ABD, Çin ve Japonya'da fiyatlar gittikçe düşüyor ama alışveriş yapan yok. Enflasyondan daha zorlu bir süreç olarak gösterilen deflasyonla savaşmak için merkez bankalarının fazla atımlık barutu kalmadı. Sayısal gevşetme politikaları yeniden gündeme gelecek.  

"Resesyon" sözcüğünü bundan bir yıl önce ağzına aldığında tüyleri ürperen küresel ekonominin kurmayları artık görünen köyün kılavuz istemediğinin farkında. ABD henüz resesyonda olduğunu kabul etmese de, geçen haftalarda Japonya, Almanya ve Euro Bölgesi "resesyondayız" açıklamaları ile piyasaları salladı. Bir dönem yüksek enflasyon yüzünden ekonomiyi canlandırmak için faiz indirmekte zorlanan küresel merkez bankaları ise artık gönül rahatlığı ile indirim üstüne indirimler yapıyor. İngiltere beklenmedik sertlikte indirimi ile faizini yüzde 3 seviyesine çekerken, ABD 16 Aralık'taki merkez bankası toplantısında gösterge faizini yüzde 0,5'e yani Japonya'nın resesyona girmemek için çırpındıktan sonra geldiği faiz düzeyine indirmeyi planlıyor. Merkez bankaları faiz indirimlerinde artık çok rahat çünkü dizginlemek zorunda oldukları bir enflasyon yok. Küresel talep daralıyor, spekülatör fonlar emtia balonundan hızla çıkıyor. Temmuz ayında 147 doları gören petrolün heybetinden eser kalmadı, hedge fonların sert satışları ve azalan talep karşısında petrolün varili 50 dolar düzeyinde seyrediyor. Dolayısıyla da enflasyonist baskılar ortadan kalktı. Ancak şimdi küresel ekonominin kapısına enflasyondan bile daha tehlikeli bir risk dayandı: Deflasyon. ABD'den Çin'e ve Japonya'ya kadar bir çok ekonomi fiyatlarda sürekli düşüşlerin görüldüğü, toplam arzın toplam talebi aştığı deflasyona yakalanmak üzere. Merkez bankalarını ise enflasyonla savaşmaktan çok daha zor bir görev bekliyor. Enflasyonla savaşırken faizi artırmak konusunda bir sınırı olmayan merkezler, deflasyonla savaşta faizini 0'ın altına indirmek gibi bir şansı olmayacak. Japonya'da faiz yüzde 0,3'te, İngiltere'de yüzde 3 olan faiz ABD'de yüzde 1 düzeyinde. Bu noktada devreye Japonya'nın deflasyon döneminde uyguladığı "sayısal gevşetme" politikalarının girmesi bekleniyor.
 
Daha da ucuzlar psikolojisi ile harcamalar dibe iniyor
Modern iktisat tarihinde dünyada deflasyonu tecrübe eden tek ekonomi Japonya olmuştu. 10 yıl resesyonda kaldığı süre içerisinde deflasyonu da yaşayan Japonya'da enflasyon ilk kez negatif çıkmış, hükümet faiz indirmi ve mali teşvik politikaları silahına sığınmıştı. Şimdi Avrupa'dan ABD'ye hatta Japonya'ya kadar pek çok ülke deflasyonla savaşmak adına aynı silahlara sarılıyor. Deflasyonist süreçte fiyatlar düşüş trendinde olduğu için daha da ucuzlama görüleceği beklentisi ile tüketici zaten kısılmış olan harcamalarını daha da azaltıyor. Yani daha ucuza alacağı umuduyla alışverişlerini erteledikçe erteliyor. Bu da ekonominin daha büyük darbe almasına yol açıyor. Deflasyon dönemlerinde borçların ödenmesi ve kredi bulmak daha da zorlaşıyor. Aynı şekilde bu durum borçluların daha fazla borç yükü altında sıkışmasını da beraberinde getiriyor. Çünkü diğer tüm fiyatlar düşerken borcu olanların ödemesi gereken borç miktarı hiç bir şekilde azalmıyor. Yani borçların reel değeri deflasyonist ortamda daha da artıyor. Bir anlamda borcu alan bir şirketse, ürünlerinin fiyatları giderek ucuzluyor, ancak borçları aynen duruyor.
 
Fiyatlar düşüyor ama alışveriş yapan yok
Son bir kaç haftadır gelen ekonomik veriler ise deflasyonun yolda olduğunu doğrular nitelikte. Bir dönem yaşamın en pahalı olduğu ülkelerin başında gelen ABD'de yaşama maliyeti 60 yılın en düşük seviyesine geriledi. Perakende harcamaları ise fiyatlar sürekli düştüğü halde ekim ayında yüzde 2,8 ile rekor oranda geriledi. Yeni araç fiyatları yüzde 0,5, giyim fiyatları yüzde 1 düştü. Havayolu taşımacılık ücretleri ise yüzde 4,8 ile 1999'dan bu yanaki en sert düşüşünü gördü. Bunlara rağmen ABD'li tüketici inatla fiyatların daha da düşeceği beklentisi ile alışveriş yapmıyor.
Fiyatlar gerilemesine rağmen mortgage ve otomobil kredileri ile kredi kartı borçlularının borç yükü azalmadı ve iflas başvuruları patladı. Ekim ayında ABD'deki iflas başvurusu sayısı yüzde 8 arttı. Bu, her gün yaklaşık 5 bin kişinin iflas etmesi anlamına geliyor. ABD'de 2002 sonrası TÜFE hiç bir zaman yüzde 1'in altına düşmemiş, çok nadir zamanlarda yüzde 2'nin altında çıkmıştı. Geçen hafta ise ekim ayı TÜFE rakamı yüzde 1 düşerek 1938'den bu yanaki en sert aylık düşüşünü kaydetti. Enerji ve gıda fiyatları dışındaki TÜFE'yi yansıtan çekirdek enflasyon ise aynı ay yüzde 0,1 düşerek TÜFE'deki düşüşün sadece sönen emtia balonu ile alakalı olmadığını kanıtladı. Varlık fiyatlarındaki en dikkat çekici düşüş bir yıl içinde değerinin yüzde 16'sını kaybeden emlak sektöründe ve aynı dönemde yüzde 40 düşerek toplam 11 trilyon dolar eriyen hisse senetleri piyasasında görülüyor. Tüketici kredileri ise 1990'ların başından bu yana ilk kez azalma trendinde. İstihdam piyasasında ise son bir kaç haftadır gözlenen ciddi işten çıkarma haberleri, daha az iş ve daha az gelir anlamına geliyor.
 
 Çin'in para piyasaları deflasyon sinyali veriyor
Avrupa'da da fiyatlar hızla düşüyor, harcamalar aynı hızla geriliyor. Ancak Avrupa Merkez Bankası (AMB) fiyatlardaki düşüşü henüz "deflasyon" olarak nitelendirmiyor. Buna karşılık Çin ve Japonya deflasyon alarmı veriyor. Çin'de şubat ayında yüzde 8,7 ile 12 yılın zirvesine çıkan enflasyon ekim ayında yuzde 4,6 seviyesine kadar indi. Çin Merkez Bankası ise geçen hafta 2009 hedeflerinin deflasyon tehdidini uzaklaştırmak olacağını duyurdu. Çin, deflasyona Japonya kadar alışık olmasa da diğer ekonomiler kadar yabancı değil. 2002 yılında tüketici fiyatlarının yüzde 0,8 düştüğü Çin 1999 yılında da yüzde 1,4'lük bir düşüşle karşılaşmıştı. Ancak bu kez Çin para piyasalarında deflasyon emareleri görülüyor. 2002 yılından bu yana hacmin 5'e katlandığı interbank tahvil piyasasındaki düşen faizler bankaların deflasyona karşı gardını almaya başladığı şeklinde yorumlanıyor. 1 yıllık hazine tahvillerinin faizi geçen pazartesi günü 29 ayın dibine indi. Bunun sebebi olarak da bankaların faizlerin daha da düşeceği beklentisi ile geri adım atmaları gösteriliyor. Uzmanlara göre bu ay 600 milyar dolarlık mali teşvik planı açıklayan Çin zamanında deflasyonla savaşmak için Japonya'nın yaptığı kadar sert faiz indirimlerine gitmeyecek.
 
Japonya 2001-2006 arası deflasyonla savaşmıştı

Deflasyonun Japonya'ya yıllar sonra geri dönüş tarihi olarak ise 2009 yılının temmuz ayı gösteriliyor. Bu yaz temmuz ayında yüzde 2,4'e çıkarak son 11 yılın en yüksek seviyesine fırlayan Japon enflasyonu eylül ayında bir önceki aya kıyasla değişiklik göstermedi. ABD ve Çin'de olduğu gibi Japonya'da da tüketici, fiyatlarda artış olmamasına rağmen harcamalarını kıstı ve eylül ayındaki tüketici harcamaları yüzde 2,3 geriledi. Şimdi Japon Merkez Bankası'nın da FED gibi "kantitatif gevşetme" olarak bilinen faizi sıfırda tutup piyasaya likidite enjekte etme politikasına sarılması bekleniyor. BoJ, bu politikayı 2001 yılında uygulamaya başlamış, 5 yıl sonra sona erdirmişti. http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=111133

Krizin etkisini artık iyiden iyiye hisseden Türkiye'de cumartesi günü 'Alışveriş için Gün Bugün...' adlı bir kampanya başlayacak. Amaç morelleri yükseltmek. 7-8 yılda bir kriz yaşayan Türkiye'de morale gerçekten çok sık ihtiyaç oluyor. Bu yüzden de bu kampanya bir ilk değil.
 
"Alışveriş için Gün Bugün..."Giderek derinleşen ekonomik krizde moralleri düzeltmek, alışverişi arttırarak çarkları çalıştırmak için cumartesi günü başlayacak kampanyanın sloganı bu... İstanbul Ticaret Odası, İstanbul Büyükşehir Belediyesi öncülüğünde ve 24 kuruluşun da katkısıyla gerçekleşecek kampanya boyunca İstanbul'da beyaz eşyadan gıdaya, tekstilden sağlık ve kozmetik ürünlerine kadar satış yapan binlerce mağaza, alışveriş merkezi ve hizmet noktasında satışlarda yüzde 50'ye varan indirimler yapılacak.
Kampanyanın ana amacı dediğim gibi moralleri yükseltmek. 7-8 yılda bir kriz yaşayan Türkiye'de morale gerçekten çok sık ihtiyaç oluyor. Bu yüzden de bu kampanya bir ilk değil...
Şimdi sizi "tarih gerçekten tekerrürden mi ibaret" dedirtecek bir anı turuna çıkarıyorum.
 
Türkiye için çalışıyorum
Yıl 1994. Başbakan Tansu Çiller... Türkiye hızla yeni bir krize doğru ilerliyor. Çiller'in beyninin yarısı Hazine Müsteşarı Osman Ünsal'a göre ise Türkiye'de kriz yok. Standart and Poor's ve Moody's Türkiye'nin notunu düşürüyor. Dönemin Türk Sanayici ve İşadamları Derneği Başkanı Halis Komili, sert bir üslupla ekonomide bir an önce önlem alınmasını istiyor ve "Ocak'ta ilk not düşürüldüğünde hafife alınmıştı, umarım artık ciddi tedbirler alınır" diyor.
Başbakan Çiller, "Bazı işadamları hainlik yapıyor. Bize karşı olan esnaf, köylü, memur değil. Küçük bir grup, holding patronları" diyerek TÜSİAD'la köprüleri atıyor.
Moraller bozuk, fabrikalar kapanıyor... Koç Grubu 9 şirketinde "ekonomik durgunluk ve düşük talep" nedeniyle üretimi durdurduklarını açıklıyor.
Sonunda kriz patlıyor, Uluslararası Para Fonu (IMF) ile daha sonra uygulanmasa da anlaşma imzalanıyor.
1994 yılında ekonominin yüzde 6.1 küçülmesine neden olan ve 5 Nisan Kararları'yla sonuçlanan bu krizden en büyük darbeyi her zaman olduğu gibi en zayıf, halka tekstil ve hazırgiyim yiyor.
"Türkiye için çalışıyorum, Türkiye için üretiyorum" kampanyası da dışa açıldıktan sonra ihracat rekorları kıran sektörün "çığlığını" duyurmak için başlatılıyor.
İmece oluşturup tüm işçilerine "beyaz tişortlar" ürettiren hatta yönetim kurulu üyesi Ali Mahmut Abra tarafından marş bile besteleten Türkiye Giyim Sanayicileri Derneği (TGSD), kampanyayı anlatmak ve bu çağrıyı parlamentoda grubu bulunan parti başkanlarına iletmek için de Ankara yollarına düşüyor. Ben de bu heyette yer alıyorum...
"Biz 400 orta ve 40 bin küçük ölçekli işletmeyiz. Yılda 900 milyon adet giysi üretiyoruz. 5 milyar dolar ihracatla en önemli döviz kaynağıyız. 1 milyon işçi 5 milyon aileyiz" diyen TGSD üyelerinin talebi ise toplumun moralini yükseltmek, parlamentoda bitmek bilmeyen kavgaları sona erdirip seferberlik ortamı yaratmak. Sanayicilerin "Gelin birlikte çalışalım, hemen" çağrısı ise ne yazık ki başta Başbakan Çiller olmak üzere ilgi görmüyor. Ne ilgisi, ana muhalefet lideri Mesut Yılmaz tarafından kovmaktan beter ediliyor heyet...
Dönemin başkanı Nur Ger'le o günleri konuşuyoruz. "O dönemde de tedbirler çok geç alınmıştı. Geç alınan tedbirin etkisi ise az oluyor. Ne yazık ki Türkiye'de bir şey değişmiyor" diyor.
 
Herkes işine kampanyası
Yıl 2001. Başbakan Bülent Ecevit...Türkiye yine siyasette yaşanan kavgalarla boğuşuyor. TÜSİAD Başkanı Tuncay Özilhan, hükümeti ekonomik krizi savsaklamakla suçluyor. Milli Güvenlik Kurulu'nda (MGK) Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile Başbakan Bülent Ecevit arasında yaşanan gerginlik, Cumhuriyet tarihinin en büyük ekonomik krizinin patlamasına yol açıyor. 21 Şubat 2001 krizi kamuoyunda "Kara Çarşamba" olarak adlandırılıyor.
Krizin etkileri uzun süre devam ediyor. Özellikle batan bankalar nedeniyle özellikle beyaz yakalı binlerce kişi işsiz kalıyor. Çok sayıda işyeri kapanıyor. İş dünyası ekonomik paket ve IMF ile anlaşma istiyor. Krizin çözümü ise ABD'den ithal edilen Kemal Derviş'le gerçekleşiyor.
Büyümenin eksilere düştüğü böyle bir ortamda yine çeşitli kampanyalar gündemde. Bunlardan biri dönemin Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) Başkanı Oğuz Satıcı'nın istihdamı, üretimi, ihracatı artıracak "Herkes İşine" formülü. Buna göre bir milat kabul edilecek. Bu milattan sonra işletme, işten çıkardığı tüm çalışanlarını geriye, işe alacak. Ardından iş verdiği her yeni işsiz için ise SSK ve muhtasar vergisinden üç yıllığına muaf olacak.
İşletme, yine aynı milattaki rakama ulaştıktan sonra fazladan kullandığı enerji ve yakıt için vergi ve fonlarda indirimden yararlanacak. İşsizliğe çözüm öneren bu kampanyanın sonucu bugün de aynı şeyler istendiğine göre demek ki alınamamış.
 
Seve seve alışveriş
2001'in diğer kampanyası ise Türkiye için Seve Seve. İzmir Tolga ve Ali Taran gibi ünlü reklamcıların katkılarıyla düzenleniyor. Toplumsal bir harekete dönüşen kampanya boyunca indirimler yapılıyor, festivaller düzenleniyor yani toplumun krizle bozulan morali düzeltilmeye çalışılırken cirolar da artıyor. Kampanyanın etkisi İstanbulla sınırlı kalmıyor. Ankara'da, Balıkesir'de İzmir'de mehter marşı eşliğinde başlayan kampanyalarla krize savaş açılıyor.  
 
Alışveriş için Gün Bugün
Geldik 2008'e. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan... Bu kez yaşanan kriz sadece Türkiye'nin değil, dünyanın. Türkiye ekonomisi göreceli olarak 1994 ve 2001 krizlerine göre sağlam. Kemal Derviş, IMF ve bu politikaların devamlılığını sağlayan AKP sayesinde ekonominin rasyoları daha iyi. Ama dediğim gibi kriz dünya krizi. Dünya yangın yeri. Ve Türkiye'ye de yangın sıçramış durumda. İlk etkilenen ise artık en zayıf halka tekstil ve hazırgiyim değil tüm sektörler. Piyasada ciddi bir durgunluk yaşanırken ilk açıklama TÜSİAD'dan geliyor. "Çok tedirginiz. Hükümet tedbirleri zamanında alsaydı krizin etkisini daha az hissederdik" diyen TÜSİAD'a Başbakan'dan tepki gecikmiyor: "Dünyadaki yangına körük tutanlar var..."
Her gün işçi çıkarımları sürüyor, fabrikalar kapanıyor... Alışveriş merkezleri panikte. Yeni bir kampanya işte böyle gündeme geliyor. Önce sektör temsilcilerinin başlatacağı İTO'nun destek olacağı sanılan kampanya İTO ve belediye öncülüğünde başlıyor. Alışveriş için Gün Bugündür... Yüzbinlerce insanın işsiz kaldığı, işsizlik tehdidinin sürdüğü bir ortamda kampanyanın ne kadar başarılı olacağı belirsiz.

Sonuç olarak tek bir gerçek var... Geçmişten ders almayanın geleceği olmaz... http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=111135

Maliye Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığı tarafından hazırlanan;


AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİNDEKİ MALİ KRİZ
VE PETROL FİYATLARINDAKİ DEĞİŞİMLER
NEDENLERİ
VE
SONUÇLARI

isimli çalışmaya ulaşmak için tıklayın













Merkez bankası Başkanı Durmuş YILMAZ'ın TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda yaptığı sunuma ulaşmak için tıklayın:
I. Uluslararası Gelismeler
II. Türkiye Ekonomisine Yansımaları
III. Türkiye’de Finansal stikrar
IV. Enflasyon Gelismeleri, Tahminler ve Riskler
V. Para Politikası Durusu
VI. Piyasalar
VII. Ekonomik Görünüm
I. Uluslararası Gelismeler
II. Türkiye Ekonomisine Yansımaları
III. Türkiye’de Finansal İstikrar
IV. Enflasyon Gelismeleri, Tahminler ve Riskler
V. Para Politikası Durusu
VI. Piyasalar
VII. Ekonomik Görünüm

"Kriz Türkiye'yi dört farklı kanaldan etkileyecek: kredi, portföy, dış ticaret ve tüketici davranışları" Krizle mücadelede, proaktif tedbirlerden oluşan bir stratejinin benimsenmesinde fayda var...

“ Kriz Türkiye’yi dört farklı kanaldan etkileyecek: kredi, portföy, dış ticaret ve tüketici davranışları.
Krizle mücadelede, proaktif tedbirlerden oluşan bir stratejinin benimsenmesinde fayda var. Krizi fırsata dönüştürmek için gündemde tartışılmasında fayda olan bazı öneriler:
- Merkez Bankası rezervlerinden bir fon oluşturulması
- İssizlik Sigortası fonunun bir bölümünün, kitlesel seferberlik ile bilgisayar ve yabancı dil eğitiminde kullanılması
- IMF ile ciddi ve ayrıntılı bir anlaşmanın bir an önce imzalanması,
- Körfez sermayenin çekilmesi için gereken tedbirlerin alınması,
- Ekonomi Koordinasyon Kurulu’nun (EKK) çözümün merkezinde yer alması ”
Raporun Tamamına aşağıdaki Linkten Ulaşabilirsiniz..
http://www.tepav.org.tr/tur/admin/dosyabul/upload/2007_08_
Kuresel_Finans_Krizi_ve_Turkiye.pdf

*PwC Türkiye Danışmanlık Hizmetleri Direktörü

Fazil.Bener@tr.pwc.com

Türkiye'de krizi bayramdan bu yana şiddetli bir şekilde yaşıyoruz. Bu da Lehman Brothers'ın batışı ile başlayan dünyadaki fırtınanın ülkemizi de etkilemesi ile oldu. O günden itibaren Türk bankalarının bu krizden çok etkilenmeyeceği ve özellikle 2001 sonrası yeniden yapılanma ile bankaların bu krize karşı hazır olduğu birçok ağızdan söylendi.

Bu kriz neden, nereden, nasıl çıktı, bir hatırlayalım. Sonra, bu söylenenler ne kadar geçerli anlamaya çalışalım.

Krizin başlangıcı "yeni ekonomi"nin ortaya çıktığı yıllara dayanıyor

Kriz Amerika'da konut sektöründe başladı. Ama aslında başlangıcı seneler öncesine dayanıyor. Hatırlayacaksınız, "yeni ekonomi" diye bir kavram çıkmıştı. İletişim, bilgi ve kontrol sistemleri teknolojisinde yaşanan gelişmeler sonucu hızlı data (veri) transferi ve işlenmesi mümkün olmaya başladıktan sonra hemen hemen bütün üretim ve servis sektörlerinde verimlilik artışları oldu. Bunun en basit örneği cep telefonlarıdır. Cep telefonu sayesinde her yerde, her zaman iletişim kurabilir olduk ve bu sayede daha kısa zamanda daha çok iş yapabilir olduk, zamanı daha verimli kullanmaya başladık. Buna "yeni ekonomi" adı verildi. Bu verimlilik artışı sayesinde maliyetler düştü, gelirler arttı. Artan karlar tasarrufa ve yatırıma dönüştü ve büyüme tetiklendi. Bu esnada bir şey daha oldu. Çin, Hindistan, Rusya, Brezilya, Türkiye, Endonezya gibi büyük insan ve doğal kaynaklara sahip ülkeler dünya ekonomisine entegre olmaya başladılar. Özellikle Çin, neredeyse sonsuz insan kaynağı ve bu insanların çalışma ve üretme kültürü ile dünyanın üretim üssü haline geldi ve ucuz ürünleri ile dünyada, şirket veya birey; her kesim için maliyetleri aşağı indirmeye başladı. İşte tüm bu gelişmeler sonucunda kazançlar ve sonucunda parasal kaynaklar da çok önemli artışlar yaşandı.
Bu parasal kaynaklar gidecek adres aramaya başladı. Bilinen adresler vardı. Amerika gibi bütçe açığı olan ve borçlanan ama riski az görülen ülkeler vardı. Amerikan devlet tahvilleri alındı. Ama bunların getirisi yeterli değildi. Borsada hisse yatırımları yapıldı. Bu da parasal kaynakları eritmedi. Ayrıca daha çok kazanmak gerekiyordu. Daha çok kazanç sağlayan, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin devlet tahvilleri alındı. Borsalarında yatırım yapıldı. Bu da kaynakları eritmeye yetmedi. Zaten, derecelendirme notlarından görüldüğü gibi, bu ülkelerin riski de yüksek idi, çok fazla yatırım yapılamazdı. Amerikan ekonomisinin her daim canlı tutulması ve kaynak bolluğunda, Amerikan devletinin borçlarının çok artmaması için Federal Reserve faizleri hep kontrol etti, düşük tuttu. İşte bu noktada bombanın hazırlanması için tüm elementler bir araya geldi.

Amerika'daki düşük faiz, Amerika'nın düşük gelirli kesimi için dahi borçlanmayı cazip hale getirdi. Artık bir ev alabileceklerdi. Bu arada düşük faizli bir kredi kartı da alıp, bununla evlerindeki eşyaları da yenileyeceklerdi. Hatta, yoksa bir araba alacak, varsa yenileyebileceklerdi. Paralarını yatırmak için yeni adres arayanlarla, ihtiyaçlarını karşılamak isteyen bu büyük kitleleri yatırım bankacıları buluşturdu.

Krediler gün geçtikçe büyüdü

Kaynağı bulan bu büyük kitleler mal almaya başlayıp talebi artırdıklarında mal fiyatları çok artmadı. Çünkü Çin gibi ülkeler ucuza ve daha ucuza yapabiliyorlardı. Ama bu kitleler ev almaya başlayınca, Çin bunların talebine çare olamadı. Ev fiyatları artmaya başladı. Arttı, arttı, arttı. Ev fiyatları arttıkça, kredi verenler çok mutlu oldu. Çünkü aldıkları teminatların değeri artıyordu. Teminatın değeri artınca daha çok kredi verebilirlerdi. Hatta geliri yeterli olmayanlara da verebilirlerdi. Çünkü bunlar geri ödeme zorluğu çekse bile, teminatların değeri arttığı için, teminat nakde çevrilip ödeme sağlanabilirdi. Faizler de düşüktü zaten, kredi kullananlar da daha çok kullanmak isteyecekti. Ve böyle oldu. Krediler büyüdü, ev değerleri arttı, krediler daha da büyüdü, ev değerleri daha da arttı.
Bir gün birisi dedi ki, "Bu ev fiyatları çok arttı; ben satayım, paramı alayım ve kendimi emekli edeyim". Sonra bir diğeri daha aynı şeyi söyledi. Derken bir diğeri daha. Veee, ev fiyatlarının artışı yavaşladı ve hatta bazı zamanlarda düşüşe geçti. Bazı ev sahiplerinin evinin değeri öyle düştü ki, bu ev sahiplerinin evinin değeri borçlarının altına indi. Bunlardan bazıları da, bankalarına "ev zaten teminat, alın evi kapatın bu borcu" dediler. Tabii borç tamamen kapanmıyordu. Bombanın fitili ateşlenmişti.

FED bunları 2000'li yılların başında görmeye başlamıştı ve kriz çıkmasın diye faizi biraz daha düşürüyordu ki, ev sahiplerinin borç yükü azalsın ve borçlarını ödemeye devam edebilsinler. Bu bir süre çare oldu. Piyasa dengede kaldı. Ama 2006 yılının başı geldiğinde ev fiyatları başını tam olarak aşağı çevirdi ve inişi o yıl boyunca durmadı. FED'in faiz indirimleri de artık çare değildi. Daha ne kadar faiz inebilirdi? 2007 yılı başında ilk olarak HSBC konut kredilerinde sorunlar olduğunu açıkladı. İşte o zaman yavaş yavaş resim ortaya çıkmaya başladı. 2007 Temmuz ayında tam olarak görünüyordu ama 2008 ortasına kadar birçok tedbirlerle krize dönüşmesine engel olunmaya çalışıldı. Ta ki, Lehman Brothers kurtarılmayana kadar. Ve bomba patladı.

Türk bankaları krize nasıl sağlam girdi?

Şimdi Türk bankalarını düşünelim. Türkiye'de bankacılık sektörü neden krize sağlam girdi? Elbette 2001 sonrası yeniden yapılanmanın etkisi var. Ancak, Türkiye'de son 7-8 yıla bakılırsa, bombanın bizde de hazırlanmaya çalışıldığını ama, Amerika'da FED'in yaptığının aksini yaparak, buna Merkez Bankası'nın engel olduğu görülebilir. Bu, Süreyya Serdengeçti ile başlayan ve sonra Durmuş Yılmaz ile devam eden bir Merkez Bankası başarısıdır.
2001 sonrasında yapılan reformlar ve hükümetin başarı ile uyguladığı mali disiplin sonucunda kamu bütçe açığı önemli ölçüde kontrol altına alındı ve bununla da kamu borçlanma ihtiyacı azaldı. Bu sayede devletin borçlanma piyasalarındaki etkinliği (crowding out efekti) azaldı ve bununla birlikte, temel sebebinin yok olması sonucunda, enflasyon ve buna paralel enflasyon düşüşe geçti. İşte bu noktada, artık TC Hazinesi'ne yüksek getirili-az riskli borç veremeyen Türk bankaları da aynen yabancı kardeşleri gibi parasal kaynakları için adres aramaya başladılar. Bu adres Türkiye'de de Amerika'da olduğu gibi normal vatandaş oldu. Konut kredileri, kredi kartları ve bireysel ihtiyaç kredileri önemli büyüme gösterdiler. Ama bankaların, yeni şubeler açarak, reklam vererek, kampanyalar düzenleyerek bütün pompalamalarına rağmen yine de dünyada birçok ülkede gerçekleşen büyümeye paralel bir büyüme olmadı, olamadı. Bunun en önemli sebebi, borç almanın çok cazip hale gelememesidir. Bu da hep faizlerin yüksek kalmış olmasından kaynaklanmaktadır. En düşük seviyesinde bile konut kredileri faizi aylık yüzde 1 veya yıllık bazda yüzde 12'nin altına inmedi. Merkez Bankası faizleri yüksek tuttuğu için çok eleştirildi. Yüksek faizin büyümeye çok önemli bir engel olduğu vurgulandı. Bu doğruydu. Ama Merkez Bankası enflasyonu kontrol ederken büyümeyi de kontrol etti. Büyüme hırsını dizginledi ve bu gün bankaların kredilerinin mevduat tabanından daha fazla büyümesini engelledi. TCMB eğer faizleri düşürseydi, artan kredi talebine karşı bankalar tüm kaynaklarını seferber edeceklerdi. Mevduat kaynaklarının ötesine geçerek, yurtiçinden ve dışından daha büyük borçlanmalar yapmanın yolunu bulacaklardı. BDDK belki bu riskleri görecekti ve engeller çıkaracaktı, ama bankaların ne kadar yaratıcı olabildiğini geçmiş tecrübelerde hep gördük. Bu da bizi bugün İzlanda'nın durumuna düşürebilirdi. İzlanda kişi başı milli geliri 66.000 dolar civarında olan bir ülkedir ve bu hali ile çok zengin bir ülke denilebilir. Buna rağmen İzlandalılar, geri ödeyebileceklerini hesaplayarak, kişi başına bunun 10 katı kadar borçlandılar. Onlara bu güveni düşük faiz ve bol kaynak ortamı hissettirdi. Bu da onların sonunu hazırladı.

Ancak, son söz olarak şunu da belirtmek lazım. Bu yazının sonucunda Türk bankaları küresel krizden hiç etkilenmeyecek gibi anlam çıkarılması amaçlanmıyor. BDDK Başkanı'nın deyimiyle, Türk bankaları sadece depremin merkezinde olmadılar, ama artçılardan etkilenebilirler.http://www.dunyagazetesi.com.tr/haber.asp?id=27148&cDate=

Dünya finans krizi nedir?
Dünyayı etkileyen finans krizi nasıl patlak verdi? Krize kimler kurban gitti? Ne tür çözümler alınmalı? Kriz hakkında dünya liderleri neler dedi? İşte bu soruların cevapları...


Haber Merkezi / TİMETURK

Dünya Finans Krizi Nedir?

Giriş

Finansal kriz, 2007 yılında ABD’de milyonlarca kişinin su yüzüne çıkmaya başlayan; emlak almak için bankalardan kredi çeken vatandaşların borçlarını ödeyememesinden kaynaklanan bir gelişmeydi.

Mali krizle birlikte ABD ekonomisi ciddi bir sarsıntı geçirdi, buradan Asya ve Avrupa ekonomilerine sıçradı. Tabii kriz başka ülkeleri etkilemek üzere yol alırken, yolunun üzerindeki büyük bankaları ve finansal kuruluşları devirerek ilerledi.

Dünya finans piyasalarına pompalanan milyarlarca dolara rağmen bu kriz, yüzeyin altından ilerleyerek küresel çapta bir ekonomik sarsıntıya yol açmakta. Uzmanlar bu krizin dünyadaki ekonomik yapıları yıkacağına ilişkin korkularını gizlemezken bunun etkilerinin dünyanın dört bir yanına ulaşmasından endişe ediyor.

Krizin Patlak Vermesi

ABD’de Eylül ayının ortasında patlak veren krizin üçüncü haftasında uzmanlar, ABD ekonomisinin tarihinin en şiddetli sarsıntılarından birini yaşadığını kaydetti. Bu krizde, geçmişi on yıllara dayanan devasa kurumlar birer birer yok olurken, henüz yıkılmamış olanlar da başlarına aynı şeylerin geleceği kaygısıyla birleşme kararı aldılar. Ancak kriz bununla da kalmadı, Amerikan finans piyasasıyla yatırım bağlantıları nedeniyle kaçınılmaz bir şekilde Asya ve Avrupa ülkelerine sıçradı.

Krizin En Önemli Kurbanları

  1. Washington Mitchell Mali Hizmetler Kurumu, kredi ve stoklama alanında çalışan en büyük fonlardan biri olan JP Morgan Chase bankasına 109 milyar dolara satıldı.
  2. Amerikan Yatırım Bankası olan Lehman Brothers, Hazine Bakanlığı ve Amerikan Birleşik Rezervi’ndeki Amerikan yetkililerinin çalışmalarının başarısız olduğunu ilan etmelerinin ardından iflasını açıkladı.
  3. ABD’deki en büyük yatırım bankalarından biri olan Merrill Lynch, iflas edeceği korkusuyla Bank of America’nın kendisini alma teklifini kabul etmek zorunda kaldı.
  4. Amerikan hükümeti, dünyanın en büyük sigorta şirketi olan AIG’nin 85 milyar dolarlık borcunu satın alarak şirketin önemli bir bölümünü (%80’ini) devletleştirmiş oldu.
  5. Dünya finans piyasalarında sert düşüş
  6. İngiltere hükümeti, HSBC bankasının başka büyük firmalar tarafından satın alınmasından kurtardı.
  7. ABD ve İngiltere’deki finansal kurum ve bankalarda çalışan on binlerce görevli işlerinden oldu.
  8. Taahhütlerini yerine getirebileceği konusundaki şüphelerden dolayı Bir Hollanda-Belçika ortaklığı olan Fortis Bankası’nın borsada dip yapması.
  9. Wachovia Bankası ABD’deki en büyük dördüncü banka olan Citi Group’a satıldı.

Acil Çözümler

  1. On uluslararası banka, zor zamanlarda müdahale etmelerini mümkün kılacak 70 milyar dolarlık bir fon kurma kararı aldı. Ayrıca Merkez Bankaları, krizi atlatana kadar nakit borç vermeyi de kabul etti.
  2. ABD Sermaye Piyasası Kurulu (SEC), yatırımcıları ve piyasaları korumak amacıyla mali kuruluşların açığa satışını geçici olarak yasakladı.
  3. ABD Hazinesi, varlıklarının değeri 1 doların altına düşen para piyasası yatırım fonlarını desteklemek için 50 milyar dolar kullanacağını belirtti. Hazine'nin gelecek yıl, uygun para piyasası yatırım fonlarını garanti altına alacağı kaydedildi.

Kriz Hakkında Ne Dediler?

—ABD Başkanı George Bush: Amerikan ekonomisi, tehlikede ve finansal sistemdeki ana sektörler kapanmayla karşı karşıyadır.

—Rus Devleti Eski Başkanı Vladimir Putin: Bu kriz, sadece belirli kişilerin sorumsuzca davranışlarından kaynaklanan bir durum olmayıp tersine dünya liderliğine soyunan bir devletin bütünüyle sorumsuzluğundan kaynaklanan bir krizdir. ,

—İngiltere Devlet Başkanı Gordon Brown: Bu krizi çıkartanlar, ABD içerisinde Finansal sistemi önemsemeyenlerdir.

—Amerikan Merkez Bankası FED’in eski başkanı Alan Greenspan: Son yüzyılın en tehlikeli krizi. Bu kriz henüz sona ermiş değil ve istisnai sertliği nedeniyle birçok büyük kurumun batacağını tahmin ediyorum.

—BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon: Kriz, yeryüzündeki milyarlarca insanı, özellikle de en fakir olanların geçimini etkilemektedir.

—Alman Maliye Bakanı Peer Steinbrück: ABD, banka yöneticilerinin ve büyük şirket müdürlerinin devasa karlar hedefledikleri operasyonlar nedeniyle dünya finansal krizinin sorumluğunu üzerinde taşıyor. Kriz, derin izler bırakacak ve küresel finans sisteminde dönüşümler meydana getirecektir.

—Venezuella Cumhurbaşkanı Hugo Chavez: Küresel kriz kapitalizmin bir sonucudur. Küresel kapitalizm sürekli tüketim ve fazi üzerine kurulduğundan global krizler ve çöküş kaçınılmaz....

 



Krizden kurtuluş nasıl mümkün olur?
Nobel ödüllü ekonomist Joseph Stiglitz, “Bu kriz bize, kanunlardan bağımsız çalışan piyasaların tehlikelerle dolu olduğunu göstermiştir” dedi. Stiglitz, krizden kurtuluş yollarını anlattı.


Haber Merkezi / TİMETURK

Nobel Ödüllü ekonomist, Dünya Bankası’nın en önemli ekonomistlerinden ve Bill Clinton döneminin Tartışmacı İktisatçılar Kurulu Başkanı Joseph Stiglitz, Time Dergisi’nde yazdığı yazısında mevcut krizden kurtuluşu sağlayabilecek bazı adımlara değindi.

Stiglitz, kapitalizmin insanın icad ettiği en üstün sistemlerden birisi olduğunu ancak şimdiye kadar kimsenin bu sistemin istikrar yaratacağını söylemediğine işaret ederek, özellikle serbest Pazar ekonomisinin son 30 yıl boyunca yüzden fazla krizle karşılaştığının altını çizdi.

Yazar sözlerini “Bu nedenle ben ve benim gibi başka ekonomistler de çalışma yeteneğine sahip Pazar ekonomisinde kontrol ve devlet düzenlemesinin iki temel unsur olduğuna inanıyoruz. Bunlar olmaksızın dünyanın her tarafında sürekli kriz üreten bir yapıyla karşılaşılır.” şeklinde sürdürdü.

Stiglitz, şu anki ekonomik krizin öncelikli nedenini kanunlardan uzak olması ve faiz oranlarının düşük olmasına bağladı. Yazar, mevcut sorunların borçların ödenememesi, akışkanlık ve ekonominin küresel yapısından kaynaklandığını söyledi.

Meşhur ekonomist, şu anda düşüşün başlarında olduğumuzu ve bunun, konut fiyatlarının yeniden dengeye oturması için gerekil olan restorasyonun ve sanal bir ekonomi yaratan aşırı finansal davranışlardan (aşırı borca girmekten) kurtulmanın ilk aşaması olduğunu belirtti.
Yazara göre Mevcut finansal krizden çıkmak için atılması gereken adımların başında şunlar geliyor:

1. Bankaların sermaye yapılarının yeniden düzenlenmesi: Bankalar normal hisse senetlerine yeteri kadar sahip değiller ve bu yüzden de mevcut şartlar altında söz konusu hisseleri elde etme konusunda ciddi bir sıkıntıyla karşı karşıya geleceklerdir. Buna karşın hükümet, ilgili bankada kararların alınmasıyla ilgili yapılacak oylamada söz sahibi olmasını mümkün kılacak hisselere sahip olacaktır.

2. Emlak piyasasındaki şişmeden kurtuluş: Yazara göre hükümetin, mortgage faizlerinin ve özel mülkiyetle ilgili vergi indirimlerinin nakit sigorta vergisine dönüştürülmesi ve konut fiyatlarının ipotek fiyatlarından daha düşük olduğu bir zamanda ipoteğin değerini koruma amacıyla iflas kanunlarının reforme edilmesini sağlayan bir yeniden yapılanmaya izin vermek. Böylece vatandaşların konutlarını kaybetmelerinin önüne geçmesini sağlamak. Ayrıca sınırlı gelire sahip alt tabakadan insanlardan mortgage ile ev almış olanları hükümetin düşük faizli finansal imkanlarından yararlandırmak ve hükümetin bu kişilere kredi açmasını sağlamak.

3. Etkin önlemler almak: Wall Street’e yardım etmek ve konutların insanların ellerinden çıkmasının önüne geçmek. Amerikan ekonomisi çöküşte olduğundan büyük önlemlerin alınması gerekiyor. Washington’un kısa vadede ekonomiyi harekete geçirecek alt yapı ve teknoloji alanlarında yatırımlar yapması ve uzun vadede de büyümeyi desteklemesi gerekmektedir.

4. Etkin bir faaliyet gücüne sahip çok yönlü ajansların kurulması: Küresel ekonomik sistem karmaşık bir hale geldiyse bunun mutlaka uluslararası bir takım kuruluşlar tarafından gözetim altında tutulması gerekir.

Stiglitz, bu krizin bize kanunlardan azade bir serbest piyasa ekonomisinin tehlikelerle dolu olduğunu gösterdiğini ifade ederek tek taraflı siyasetin, ekonomik olarak birbirlerine bağımlı bir küresel sistemde işe yaramayacağını kaydetti.

http://www.timeturk.com/ sitesinden 13.11.2008 tarihinde yazdırılmıştır.


İlgili haberler için tıklayın:

"3. Dünya Savaşı, finansal krizden çıkabilir"

Küresel finansın tahakkümünün hikayesi

Finans kurumları mali krizden etkilenir mi?

BM'den ürküten rakamlar

Amerika kendi başını yiyor!

Amerikan kapitalizminin çöküşü

İzlanda iflas etti!

Yeni 3’ncü Dünya Ülkesi Amerika

Gray: ABD hegemonyası dönemi bitti

Ekonomi “yüzyılda-bir”lik büyük bir krizde

Son finans krizinde gerçek kaybeden kim?

Hey ABD, üçüncü dünyaya hoş geldin!




http://www.timeturk.com/ sitesinden 13.11.2008 tarihinde yazdırılmıştır.

ABD ve Avrupa küresel finans krizi ile çalkalanırken, Asya bu fırtınada sakin bir görüntü sergiliyor. Bu sakinliğin nedenini anlamak için kamu yönetiminde dünya çapında uzman bir isim olan Prof. Kishore Mahbubani'ye kulak vermekte fayda var. Öncelikle Mahbubani'yi daha yakından tanıyalım. Singapur Ulusal Üniversitesi, Lee Kuan Yew Kamu Politikası Okulu, Kamu Politikası Uygulamaları Bölümü Dekanı Prof. Kishore Mahbubani, 2001 ve 2002 yıllarında BM Güvenlik Konseyi Başkanı olarak görev aldı. 2005 yılında Foreign Policy and Prospect dergisi tarafından dünyanın en önemli 100 kamu entelektüeli arasında gösterilen Mahbubani, başarılı bir diplomat, düşünce adamı ve yazar olarak çok sayıda ödül kazanmış bir isim.

Mahbubani, 2008 yılı başında yayınlanan "The New Asian Hemisphere: The Irresistible Shift of Power to the East <http://www.mahbubani.net/book3.html>" kitabında, "Asyalılar, yani Çinliler, Hintliler, Müslümanlar ve diğerleri dünya tarihine yüzyıllardır seyirci oldular. Şimdi 'copilot' olmaya hazırlar" diyor ve aslında dünya ekonomisinin geleceğini Asya'ya bağlıyor bir anlamda.

"Asyalılar sonunda, serbet piyasa ekonomisinden, modern bilim ve teknolojiye kadar birçok alanda Batı'nın en iyi uygulamalarını anladılar, benimsediler ve uyguladılar. Hatta kendilerine göre yenilikçi oldular; Batı'da görülmeyen işbirlikleri geliştirdiler. Batı, Asya'nın yükselişine dayanabilecek mi? Asya'nın amacı Batı'ya hükmetmek değil, Batı'yı kopyalamak. Bu da aslında Batı için iyi bir haber. Tarihte, yeni güçler ortaya çıktıkça, gerilimler ve çatışmaların artığını görüyoruz. Bu mümkündür. Fakat buna engel olmak, dünyanın Asya'da dile getirilen yeni küresel işbirliği prensiplerini kabul etmesine bağlı" yorumunu yapan Mahbubani'ya göre Asya yakın gelecekte Avrupa ve ABD'ye her bakımdan kafa tutmaya hazır bir hale gelecek. Peki gelelim krize.

Asya bu krizde neden bu kadar sakin görünüyor?

Asya'nın küresel kriz karşısındaki sessizliği ne anlama geliyor?

Mahbubani'nin öncelikle dikkat çekmek istediği konu, ABD ve Avrupalı politika belirleyicilerinin, 1997-98 yıllarında Asyalılar'a tavsiye ettikleri politikaların tam tersini uyguluyor olmaları. "Asya krizi sırasında, 'batan bankaları kurtarmayın, faiz oranlarını artırın, bütçenizi dengeleyin' dediler. Milyonlarca Endonezyalı ve Tayvanlı, Batılı hükümetlerin şu anda yaptıklarını yapabilmiş olsalardı, çok daha iyi durumda olabilirlerdi. Ama buna izin verilmedi ve Batı'nın bu yüzden Asya'dan özür dilemesi gerekiyor" diyecek kadar açık konuşan Mahbubani, ABD ve Avrupalılar'ın tersine, Asyalılar'ın korkmadığını, paniklemediğini söylüyor. Bunun nedeni ise 1998 krizinden çok iyi ders almış olmaları. Mahrubani bu dersleri şöyle sıralıyor: "Finans sektörünü çok hızlı bir şekilde serbestleştirme

, sınırlı boyutta borçlan, ciddi bir şekilde para biriktir, reel ekonomiye dikkat et, verimliliğin artmasına yönelik yatırımlar yap, eğitime odaklan. Sonuçta, ABD kartlardan finans evi kurarken, Asyalılar reel ekonomiye odaklandılar. İşte bu yüzden IMF'nin Çin için 2008 ve 2009 yıllarına yönelik yaptığı büyüme tahmini sırasıyla yüzde 9.7 ve yüzde 9.3, Hindistan içinse 2008'de yüzde 7.9, 2009'da ise yüzde 6.9."

Asyalılar her şeyi piyasa belirler düşüncesine inanmadı

Prof. Mahbubani'ye göre Asya'nın krizden etkilenmemesinin bir diğer nedeni de, Asyalılar'ın "piyasalar her şeyi daha iyi bilir, hükümet ise arka planda durmalıdır yönündeki garip ideolojiye kapılmamaları." Mahbubani, tüm Asya hükümetlerinin piyasalardaki "görünmez el"in, iyi yönetimin "görünen eli" ile dengelenmesi gerektiğini savunuyor ve iyi yönetimin, fırtınada sakin kalabilmek için çok önemli bir değer olduğunu ifade ediyor. Mahbubani, iyi yönetim konusunda eskiden Avrupa'nın Asya için rol model oluşturduğunu, fakat durumun artık çok farklı olduğunu söylerken, bu konuda oldukça da güzel bir örnek veriyor: "Bu yıl Avrupalı bir bankacı, Hindistan'da bankacılık lisansı almak için Hindistan Merkez Bankası'na danıştı. Şartlar konusunda bilgi aldı ve Hintli otoritelerin düzenleyici de tayin ettiklerini öğrendi. Avrupalı bankacı bunun üzerine, 'Sorun değil. Bizim düzenleme sistemimiz kusursuzdur' yorumunda bulundu. Hintli yetkilinin cevabı ise şöyle oldu: 'Subprime'dan sonra ABD'deki düzenleme konusunda emin değiliz. Northern Rock'tan sonra İngiltere'den emin değiliz; Societe General'den sonra Fransa'dan emin değiliz, UBS'den sonra İsviçre'den emin değiliz.' Sonuçta Batı düzenleme standartlarındaki konumunu kaybetti. Asyalılar kendi standartlarını belirlemeleri gerektiğini gördüler."

Mahbubani, geçtiğimiz haftalarda Pekin'de gerçekleşen Asya-Avrupa toplantısında, Asyalı hükümetlerin son derece sakin olduklarına da dikkat çekiyor. Çin Başbakanı Wen Jiabao ve Hindistan Başbakanı Manmohan Singh'in çok etkili konuşmalar yaptıklarını, fakat Batı medyasının bu konuşmalara yer vermediğini söyleyen Mahbubani, Asyalı liderlerin verecekleri doğru nasihatlar var diyor.

Asyalı liderlerin ön plana çıkardıkları konuların başında ise reel ekonominin gelişmesine verdikleri önem ve küresel ekonominin iyi yönetime ihtiyacı olduğu geliyor.

Dünyanın en büyük serbest ticaret anlaşması

Mahbubani son olarak serbest ticaret konusuna değiniyor ve ABD ve Avrupa halkı serbest ticarete yönelik inancını kaybederken, Asya ekonomilerinin serbest ticaret anlaşmaları konusunda çalışmaya devam ettiklerini söylüyor. "Çok az sayıda Batılı Çin ile Güney Doğu Asya Ülkeleri Birliği arasında gerçekleşen anlaşmanın dünyanın en büyük serbest ticaret anlaşması olduğundan haberdar" diyen Mahrubani, bu büyüyen bağlılığın, küresel ekonomi için bir tür istikrar ve büyüme sütunu olarak değerlendirilebileceğini söylüyor.

Mahbubani'ye göre, en iyi haber, Asyalılar'ın çok büyük bir bölümünün geleceğe yönelik iyimserliğini kaybetmemiş olması. Kriz konusunda hayal görmüyorlar, ama en azından bu yüzyılın Asya yüzyılı olması için doğru yolda gittiklerini biliyorlar. İşte bu yüzden, başlıca Asya ülkeleri tüm dünya fırtına içinde savrulurken, sakin kalmayı başarıyorlar. Çünkü bugün sahip olunması gereken en büyük değerlerden birisi geleceğe güvenle bakabilmek.http://www.dunyagazetesi.com.tr/yazar.asp?authId=99


Finansal piyasalarda patlayan ve artık reel ekonomilerde de varlığını hissettirmeye başlayan kriz hakkında ilk günlerde aceleci, ezberci ve kısmen sevinçli bazı yorumlar yapılmaktaydı.

Bu yorumlarda genellikle kriz "kontrolsüz" piyasa ekonomisinin sonucu olarak sunulmakta, kapitalizmin çöktüğünün delili olarak gösterilmekte, Keynes ve Marx'ın haklı çıktığı söylenmekte ve ancak ciddi devlet müdahaleleriyle bu krizin çözülebileceği ileri sürülmekteydi. Ben biri Taraf'ta, ikisi bu sayfalarda yayınlanan üç küçük yazıda krizi ve bu görüşleri ele aldım. Bu yazılarda hem benim hem de muhtemelen başka liberallerin ileride akademik çalışmalarda ele alacağı bazı noktaları vurgulayarak, krizi çıkartanın saf piyasa ekonomisi veya karma ekonominin piyasa tarafı olmadığını anlatmaya çalıştım. Zaman ilerledikçe yeni bilgilere ulaşıyoruz ve bilgimiz arttıkça liberallerin bu krizin engelsiz piyasanın değil devletin gereksiz ve yanlış müdahalelerinin ürünü olduğu tezi daha çok doğrulanıyor.

Bu tür krizlerle ilk defa karşılaşmıyoruz. Liberal iktisatçılar da bu konu üzerinde ilk defa düşünmüyor. Başka bir deyişle krizi anlamamızı ve anlamlandırmamızı sağlamaya yeterli tecrübe birikimine ve teorik bilgiye sahibiz. Liberal iktisat okulları literatürde genellikle konjonktür dalgalanmaları (business cycle) adı verilen bu krizleri çok ayrıntılı incelemiş ve önemli sonuçlara ulaşmıştır. Konjonktür dalgalanmaları terimi kısaca ekonomide art arda yaşanan patlama(boom) ve çöküşlere (bust) işaret eden bir kavramlaştırmadır. Reel temeli olmadan ekonomide yaşanan şişmeler, sanal büyümeler bir süre sonra kaçınılmaz olarak patlar ve kriz çıkar.

LİBERAL İKTİSAT OKULLARI NE DİYOR?

u çerçevede özellikle işaret edilmesi gereken iki mühim liberal iktisat ekolü Avusturya İktisat Okulu (AİO) ve Monetarist Okul'dur. Avusturya İktisat Okulu, Ludwig von Mises, F. A. von Hayek ve nihayet Murray Rothbard gibi önemli isimlerin ve onların takipçilerinin iktisat literatürüne kazandırdığı ölümsüz eserlerle, konjonktür dalgalanmalarının genellikle devletin parayla ve para-kredi piyasalarıyla oynaması yüzünden çıktığını göstermiştir. Bu krizlerin benzer bir izahı Monetarist Okul tarafından geliştirilmiştir. Bu okulun en önemli isimlerinden biri olan M. Friedman, Amerikan para tarihi üzerindeki muazzam bir empirik çalışmayla piyasaların yarattığı sanılan 1929 buhranının ana sorumlusunun da aslında devlet olduğunu kanıtlamıştır.

Liberal geleneğe bağlı bir akademisyen olarak benim son krize bakışta kullandığım çerçeve özü itibarıyla bu okulların yaklaşımlarına dayanmaktadır. Liberal bir akademisyen iseniz ve kendiniz yeni bir ekol başlatma iddia ve çabasında değilseniz, bu ekollerden birine veya bir başka liberal iktisat ekolüne dayanarak krizi açıklamaya çalışmak en makul, en tutarlı yoldur. Bunu yaparsanız çok karmaşık görünen maddi bilgi yığınını tasnif ve tahlil etmeniz kolaylaşır. Bu sayede, ayrıntılar ve heyecana yahut peşin hükme dayalı moda izahlar arasında kaybolmayıp sağlıklı tahliller geliştirebilirsiniz. Yoksa, ne olduğu belli olmayan tezlerle çorbaya dönen kafanızda birbiriyle ilgisiz ve çelişik fikir kırıntıları uçuşur durur. Mevcut krizi "kontrolsüz" piyasaların değil devletin yarattığını, bir liberal geleneğin içinden bakıyorsanız, kolayca görebilirsiniz. Bu kriz, tekrar etmek gerekirse, ne Keynes'i ne de Marx'ı haklı çıkarmıştır. Haklı çıkardığı birileri varsa onlar Mises, Hayek, Friedman gibi büyük liberal iktisatçılardır. Elbette, hiç kimse bu yazarların teorilerini kabul etmek zorunda değildir. Ancak, bu yazarlara itibar etmiyorsak, alternatif bir izah tarzı geliştirmemiz ve bu yazarların tezlerine dayanan izahları çürütmemiz gerekir. Aksi takdirde kimsenin bizi ciddiye almasını bekleyemeyiz.

KRİZ NE DİYOR?

ABD'de olan şudur: Amerikan devleti hayırhah niyetlerle ama hem kendi vatandaşları hem de başka ülkelerin insanları için çoğu zaman pek hayırhah sonuçlar vermeyecek şekilde para ve kredi piyasalarıyla oynamıştır. Ana sorun, Amerikan devletinin her vatandaşın -özellikle dar gelirli siyahların, Latinlerin ve diğerlerinin- ev sahibi olmasını sağlamak amacıyla 1938'de kurulan Fannie Mae ve 1970'de kurulan Freddie Mac aracılığıyla konut kredileri piyasasına müdahale etmesidir. Bu kuruluşlar yerel ve merkezî idare vergilerinden muaf tutulmuş ve varlıkları devlet garantisi altına alınmıştır. OFHEO'nun (The Office of Federal Housing Enterprise Oversight) denetimi altında işleyen bu kuruluşların fonksiyonu, ipotekli konut kredisi veren finans kuruluşlarının alacaklarını satın alıp bir başka menkul değere dönüştürmek ve finans pazarlarında satmaktır. İmtiyazlı ve devlet garantili bu iki dev kuruluş Amerikan devletinin finans piyasalarına müdahalesinin manivelası olarak çalışmıştır. Ancak, Ünsal Çetin'in yakında Liberal Düşünce'de yayınlanacak bir yazısında belirttiği gibi, ABD devleti müdahalelerini sadece Fannie Mae ve Freddie Mac aracılığıyla yaptıklarıyla sınırlı tutmamıştır. Kredi kuruluşlarına ev kredilerini düşük gelir gruplarına doğru yaygınlaştırmaları için fiilî baskılar da yapmıştır. Mesela, yeni şube açma iznini belli oranda riskli kredi vermiş olma şartına bağlamıştır.

Devlet müdahaleleri sonucunda, ödeme gücü olanları ihtiva eden mortgage piyasaları yanında, subprime mortgage ve Alt-A denilen iki gayrimenkul kredi piyasası daha oluşmuştur. Bu piyasalarda riskli müşterilere kredi açılmıştır. Bu piyasalar hızla genişlemiştir. 2001 ile 2007 arasında Fannie Mae ve Freddie Mac'ın teminat verdiği ve kendi portföyünde tuttuğu subprime ve Alt-A ipoteklerin değeri 700 milyar dolardır. ABD yatırım bankaları ise 2000-2006 arasında riskli konut ve tüketici kredilerine 7 trilyon dolar yatırım yapmıştır. Bu riskli krediler adeta bir saadet zincirinin temelini teşkil etmiştir. Riskli krediler ve onlara dayanan türevler hızla büyümüştür. Zamanımızda dünya bir global pazara dönüştüğünden ve iletişim imkânları çok geliştiğinden, The Economist'in işaret ettiği gibi, riskli mortgage kredilerine dayanan ve hacimleri inanılmaz boyutlara ulaşan türev menkul ürünler sadece ABD'de kalmamış tüm dünyaya yayılmıştır. Bu zincirin başlangıç noktasındaki krediler dönmemeye başlayınca kriz adım adım gelmiştir.

Kriz, ABD'nin düşük faiz, bol ve ucuz para politikaları tarafından da desteklenmiştir. 2001-2004 arasında Amerikan Merkez Bankası (FED) piyasaya devamlı para pompalamıştır. Ucuz para sağlamak için faizler düşük tutulmuştur. Kredi veren de kredi alan da ucuz ve bol para balonuna inanmış ve ona göre hareket etmiştir. Ve elbette, ABD'nin dünya jandarmalığına soyunması, saldırganlığı ve bunu sürdürmek için açık bütçe politikası izlemesi de krizin destekçisi olmuştur. Bu konularla ilgili güncel yayınlarda pek çok malzeme vardır. Ülkemizde de, özellikle hem mortgage sisteminin ve hem de türev ürünlerin ve bu ürünlere dayanan fonların nasıl işlediği ve nerede tıkandığı Mehmet Turgan Zülfikar'ın Taraf'ta yayınlanan yazılarında gayet güzel izah edilmiştir.

Gerçek bu olmasına rağmen, şimdi Amerikan devleti kurtarıcı olarak görülmekte ve müdahaleye davet edilmektedir. Oysa problemin asıl kaynağı devlet müdahaleleridir. Daha önce de yazdım, olmayan paralara dayalı yeni dev devlet müdahaleleri, bu krizi çözmeye yetmeyecektir. Nitekim, spekülatif paketler art arda gelmekte, her paket yeni bir paketi zorlamaktadır. Kriz kaçınılmaz olarak can yakacaktır. Bazı firmalar batacak, sahipleri ve çalışanları yanında bu firmalarla iş yapanlar zarar görecektir. Amerikan ekonomisi bir süre büyüyemeyecek ve ciddi (belki %15'e varacak) oranda küçülecektir. Amerikan ekonomisi dünya ekonomisinin hâlâ merkezi olduğu için dünya ekonomisi bir bütün olarak daralacaktır. Bu daralmadan her ülke nasibini alacaktır. Devlet müdahalelerinin bu gerçeği değiştirmesinin imkânı yoktur. Bu müdahaleler krizi çözemeyecek ama daha çok güçlülerin işine yarayacak ve krizin muazzam maliyetlerini sade insanların sırtına bindirecektir.

KRİZ PİYASADA ÇÖZÜLECEK

inans piyasaları her piyasa gibi güvene ve hesaplı risk almaya dayanır. Amerikan devletinin manipülasyonları normal şartlar altında alınmayacak risklerin alınmasına, biriktirilmesine ve bütün dünyaya yayılmasına yol açmıştır. Bir noktadaki çöküş kaçınılmaz olarak bütün sistemi sallamış ve güven unsurunun yavaş yavaş erimesine neden olmuştur. Finansal piyasaların çöküşünün sebepleri bunlardır. Krizi piyasaların yarattığını sanan neo-sosyalistlerle neo-faşistlerin yanılgısı, piyasalardaki her krizi piyasanın yarattığını sanmaktır. Piyasada krizler her zaman olmaktadır. Bir firmanın batması, bir işçinin işsiz kalması bir krizdir. Ama serbest piyasa kriz radarlarının ve erken uyarı sistemlerinin devamlı işlediği ve insanların sürekli kendini şartlara uyarladığı bir sistemdir. Normal şartlarda krizler birikip altından kalkılamaz hale gelmeden fark edilir ve piyasa aktörlerince söndürülür. Buna karşılık müdahaleci sistemler krizleri gizler, perdeler, öteler ve dolayısıyla büyütür. Ne sebeple çıkmış olursa olsun, krizler elbette, kaçınılmaz olarak, piyasalarda tezahür eder, başka türlü olamaz, ama bu her krizin mutlaka piyasanın ürünü olduğunu göstermez. Ayrıca devletler ne yaparsa yapsın, son kertede, krizi, piyasalar, yani milyarlarca insanın, trilyonlarca işlemi çözer.

Başka bir deyişle mevcut kriz aşağıdan yukarıya, piyasa aktörlerinin kendini yeni şartlara uyarlamasıyla çözülecektir. Bu elbette bir anda olmayacak, zaman alacaktır. Ayrıca sancılı ve acı verici olacaktır. Krizler, derinde yatan asıl hastalıkların yansımasıdır, semptomudur. Finansal krizi piyasalardaki ana hastalığın, yani reel ekonomide kredi dağılımındaki çarpıklıkların yarattığı hataların sendromu gibi görmek daha doğrudur. Bu kriz bazılarının talep ettiği gibi gerek finans sektöründe gerekse diğer sektörlerde piyasaları budamanın vesilesi yapılmadığı takdirde, krize piyasanın üreteceği çözümler ileride hem finansal piyasaların hem de reel ekonomilerin daha sağlam ve daha sağlıklı olmasına yardımcı olabilir. Tabiî devletler (özellikle Amerikan devleti), yani politikacı ve bürokratlar devletçi entelektüellerin ve yüklerini devlet aracılığıyla garibanların sırtına yıkmak isteyen işadamlarının da teşvikiyle kendilerini yeryüzü tanrısı sanıp haksız, adaletsiz, gereksiz ve yanlış müdahalelerde bulunmazlar ve devletçi ekonomiyi kâbus gibi üzerimize çökertmezlerse...http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=753756

En büyük kriz

17.2.2006

Milliyet Business, geçen hafta İstanbul'da yaptığı toplantı ile 2001 Krizi sonrası ekonomi yönetimini ele alan dönemin Devlet Bakanı Kemal Derviş, Hazine eski Müsteşarı Faik Öztrak gibi isimlerle, Milliyet'in köşe yazarlarını ve akademisyenleri bir araya getirerek, Türkiye'nin en 'kırılgan' problemi, borç sorununu tartışmıştı. Kemal Derviş, bazı sol iktisatçılar tarafından sıkça dile getirilen bazı seçeneklerin de o sıralar düşünüldüğünü, ancak zarar vereceği düşüncesiyle benimsenmediğini anlatmıştı.Bu tartışmanın ikinci bölümü Ankara'da profesörler Korkut Boratav, Erinç Yeldan, Bilsay Kuruç, Oktar Türel ve Doç. Dr. A.Haşim Köse'nin katılımıyla yapıldı. Akademisyenler, küresel ekonomideki en büyük kriz kaynağının ABD'nin büyük kaynak açıkları olduğunu, birçok önemli ülkenin bu açığı kapatmaya dönük fazla vermeye zorlandığını,, Türkiye'nin bu küresel finans akımı içinde, sıcak paraya dayalı yapılar kurmasının büyük risk olduğuna dikkat çektiler.

MİLLİYET BUSINESS

BİLSAY KURUÇ: Türkiye'nin 1946'dan itibaren esasta iki partili bir sistemi vardı. O dönemin özelliği iki ayrı partinin farklı Türkiye fotoğrafları olmasıydı. Sistem bir süre sonra bozulmaya başladı. Bozulmanın ilk aşaması 1960'ların sonu 1970'lerin başında sağın parçalanmasıyla oldu. Bu sermaye çevrelerini rahatsız etti ve sağ bir toparlanma organizasyonu yaptı. 1980 darbesinden sonra ANAP seçimi kazandı, sermayenin istediği biçimde bir tek parti oldu. Solda ise İsmet Paşa 1965 - 1967'de ortanın solunu ilan etmişti. Sonra orta sol git gide büyüdü, çalışan sınıflarla orta sınıf arasında ittifak doğdu. Bu çabaya 'düzen değişikliği' isteği denilmişti. 1980 darbesi bu ittifakı imha etti. Onun yerine Özal doktrini diyebileceğimiz bir çizgi oluştu.
1987'de ANAP'ın inişiyle birlikte sağda yeni bir parçalanma görüyoruz. 'Özal doktrini' etrafında Türkiye siyaseti yeniden organize edilmek istendi. Bu da, 1987 - 1988'de iflas etti. Dış ticaretin döviz getiremediği anlaşılınca sermaye hareketleri serbestleştirildi. Döviz getirme işi finans kesimine yüklendi. Hazine borçlanmasıyla finans sektörünün birleşmesinden Türkiye'nin döviz sahibi olacağı yeni bir iktisat politikası beklenmeye başladı. 1991'de siyasetin fragmantasyonu bu politika üzerine oturmaya başladı. Bu sakıncalı mı? Evet. Ulusal iktisat politikası çizgisini yok ediyor.
Seçim yüzde 20 ile kazanılıyor. Parçalı bir fotoğraf çıkıyor. İki partili sistemdeki gibi 'Benim Türkiye için fotoğrafım şudur' diyen bir tablo çıkmıyor. Çünkü yüzde 40'la iktidar olan yok. Partilerin programları var ama hiçbir şey ifade etmiyor. Liderler programlarla özdeşleşmiyor. Ulusal düzey kayboldukça yerel düzey önem kazanıyor. Belediye başkanları siyasi liderlik iddiasına başlıyor. Partiler arasında iktisat politikası bakımından fark yok.
Kiminin adına sağ, kimininkine sol denebilir ama alternatif iktisat politikası yok. Siyasi kimlikler farksızlaşıyor. Yerel platformda çıkar organizasyonları ve buna uygun kişilikler ön plana çıkıyor. Din değil ama tarikatlar, hemşehrilikler, dernekler... Türkiye'nin iktisat politikaları bakımından ilaç olacak bir yeni reçete çıkma olasılığı azalıyor. Bugünkü iktidarın sıkışacağını, sağda yeni bir parçalanma görüleceğini, bu tablonun kolay kolay değişmeyeceğini görüyoruz.

KORKUT BORATAV: Cumhuriyet boyunca Türkiye'nin sıradan emekçileri belli kazanımlar elde etti. Fakat, çok partili demokrasiye geçtikten sonra halkla egemen sınıflar arasında bir modüs vivendi, (birlikte yaşama) kuralları oluştu. Bu kurallara popülizm diyoruz. Egemen sınıflar siyasete hâkim. Fakat halka bir şeyler vermeden siyaseti sürdüremeyeceklerini de biliyorlar. Popülist formülü, en iyi 'Almadan vermek Allah'a mahsustur' özdeyişi tanımlar. Siyasi iktidarlar bu Tanrısal gücü kendilerine atfediyorlar ve emekçi sınıflara 'iktidarı hedefleyen iddialardan uzak durun. Biz size bir şeyler veririz, kimseden almadan veririz" diyorlar.
Ne var ki, dünya ekonomilerini sarsan 1970'li yılların ortalarındaki büyük çalkantıdan sonra popülizmi sürdürmenin mümkün olamayacağı anlaşıldı. İki seçenek vardı. Birincisi 'alarak vermek.' Halka vereceksiniz ama sermayeyi ve burjuvaziyi vergileyerek... Bu, sosyal demokrasinin; hatta bir zamanlar Avrupa'da burjuva partilerinin de benimsediği refah devleti çözümüdür. İkincisi, 'sermayeden alma; halka da verme' tezidir. Bu da neo - liberal çözümdür.
Şimdi krizlere gelelim: İlk kriz 1970'li yılların sonunda patlak verdi. Krizde halk lehine 'alarak verme' seçeneğini zamanın iktidarı, samimi olarak uygulamaya çalıştı. Hepiniz biliyorsunuz, sermaye sınıfı müsaade etmedi. Bu ilk kriz, 12 Eylül ile sonuçlandı. Halkın tüm kazanımlarını tasfiye edecek bir operasyon oldu. İkinci kriz 1994'te patladı.
Bölüşüm ilişkilerinin dramatik bir şekilde çalışan sınıfların aleyhine dönüştüğü 8 yıllık konjonktür 1989'da son bulmuştu. Tabandan gelen bir hareket 4 yılda emek gelirlerindeki 8 - 10 yıllık erimeyi telafi etti. Ilımlı sol yükselişteydi. Yerel seçimlerden muzaffer çıkan SHP'de emekten yana iktisat politikaları için ciddi çalışmalar vardı. Orta sol partiyle sermayeyi temsil eden orta sağ partiler arasında pazarlık devam etmekteydi. 1994 krizi buna son verdi. Bilsay Kuruç'un değindiği modele giriyoruz. Hangi iktidar gelirse gelsin dıştan empoze edilen ve adına 'program' denilen neoliberal modeli uygulayacaktır. Sermayeden almayacaksın; halka da vermeyeceksin. 2001 krizi ise bu olayı daha da geriye çevirdi. Ekonominin yönetimi tamamen ülke dışına devredildi. Bu son krize götüren süreç, 2000 yılının IMF programıdır. Bu program iflas etti. Bunda siyasi iktidarın programı kabul etme dışında hiç bir dahli yoktur. Fischer'in kendisi de bunu itiraf etmiştir, fakat maliyeti emekçi sınıflara yıkılmıştır. Türkiye, IMF'ye 'Krizin sorumlusu IMF'dir, sorumluluğun T.C. yönetimine; maliyetini de topluma aktarmak kabul edilemez. Sorumluluğunuzu kabul edin; maliyeti paylaşın' diyebilirdi, bu fırsat kaçırıldı. Bunun yerine uluslararası sermayenin hiç zarar görmeden tüm alacaklarını tahsiline, yabancı bankaların özel alacaklarının T.C. devletince üstlenilmesi, yani kamulaştırılmasına kabul edilmiştir.

ERİNÇ YELDAN: Korkut Hoca'nın yaptığı açılıma biraz teknik girdi sağlayarak devam edeyim. 2000 yılı programının üç ana ekseni vardı. Döviz kuru çapaya bağlanmıştı, Merkez Bankası iç piyasayı fonlamayacaktı ve net iç varlıklar bir üst tabanla sınırlandırılmıştı. Kamu kesiminde FDF hedefleri konulmuş daraltıcı bir maliye politikası izlenecekti. Türkiye Kasım 2000 krizindeki çalkalanmaya karşın bu üç politikayı 2001 krizine kadar uyguladı. Dolayısıyla 2001 krizi program sapmalarından değil harfiyen uygulamanın getirdiği kırılganlıklardan ortaya çıktı. Bu kırılganlıklar ve kriz Stanley Fischer'in, 'Is BiPolar View Correct' başlıklı ünlü makalesinde anlatıldı. Fischer, bu makalede aynen şunu der:
"Türkiye'nin kasım krizi ve diğer krizler göstermiştir ki ya ulusal paradan vazgeçilip tam dolarizasyon geçilecekti ya da dalgalı kura dönülecekti. Türkiye gibi sepete bağlı zamanla genişleyen kura dayalı ara çözümler döviz kuru rejimlerinin istikrarlı olmadığını, krize aday olduklarını, kırılganlıkların arttığını göstermiştir." Profesyonel iktisat dünyasında yer yerinden oynadı. Türkiye'de bu makale kamuoyunun gözönden kaçırıldı. Uluslararası finans çevreleri bu fırsatı çok iyi değerlendirdi.

KORKUT BORATAV: Bazıları iktisatta ahlak sorunundan bahsederler. Fischer'in tavrı ahlak zafiyetinin tipik bir örneğidir. Türkiye'nin bir laboratuvar deneyi gibi kullanıldığını itiraf ediyor.

İktisatçı bitkisel yaşama sokuldu
ERİNÇ YELDAN: 2001'de 'kriz idaresi nasıl oldu' diye bakalım. Yaklaşık 45 katrilyon TL finansal sistemi kurtarmak ve Türkiye'nin dış borç yükümlülüklerini tamamlamak operasyonu için harcandı. 2001 sonunda brüt borç stokunun milli gelire oranı yüzde 108'e çıktı. IMF'den 28 milyar dolarlık kredi kullanıldı ve 26 milyar dolara ulaşan kısa vadeli dış borçlar 2002 ortasında 8 milyar dolara düşürüldü. IMF'den aldığımız borçla kısa vadeli dış borçları tasfiye ettik. Temmuz 2001'de Hazine'nin takas operasyonu (swap) ile bankaların bozuk döviz açık pozisyonları yapay biçimde azaltıldı.
Bu kadar yüksek borcu çevirebilmek için tek bir yöntem kaldı: Kamunun faiz dışı tüm harcamalarının kesilmesi, IMF'nin şantaj unsuru haline getirdiği bir yüzde 6.5'lik FDF. Türkiye, iktisat politikasında, sosyal bilimlerini bitkisel yaşama sokacak bir ortama getirildi. Merkez Bankası, uluslararası sermayeye bağımlı bir konjonktüre sokuldu. Artık, "Enflasyon hariç hiçbir makroekonomik problem benim sorunum değildir" demeye başladı. Peki ne yapılabilirdi? Bir kere krizin faturası, bu programı uygulayan ve bundan da yıllar boyu yüzde 50 - 80 getiri elde eden uluslararası finans şekebesine yıkılabilirdi. Borçlarda ötelemeye gidilebilirdi. Servet vergisiyle, krizden kazanç elde edenler vergilendirilebilirdi. Sağlanacak kaynaklar da istihdam dostu büyümeye harcanırdı.

Model, borçların çevrimine dayanıyor
OKTAR TÜREL: 2001 krizini yönetmekte uygulanan modelin iç ve diş borçların döndürülmesi üzerine kurulu bir model olduğu hemen herkesçe teslim ediliyor. Bu modelin işlerliği, örtük olarak, piyasa güçlerine dayanan bir senaryonun varsayımlarına bağlı: Borç döndürmeyi sağlayabilecek ölçülerde.
FDF verilirse, bu durum piyasa aktörlerinde güven duygusu uyandıracak; güven duygusu reel faiz hadlerini düşürecek; giderek gerileyen reel faiz haddi özel yatırımları uyaracak; canlanan özel yatırımlar da büyüme hızını yükseltecek. Modelde yine örtük olarak bir baska varsayım da var: mali ve ticari islemlerdeki, özellikle borcalacak ilişkilerindeki sözlesmelere riayet edilmesi. Yani, "akitlerin dokunulmazlıgı". Bu örtük varsayımdaki asimetri çok açık: Sermayeyi ilgilendiren akitlere uyulmalıdır. Sözgelimi sermaye kazançlarının geriye dönük vergilendirilmesine asla gidilmemelidir; ama emeği ilgilendiren toplumsal akitlere uyulmasa da olur. 1994 yılında olduğu gibi bazı toplu sözleşme hükümlerı askıya alınabilir. 2001-2004 döneminde olduğu gibi çalışma hayatını ve emeğin sosyal haklarını düzenleyen mevzuat, toplumsal mutabakat aranmadan, tepeden inme yöntemlerle değistirilebilir v.b. Betimlemeye çalıştığım senaryo, 2000 - 2001 krizi sonrasında iyi islememistir. Kriz öncesindeki son 'normal' yıl olan 1998 ve 2004 yılı verileri kullanılarak yapılan bir karşılaştırma su sonuçlara götürmektedir :

  • 1998 - 2004 arasında GSYIH'nin ortalama büyüme hızı yüzde 2.6'dir; kişi başına yıllık reel gelir artışı ise yüzde 1 dolayındadır.
  • 1998'den bu yana istihdamda kayda değer bir artıs yoktur.
  • 2004'de yüzde 14.5 olan özel sabit sermaye yatırımı/GSMH oranı, 1998 yılındaki yüzde 18.5 oranının altındadır. Bu durum sadece oransal olarak değil, mutlak değerce de 1998'deki reel düzeyinin altındadır. Yani bir butün olarak girişimci sınıflar, kâr oranları ve kar payındaki artışa yeterince cevap vermemislerdir. Kriz konjonktürünü keyfi olarak tek tek yıllara ayırırsanız, başka hikayeler de anlatabilirsiniz; ama fazla inandırıcı olmaz. Özellikle 1990'lardan bu yana AB, IMF ve Dünya Bankası ikilisinin ülkelere koştuğu şartları kendi finansal ilişkilerinde de gözetmeye başladı. Buna paralel olarak, IMF ve Dünya Bankası da AB'nin politikalarını benimser oldu. Böyle bir örtüşmeye Türkiye de dahil, kaynak açığı veren ülkeler direnemediler. Dolayısıyla, IMF'nin hoş karşılamadığını AB'nin de hoş karşılamaması güçlü bir olasılıktır. Ancak AB müzakereleri finansal nedenlerle değil, bunlar bahane edilerek siyasal nedenlerle 'tıkanabilir.'

    AHMET HAŞİM KÖSE: Ekonomilerin kendine özgü koşulları kriz süreçlerinin oluşumunda önemli olsa da, tüm ekonomileri kapsayan ve dünya ekonomisinin işleyiş ve yapılanmasına ilişkin genel bir kriz oluşumundan söz etmek yanlış olmaz. Türkiye 1980'li yıllara IMF ve Dünya Bankası'nın (DB) yönlendirdiği 'yapısal uyum ve istikrar' politikalarıyla girdi. İlginçtir aradan yaklaşık çeyrek yüzyıl geçti halen yine IMF ve DB'nın yapısal uyum ve istikrar' programlarıyla karşı karşıya. İnsan düşünmeden edemiyor. Çeyrek yüzyılda sağlanamayan bir yapı belki de aslında hiç yoktur. Belki de kapitalizmde yapı değil, yapısızlıktır asıl olan. Meslekten iktisatçıların Türkiye ileri sürülen tüm politikaları uygulasaydı istikrara kavuşurdu itirazlarını duyar gibiyim. Onlara yapacağım tek hatırlatma bu politikaların inançlı uygulayıcılarında dahi istikrarın gerçekleşmediğidir.
    Müsaade ederseniz sorunuzu yeniden formüle edip şöyle soralım: Dünyanın merkez devleti rolünü sürdüren ABD yakın tarihimizde nasıl bir ekonomi ve iktisat siyaseti sürdürmekte, bunun dünya ekonomisine yükleri ne olmaktadır?
    ABD dünya ekonomisinin en büyük ve en belirsiz merkez ekonomisidir. Dünyanın en borçlu ülkesi, 2000'li yıllara tarihinde hiç olmadığı kadar büyük dış ve iç açıklarla girdi. Tarihinde hiç olmadığı kadar dış kaynağa ihtiyaç duyuyor. Bazı tahminlere göre, 2003 sonu itibariyle 2.4 trilyon dolara varan borçlanmasının 2009'da 7 trilyon dolara ulaşarak, dış borçlarının GSYİH'ya oranın şu ana kadar hiç bir gelişmiş kapitalist ekonominin yaşamadığı yüzde 48 seviyesine çıkacak. Durum o kadar tehlikelidir ki, ABD'ye ses çıkarmayan IMF bile bu korkulu durum karşısında 'beklenmedik ve büyük boyutlara varan kur ayarlamalarına gerek duyulabileceği' şeklindeki tespitler yapmaktadır.
    ABD, 1980'li yıllardan beri ilk defa bu derece ciddi bir kaynak ihtiyacı ve sermaye sıkışması yaşıyor.. ABD'nin borçlanma eğilimi sürdükçe dış kaynak gereksiniminin de azalmayacağı, yani bizim gibi ekonomilerin sürekli 'istikrar programları'na tabi kalacakları da açık. Kriz kapitalist ekonomilerin içindedir ve yaşadığımız tarihte ABD'nin sürdürdüğü siyaset dış şokları da ta kendisidir.

    KORKUT BORATAV: Keynes şunu diyor: Herhangi bir toplumun emeğiyle çalışan insanları, emek ürünlerinin belli bir oranından daha fazlasını rantiyeye ya da alacaklı sınıfa vermeyi kabul etmeyeceklerdir. Bu bedel, bu oran belli bir eşiği aşarsa sistem yürümez. Üç çözüm yolu vardır. Birincisi borcu reddetmek. Bu devrimci bir çözümdür. Ancak istisna ile mümkün olur. İkincisi monotizasyon, paranın değerinin aşındırılması. Yani borç senetlerini para basarak ödemek. Küçük tasarruf sahipleri sessizce ızdırap çekerler. Eğer ellerinde şans olursa hükümeti devirirler. Ama diyor, üçüncü ve en bilimsel yöntem, servet vergisidir. Yani sermaye üzerinden alınan bir vergidir. Şimdi bunu tutucu bir iktisatçı söylüyorsa bizim kamu yönetimi konsolidasyon bunun hafif bir versiyonu. Bu dört yöntemden birincisini, (borcu reddetmek) Arjantin yaptı. Bunu bir kenara bırakıyorum. Türkiye bu üç yöntemi hayata geçirecek araçlara sahiptir. Niye olur? Arjantin'de sokağa dolarlar. İktisadi iktidarını sarsarlar, borcun reddedilmesine zorlarlar. Türkiye'de halk, öyle bir nefretle dolar ki, koskoca bir parlementoyu aşağı yukarı olduğu gibi tasfiye eder. İşte halk tepkisi budur. Maliyeti bugünkü iktidardır. Bu maliyetle birlikte şu da yüklenmiştir: Devlet ekonomiden elini çekmeli!

    Örgütsüz halk ve faşizm
    Devlet elini çektiği anda ekonomide kaynak tahsisi ve bölüşüm piyasaya teslim edilmiştir. Piyasa demokratik değildir. Bölüşüm süreçlerini ekonomik güce teslim ettiğinizde halk çaresiz kalır. Komşusunu düşman görmeye başlar. Parlamenter demokrasinin tabanı, kitle tabanı yok olur. Bizim aydınlarımız Türkiye'de kaynak tahsisini AB'ye IMF'ye DB'ye teslime razı olanlar bu ağır sosyal maliyeti niye dikkate almıyorlar. Böyle bir felaket - yani halkın içe dönmesi Bilsay Kuruç'un söylediği gibi son tahlilde tarikatlara teslim olmaktır. Örgütsüz halk faşizmin en sağlam destekleyicisidir. Köktendinciliğin, şovenizmin en sağlam besleyicisidir. Bu derecede ağır bir sosyal bir maliyet göze alınacaksa konsolidasyon da yapılır, AB süreci de gerekirse terk edilir.

    BİLSAY KURUÇ: Geçen hafta Milliyet Business'ta görüşlerini anlatan bir arkadaş diyor ki 'Hayatımın son 25 yılını ekonomi yönetiminde geçirdim. Ve bu Sisif efsanesi gibi daima taş aşağı, halkın tepesine iniyor.' Krizleri, son 25 yılın iktisat politikalarını özetliyor. Aslında taş, Sisif efsanesindeki gibi her inişte halktan önce teknisyenleri ve siyasetçileri ezmiş. Krizler Türkiye'nin iyi yetişmiş insanlarını da harcar. Siyasetçi krizde hemen teslim alınır. İşi bilenler 'döviz miktarı mı kur mu önemli' diye tartışır. Siyasetçi 'pahası neyse ödeyelim' der. Yani devalüasyonsa devalüasyon, yüzde 30 reel faizse faiz. Ama sistemik mesele daima kalır. İçinde sosyal devlet olmayan iktisat politikası olmaz. İktisat politikasını yaparken bir terazimiz olacak. 1980'de terazi bozuldu. O zaman sermaye sınıfı 'bölüşüm ve yatırımı istediğim gibi yapacağım' diyor. Teraziyi bozduğunda önce çalışan sınıfları örgütsüzleştiriyor. Böylece sosyal devleti olabildiğince küçültüyor.
    Eğer sosyal güvenliğin milli gelirden aldığı pay yüzde 5'i aşarsa -sözüm meclisten dışarı - medyada 'kara delik' edebiyatı başlıyor. Türkiye'de sosyal güvenliğin milli gelir içindeki payı yüzde 10 - 15 hatta 20'lere çıkacak ki biz de Avrupa'ya yüzümüzü dönebilelim. Yoksul insanlardan kurulu bir ülke Avrupa'ya yaklaşamaz. Büyüme hızı yüzde 10 olsa sonuç pek değişmez. Sermaye sınıfının terazide tek dara olduğu bir ekonomide büyümenin nimetleri tek tarafa gidecek.

    AHMET HAŞİM KÖSE: Arjantin krizde uyguladığı istihdam politikasıyla 2 milyon kişiyi istihdam etti. Ve bu GSYİH'ye yüzde 2.5'luk bir katkı sağladı. Türkiye'de bütün bahsettiğimiz dönemlerde iktidarların defacto uydukları tek kural, sermayeye karşı yükümlülüklerdi. Bir sermaye dönemi yaşıyoruz. Ciddi işsizleşmelerin dışında dışlanmalar yaşanıyor. O zaman şunu da hatırlamak durumundayız: Ya mesleğimize verdiğimiz ahlaki değerler açısından, insanlara aş, iş taşımayan bir iktisat metni ya da programının en azından tarihin sonuna kadar sürdürülemeyecek bir şey olduğunu hatırlarsak... İnsansız ekonomiden konuşulamaz. Efsaneyi bugünkü şartlarda yeniden yazsalardı (...) tepe sürekli yükselen bir tepe.

    BİLSAY KURUÇ: Korkut'a köklü bir itirazım var. 'Keynes tutucudur' dedi. Keynes liberaldir. Sorum şu: Türkiye'de liberal var mı?

    KORKUT BORATAV: Keynes'in bir egemen sınıf ideoloğu olduğunda şüphe yok. Ama onun tercihi işsizliğin olmadığı, rasyonel bir kapitalizmdir. Bu tür bir kapitalizmin sınırlarını başkaları, mesela Kalecky inceledi ve işsizliğin olmadığı bir kapitalizmde burjuvazinin sınıfsal egemenliğinin aşınmaya başlayacağını gösterdi. Ama Keynes bu sistemik riski göze alacak kadar ileri görüşlü bir insan. Türkiye'de burjuvazinin liberal ve demokrat geleneği yok. Sosyal devleti yoksula bir dilim ekmek atmaktan ibaret gören, o dereceye indiren bir yaklaşım vahşi kapitalizmdir. Dolayısıyla kendi adıma söylüyorum, bu muhalif ve eleştirel söylemi, halkı ve insanlarımızı bu insanlık - dışı modele teslimiyetin tek seçenek olmadığını hatırlatmak için sürdürmek zorundayız. Yoksa ekonomiyi yönetmek bizim işimiz değil. Konsolidasyonun mümkün olup olamayacağı sorusuna gelince. Doğal olarak sermaye iktisat politikalarının belirlenmesinde bu kadar büyük bir ağırlık sahibi oluyorsa böyle bir sermaye siyasetinde konsolidasyonun lakırdısı edilemez. Doğal olarak emeğin ya da çalışanların siyasi karar alma süreçleri içinde bir yerde kendilerini hissettirdikleri bir pozitif ortamda konsolidasyon söz konusu olabilir. Bu durumda örneğin AB ile müzakereler tıkanır.
    Burada iki unsur var hesaba katılması gereken. AB ile müzakerelerin tıkanacağı konusundaki tehdit. Bunun nesnel boyutu da var. AB ile IMF'nin giderek artan bir çapraz şartlılığı benimser olmaları. IMF'nin kabul ettiği bir modeli AB destekliyor, AB'nin desteklediği modeli IMF destekliyor. Biz IMF ile AB arasındaki çapraz şartlılıkların örtüşme haline gelmesine katlandık. Sermaye çevreleri konsolidasyon şeklinde bir düşüncenin AB ile müzakerelerin tıkanacağı argümanını bu ortamda çok daha rahatlıkla kullanır duruma geldiler.
    Sermaye hareketlerinin denetlenmesi, sıcak paraya vergi konması geçmişte de önerilebileceği halde niye değerlendirilmedi?...
    Bu tür sermaye hareketleri üzerinde ekonominin büyüme potansiyeline katkıda bulunacak şekilde Çin'in, Hindistan'ın yaptığı türden belli birtakım kısıtlar getirilmesinin muhakkak sermaye hareketlerini kısıtlayacağı konusundaki bir argüman çok geçerli değil.

    'ABD kriz ekonomisidir'
    AHMET HAŞİM KÖSE: Kur ve faiz istikrarı dünya ekonomisinin bilmecesi ve kırılganlık olarak da bütün ekonomilerin karşısında duruyor. ABD ekonomisi için değişik egzersizler yapılıyor. Scienficel Economic'in yaptığı bir şeyi hatırlatalım: Doların tekrar yüzde 13'le değerlenmesi üzerine yapılan bir senaryo bu. Yüzde 42'ye kadar bir senaryo kuruluyor. Bunların ulusal devletlere maliyeti - bizim de içinde bulunduğumuz 15 ülkeye hesaplanıyor. GSMH'nin yüzde yüzde 8'i ile yüzde 5.6'sı arasında bir mali açık veriliyor. Karşımızda kırılganlığın büyük yapısı da duruyor. ABD ekonomisi ciddi bir kırılganlık ve dış şok ekonomisi olarak bizim gibi ekonomileri bekleyen zaten kriz ekonomisi olarak dünya ekonomisinin başında duruyor.

    ERİNÇ YELDAN: Türkiye ekonomisinin temel ikilemi şöyle özetlenebilir: Kamu açıklarının - cari açıkların da - finansmanı için sıcak paraya ihtiyaç duyuluyor. Bunun için yüksek reel faiz sunulması gerekiyor, yüksek reel faiz kamu borçlarının çevrilmesini zorlaştırıyor, borç yükünü artırıyor. Cari işlemler açığına yol açan sıcak parayı kamu finansman aracı olarak kullandığı müddetçe - bu fasit daireye - Türkiye yüksek reel faiz politikasına mahkum görünüyor. 2004, uluslararası finans piyasası açısından çok olumlu bir yıldı. O kadar ki Asya krizindeki genişlemiş olan finans alanına benzer rakamlara ulaştı. Kalkınmakta olan ülkelere 2004'te toplam 279 milyar dolarlık bir portföy yatırımı gerçekleşti. Söz konusu ekonomilerin birçoğu ya borçlarını tasfiye ederek, cari fazla vererek ya da rezerv birikimi sağlayarak bu pastadan nemalanırken, Türkiye sisteme borç yaratan finansman biçimiyle dahil oldu. Korkut Hoca'nın bize sunduğu istatistiklere göre, 2002 sonrasında birikimli olarak cari açığımız 25 milyar dolara ulaşıyor. Oysa borç stokundaki artışımız 42 milyar doları geçiyor. Bu dönemde Türkiye 13 milyar dolar yeni kısa vadeli dış borç biriktirmiş. Türkiye bir bakımdan spekülatif yönlü büyüme borç artırıcı finansman yöntemine gidiyor. Türkiye'ye gelen spekülatif para öyle bir kaynak ki, ne zaman bir istihdama, gerçek sanayiye yönelik yani ekonomide açlığımızı giderecek ortamda değerlendirmeye kalktığınız zaman geldiği gibi kaçıyor. Aç ve susuzluğa mahkum ama gırtlağa kadar döviz bolluğu içinde bir ekonomiyiz.
    Merkez Bankası bağımsızlığı ve enflasyon hedeflemesi neler olabilir sorusuna gelirsek... Türkiye'de yüksek oranlı işsizlik ile enflasyonun düşüyor olması altını çizdiğimiz göstergelerden bir tanesidir. MB'nin 'hedefim sadece enflasyondan ibarettir' anlayışına sürüklenmesiyle, kamunun maliye, yatırım ve istihdam politikaları arasındaki bağ koparılarak ülke başıboş bir istikrar ve büyüme stratejisi içinde yol alan ekonomi haline geliyor. Öte yandan ekonomide işsiz büyümenin bir diğer nedeni de Merkez Bankası'nın edilgen bir şekilde, istikrar ve reel ekonominin canlanacağı politikalar kümesine havlu atmasıdır.
    Merkez Bankası ne yapmalı, sorusuna yanıt için de çok kısa vade için şunları düşünüyorum: MB bağımsız kalabilir. Ama enflasyon hedefinin yanına yeni bir hedef koyabilir. Bu istihdam hedeflemesi de olabilir ya da gerçekçi olarak döviz kurundaki aşırı ucuzlamanın önünü kesebilecek alt taban politikası izleyebilir. Bu alt taban politikası, bir bant içinde dalgalanmasına izin vermek ya da kuru sabitlemek anlamına gelmiyor. Kurun belli bir düzeyin aşağısına gelmesini engellemek için enstrümanların devreye sokulması anlamında düşünüyorum. Bunlar arasında; ilk akla gelen seçenek de kısa vadeli sermaye hareketlerinin denetlenmesi ve yönlendirilmesidir. Bizim burada ortaya koymaya çalıştığımız, şu ana kadar uygulanmakta olan IMF politikalarının 'olmazsa olmaz, alternatifi yok' diye lanse edilen politikaların sonuçlarını teşhir etmek ve bunun alternatiflerini vurgulamaktır. Yoksa biz bir siyasi hareketin temsilcisi olarak bir iktisat programı ile siyaseten bu krizi yönetmeye talip değiliz.
    Son olarak; bugünlerde IMF programının sosyal boyutunun giderek artan maliyeti karşısında sol muhalefet nerede diyenlerin sayısında artış gözleniyor. Yakında bir sol parti enflasyonu yaşanacak gibi. Tırnak içinde sol ya da sosyal demokrat çevreler bazı sorunları dile getiriyorlar fakat çözümü için IMF Birinci Başkan Yardımcısı Anne Krueger'in uyarısından hareketle 'doğru' politikalar izlendiği sürece düzlüğe çıkacağımız konusunda uyarılar yapıyorlar. Bu 'doğru' politikalar kim için doğru? Bunları hiç gündeme getirmiyorlar. Kendini 'çağdaş, modern akılcı sol' diye tanımlayan bu ekolün aslında sermayenin bir yedek lastiği olarak AKP'nin olası bir çözülme içine girdiği bir ortamda toplumsal muhalefeti pasifize etmeye yönelik yeni projeler olarak değerlendiriyorum.

    OKTAR TÜREL: Doğrudan yabancı sermaye akımlarının fiziki sermaye üzerinden sağlayabileceği getiri oranları ile arbitraj amaçlı sıcak paranın getiri oranları arasında ikincisi lehine çok büyük farklar var. Prof. Yeldan'ın hesapları, 1990'li yıllardan günümüze kadar (istisnai birkaç yıl dışında) arbitraj kazançlarının yıllık getirisinin yüzde 30 dolaylarında seyrettiğini gösteriyor. Türkiye'ye gelecek yabancı sermaye, mali varlıklara yatırım yapmak dururken niye coğrafi hareketliliği ve getirisi düşük uğraşlara yönelsin?
    2005 -2007 dönemini kapsayacak yeni IMF anlaşması, eskisi gibi çok yüksek ölçülerde FDF yaratma üzerine oturtuluyor. "IMF ile birlikte mi, IMF'siz mi devam edelim?" sorusu, bence temel sorunu saptırıyor. Herkesin ezberlediği şeytan üçgeni (yani, faiz haddi/döviz kuru/borsa endeksi) dışına çıkabilmemiz ve ekonomik büyümeyi, verimlilik ve teknolojik gelişmeyi, istihdamı ve adil paylaşımı ön plana alan yeni bir toplumsal gelişme perspektifi oluşturmamız temel sorun. Böyle bir perspektif üzerinde, arizi diş finansman ihtiyaçları, ya da IMF borcunun yeniden yapılandırılması icin IMF ile işbirliği imkânlarını arayabiliriz. Bu imkânlar bulunamazsa, IMF mali desteği olmadan yolumuza devam edebiliriz; IMF'siz olmak, toplumumuz için hayatın sonu anlamına gelmiyor.
    Bu vesile ile daha kalıcı ve ülkeye "bağlı" sayılan doğrudan yabancı sermaye yatırımının Türkiye'de önemli ölçüde mevcut tesislerin ve/veya tasınmaz malların sahipliğine yöneldiğine dikkati çekmeliyiz. Bunu Milliyet yazarlarından Prof. Uras da vurgulamıştı.
    Doğrudan yabancı sermaye akımlarının fiziki sermaye üzerinden sağlayabileceğı getiri oranları ile arbitraj amaçlı sıcak paranın getiri oranları arasında ikincisi lehine cok büyük farklar var. Prof. Yeldan'ın hesapları, 1990'lı yıllardan günümüze kadar (istisnai birkaç yıl dışında) arbitraj kazançlarının yıllık getirisinin % 30 dolaylarında seyrettiğini gösteriyor. Türkiye'ye gelecek yabancı sermaye, mali varlıklara yatırım yapmak dururken niye coğrafi hareketliliği ve getirisi düşük uğraşlara yönelsin?

    AHMET HAŞİM KÖSE: Merkez Bankası (MB) bağımsızlığı "iddiası" bence çok önemli bir konudur. Çünkü 2000 istikrar programının diğerlerinden ayıran en önemli düzenlemelerden biri hiç kuşkusuz buydu. Ulusal para idaresi kapitalizmin tarihinde her zaman bir devlet ve toplum ilişkisidir ve bu nedenle de siyasal bir oluşumdur. Para iradesinin özerkleşmesi devletin ulusal sermaye ile kurduğu siyasal bağın terkinin açık ifadesidir. Yalnız ulusal devletlerin siyasal tasarruflarından uzaklaşmak para ilişkisinin artık siyasetten tümüyle arındığı anlamına da hiç gelmez. Küresel düzeyde parayı ve parasal akımları kimler ya da hangi kurumlar denetliyorlarsa artık onların siyasetlerine tabi olunduğunu söylemenin özel adıdır bağımsızlık iddiası. Aslında geçmiş bağımlılık ve kural alanının terk edildiğini söylemedir. MB'nin bağımsızlığı, paranın ulusal devletle ilişkisinin yerini küresel sermaye ilişkisinin ve bu ilişkinin kurallarının aldığı anlamına gelmektedir.
  • http://www.milliyet.com.tr/2005/03/08/business/axbus01.html