finansal sermayenin ülkemizdeki portföyünün küresel mali krizin etkisiyle son haftalarda rekor hızla eriği vurgulanmakta. Yabancı sermaye miktarıyla son beş yılda politikacılarımızın her fırsatta övündüğü sıcak para şimdi yok para!.

Önceki beş yılda küresel mali sistemdeki likidite bolluğu ülkemizin sunduğu cazip getiriye bağlı olarak yabancı yatırımcıların portföyü hızla büyümüştü. '03-'07 dönemindeki büyümesi de, bu sıcak para girişlerine dayandırıldı. '02 sonunda ülkemizde 8.9 milyar dolarlık sıcak para hacmi bulunuyordu. '03 yılında tek parti hükümetinin iş başına gelmesiyle sağlanan siyasi istikrar, hükümetin '01 krizinin ardından uygulamaya konulan IMF güdümlü ekonomik programı sürdürme tercihi, ülkemize portföy yatırımları şeklinde hızlı bir kısa vadeli sermaye girişine yol açtı. Sıcak para hacmi yıllar itibariyle katlanarak arttı. '03 sonunda 16.9 milyar, '04 sonunda 32.8 milyar dolara çıkarak, '05'de 58.2 milyar, '06'da 65.4 milyar ve '07 sonunda 107.1 milyar dolara ulaştı. Bu yıl başında 107 milyar doların üzerinde bulunan sıcak para 10 Ekim itibariyle 59.5 milyar dolara kadar inmiş. Aslında, ekonomiye getirdiği kırılganlık ve riskler nedeniyle sıcak paraya (yok paraya!) bütün dünya sınır getirebiliyor.http://www.dunyagazetesi.com.tr/haber.asp?id=26573&cDate=

Sıcak paraya dünyanın en çok faiz geliri sağlayan ülkemiz tabi ki krizden diğer ülkeler kadar etkilenmemesi çok doğal. Yüzde 75'ini sıcak paranın oluşturduğu, ülke KOBİ'lerinin yüzde ikisinin temsil edildiği borsasında değerin yükselmesini, en fazla faiz gelirinin verilmesi ve dünya likidite bolluğunun da etkisiyle artan endirekt yabancı sermaye artışlarını ekonomide başarı gibi göstererek, övünmek ürkütücü. Maalesef; Türkiye'nin işsizlik, gelir dağılımı eşitsizliğini, psiko-sosyal gerçeklerini görmezden gelerek, geleceği ipotek etmektir.

Geleceği ipotekten kurtarmak için üretmek, kapasite kullanımını ve doğrudan yabancı sermaye girişimlerini artırmak mutlak. Doğrudan yabancı sermaye yatırımları borç yaratmayan dış finansman kaynağı olarak yatırım ülkesinde sürekli gelir, kalıcı değer yaratmakta. Türkiye'nin 2023 yılı hedefi için stratejik olarak planlanan en rekabetçi 6 sektörün yapacağı her türlü yatırım gelecek Türkiye'sinin inşasını kolaylaştıracaktır.

Geleceğin inşası için 47 yıldır AB'ye göç veren Türkiye'nin AB'deki sermaye potansiyeli çok değerli. AB'de 27 ülkede, her altı yabancıdan birisinin Türk pasaportu taşıdığı, ortalama aylık hane gelirlerinin 2,1 bin, hane başına aylık 380 Euro tasarruf yapmaktalar. AB'deki 150 milyar Euro değerinde yurtdışı işçi gelirlerinden oluşan yabancı sermaye potansiyelini bulunmakta. AB'de daralan ekonomiyle birlikte gittikçe artan maliyetlerle AB'de birçok tesisin kapanması, artan ırkçılık saldırıları, anketlerde AB'deki Türk vatandaşlarının gelecekle ilgili karamsarlığı fırsatlar barındırmakta. 47 yılda oluşan önemli sermaye ve bilgi birikimi (know-how), kapanan fabrikaların makine ekipmanın düşük maliyetli tedariki, eğitimli 3. kuşak, AB'ye göre lojistikten, işgücü maliyetine kadar bir çok ciddi rekabetçi avantajlar sunmakta.

Bu noktada kalıcı önerim;

Türkiye'nin 2023 yılı hedefi için en rekabetçi 6 sektörün yatırımını ülkemize kazandırılması, bölge ve stratejik sektör bazında teşvik edilmesidir. İllerin sanayi envanterleri kapsamında değerlendirilerek, AB'ye en çok göç veren, 15-64 yaş grubunun ve işsizliğin hali hazırda Türkiye ortalamasının üzerinde bulunan Denizli, Sivas, Uşak, Kütahya, Yozgat, Bilecik, Eskişehir, Gümüşhane, Tokat, Afyon, Ordu, Burdur, Erzurum, Elazığ, Erzincan, Kırıkkale, illerinde yatırım teşvik edilmelidir. Sayısız örnekleri bulunan Anadolu'da kurtlara yem olmamaları ve varlıklarını sürdürebilmeleri için mutlak SPK denetimi altında doğrudan sermaye yatırımları ülkemize kazandırılmalıdır. Bu konuda model geliştirilmeli ve pilot uygulama örnekleriyle toplumun gündemine taşınmalıdır.

Krugman'ın altını çizdiği gibi, şu anda gazete başlıklarını ABD'de borsa, ülkemizde ise manik-depresif spekülasyonlar ya da hükümete taraf olup olmamak belirlemekte. Ama her iki durumda asıl önemli olanın "reel ekonomi" olduğunu da çok önemli. İşsizliğin çözümü için AB'deki yabancı Türk sermayesinin know-how birikimini, 3. kuşağın vizyonuyla ülkemize kazandırılması, yerel kalkınmayı da hızlandıracak, ülkelerin rekabetçi avantajını oluşturan inovasyon kültürü için çok önemli altyapı oluşacaktır.

Denetlemenin ülkemizin en önemli sorunu olarak algılanan ortamda, palyatif ve tehlikeli kriz çözümü olarak gördüğüm kara paranın bavulla Türkiye'ye girişini teşvik eden yasa önerisi ciddi ve saygın bir devlet anlayışına yakışmakta mıdır? Yoksa doğrudan yabancı sermaye potansiyelini ateşleyecek, yerelde inovasyonu ve kalkınmayı geliştirecek önerimiz dikkate alınmalı mıdır? Yoksa derin uykuda, günü kurtaran, çözümlerle geleceği inşa edilebilecek midir?





Yazdır
<_script /><_script /> <_script /><_script /> <_script /><_script />

Dünya Gazetesi Bu mevsimde New York için çok sıcak bir gündü. Kimileri Uptown'da akşam başlayacak olan Cadılar Bayramı partisi hazırlıklarıyla meşgulken, ben şimdilerde işsiz kalmış Downtown finansçılarının "takıldığı" kahvelerle dolu West Village'de Amerikalı bir yazar arkadaşımla buluşmaya gittim. Onunla müdürü olarak part-time çalıştığı Cafe Cluny'de buluştuk. Yolunuz New York'a düşerse west 4 ile 12 arasındaki bu şirin restaurana mutlaka uğrayıp bir şeyler yemenizi öneririm. Ben arkadaşımın tavsiyesine uyup badem ve mandalinalı suteresi salatası ile kaz ciğerli pirzola kavurmayı denedim, çok memnun kaldım. Bunları sadece gelişmiş damak zevkimi (!) ortaya çıkarmak için paylaşmıyorum sizinle. Her gün böyle şeyler yediğimi sananlar da olabilir. Hemen bu yanlışlığı düzeltmek isterim. Amacım şu: malum, son dönemlerde köşe yazarı olmak istiyorsanız, mutlaka keşfedilmemiş bir restauranı okurlarınıza tavsiye etmeniz lazım. Bu evreyi aşmışsanız, şarap konusuna da girebilirsiniz tabii. İşte ben de baktım ki yeteneğim hâlâ geniş kitlelerce keşfedilmiş değil; bir de büyüklerimden gördüğüm bu yolu deneyeyim dedim. Şarap seçimi konusuna şimdilik girmiyorum. Onu son koz olarak kullanmayı planlıyorum. Hem zaten çalışmalarımın erken dönemindeyim henüz. Neyse, arkadaşımla hasret giderme faslını geçince konu Amerikan başkanlık seçimlerine geldi. Ona göre seçimin sonucunu belirleyecek en önemli konu dış ilişkiler, terör ve ulusal güvenlik, Irak, sağlık ve eğitim sorunları, silahlanma, kürtaj, eşcinsel evlilikler, enerji politikaları veya benzin fiyatları değil; ekonomi ve vergi politikaları. Zaten son dönemde yapılan anketler de bu görüşü destekliyor.

Pekiyi seçimimin sonucunu gerçekten adayların vergi politikaları mı belirleyecek? Elbette sonucu tek bir etkenin belirleyeceğini söylemek gerçekçi olmaz. Ama seçim konusunda Amerikan basınını takip ettiyseniz, gündemin en önemli konusunun vergi politikaları olduğunu görürsünüz. Gün geçmiyor ki manşetlerde bununla ilgili bir bölüm olmasın. Adaylar vergi politikaları üzerinden birbirlerini eleştiriyorlar. Başka bir deyişle Türkiye'de seçim zamanlarının popüler konusu nasıl yolsuzluklarsa ABD'de de vergi.

Aslında adayların vergi politikaları temsil ettikleri partilerin geleneksel çizgisini yansıtıyor. Cumhuriyetçiler hemen her seçimde olduğu gibi vergi oranlarının indirilmesini ve yeni vergi teşvikleri getirilerek ekonominin büyütülmesini, Demokratlar ise devletin sosyal güvenlik, sağlık ve eğitim gibi hizmetlerinin genişletilmesi, bunun finansmanı için yüksek gelir gruplarından daha fazla vergi alınmasını ve böylece gelir dağılımındaki uçurumun kapatılmasını savunuyorlar. İsterseniz gelin başka adayları Senatör Obama ve McCain'in vergi politikalarına kısaca bir göz atalım.

Fakirin dostu Obama vs., zenginliğin destekçisi McCain

Senatör Obama temelde Clinton yönetiminin yaklaşımını benimseyerek, Bush döneminde vergi indirimleri ile iyice bozulan dikey vergi adaletinin iyileştirilmesini sağlamak için herkesin ödeme gücüne göre vergilendirilmesini destekliyor. Yani ödeme gücü düşük olandan daha az, ödeme gücü yüksek olandan daha fazla vergi alınması gerektiğini savunuyor. Bu amaçla düşük gelirli ve orta-direk denilebilecek sınıflara uygulanan vergi oranının azaltılmasını, yüksek gelir grubundaki kişilerin vergi oranlarının artırılmasını planlıyor. Basit yani tek veya çift oranlı gelir vergilemesi ("düz vergileme" veya gelir vergisi yerine tüketim vergisi getirilmesi) konusundaki önerileri adaletsiz bulduğu için açıkça reddediyor. Yeni iş kuran kişilerle küçük işletmelerin değer artış kazançlarını vergiden istisna kılmayı, işsizlik sigortası kapsamında elde edilen gelirlerin daimi olarak vergiden istisna kılınmasını, yıllık geliri 50.000 ABD Doları'ndan daha düşük olan 65 yaş üzerindeki kişilerin gelir vergisinden muaf kılınmasını, yükseköğrenim masraflarının daha büyük kısmının matrahın belirlenmesinde indirim konusu yapılabilmesini, yüksek ödeme gücüne sahip olanlar tarafından menkul kıymetlerden elde edilen değer artış kazançları (borsa kazançları) ile temettüler üzerindeki vergi yükünü yüzde 15'ten yüzde 20'ye artırmayı düşünüyor. Şirketlerin hukuka aykırı vergi yapılarının daha fazla üzerine gidilmesi gerektiğini düşünüyor ve kurumlar vergisinde bir indirim yapmayı düşünmüyor. Buna karşılık, Senatör Obama'yı "sosyalist" olmakla suçlayan Cumhuriyetçiler'in temsilcisi Senatör McCain ise düşük gelirlilere uygulanmakta olan vergi oranının düşürülmesi yerine, genelde herkese uygulanan vergi oranlarının düşürülmesi suretiyle yatırım ve istihdamın desteklenmesini savunuyor. Bu çerçevede, borsa yatırımlarını desteklemek için bir yıldan uzun süre ile elde tutulan varlıkların elden çıkartılması suretiyle elde edilen değer artış kazançlarına halihazırda uygulanan düşük vergi oranının (yüzde 15) 2008 ve 2009 yılları için daha da düşürülmesini (yüzde 7.5) savunuyor. Ayrıca kurumlar vergisi oranının da yüzde 35'ten yüzde 25'e indirilmesini öneriyor. Menkul kıymetlerden elde edilen değer artış kazançları ile temettüler üzerindeki vergi yükünün ise aynı seviyede kalmasını düşünüyor. İşsizlik sigortası kapsamında elde edilen gelirlerin ise sadece 2008 ve 2009 için vergiden istisna kılınmasına sıcak bakıyor. Vergi matrahından indirim yapılabilecek kalemlerdeki hadlerin artırılmasını planlıyor. Senatör McCain Senatör Obama'yı "milli gelirin artırılması"na odaklanmak yerine, adaleti sağlamak için "gelir dağılımının düzeltilmesi" ile uğraşarak sınıfsal çatışmayı körüklemek ile itham ediyor. Senatör McCain'e göre Senatör Obama "başarılıyı [zengini] cezalandırmak", kendisi ise "herkesi başarılı [zengin] yapmak" istiyor. Tarafsız kaynaklar ise önümüzdeki on yıl içinde Senatör McCain'in planının Amerikan Hazinesi'nin vergi gelirlerinde 7 trilyon ABD Doları azalmaya, Senatör Obama'nınkinin ise yaklaşık 3 trilyon ABD Doları artışa sebep olacağını tahmin ediyorlar. Ayrıca Senatör Obama ve McCain'in planları karşılaştırıldığında Obama'nın planına göre yıllık geliri 250.000 ABD Doları'ndan yüksek olanların şu andakinden daha fazla, 100.000 ABD Doları'ndan daha az olanların ise daha az vergi ödeyeceklerini hesaplıyorlar.

Seçim sonucunun ABD ve dünyada vergi politikaları açısından etkisi ne olur?

Kanımca Amerikan vergileme rejiminde meydana gelecek olan köklü bir değişiklik küresel ekonomik koşullar nedeniyle bir süre sonra dolaylı yoldan diğer ülkeleri de etkileyecektir. Eğer Başkanı diğer etkenler değil, sadece vergi politikaları belirleyecek olsa, belki de bu seçimi "vergi adaleti" ve "düz vergileme" modellerinin çarpışması olarak görebiliriz. Daha doğrusu eğer Amerikan seçmeni daha fazla vergi adaletini ister ve bu nedenle Senatör Obama'yı seçerse, düz vergilemeyi savunan Cumhuriyetçiler'in bu reform önerisini rafa kaldırmaları veya en azından gözden geçirmeleri gerekebilir. Eğer Senatör McCain'i seçerlerse önümüzdeki dönemlerde mevcut artan oranlı gelir vergilemesi rejiminin yerini daha az artan oranlı - düz - vergilemenin alması veya hatta gelir vergilemesinin tamamen kaldırılarak tüketim vergilemesine geçilmesi söz konusu olabilir. Türkiye'de ise zaten gelir vergilemesinin önemi göreceli olarak daha az olduğundan, menkul kıymet kazançları düşük ve tek oranlı vergilemeye tabi tutulduğundan ve bazı gelirler ise tamamıyla vergiden istisna kılındığından son yıllarda ibrenin vergi adaletinden iyice uzaklaştığını biliyoruz. Bu da gelir dağılımının bozulması sonucunu doğruyor. Zaten Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) tarafından geçtiğimiz ekim ayının son haftasında yayınlanan bir raporda da Türkiye Meksika'nın ardından gelir dağılımı açısından en adaletsiz OECD ülkesi olarak gösterilmişti. Bu nedenle ABD başkanlık seçimini Senatör Obama'nın kazanması halinde Türkiye'deki bazı vergi politikalarının da gözden geçirilmesi gündeme gelebilir.

Sohbetin devamı

Hiç kuşkusuz arkadaşımla sohbetim başkan adaylarının vergi politikaları ile sınırlı kalmadı. Akşam başlayacak olan Cadılar Bayramı yürüyüş alayından, birkaç ay önce döndüğü Fas ve birkaç sonra çıkmayı planladığı Latin Amerika seyahatlerinden, insan böyle güzel bir New York sonbaharında nelerden konuşursa onlardan konuştuk. Oradan ayrılıp Lower East Side'daki gaz ve rutubet kokulu daireme doğru dönerken, kafamda iki soru vardı: (1) Bir gün bizim ülkemizde de siyasi partilerin seçim dönemlerinde gerçek anlamda stratejik ve detaylı bir vergi politikasını seçmene sunup sunamayacakları, (2) Akşamki parti için ne kostüm giyeceğim.http://www.dunyagazetesi.com.tr/yazar.asp?authId=104

11.10.2008 | Nabi Yağcı | Yorum

Bu günlerde ülkemizde iki kriz dışında başka şey düşünme şansımız pek az. Krizlerden biri bilindiği gibi ülkemizi de etkilemeye başlayan dünya finansal krizi; öteki ise PKK krizidir. Her ikisi de demokrasi krizini tetikleme potansiyeli taşıyor. İkisinin birbiriyle sarmaşması ise zincirleme reaksiyon yaratarak ülkeyi bilinmez karanlıklara çekebilir. İkincisini yani PKK krizini birincisinden soyutlayarak düşünmek büyük hata olur. Bugün "Terörü önlemek için tampon bölge gerekir" diyenlerin yarın parmaklarıyla Kerkük petrollerini işaret etmelerine kendi adıma hiç şaşırmam. Eğer dünya ekonomik krizi şaka değilse bu olasılık da şaka değildir. Bu nedenle gelmekte olan veya içine girdiğimiz dünya ekonomik krizi üstüne hazır daha zamanımız varken -varsa eğer- daha çok kafa yormak faydadan öte değildir.

 
Tarih tekerrür edebilir
Aynı suya iki kere girilemeyeceği kesinkes doğrudur ama girdiğiniz ırmak aynı olabilir, Fırat gibi. Eğer geçmişten ders alınmazsa öz değişmiş olsa da eski biçim, eski form hükmünü icra edebilir, tarih tekerrür edebilir. Bu nedenle kendi adıma bugünü anlamak için dünü anlamaya daha çok gayret ediyorum. Örneğin "1929 krizi neydi" diye soruyorum. Fakat bugünün yeni bilgileri ışığında dünün, o gün görülemeyen gölgeli yanlarını da görmeye çalışarak. Bu nedenle sorumu tamamlayıp "1929 krizi ‘gerçekte' neydi" diye soruyorum.
"29 Büyük Bunalımı"nın öncesi, bunalımı yaratan etmenlerin doğasını kavrayabilmek açısından çok önemli. Elbette bunalım öncesi tarihin en büyük olayı 1914'te başlayan I. Dünya Savaşı'dır. Savaş her ülkeyi kendi öz savunma güçlerini seferber etmeye itti, her ülkeyi bütün maddi ve insan potansiyelleriyle savaş makinesini güçlendirmeye yöneltti. Silah sanayileri müthiş bir gelişme gösterdi. Liberalist ekonomik ve siyasi politikalar yerini ulusalcı korunmacılığa bıraktı. Savaş sonrasında Almanya yenilmediği halde müttefikleri yenildiği için Versailles Barış Antlaşması'yla yenilmiş kabul edildi ve ağır bir savaş tazminatı ödemeye mahkûm oldu. Savaştan kazançlı çıkan tek ülke ABD olmuştu. ABD ekonomisi savaş ekonomisi sayesinde üretim kapasitesi ve teknolojik olarak sıçrama yaptı.                              
 
Nihilizm ve Amerikan rüyası
Savaşın tüm dünyada yol açtığı yıkım öylesine ağırdı ki, halklar için savaş öncesine dönmek bir altın çağa dönüş gibiydi. Barış isteği çok güçlendi. Özellikle edebiyat alanında barışçı yazarlar akımı doğdu. Savaşın bitmesi ve barış özlemi savaş ekonomisinin getirdiği, katı merkeziyetçi ekonomik ve siyasi yapılanmalara karşı tepkiler doğurdu. Savaş ekonomisinden barış ekonomisine sancılı bir dönüş başladı. Savaş sonrasında liberalizm yeniden güç kazandı. İmparatorluklar çözülmeye, yerlerini anayasal monarşiler almaya başladı. İşçi hareketleri, sendikalar ve sol güçlendi. Fakat bu demokratik ruh Avrupa'nın her köşesinde aynı gelişmedi.
Almanya o dönemin en demokratik sayılan anayasasını, Weimar Anayasası'nı kabul etti, aynı zamanda Almanya Federal Cumhuriyeti doğdu. Ancak savaş sonrası Alman halkının ruh hali ve uygulanan ekonomik model (korumacılık) bu liberal siyasetin uzun ömürlü olmasını engelledi. Sağ ve milliyetçi güçler liberallere ve sola karşı büyük bir kampanya başlattılar. İlerleme, demokrasi, kişisel özgürlük hakları düşman görülmeye başlandı. Alman toplumunda geleceğe karşı müthiş güvensizlik psikolojisi egemendi. Savaşta cepheden bitkin ve perişan dönen ama evlerini de yanmış, yıkılmış, perişan bulan yorgun insanların geleceğe dair umutları da yok oldu. Savaş sonrasında Avrupa nihilist bir ara dönem içine girmişti.
ABD'de ise toplumsal ruh hali çok farklıydı. ABD kazanan taraftı. Etkileri günümüze dek gelecek olan "Amerikan yaşam tarzı" yeni bir kültür olarak inşa edilmeye başlandı. Amerika çılgın bir tüketim toplumu yolunda her tür maddi ve moral hazırlık içindeydi. Kitlesel üretim ve kitlesel tüketim Amerikan pembe rüyasını durmadan besliyordu. Bu kitlesel üretim-tüketim ekonomisi kendi borsasını, reklam ve basın sektörünü de yaratmıştı. Büyük bunalım öncesinde Avrupa'da, karamsarlık, nihilizm, ABD'de ise pembe yaşam rüyaları toplumların farklı sosyal/psikolojik ruh hallerini belirliyordu.
1929 Büyük Bunalımı öncesinde ABD, dünyanın toplam sanayi çıktısının yüzde 42'sini üreten dev bir sanayi kapitalizmi yaratmıştı. Fakat hızla büyüyen kitlesel üretim gerçek ücretleri düşürmeye, yeni üretim teknolojileri (örneğin Taylorizm) işsizlik doğurmaya başlamış, talep düşüşüyle iç pazarda daralma başgöstermişti. Yani devresel kriz ağlarını örüyordu. Ekonomide denge bozuluyordu. Devlet ve bankalar devreye girdi; piyasalara müdahale etti ve halkın konut başta olmak üzere araba ve diğer dayanıklı tüketim malları alabilmesi için geniş çaplı krediler vermeye başladı. Banka kredileri yeni yatırımcılar için de sermaye veya sermaye artırımı işlevi görüyordu. Böylece üretim-tüketim, arz-talep dengesi sağlandı ya da öyle sanılmaktaydı. Gerçekte ise denetimsiz bankacılık, kredi mekanizması tüketicilerde sonsuz cennet hayalini körükleyerek spekülatif talep ve spekülatif piyasa yaratmıştı. Bugünkü deyimle balon çift taraflı üflemeyle şişmeye başlamıştı.
 
Kasırgalar da kriz yaratabilir
O tarihlerde üzerinde çok konuşulmuş olan bir Florida vakası vardır. Olay şöyle: ABD'de Florida bölgesi iklim koşuları ve ulaşım açısından artıları çok olan bir coğrafi bölgeydi. Florida'ya gayrimenkul yatırımları bu nedenle çok kârlı gözüküyordu, burası Amerikan rüyasını besleyen bir tatil cenneti yapılabilirdi. Gayrimenkul alım-satımı hızlandı, gelecekte kâr getirir düşüncesiyle toprağa paralar yatırıldı, bol krediler açıldı ve konut inşaatı furyası başladı. Spekülatif finans hareketi (zehirli kâğıtlar) hızlandı, büyüdükçe büyüdü.
Ne var ki, ufacık bir ayrıntı unutulmuştu: Doğa! 1928 yılı 18 Eylülü'nde bir büyük tropik kasırga patladı ve Florida sahillerini vurdu. Dalgalar içlere kadar girdi, binlerce evi yıktı, topraklar sular altında kaldı. Florida'da cennet hayali bir günde bitivermişti. Herkes elindeki evi, diğer gayrimenkulleri, toprağı satmak için yarışa girdi. Fakat değerlerinin kat kat altında bile satılamadı. Balon patladı böylece. Ardından "1929 Kara Perşembesi" geldi. New York Borsası çöktü, 4 binden fazla banka ve dev şirket iflas etti. İşsizlik patladı. Yine serbest rekabetçi, liberal politikalar suçlu ilan edildi, devletçi politikalar devreye sokuldu. Kapitalizm kurtarılmalıydı. Kurtarıldı da ama yeni bir devresel krize kadar ve kurtarma biçimiyle gelecek kriz için tohumlar atarak.
Florida vakası ile günümüzdeki finansal krizi patlatan vakanın aynı olması (mortgage) bana çok ilginç geldi, size de öyle geldi mi bilmem. İlkin, iki olaya baktığımızda ABD'nin geçmişten hiç ders çıkarmadığını görüyoruz. Ev çılgınlığı bugün de hem Amerikan halkının hem tüm dünyanın yani bizlerin evini başına yıkıyor. Krizi doğuran neden konut meselesi değil kuşkusuz, konut krizi, zaten büyümekte olan ekonomik krizin bu piyasada baloncuk yapmasıdır. Baloncuğu, Florida vakasında olduğu gibi bir doğa olayı da patlatabilirdi veya 2008 krizinde olduğu gibi bir bilgisayar da. Ama her iki olayda da baloncuğa neden olan şeyin spekülatif finansal faaliyetler olduğu aşikâr, yani reel karşılığı olmayan arz ve yine reel karşılığı olmayan spekülatif talepler (Amerikan rüyası veya obezite) ve bunun üstüne oturan spekülatif finans sektörü.
Öyleyse spekülasyon denen vakayı başlıbaşına mercek altına almak gerekiyor. Bunu yaparken piyasa spekülatörlerinin yanı sıra en büyük spekülatörün devlet olduğunu da unutmamak iyi olur. Kalpazanlar mı daha büyük spekülatörlerdir, yoksa para basan devlet mi? Ya da dış borçlanmaya dayalı ordu besleyen devletler mi? Tarih tekerrür etmesin istiyorsak bu soruları yeni baştan düşünmeliyiz. Özellikle demokrasilerimizin geleceği açısından. Amin!
http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?YZR_KOD=89&HBR_KOD=107998

Kurumlar Vergisi

13.10.2008

11.10.2008 | Veysi Seviğ | Yorum

Kurumlar Vergisi Yasası'nın birinci maddesinde söz konusu vergiye tabi tutulan kurumlar sayılmak suretiyle belirtilmiştir. Buna göre aşağıda yer alan kurumların kazançları, Kurumlar Vergisi'ne tabidir.

* Sermaye şirketleri,

* Kooperatifler,

* İktisadi kamu kuruluşları,

* Dernek veya vakıflara ait iktisadi işletmeler,

* İş ortaklıkları (Joint Venture).

Yukarıda belirtilen kurum ve kuruluşların özellikleri ise aşağıda kısaca açıklanmış bulunmaktadır.

Sermaye şirketleri Türk Ticaret Yasası hükümlerine göre kurulmuş olan anonim, limited ve sermayesi paylara bölünmüş komondit şirketler ile benzer nitelikteki yabancı kurumlardır. Bu bağlamda Kurumlar Vergisi Yasası'nın uygulanması açısından Sermaye Piyasası Kurulu'nun düzenleme ve denetimine tabi fonlar ile bu fonlara benzer yabancı fonlar da sermaye şirketi olarak kabul edilmektedir.

Kooperatifler ise Kooperatifler Yasası ile özel yasalarına göre kurulmuş kooperatifler ile benzer nitelikteki yabancı kooperatifleri kapsamaktadır.

İktisadi kamu kuruluşları; devlete, il özel idarelerine, belediyelere, diğer kamu idarelerine ve kuruluşlarına ait veya bağlı olup, faaliyetleri devamlı bulunan sermaye şirketi ve kooperatif özelliğini taşımayan ticari, sınai ve zirai işletmeler olarak tanımlanmaktadır.

Dernek ve vakıflara ait iktisadi işletmeler; dernek veya vakıflara ait veya bağlı olup faaliyetleri devamlı bulunan ve sermaye şirketi ile kooperatif özelliği taşımayan kuruluşlar olup, benzer nitelikteki yabancı kuruluşlar da bu kapsamda değerlendirilir. Bu bağlamda sendikalar dernek; cemaatler ise vakıf olarak kabul edilmektedir.

Yasal düzenleme gereği olarak iktisadi kamu kuruluşları ile dernek veya vakıflara ait iktisadi işletmelerin kazanç amacı gütmemeleri, faaliyetlerinin yasa ile verilmiş görevler arasında bulunması, tüzelkişiliklerinin olmaması, bağımsız muhasebelerinin ve kendilerine ayrılmış sermayelerinin veya işlerlerinin bulunmaması mükellefiyetlerini etkilememektedir. Mal veya hizmet bedelinin sadece maliyeti karşılayacak kadar olması, kâr edilmemesi veya kârın kuruluş amaçlarına tahsis edilmesi bunların iktisadi niteliğini değiştirmemektedir.

İş ortaklıkları Kurumlar Vergisi Yasası'nda tanımı yapılan kurumların kendi aralarında veya şahıs ortaklıkları ya da gerçek kişilerle, belli bir işin birlikte yapılmasını ortaklaşa yüklenmek ve kazancını paylaşmak amacıyla kurdukları ortaklıklardan iş ortaklığı olarak mükellefiyet tesis edilmesini talep edenlerdir. Bunların tüzelkişiliklerinin olmaması mükellefiyetlerini etkilememektedir.

Türkiye'de Kurumlar Vergisi'nin mükellef sayısı aralık 2007 sonu itibariyle 634.569'dur. Bu sayı 2008 yılı eylül ayı itibariyle 642.959 olmuştur.

Aralık 2007 tarihi dikkate alınarak, Kurumlar Vergisi mükellef sayısını iller bazında değerlendirdiğimizde, en fazla mükellefin 242.930 adetle İstanbul'da -ki bu rakam toplam Kurumlar Vergisi mükellef sayısının yüzde 38,28'ine tekabül etmektedir- en az mükellefin ise 175 adetle Ardahan'da -ki bu rakam toplam mükellef sayısının on binde 2,76'sıdır-, Türkiye'de toplam Kurumlar Vergisi mükellefinin yüzde 74,52'si sadece 10 ilimizde, geriye kalan yüzde 25,48'i ise 71 ilimizde faaliyet göstermektedir.

Maliye Bakanlığı verilerine göre 2007 yılında tahakkuk eden 15.718.209 bin YTL Kurumlar Vergisi'nin yüzde 48,82'si sadece 100 mükellefe aittir. Bu bağlamda Türkiye'nin en fazla Kurumlar Vergisi ödeyen ilk 100 şirketinin 66'sının merkezi İstanbul'da bulunmaktadır.

İlk 100 kurum içerisinde İstanbul dışında Ankara'dan 18, Kocaeli'nden 4, İzmir'den 2, Bursa, Adana, Konya, Denizli, Erzurum, Kastamonu, Ordu, Zonguldak, Rize ve Mersin'den birer kurum yer almaktadır.

İlk 100 kurum içerisinde sektörler itibariyle dağılımda bankalar önde gelmekte olup, çimento, telekomünikasyon, akaryakıt dağıtımı, demir-çelik ve sigara üretimi ile ithalat ve ihracat alanları önde gelmektedir.

Yine 2007 yılına ilişkin olarak 634.569 mükellef tarafından ödenen Kurumlar Vergisi'nin yüzde 25,95'i sadece 10 mükellef tarafından ödenmektedir.

Diğer yandan, toplam 634.569 mükellefin kazançları üzerinden ödemiş bulundukları Kurumlar Vergisi'nin toplam vergi gelirleri içerisindeki payı ise beklenenden çok farklıdır. 2007 yılında Kurumlar Vergisi'nin toplam vergi gelirleri içerisindeki payı yüzde 9,19'dur. Bu oran 2005 yılında toplam vergi gelirlerinin yüzde 10,3'ü olarak gerçekleşmiş bulunmaktadır. (Konuya ilişkin daha fazla bilgi için bakınız: Vergi Raporu 2008, Sf: 39 TÜRMOB, Ankara, Yayın No: 348)

2008 yılında Kurumlar Vergisi'nden beklenen hasılat ise toplam vergi gelirlerinin yaklaşık yüzde 8,5'idir.
http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=107994&YZR_KOD=157

 

Neden alınan önlemler çare olmuyor?

FATİH ÖZATAY
EKONOMİ / 12/10/2008

Cumayı cumartesiye bağlayan gece yarısı; saat 1’e yaklaşıyor. Evde arkadaşlar var, sohbet ilerlemiş. Hay Allah, şimdi masadan nasıl kalkıp bilgisayarı açacağım, internete girip o merakla beklediğim açıklamayı okuyacağım.
Dünyanın en büyük yedi ekonomisinin (G-7) merkez bankalarının başkanları ve hazine bakanları toplandılar Washington’da. Dünya merakla bekliyor ne açıklayacaklarını. Acaba ortak bir plan var mı?
Meslek aşkı ağır bastı; açtım interneti.
Açıklamanın daha ilk satırlarını okurken aklıma gelen ilk şey “Haksızlık yapmışsın, yok birbirlerinden farkları!” oldu. Pazartesi günü “Sağ olsun yöneticilerimizÖ Hem ‘gerekeni’ yaparlar, hem de kafamızı yormayalım diye ‘gerekenin’ ne olduğunu açıklamazlar. Neyse, ne gerek var, ‘gerekeni’ gereksiz yere kurcalamaya...” diye başlamışım yazıya. Gece yarısı Washington’dan gelen açıklama da benzer cümleler içeriyordu; ‘gereken yapılacaktı.’
Son aylarda peşi sıra çok sayıda önlem alındı. Ama kanama giderek arttı, tam bir çöküntünün eşiğine geldik. Neden bu önlemler çare olamadı? Ne çare olabilir? Bu soruları yanıtlayabilmek için sorunun özüne inmek gerekiyor. Öyle yapmaya çalışayım...
Öz-1: ABD’de konut fiyatlarında oluşan büyük köpüğün patlamasıyla, konut fiyatları baş aşağıya gitmeye başladı. Satın aldıkları konutları teminat göstererek ipotekli konut kredisi alanlar iki nedenle zor durumda kaldılar. Birincisi, teminatlarının değeri düştü. İkincisi, konut fiyatları artarken konut kredisine gerekli olan teminatın üzerine çıkabiliyordu konutların değeri. Teminatı aşan bu kısmı da teminat göstererek başka krediler alabiliyorlardı.
Konut fiyatları düşmeye başlayınca, özellikle kredi ödeme kabiliyeti daha az olan düşük gelirli gruplar borçlarını ödeyememeye başladı. Borçlar ödenmeyince evlere el konuldu. El koyanların konutları nakde çevirmeleri gerekiyordu. Onlar da konut piyasasına satıcı olarak girince konut fiyatları daha da düştü.
Sağ olsun mali yenilikler; konut kredileri eski usul değil, krediyi açan mali kurumun bilançosunda kredi geri ödenene kadar kalmıyor o kredi. Krediyi açan, konut sahibinden bu alacağını karşılık olarak göstererek tahvil ihraç ediyor. Yani, gidip piyasadan fon topluyor. O fonlarla da yeni kredi açıyor. O tahvilleri alanlar (ipotekli konut kredisine dayalı menkul kıymetleri alanlar) başka menkul kıymetlerle karıştırarak yeni ürünler ihraç ediyorlar tasarruf sahiplerine... Yani, suyunun suyu...
Süreç şu aşamaya geliyor: Konut fiyatları baş aşağı gidiyor-ev alanlar borçlarını geri ödeme güçlüğüne düşüyorlar-bu krediye dayalı tahvilleri ve türevlerini (suyu ve suyunun suyunu ve de suyunun suyunun suyunu) bilançolarında tutan mali kurumların bilançoları bozuluyor. Zira bu tahvillerin piyasa değerleri de baş aşağıya gidiyor.
Öz-2: İşin püf noktasına geldik. Bir mali kurum düşünün. Varlıkları sadece bu tür (sorunlu konut kredilerine dayalı) tahvillerden oluşsun. Yukarıdaki süreç içinde tahvil fiyatları düşmeye başlayınca bu mali kurumun varlıklarının değeri düşüyor. Ama bu mali kurum, bu varlıkları iki yolla edindi. Birincisi piyasadan fon topladı (mevduat diyelim). Yani bir de borcu var. İkincisi kendi sermayesi var. Kısacası şu: Tahvilin değeri (toplam alacağı) = Mevduat borcu + sermayesi. Ya da şöyle belirtebiliriz: Sermayesi, mevduat şeklindeki borcu ile tahvilin değeri arasındaki farka eşit.
Bir mali kurumun sermayesi belli bir düzeyin altına inemez. Eksiye iniyorsa da (borçları varlıklarını aşıyorsa) o mali kurum batak hale düşer. Şimdi ne oldu? Mali kurumun borcu borç. Değeri değişmedi. Zamanı gelince mevduat sahiplerine paraları ödenecek. Ama konut piyasası tepetaklak gidince bu kurumun varlıklarının değeri düştü. Yani, sermayesi tehlike sınırına doğru erimeye başladı. Şimdi hem nakit (likidite) sıkıntısı içinde hem de ve daha önemlisi sermaye zafiyeti içinde.
Öz-3: Bu süreçte, özellikle suyun suyunun suyu şeklindeki karmaşık mali ürünler fiyatlanamıyor. Bunları satıp nakde çevirmek isteseniz hangi fiyattan nakde çevireceğiniz belli değil. Elinizde bir mali varlık var; kağıt parçası muamelesi görüyor. Üstelik hangi mali kurumun bu tür kağıtları taşıdığı bilinmiyor. Dahası, mali kurumların bir kısmı da kendi durumlarını tam bilmiyorlar. Çünkü tam bir ‘mühendislik harikası’ şeklinde tasarlanmış bu ürünler; çok karmaşık bir yapıya sahipler.
Bu olgu, mali kurumlar arasında güven bunalımı yaratıyor. Normal koşullarda bir mali kurum geçici nakit sıkışıklığını gidermek için başka bir mali kurumdan kısa vadeli (gecelik mesela) borç alır. Bankalar arası para piyasalarında olur bu işlemler. İllaki sermaye sorunu olması gerekmez nakit sıkışıklığı için. Bugün A bankası B bankasına para verir. Yarın da verdiği parayı geri alır. Belki iki hafta sonra, bu sefer A bankasının nakit ihtiyacı ortaya çıkar, gider B’den ya da C’den nakit temin eder. Bir faiz karşılığında...
Ama konut piyasasında başlayan bu olumsuz süreçte kimsenin kimseye güveni kalmıyor. Çünkü bilmiyorum ödünç verdiğim parayı yarın geri alıp alamayacağımı. Bu durumda nakit fazlam da olsa, ‘nakdin üzerine yatıyorum’.  Sermayesi sağlamda olsalar, nakit ihtiyacı olanlar ‘deli danalar’ gibi bir oraya bir buraya koşturuyorlar. Bankalar arası piyasada faizler anormal yükseliyor. Korkunç bir likidite (nakit) ihtiyacı patlak veriyor.
Öz-4: Zamanla bu üç sorun bir sorun yumağı oluşturuyor. Likidite bulamamam, ya da çok yüksek faizle bulmam bilançomu bozuyor; az biraz sermayeden yemeye başlıyorum... Sermayemin erimesi nakit sıkışıklığımı artırıyor... Bilançom küçülüyor; Türkçesi kredi musluklarını kısmak zorunda kalıyorum; hatta açtığım kredileri geri çağırıyorum, borçlulara bir an önce ödeyin diyorum.
Tam bir kredi daralması yaşanıyor. Konut kredileri iyicene azalıyor. Konut fiyatları tepetaklak düşmeye devam ediyor. Araba satışları azalıyor. Turizm harcamaları düşüyor. Beyaz eşya satışları bıçak gibi kesiliyor. Reel sektörde de sıkıntı had safhaya varıyor. Bu şirketlere kredi açan mali kurumların bilançoları daha da bozuluyor...
Önlemler neden çare olmadı?
Merkez bankalarının kovayla su dökmeleri (likidite sağlamaları) nakit sıkışıklığını gidermek için gerekiyor, ama krizi çözmek için hiçbir şekilde yeterli olmuyor. Öz-3’te anlatılan sorunu çözüyor, ama Öz-1, 2 ve 4’ çare olmuyor çünkü.
Merkez bankalarının faiz indirimi de gerekli, ama o da yeterli olmuyor. Çünkü yine temel sorunlara çare getirmiyor. Mesela Öz-2’deki sorun olduğu yerde duruyor. Öz-3’ü de çözmüyor. Keza, ABD’de kongreden geçen son metnin Öz-2 ile ilgisi olmadığı düşünülüyordu cuma gününe kadar. Şimdi kongrede gerçekleştirilen bir ‘laf oyunu’ (bir soruya verilen cevap sayesinde) ile ABD Hazinesi’nin bankalara sermaye enjekte etme yetkisini almış olabileceği konuşuluyor, neden sonra...
Bir de bu kararların zaman aralıklarıyla ve yangın giderek büyüdükçe panik kararlar şeklinde alındığını düşünün. ABD’nin başka, İngiltere’nin başka, Avro bölgesinin başka telden çaldığını da ekleyin.
İşin çözümü, mali kurumlara ve şirketlere sermaye enjekte etmekten, bankalar arası para piyasasında güveni yeniden sağlayacak şekilde merkez bankalarının (ve hazinelerin) taraf olmasından, batık kurumları sistem dışına çıkarmaktan, konut piyasasını çalıştıracak ve giderek toplam talebi artıracak kararları almaktan geçiyor.
Peki, Türkiye ne yapacak? Hem çözümün ayrıntısı, hem de Türkiye’nin ne yapacağı da yarına kalsın...http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=YazarYazisi&ArticleID=902944&Yazar=FATİH%20ÖZATAY&Date=12.10.2008&CategoryID=101

Ünlü şair Fuzuli, Kanuni döneminde kendisine bağlanan maaşın kesilmesi üzerine Evkaf yönetiminde gördüğü rüşvet ve yolsuzlukları Sadrazam Nişancı Mehmet Paşa'ya gönderdiği çok bilinen eseri Şikayetname'sinde şöyle der: "...huzurlarına gitdüm. Bir cem gördüm, hikayetleri perişan, ne safadan anda eser ve ne sıdkdan nişan var. Selam verdüm, rüşvet değildür deyu almadılar. Hükm gösterdüm, fâidesizdür deyu mültefit olmadılar. Eğerçi zahirde sûret-i itaat gösterdiler, amma zeban-ı hal ile cemi sualüme cevab verdiler...".

Ayrıca Şikayetname'nin devamında çalışanlarla arasında şu konuşma geçmektedir:

Dedim: "Vakıf malını fazla kısmak vebaldir".

Cevaben: "Paramızla aldık, bize helaldir".

Sordum: "Hesap sorulursa, tuttuğumuz kötü yolun belgeleri bulunur".

Cevaben: "O hesap kıyamette sorulur".

Sordum: "Dünyada da hesap sorulduğunu duymadınız mı?".

Cevaben: "Ondan korkumuz yoktur, tüm şahitleri hazırladık".

Rehberde bir yolsuzluk türü olarak belirtilen ve "kamu görevlisinin performansını etkilemek için, görev gereği yapmaması gereken uygunsuz bir şeyi yapması veya yapması gereken bir şeyi yapmaması için gönüllü olarak kendisine değerli bir şeyin verilmesi" olarak tanımlanan rüşvet sadece bugünün değil, dünün ve geleceğin de problemidir.

Gelir İdaresi Başkanlığı, OECD tarafından hazırlanan "Vergi İnceleme Elemanının Rüşvetle Mücadele Rehberi"nin Türkçe'sini sayfasında yayınladı. Böylece 15 Şubat 1999 yılında yürürlüğe girmiş bulunan sözleşme ülkemiz bakımından da 2000 yılında "Uluslararası Ticari İşlemlerde Yabancı Kamu Görevlilerine Rüşvet Verilmesinin Önlenmesi Sözleşmesi" olarak onaylanmıştır. 2.1.2003 tarihli "Uluslararası Ticari İşlemlerde Yabancı Kamu Görevlilerine Rüşvet Verilmesinin Önlenmesi için Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun" 11 Ocak 2003 tarihli ve 24990 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu kapsamda daha önce bu metni okuyup bilgi edinememiş olan vatandaşlarımız bakımından da konu hakkında bilgi edinme fırsatı doğmuştur.

Burada Gelir İdaresi'nin temel amacı vergi inceleme elemanlarının bilgilenmesi ve rüşvetin tespiti konusunda neler yapabileceklerinin hatırlatılması olmakla birlikte konunun kaçakçılık boyutunu da içermesi sebebiyle rüşvet probleminin herkes tarafından karşılaşılabilecek bir durum olmasına yol açmaktadır. Rehberde oldukça ilginç tespitler de yer almaktadır.

Rehbere göre vergi mükellefleri, gelirlerini gizlemek için kullanmış oldukları yöntemleri, genellikle rüşveti gizlemek için de kullanmaktadırlar. Bundan yola çıkarak vergi inceleme elemanları kaçakçılıkla ilgili kanıt bulmak için kullanmış oldukları yöntemleri rüşvetle ilgili kanıtların tespiti için de kullanmalıdırlar. Açıklamalarda vergisel yükümlülüklerini noksan yerine getiren mükelleflerin sıkça yaptıkları işlemlerle ilgili delilleri yasal belgeleri üzerinde bıraktıkları belirtilmektedir.

Kaçakçılık göstergeleri ikiye ayrılmaktadır. Olumlu belirtiler veya olumlu davranışlar. Olumlu davranışların bulunmadığı bir durumda ise kaçakçılığın tespit edilemeyeceği ileri sürülmektedir. Olumlu belirtiler işaret veya bulgu olabileceği gibi bu eylemlerin hile, gizleme amacıyla yapılmış olabileceğini ya da olayların olduğundan farklı bir şekilde ortaya konulduğunu ifade ederler. Bununla birlikte belirtiler tek başına veya kendiliğinden, özellikli sürecin gerçekleştiğini belirleyememekte aynı zamanda olumlu davranışların da var olması gerekmektedir.

Olumlu davranışlar şöyle sıralanmaktadır: Dolandırmak, kaçırmak, gizlemek, belgeleri tahrif etmek, çarpıtmak ya da olduğundan farklı göstermek. Örnek olarak da benzer kalemlerin toplandığı işlemlerde özellikli olanların eksikliği, banka hesaplarında gizleme, depozitolara ait makbuzların ticari hesaplara karıştırılarak gelir kaynaklarının gizlenmesi gibi unutmadan kaynaklanmış gibi gösterilen işlemler ve durumu örtbas etmeye yönelik makbuzlar sayılmaktadır. Devam edeceğiz.


Kaçakçılık ve rüşvet yöntemleri


Geçen yazımızda kaldığımız yerden devam ediyoruz. Kaçakçılık ve rüşvetin göstergeleri aşağıda belirtilen haddinden fazla abartılmış indirimler veya hayali indirimler ile kamu görevlilerine para aktarmak için kullanılan bazı örnek yöntemlerdir: 

1. Bir kamu görevlisi kontrolü altındaki bir firma, ilgisiz bir firmaya danışma ücreti iddiasıyla sahte faturalar karşılığında büyük tutarda para öder. Bu firma daha sonra bir banka görevlisinin yardımıyla, çeklerin karşılığını kendi çalışanlarından birinin aracılığıyla nakde dönüştürür. Böylece para, kamu görevlisinin kontrolündeki ilk şirkete geri döner.

2. Sahte bir isme bir banka hesabı açılır ve bu hesap üzerinden çekler nakde çevrilir. Satın almanın kanıtı olarak hayali işlemlere dayanan faturalar düzenlenir. Sahte işyerine ait çek rehin edilir ve sonra da bozdurulur.

3. Dolaylı politik katkı veya yardım yapma yönteminde politik kampanya düzenleyen komitenin veya adayın sağlamış olduğu bazı kampanyalara ödenmemiş faturalar temin edilir. Örneğin, seçim kampanyaları için kiralanan araçlar veya el ilanları ve seçim posterlerinin basılması gibi kampanya için yapılan masrafların ödenmemiş faturaları.

4. Kamu görevlilerine yapılan dolaylı ödemeler bir başka yöntem olup bu yöntemlerinden bir tanesi, avukatlık bürosu yoluyla yapılan ödemelerdir. Bu örnekte avukat, görünüşte sunulan hizmetler için çeklerin yazılmasında yalnızca aracı rol oynar. Ödemeler avukatın emanet hesabına yatırılır ve bu hesaptan da kamu görevlisine aktarılır. Bu yöntem ayrıca halkla ilişkiler, reklamcılık veya muhasebe şirketleri arasında da kullanılır.

5. Bir başka dolaysız rüşvet ödeme yöntemi de, kâr elde etmek amacıyla ticari faaliyetlerde bulunmak üzere kurulmamış ve vakıf yönetiminin üst kademesinde bir kamu görevlisinin bulunduğu bir vakfa bağış yapılması talebinde bulunulmasıdır.

6. Gerçek piyasa fiyatıyla karşılaştırıldığında müşteriye abartılı bir tutarla fatura verilmesi yönteminde ise alınan tutar ile normal piyasa fiyatı arasındaki fark, işletmenin karını etkilemeden, daha sonra bir aracıya ödenmektedir.

7. Bir şirket tarafından üstlenilen ve malların muhafazası, şirket mallarının taşınmasına nezaret etme veya pazar faaliyetinin olduğu ülkede tesisat masrafları olarak faturalandırılmış harcamalar.

8. Bir şirketin altyapı, yerleşim, kuruluş ve gelişimi için yapılan harcamalara ait ödemelerin, mimarlık ofislerinin kullanılarak, vergi cennetlerindeki banka hesaplarına yapılması.

9. Royalti gelirleri, şirket hesaplarına gelir yerine yükümlülük olarak kaydedilir. Bu yükümlülüğe ait ödeme de hesap yılı kapanmadan önce yapılır. Ödeme sözde royalti geliri elde eden ve vergi cenneti bir ülkede bulunan bir yönetim şirketine yapılır.

10. Profesyonel hizmetlere yapılan ödeme tutarını gösteren tüm kaynak belgeler dikkatlice incelenmelidir. Birçok şirketin projelerle bağlantılı ve özel durumlarda yüklendikleri masrafların, gerçek bir işe ait normal fatura tutarının üzerinde yüklendikleri belirlenmiştir. Bu fazladan faturalandırılmış tutar firma tarafından, mükellef lehine, önceden ayarlanmış politik ödemeleri veya kamu görevlilerine yapılan ödemeleri gizlemek için kullanılır. Ayrıca, danışmanlık şirketlerine yapılan, ancak hangi hizmet için yapıldığı belli olmayan yüksek tutarlı ödemelere de bakılmalıdır.

11. Yasal olmayan birtakım ödemelerin, seyahat ve eğlence masrafları kisvesi altında indirim konusu yapılabilmesi mümkündür. Burada, yönetici seyahat masrafları, kiralama yoluyla yapılan hava yolculukları masraflarının mükellefin çalışanları tarafından veya siyasi aday tarafından doğrudan ödenip ödenmediği, mükellefin özel uçağının pilotlarının masrafları, doğrudan kredi kartı yükümlülüklerini de içeren seçilmiş bazı çalışanlarla bağlantılı masraflar incelenmelidir.

Bunlar vergi incelemesi yapacaklar için sadece yol gösterici örnek yöntem ve davranışlardır. Ama unutmamak gerekir ki, akıl akıldan üstündür. 


Bu köşede zaman zaman yaptığımız bazı önerilerin, değerlendirmelerin, yorumların gidişatına da bakmaktayız. Dolayısıyla yazdıklarımızı sadece geçmişte bırakmıyor, fikri takibini yaparak fayda sağlamasını istiyoruz. Bir bakıma unutulmasını da önlemeye çalışıyoruz. Geçen yaz hemen seçimlerden sonra yazdığımız "Yeni Maliye Bakanı İçin Yapılacaklar Listesi" de bunlardan bir tanesi. Aradan geçen bir yıldan fazla sürede neler yapılmış neler yapılamamış dediğimizde ülkemizde hükümetin vergi karnesi de ortaya çıkmış olacaktır. 

1.Bazı teknolojik gelişmelere rağmen çağdaş bir gelir idaresi maalesef oluşturulamadı. Denetim kadroları ve hukuk altyapısında çok önemli eksiklikler var. Mükellef odaklı idare kavramı sadece kâğıt üzerinde kalmış durumda.

2.Vergi düzenlemelerini yapan ayrı bir hukuk birimi oluşturulamadı. Mevcut düzenlemelerdeki hukuk eksikliği ciddi boyutlardadır.

3.İdarenin içerisinde sürekli çalışan bir danışma kurulunun varlığını öngörmemize ve bu kurulun oluştuğu söylenmesine rağmen, bu kurulun yapısı, faaliyetleri, yetkileri ve kararları toplumla paylaşılmamaktadır. Bu durum mükellefler arasında şüphe ve tereddütler yaratmaktadır.

4.Vergi Konseyi önerilerinin danışma kurulu ile birlikte sürekli değerlendirilmesi gereği de bu kapsamda müphemdir.

5.Kayıtdışılığın önlenmesi konusunda ciddi bir çalışma başlatılması ve hükümet desteğinin sağlanıp çok boyutlu politikalar belirlenerek uygulanması önerimiz yönünden Vergi Konseyi bünyesinde bazı çalışmalar yapılmasına rağmen konu hâlâ gündeme gelememiştir. Sadece çalışılacağı yönünde bazı ifadeler zaman zaman basında yer almaktadır.

6.Mükellef, yargı ve idare arasında zaman ve emek israfına yol açan hukuk ihtilaflarının çözümü amacıyla çalışmalar yapılması şeklindeki çok önemli talebimizde maalesef hiçbir gelişme yoktur.

7.Vergi oranlarının indirilmesi, doğru oranların belirlenmesi amacıyla özellikle ekonomik açıdan araştırma ve incelemelerin yapılması önerimiz kapsamında bazı vergi oranlarında indirimler yapılmasına rağmen bunun gerçekten doğru ve yeterli olup olmadığı yönünde resmi bir çalışma bulunmamaktadır.

8.Hukuka, Anayasa'ya ve adalete aykırı vergi uygulamaları en zayıf olunan noktalardan birisi olup, bu konu köşemizde sıkça belirtilmektedir.

9.Vergi cezalarında hukuka uygun yeni bir sistemin getirilmesi konusunda bazı çalışmalar bulunmasına rağmen halen uygulamaya geçirilememiştir.

10. Vergi istisna ve muafiyetlerinin Anayasal ilkelere uygun olarak çok sınırlı tutulması önerimiz gelir vergisi çalışmalarının neticelenmesi sonrasında ortaya çıkacaktır.

11. Anayasa m. 73'de Bakanlar Kurulu yetkisinin acil durumlar dışında kaldırılması konusunda bir çalışma yoktur. Hükümetçe hazırlatılan tasarıda da bu konuda bir düzenleme olmadığı gibi eskisinden daha problemli olabilecek ifadeler de vardı.

12. Vergi kanunlarının senede bir kere değiştirilmesi ve izleyen sene başından itibaren geçerli olmasının sağlanarak mevcut hukuka aykırı geçmişe yürümelerin önlenmesi şu an için sanırım bir hayal olarak görülmektedir.

13. Yapılan düzenlemelerde Maliye Bakanlığı'na esas hakkında yetki verilmesi ne yazık ki büyük oranda devam etmektedir.

14. Özel iletişim vergisi, motorlu taşıtlar vergisi, BSMV, damga vergisi gibi vergilerin kaldırılması ağırlıklı olarak yeniden değerlendirilmesi, KKDF gibi alınması hukuka aykırı bir yükümlüğün hâlâ neden alındığının sorgulanması yapılmamış ve yapılmamaktadır.

15. Akaryakıt üzerindeki vergilerin indirilmesi konusunda toplumdaki bunca tepkiye rağmen vergi gelirleri kavramının adalet kavramına tercih edilmesi veya bunun birinci amaç olarak düşünülmesi sonucunda bir gelişme bulunmamaktadır. Bu nedenle bu alandaki dünya rekorlarımız da devam etmektedir. Keza,  özel tüketim vergisinin tamamen elden geçirilmesi yerine sadece zaman zaman tepkileri hafifletmek üzere bazı düzenlemeler yapılmaktadır.

Değerlendirmelerimize gelecek yazımızda devam edeceğiz.


<_script /><_script />

Hükümetin vergi karnesi -2

Hakan ÜZELTÜRK / VERGİ ve HUKUK
huzelturk@superonline.com

12.09.2008 - 08:59

 

9.9.2008 Salı günlü yazımızdan sonra hükümetin seçim sonrasındaki vergi çalışmalarını değerlendirmeye kaldığımız yerden devam ediyoruz.

1.KDV'deki oran karmaşasına hemen son verilmesi konusunda bir sonuç olmadığı gibi bu konuda basında sürekli yer alan trajikomik olaylar da anlaşılan bir etki yaratmamaktadır. Bu konuda bir açıklama olmaması konunun üzerinde durulmadığını göstermektedir. Bununla birlikte mükelleflerin her gün bu garipliklerle karşılaştığı da unutulmamalıdır.

2.Toplumda yaygın olarak kabul edilmiş bulunan vergi adaletsizliğine karşı önlemler alınması, vergiler konusunda politikalar belirlenmesi konusunda alınacağı yönünde sözler verilmektedir. Bununla birlikte ne zaman, nasıl ve ne şekilde olacağı konusunda somut ve bilimsel çalışmalar sunulamamaktadır.

3.Asgari ücretin vergi dışı bırakılması konusu ülke gerçeklerimiz müsait değil diyerek yıllardır gündem dışına taşınmaktadır. Bu sorunu çözmek gerekmektedir. Aksi halde vergi adaleti diye bir kavram vardır demek mümkün değildir.

4.Asgari geçim indiriminde olduğu gibi bazı düzenlemelerin yeniden düşünülmesi bugün de kuvvetle gerekmektedir. Bunlar zaman zaman bu köşede belirtilmektedir.

5.Uzlaşmanın şartlarının kanunla belirlenmesi konusunda bir gelişme yoktur. Hem de konunun odağındaki kurumların "kanun namına durun" demesine rağmen.

6.İdarenin yıllardır kaybettiği davalarda hâlâ aynı savunmayı yapması ısrarından vazgeçerek hukuka aykırılıkların düzeltilmesi hususunda ne gariptir ki en küçük bir gelişme yoktur. Yıllardır şablon savunmalar verilmeye devam etmektedir. Hem de davaların kaybedildiği bilinerek. Keşke bu istikrar faydalı konularda gösterilseydi.

7.Mükellef haklarının oluşturulması ve yapılan uygulamaların yeniden değerlendirilmesi konusu bugünkü durumda iğneyle kuyu kazmaya benzemektedir.

8.Mükelleflerin vergi bilincini geliştirecek plânlı çalışmaların yapılması konusunda mükellef olarak çocuklar, vergi bilincini geliştirme aracı olarak da hediyeler düşünüldüğü müddetçe daha çok yıllar geçmesi gerekecektir.

9.Belge toplama alışkanlığının çocuklara oyuncak dağıtarak değil, çağdaş yöntemlerle sağlanması gereği konusunda bir önceki açıklama sanırım yeterli olacaktır.

10.Bütçe disiplininin sağlanması ve bütçe kurallarına uyulması. Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararları sebebiyle şu anda bütçe kanunlarının Anayasaya uygunluğundan söz etmek mümkün değildir.

11.Anayasa'daki vergi ilkelerine aykırı düzenlemeler yapılmasından vazgeçilmesi konusu sadece bugün değil, herhalde yıllarca sonra da konuşulmaya devam edilecek bir konudur.

12.İstihdam üzerindeki vergi yükünün azaltılması, yatırım imkânlarını artırıcı önlemler alınması yine çok konuşulup sadece sözler verilen ama tam olarak gerçekleştirilemeyen bir alandır. İşsizlik oranının yükselmesi, yatırımların azalması karşısında bu konunun ön plana geçmesi gerekirken yeterli bir gelişme kaydetmemesi hazindir.

13.Beyanname yöntemine önem verilerek, stopaj usulünün azaltılması; dolaylı-dolaysız vergi dengesinin kurulması zor gelmekte, bahane olarak da ülke yapısı gösterilmektedir. Ama bunu çeşitli ülkeler başarıyla yapmaktadır. Adalet, denetim ve ceza çerçevesinde.

14.Her türlü ayrımcı vergilendirmenin önlenmesi konusunda çalışmalar yapılması. Gülmemeniz için bu konuda bir şey yazmıyorum.

15.Vergi rakamları konusunda toplumu adil olarak bilgilendirerek, vergilerin harcanması konusunda şeffaflık sağlanması. Ülkemizdeki gelişmeleri yakından takip eden ve yapılan harcamaların gittiği yerleri bilen ve her gün bir kısmını yeniden öğrenen kişiler olarak hepimiz bu bilgi ve şeffaflığı beklemekteyiz.

Bütün bu değerlendirmeler 2007 senesinde seçimlerden hemen sonra vergiler alanında yeni bir yol çizilmesi amacıyla yaptığımız önerilere dayanan değerlendirmelerdi. Bugün her iki yazımızdaki sonuçlar dikkate alındığında Hükümetin vergi karnesi 2008 senesinde nasıldır sorusunun cevabını sanırım en iyi sizler vereceksiniz. 


http://www.dunyagazetesi.com.tr/yazar.asp?authId=21&id=21562


"Yüzyılın en büyük finansal krizi"ni yaşıyoruz. Finansal krizi, ABD konut sektöründeki balonun patlaması tetikledi. Ancak ABD ekonomisinin sadece ve sadece yüzde 5'ini oluşturan konut sektörünün sadece ve sadece yüzde 10'luk kesiminde (eşikaltı grubunda) yaşanan mortgage taksidini geri ödeyememe gibi basit bir sorunun finansal sistemi çökertme noktasına gelecek kadar büyük bir "finansal tsunami"ye dönüşmesinde herkes suçlu. Bu unutulmamalı.

Faizleri "fuhuşa teşvik" edecek kadar uzun süre oldukça düşük düzeyde tutan Amerikan Merkez Bankası (FED) de suçlu, finansal sistemi "gözetlemek ve denetlemekle" yükümlü regülatörler de suçlu, "bir koyundan on post çıkartma" güdüsüyle hareket eden yatırım bankaları da suçlu, 80 yıllık "bayatlamış" regülasyon sisteminin yaratıcı finansal mühendislik teknikleri sayesinde son 5-10 yılda çığ gibi büyüyen "türev yaratıkları" kontrol edebileceğini düşünme gafletine düşen politikacılar da suçlu, finansal piyasaların milyonlarca dolar prim kazananan "harika çocukları"nı aşırı riskli yatırımlara yüksek kaldıraçla (çok az sermaye-yüksek oranda borç kombinasyonuyla) girmelerini teşvik eden "bonus sistemleri" de suçlu.

Finansal priyasalarda yaşanan kabusun hem çok müsebbibi var hem de çok mağduru. Tek bir "günah keçisi" göstermek (örnek FED'in eski Başkanı Greenspan) yaşananları aşırı basitleştirmek olur. Gelinen noktada herkesin başını önüne eğip iki kere düşünmesi gerekiyor. Çünkü global piyasalarda yaşanan krizin içinde bulunduğumuz dönem ve yakın gelecek üzerindeki etkilerinin yanı sıra uzun dönem etkileri de hepimiz için önemli olacak. Bugünkü yazımızda mevcut dönem ve yakın gelecekteki etkilere odaklanacağız. Daha sonraki yazılarımızda dünya finans piyasalarında taşların yerinden oynamasına neden olan global kredi krizinin mevcut işletme modellerinin dahi sorgulanmasına neden olabilecek uzun vadeli etkilerini irdeleyeceğiz.

Sorunlar, ABD menşeli olmakla birlikte küreselleşmenin getirdiği "sermaye ve ticaret" bütünleşmesi ile birlikte önce "finansal kanal" üzerinden sonra da gecikmeli etkisiyle "ticaret kanalı" üzerinden tüm gelişmiş ülkelere sirayet etmiş durumda. ABD, Japonya, Kıta Avrupası'nın önde gelen ekonomileri ve İngiltere resesyonun eşiğine geldiler. Ancak Türkiye'nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan ülkeler gelişmiş ülkelerdeki yavaşlamadan şu ana kadar oldukça sınırlı bir şekilde etkilenmiş gözüküyorlar.

Buradaki kilit kelime "şu ana kadar". Gelişmiş ülkelerde yaşanan yavaşlama ilk düşünüldüğü gibi "kısa soluklu" olsaydı gelişmekte olan ülkelerdeki tahribatın sınırlı kalabileceğini düşünebilirdik. Ancak ne yazık ki takip ettiğimiz göstergeler başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkelerdeki toparlanmanın 2009 yılının ikinci yarısından önce başlayamayacağına işaret ediyor. Gelişmiş dünyadaki yavaşlamanın onumuzdeki yılın ilk yarısını da kapsayacak şekilde uzaması gelişmekte olan ülkelerin büyüme performanslarında ciddi ölçüde bozulmalara neden olabilecektir.

Dünyanın en büyük yatırım bankalarını, yüzlerce hedge fon ve mortgage şirketini iflasa sürükleyen kredi krizi giderek derinleşiyor. Finansal sistem tam anlamıyla tıkanmış durumda. Birbirlerinden kredi alamayan finans kuruluşlarının çalışır haldeki tek finansman kaynaklarının merkez bankaları olduğunu söylemek abartılı olmaz. Bir başka ifadeyle, finans kuruluşları kendi yükümlülüklerini karşılayacak kaynağı ya bulamıyorlar ya da "son borç verici" konumundaki merkez bankalarından zar zor bulup yaşam mücadelesi veriyorlar. Hayatta kalabilme gayreti içinde olan mali kesim haliyle asli işlevini yani "sistemdeki tasarrufların krediye dönüşmesine arabuluculuk yapmak" işlevini yerine getiremiyor. Rakamlarla henüz teyit edilmemiş olmakla birlikte mali kesimin reel kesime açtığı kredilerin hacminde dramatik bir düşüş yaşanıyor. Kredi alamayan reel sektördeki ekonomik aktivite de dolayısıyla bıçak gibi kesilme riski ile karşı karşıya. Mali sistemdeki tıkanıklık yüzünden ABD ekonomisi resesyona doğru gitmiyor, resesyona doğru koşuyor.

ABD hükümeti tarihte emsali görülmemiş büyüklükte bir "topyekun kurtarma planı"nı uygulamaya sokmaya hazırlanıyor. Dev kurtarma planı özel sektörün kendi ticari kararları yüzünden yarattığı pisliği kamusal kaynaklarla çözme esasına dayanıyor. Ancak bu planın içeriğini ve uygulanmasında yaşanabilecek sorunları göz önüne aldığımızda mali kesimdeki sıkıntıların çözülmesine faydalı olacağını ancak yeterli olamayacağını söyleyebiliriz. Plan, finansal piyasalarda yaşanan güven bunalımının sistemik krize dönüşmesine engel olabilecektir. Ancak kredi piyasalarında yaşanan sıkışıklığı kısa vadede düzeltmesi olanaksız.

Finansal piyasalarda "en kötü" son yaşananlardan sonra geride kalmış olabilir. Ancak "reel sektör" açısından asıl zor dönem yeni başlıyor. 2009'un ikinci yarısına kadar küresel yavaşlama problemi ile yaşamak zorunda kalacağız. Asıl önemlisi, yavaşlayan ülkeler kervanına yakın gelecekte gelişmekte olan ülkelerin de katılması beklenmeli.

Sokrates Kafe: Soğanın acısını yiyen bilmez, doğruyan bilir.


http://www.dunyagazetesi.com.tr/yazar.asp?authId=77


<_script />var gaJsHost = (("https:" == document.location.protocol) ? "https://ssl." : "http://www."); document.write(unescape("%3Cscript src='" + gaJsHost + "google-analytics.com/ga.js' type='text/javascript'%3E%3C/script%3E")); <_script /><_script /><_script /> <_script /> var pageTracker = _gat._getTracker("UA-4420406-1"); pageTracker._initData(); pageTrack <_script />


Son bir yıldır finansal piyasalarda görülen sorunların, bir süredir tarihin en sert likidite sıkıntılarından birine neden olması ve varlık değerlerinde yüksek boyutlu aşınmaların çok kısa zaman dilimleri içinde gerçekleşmesi, önemli ülke merkez bankalarının tekrar bir araya gelmesine neden oldu. Neredeyse tıkanma noktasına gelen mali sistemin desteklenmesi adına nakit kaynak musluklarını 100 milyarlarca dolarlık likidite enjeksiyonları ile açan merkez bankaları hafta ortasında kısa vadeli olarak piyasaları rahatlattı. Ancak, kalıcı ve sağlıklı bir düzelme için bu tür likidite enjeksiyonlarının yeterli olmayacağını bilen küresel sistemin karar verenleri, hafta sonunda tarihi bir karara vararak sorunun kaynağına yöneldiler. Sorunların kaynağına inilmesi umut verici. Sorunun çözümünün ancak ve ancak kaynağa müdahale edilmesi ile gerçekleşecektir. ABD hükümetinin, FED ve Hazine'nin de desteğini alarak bu hafta sonu açıkladığı paketin tam da bu hedefe yönelik olduğunu ve mortgage kaynaklı, değeri neredeyse sıfır gösterilen varlıkların yeniden ekonomiye kazandırılmasını amaçladığını görüyoruz.Yaklaşık büyüklüğü ilk etapta 700 milyar doları bulacak olan paket bankaların aktiflerinde bulunan ve değerleme açısından sürekli iskonto edilen mortgage kredilerine dayalı varlıklar, ABD'de kurulacak ve FED ile Hazine tarafından desteklenecek bir şirket
tarafından satınalınarak bankalara nakit sağlayacaktır.

Bahsi geçen tüm önlemler, bundan sonraki süreçte bankaların yeni varlık silme operasyonları yapmayacağı, yeni batmalar yaşanmayacağı, makro verilerin bir daha olumsuz sonuçlara işaret etmeyeceği ve varlık değerlerinin daha fazla düşmeyeceği anlamına gelmiyor

ABD kaynaklı veri ve haber akışı ile mali sisteme destek olmak için yürütülen çalışmaların, Türkiye'deki yatırımcı tercihlerini doğrudan etkileyeceğini düşünüyoruz. Bu nedenle, yukarıda bahsettiğimiz kurtarma planına ilişkin detayların ve sonuçlarının dikkatle takip edilmesi gerekiyor. Ancak, büyümelere ilişkin sıkıntılar ve Türkiye ekonomisinin cari açık, yüksek enflasyon gibi kırılganlıkları ile henüz netlik kazanmayan IMF ile yeni stand-by düzenlemesi gibi konular, önümüzdeki dönemde yurtiçi piyasalarımızın dış gelişmelere olan hassasiyeti üzerinde belirleyici olacaktır.

ABD'de son dönemde gerçekleştirilen hafta sonu operasyonları ile bankaların kamulaştırılması veya nakit sermaye sağlanması gibi standart dışı kararlar, hisse senedi piyasalarında son yılların en yüksek volatilitelerine neden oluyor. Bu hafta boyunca İMKB de yurdışı piyasalarının gölgesinde devam etti bu gidiş de aynen devam edecek gibi gözüküyor. Önümüzdeki haftanın sadece 1,5 gün olması bayramdan sonra ya kadar gececek günlerdeki bizim tatil, dünyanın çalıştığı günlerin haberlerini takip etmek gerekecek .


http://www.dunyagazetesi.com.tr/yazar.asp?authId=95


Basına yansıyan bilgilerden anlaşılacağı üzere Vergi Konseyi ve Gelir İdaresi Başkanlığı tarafından hazırlanan yeni Gelir Vergisi yasa tasarısı ile esnaf muaflığının uygulama alanı genişletilecek, bu bağlamda içlerinde taksicilerin de olduğu bazı meslek grupları için her ilçede, esnaf odaları, vergi dairesi başkanlığı ve defterdarlıklar ile diğer kesim temsilcilerinden oluşan özel komisyonlar oluşturulacaktır. Bu tasarı ile "taksiciler için Özel Tüketim Vergisi'nin sıfırlanması karşılığında, taksilere yazarkasa takılması konusu" üzerinde de durulmaktadır.
Bugüne kadar özellikle şehiriçi ulaşımda önemli payı bulunan taksiler ile minibüslerden sağlanan gelirlerin nasıl oluştuğuna dair Gelir İdaresi tarafından belirgin bir çalışma yapılmamıştır.
Dolayısıyla her şeyden önce günümüzde taksiciliğin nasıl yapıldığını bilmekte ve yapılacak vergisel düzenlemelerin de bu bilgiler çerçevesinde yapılmasında yarar görmekteyiz.
Ülkemizde taksicilik gerçekte rakamsal olarak büyük miktarlara ulaşan "plaka rantı" sağlayan bir uğraş alanıdır. Günümüzde taksi plakalarının alım-satımı birkaç yüz binli rakamlarla telaffuz edilir hale gelmiştir. Bu rakamlar bazen bir milyon YTL'ye kadar çıkabilmektedir.
Günümüzde bir taksi plakasının on iki saatlik kira ücreti 70-150 YTL arasındadır. Dolayısıyla bir günde bir taksinin iki ayrı kişiye kiralanabildiği dikkate alındığında bir taksi sahibinin elde ettiği kira geliri 140 ila 300 YTL arasında değişmektedir. Kira bedelinin oluşumunda plakanın kullanıldığı arabanın modeli ve markası ile bağlı bulunduğu taksi durağı önemli rol oynamaktadır.
Taksi ve plaka sahiplerinin bu bağlamda elde ettikleri kira gelirlerinin gayrimenkul sermaye iradı olarak dikkate alınması gerekmektedir. Ancak bu tür beyanda bulunan var mıdır? Bu soruyu ancak Gelir İdaresi Başkanlığı yanıtlayabilir.
Taksi sürücüleri ile uygulamada plaka sahibi olarak tanımlananlar arasındaki ilişki hukuki açıdan özellik göstermektedir. Şöyle ki;
* Genellikle plaka veya plakalı taksi sahipleri taksileri 10-12 saatlik bir süre için kiraya vermekte, dolayısıyla bu kiralama işlemi günde tam anlamı ile iki vardiya halinde olmaktadır. Kiralama, deposu dolu olarak yapılabilmektedir. Sürücü taksiyi teslim aldıktan sonra, sahibine veya ikinci kiracıya teslim edene kadar kullanmakta, elde ettiği hasılattan kira bedelini düştükten sonra, yeni sürücüye taksiyi "full" yani dolu depo ile devredebilmektedir.
Bazı hallerde taksi sürücülerinin günlük hasılatı kira bedeline yetmeyebilmektedir. Bu durum taksi sahibini hiçbir biçimde ilgilendirmemektedir.
Bu bilgiler çerçevesinde taksi sürücüsü kira bedeli ile arabanın full depolanması için yapılan harcamadan sonra kalan paraya sahip olabilmekte, bu miktar da duruma göre sıfır ile 50 lira bazen de biraz fazla oluşabilmektedir. Hatta bazen sürücü kira bedelini cebinden ödemek zorunda kalmaktadır.
Taksi ve minibüslerde emekçiler sürücülerdir. Geliri sağlayanlar ise plaka veya plakalı taksi sahipleri ile minibüs sahipleridir. Taksi sürücüleri her türlü yasal haktan yoksun, tam anlamı ile hayati tehlike içersinde ekmek parası için günde 10-12 saat çalışmak zorunda olan, sosyal güvencesi sağlanmamış çalışanlardır.
Plaka, plakalı taksi ve minibüs sahipleri ise bir yandan tam anlamı ile vergisiz bir gelir elde ederken, diğer yandan her geçen gün artan plaka ve plakalı taksi fiyatlarının rantını elde etmekte, buna karşılık vergilendirmeye duyarsız kalmaktadır.
Uygulamada hukuki açıdan üretilen formülle üzerinde birden fazla taksi, minibüs ve dolayısıyla plaka bulunduranlar, bu plakaları aile fertlerine ve teminat/hukuki tedbir yoluyla yakın akrabalarına, hemşehrileri üzerine ruhsatlayarak bu konuda vergi dışı kalabilmekte, bu olaylara karşı vergi idaresi duyarsız olabilmektedir.
Ülkemizde plaka, plakalı taksi, minibüs ve hat ile durak rantı üzerine yaşanan dramatik olaylara üzülerek belirtelim ki seyirci kalınmaktadır.
Tüm bu ayrıntıdan sonra taksilere yazarkasa monte edilerek eğer idare taksicilerin kazançlarını vergilendireceğini düşünüyorsa, bu oluşum hiçbir biçimde plaka sahiplerini ve benzerlerini etkilemeyecek, bundan en büyük zararı günlük maişetini temin etmek için hayatını tehlikeye atan sürücüler üstlenecektir.
Oysa yapılması gereken, her şeyden önce sürücülerin belli bir hukuki güvenceye kavuşturulması, buna paralel olarak da plaka, plakalı taksi sahibi ile minibüsçülerin hem elde ettikleri rant gelirleri hem de günlük olarak sağladıkları kira gelirleri açısından vergilendirilebilir konuma getirilmesidir.

Konu zannedildiği kadar basit olmadığı gibi, taksilere yazarkasa takmak suretiyle de mevcut bu konudaki vergi kayıplarının önlenmesi mümkün değildir. Dolayısıyla taksicilik ve plaka kiralama ile minibüsçülük, hat paylaşımı ile bağlantılı durak rantlarının öncelikle dikkate alınması kanımızca daha faydalı olacaktır.

http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?YZR_KOD=157&HBR_KOD=106703