IMF ve Türkiye

16.2.2006

  16.3.2004

 (1615 kişi okudu) IMFile birlikte yürütülen stand-by düzenlemesine ilişkin 7. gözden geçirme tamamlandı. İki taraf da basın toplantısında metin üzerinde anlaşmaya vardıklarını, ancak bazı sayılar ve bazı tarihler konusunda biraz daha çalışmaya ihtiyaç duyduklarını açıkladı. Görünüm olumlu şimdilik.
7. gözden geçirme iki bölüm halinde yapıldı ve oldukça uzun sürdü. IMF heyeti önce ocak ayında geldi Türkiye'ye, sonra da şubat sonunda. Görüşmeler geçtiğimiz hafta sonunda tamamlandı. Konu edilen rakamlar ve tarihler üzerinde de anlaşmaya varıldıktan sonra yeni bir niyet mektubu yazılıp imzalanacak ve buna dayanılarak IMF'nin İcra Direktörleri Kurulu'ndan onay alındıktan sonra 500 milyon dolarlık dilim serbest bırakılacak. Türkiye'nin 500 milyon dolara ihtiyacı var mı? Kesinlikle yok ama IMF'nin 'işlerin yolunda gittiği'ne ilişkin açıklamasına ihtiyacı var. Bu açıklama Türkiye'nin AB ve ABD ile olan ilişkilerinde ihtiyaç duyduğu bir açıklama olmanın yanı sıra yabancı yatırımcıların da itibar ettiği bir açıklama. 26 milyar dolar alacağı olan bir kurumun yapacağı bu tür bir açıklamaya itibar ediliyor.
IMF Başkanı Horst Köhler, Almanya Cumhurbaşkanlığı'na aday olmak için görevini bıraktı. Yeni bir başkan seçilecek. Geleneklere göre IMF Başkanı Avrupalı oluyor. IMF'nin ilk Başkanı Belçikalı Camille Gutt 1946 ile 1951 tarihleri arasında görev yaptı. Sonrakiler sırasıyla şöyle idi: Ivar Rooth (İsveç); Per Jacobsson (İsveç); Pierre Paul Schweitzer (Fransa); Johannes Witteveen (Hollanda); Jacques de Larosiere (Fransa); Michel Camdessus (Fransa); Horst Köhler (Almanya). IMF şu sıralarda yeni başkan adayını belirlemeye çalışıyor.
IMF'nin 184 üyesi var. IMF'deki kotalar yani IMF'nin sermayesi toplamı 212 milyar SDR. Bugünkü kurlarla (1 SDR= 1.45 USD) 310 milyar dolar ediyor. Türkiye'nin IMF'deki kotası 964 milyon SDR, yani kabaca 1.4 milyar dolar. Her ülkenin 250 temel oyu ve her 100.000 SDR'lik kota payı için bir değişken oyu olduğuna göre IMF'nin toplam temel oy sayısı olan (250 x 184 =) 46.000 ile toplam değişken oy sayısı olan (212.000.000.000 / 100.000 =) 2.120.000 toplarsak IMF'nin toplam oy sayısı olan 2.166.000'e ulaşırız. Türkiye'nin oy sayısını da aynı şekilde hesaplayabiliriz: Temel oy sayısı 250; değişken oy sayısı (964.000.000 / 100.000 =) 9640. Bu ikisini toplarsak toplam oy sayımız 9.890 olarak çıkıyor. Demek ki bizim IMF'deki oy oranımız (9.890 / 2.166.000 =) 0.05 (yani yüzde yarım.) Bu oy oranını artırmak bizim elimizde değil. Yani anonim şirketlerde olduğu gibi yeni hisseler alıp oyumuzu artıramayız. IMF'de her ülkenin kotası belirli bir formüle göre hesaplanıyor.
Türkiye, IMF'de bir grup ülkeyle birlikte temsil ediliyor. Bu ülkeler içinde oy gücü en yüksek olan Belçika olduğu için karar organı olan İcra Direktörleri Kurulu'nda bizi ve bizim bulunduğumuz grubu Belçikalı İcra Direktörü (Willy Kiekens) temsil ediyor. Yeni IMF Başkanı hakkında bizim görüşümüz, bulunduğumuz grupta ve Belçika'nın etkisiyle AB'nin görüşü paralelinde oluşuyor. O nedenle bizim IMF Başkanı ile olan ilgimiz entelektüel bir meraktan ibaret. IMF'deki oy gücü kotaya göre değil de IMF'ye olan borçlara göre belirlense idi başkan seçiminde en etkili ülkeler Brezilya, Türkiye ve Rusya olacaktı.


IMF'de isyan  23.3.2004

 (1280 kişi okudu) 100'den fazla IMF üyesi ülkeyi temsil eden G- 11 ülkelerinin (yeni yükselen pazar ekonomileri-emerging markets) IMF'deki icra direktörleri 19 Mart 2004 günü bir araya gelerek Horst Köhler'in istifasıyla oluşan başkan seçimi süreciyle ilgili bazı kararlara varmış bulunuyorlar. Grup, her şeyden önce, gösterilecek olan adayın IMF'nin amaçlarıyla uyumlu, kabul edilebilir bir aday olmasını ve adayın belirlenmesi ve seçilmesi sürecinin açık ve şeffaf olmasını istiyor. Ayrıca adayın belirlenip seçilmesi sürecinde bütün icra direktörlerinin görüşlerinin alınması konusunda IMF İcra Direktörleri Kurulu'nu uyarıyor.
Bu açıklama pek bir anlam ifade etmeyen bir açıklama gibi görülebilir. Oysa IMF'yi ve bu tür seçim işlerini bilenler için şu kısacık açıklama çok fazla şeyler ifade ediyor. Bunları açıklamadan önce IMF'nin yönetim organı olan İngilizcesi Board of Executive Directors olan (ya da bizde IMF hakkında üç kelime öğrenen herkesin kısaca board dediği) İcra Direktörleri Kurulu'nun nasıl oluştuğunu özetleyeyim. Bu kurul, stand-by düzenlemesini onaylayan, dilimleri serbest bırakan bir kurul olmasının yanısıra başkan seçimine de karar verdiği için IMF'nin en önemli organı.
IMF İcra Direktörleri Kurulu, 24 üyeden oluşuyor. Bu üyelerin beşi, ABD, Japonya, Almanya, İngiltere ve Fransa'nın temsilcileri, atanmış üyeler. Yani bu direktörleri bu ülkeler tek başına atıyorlar ve bunlar da yalnızca o ülkeleri temsil ediyorlar. Bunlara ek olarak centilmenlik anlaşması gereği üç de bir tek üyeyi temsil etmek üzere seçilmiş üye var. Bunlar da Çin, Rusya ve Suudi Arabistan. Çin ve Rusya, IMF'ye üye olurken böyle bir taviz koparmışlardı, Suudi Arabistan ise IMF'deki kotasının yüksekliği ve IMF'ye en yüksek borç veren ülke olduğu için kendi başına icra direktörü seçebiliyor. Bunları da düşersek geriye 16 adet icra direktörü koltuğu kalıyor. IMF üyesi ülke sayısı 184 olduğuna ve bunların sekizi tek başına kurulda temsil edildiğine göre geriye kalan 176 üye ülke gruplar halinde temsil edilecek demektir. Örneğin Türkiye, Belçika, Avusturya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Slovak Cumhuriyeti, Slovenya, Lüksemburg, Belarus, Kazakistan ile bir grupta temsil ediliyor. Bu grubun icra direktörü Belçikalı ve onun vekili Avusturyalı. Çünkü Belçika ve Avusturya grupta en yüksek kotaya ve dolayısıyla oy oranına sahip ülkeler. Diğer ülkeler de bizimkine benzer gruplar oluşturuyor ve aralarından birisini (genellikle en yüksek oy oranına sahip ülkenin göstereceği kişiyi) icra direktörü olarak seçiyorlar.
Bu icra direktörleri de IMF Başkanı'nı seçiyor. Şimdiye kadarki uygulamada IMF Başkanı Avrupalı ülkelerden birisinden seçiliyordu. Bunu yazılı kuralı yok. Bu, bir çeşit centilmenlik anlaşmasına dayanıyor. Aynı anlaşmanın arka tarafında da Dünya Bankası Başkanı'nın ABD'li olması konusunda uzlaşma var. Dolayısıyla bugüne kadar Avrupalılar IMF Başkanı'nı kendi aralarında belirliyorlar ve ABD'nin de desteğini alıp seçimi sonuçlandırıyorlardı. ABD ilk kez önceki seçimde Avrupalıların gösterdiği aday olan Caio KochWeser'i desteklemedi. Sonuçta KochWeser geri çekildi ve Horst Köhler seçildi. Şimdi Horst Köhler'in istifasıyla boşalan makama Avrupalılar bir aday üzerinde anlaşmış görünüyorlar. Bu adaya ABD'nin tepkisinin ne olduğu açıkça bilinmiyor. Ses çıkarmadığına göre desteklediği düşünülüyor. Ya da en azından itiraz etmediği. Buna karşılık bu kez tepki Avrupalıların dışındaki ülkeleri temsil eden icra direktörlerinden geliyor. Yukarıda değindiğim açıklama bunun işareti. Yeni yükselen pazar ekonomilerinin temsilcileri yanlarına 100 dolayında ülkeyi de alarak aday gösterme ve seçim sürecinde onlara da danışılmasını istiyorlar. IMF'de başkan seçiminin Avrupalılarla Amerikalılar arasındaki dengelere göre belirlenmesine kimsenin itiraz ettiği yok. İtiraz, şeffaflık konusunu kimselere kaptırmayan IMF'nin başkan seçimi sürecinde bütün üye ülkelerin danışma masasına dahil edilmemesine. Bakalım bu çıkış bir sonuç verecek mi?


Batık bankalar efsanesi  28.3.2004

Geçmişteki bütün ekonomik sorunları batık bankalara yıkmak âdet oldu. Bazıları battığı ileri sürülen paraların tahsil edilmesini istiyor, ki doğru olan yaklaşım budur, bazıları ise bu paraları batırdığı iddia edilen patronların da batırılmasını istiyor. Bu konuda söylenenlere kapılıp gitmeden önce görüntünün arkasında farklı bir şeyler olup olmadığına bakmak gerek. Çünkü her olayda olduğu gibi batık bankalar olayının da bir arka yüzü var.
Bir kere her şeyden önce batık bankalar diye sınıflandırılan bankaların hepsini aynı kefeye koymak yanlış. Bunları önce ikiye ayırmak gerekiyor: (1) Fona devredilmiş olanlar, (2) Tasfiyeye sokulmuş olanlar. (İmar Bankası) Fona devredilmiş bankalar da ikiye ayrılıyor: (1) Krizden önce fona devredilmiş olanlar, (2) Krizden sonra fona devredilmiş olanlar. Krizden sonra fona devredilmiş olanlar da ikiye ayrılıyor: (1) Krizden önce mali bünyeleri zayıfladığı için gözetim altında bulunanlar, ya da en azından gözetime girip çıkmış olanlar, (2) Krizden önce hiç gözetim altına alınmamış olanlar. Bunlar arasında dağlar kadar fark var. Hepsini aynı kategoriye koyup da aynı suçlamaları yöneltmek doğru değil. Bu yazıdaki yorumlar doğrudan tasfiye sürecine sokulmuş olan İmar Bankası dışında kalan, yani fona devredilmiş bulunan bankaları kapsıyor.
Krizden önceki yıllarda bankalar TL mevduata enflasyonun en az 20-30 puan üzerinde, döviz mevduatına da zaman zaman yüzde 20'ye kadar ulaşan faizler vermişlerdi. Sonradan bu kadar yüksek faizler verdikleri için onları suçladık ve mali yapılarının zayıflama nedenlerinin başında bu faiz yarışının geldiğini anlattık. Bırakın fona devredilenleri, bütün bankalardan bu kadar yüksek faizleri alanlarla bu faizleri ödeyenler arasında bir fark var mı? Eğer bu konuda bir sorumluluk söz konusuysa, yüksek faizi alan mı yoksa bu kadar yüksek faizi ödeyen mi daha fazla sorumlu? Ya da böyle bir faiz yarışına girenleri elini kolunu bağlayıp seyretmekten öteye bir şey yapmamış olan siyasal otorite mi? Bankaları zarara uğrattığını ilan ettiğimiz banka patronlarının mallarına el koymaya kadar işi vardırdığımıza göre geçmişte elde edilen bu tür haksız faizlere el konulmasını düşünmemiz gerekmez mi? Eğer gerekmezse en azından bu tür faiz kazançlarının yarattığı zararları da banka patronlarına fatura etmek haksızlık değil mi?
Krizden önce hükümet IMF ile yapılan düzenleme gereği sabit döviz kuru politikasıyla bir yıl sonra döviz kurunun nerede olacağını ilan etmişti. Kriz öncesinde 700 bin lira dolayında olan dolar kuru, kriz sonrasında 1.5 milyon liraya çıktı. Kriz öncesinde 700 bin liradan dolar mevduatı yapmış olan kişilere kriz sonrasında hesaplarındaki döviz miktarını geri ödemek için bankalar 1.5 milyon liradan dolar toplamak zorunda kaldılar. Bu mevduatı geri ödeyen bankaların patronlarının mallarına bankaları zarara
uğrattığı gerekçesiyle el konulmaya hazırlanılırken bu kur farklarını almış olanların yarattığı zararı banka patronlarına yaymak doğru mu?
Kriz öncesinde hükümetin açıkladığı döviz kurunu ciddiye alarak yurtdışından sendikasyon kredisi alıp da bunu 700 bin liradan bozdurup devlet tahvillerine yatıran bankaların, kriz sonrasında para etmeyen tahvillerle ortada kalmalarının ve sendikasyon kredilerini 1.5 milyon liradan döviz toplayıp geri ödemelerinin sonucunda oluşan zararların sorumlusu bankalar mıdır? Yoksa bu krize yol açan hükümet mi?
Fona devredilen bankaların zarar faturasının 100 milyar dolar olduğunu iddia edenler var.
Fona devredilmiş bulunan bankaların devir öncesindeki aktif büyüklükleri toplamı (dolayısıyla da pasif büyüklükleri toplamı) 10-15 milyar dolar dolayındaydı. Pasif büyüklüğü bu kadar olan bu bankaların 100 milyar dolar batırmış olması mümkün mü?
Matematik, dedikodunun alternatifidir. Nasreddin Hoca komşusunun kendisine emanet ettiği ciğeri pişirip yemiş. Komşusu ciğeri isteyince de kapının dibinde yatan kediyi göstererek "Ciğeri kedi yedi" demiş. Adam bir Hoca'ya bir de zayıflıktan kemikleri sayılan kediye bakmış ve "Hoca" demiş "Kedi ciğeri yediyse ciğer nerede? Ya da ciğer buradaysa kedi nerede?"

 9.3.2004

 (2248 kişi okudu) Bir ülkenin milli gelirinde artış sağlayan şey üretim artışıdır. Bir ülke bir yıl içinde ne kadar fazla üretebilirse milli gelirini o kadar artırır. Üretim dediğimiz şey tarım, sanayi ve hizmetler kesiminde yapılan mal ve hizmet üretimidir. Bir ülkede bir yıl içinde üretilen mal ve hizmetleri piyasa değeriyle topladığımızda milli geliri buluruz. Bir yıl içinde yalnızca 10.000 ekmek üreten 10 kişilik farazi bir ülke düşünelim. Ekmeğin fiyatı 1 TL olsun. Bu ülkenin milli geliri (10.000 x 1 =) 10.000 TL; kişi başına milli geliri ise (10.000/10 =) 1000 TL demektir. Varsayalım ki bu ülke ürettiği ekmeklerin 2000 tanesini komşu ülkeye satarak 2000 TL ihracat geliri elde etmiş ve bu parayla yeni bir ekmek makinesi yatırımı yapıp üretimi 11.000 adet ekmek/yıl'a yükseltmiş olsun. Bu durumda o ülkenin milli geliri (eğer üretim artışı nedeniyle arz fazlası çıkıp da fiyatlar düşmemişse) 11.000 TL'ye ve kişi başına geliri de (11.000/10 =) 1100 TL'ye çıkmış olacaktır. Bu durumda söz konusu yılda o ülke yüzde 10 reel büyüme elde etmiş olur. (Reel büyüme ekmek sayısındaki artış demektir.) Şimdi o yıl içinde nüfusun artarak 11 kişiye çıktığını düşünelim. Bu durumda milli gelirin reel olarak yüzde 10 artarak 11.000 TL'ye yükseldiğini, buna karşılık kişi başına gelirin hiç değişmeden (11.000/11=) 1000 TL de kalmış olduğunu görürüz. Eğer bunun tersi olmuş olsaydı, yani örneğin nüfus, bir kişinin ölümü sonucu 1 kişi azalmış olsaydı o zaman milli gelir 11.000'e çıkarken kişi başına gelir de (11.000/9 =) 1222 TL'ye yükselmiş olacaktı. Yabancı sermaye girişi, yeni teknolojilerin üretime sokulması, verimlilik artışı da milli geliri artırır. Çünkü bunların her biri üretimi artırır.
Milli geliri artıran bazı istisnai olaylar da vardır. Örneğin bir ülkenin topraklarının genişlemesi gibi. Geçen yüzyılda fetihler, savaşlar vb. nedeniyle sıkça görülmüş olan bu olaylar artık görülmüyor. Buna benzer bir örnek yakın geçmişten verilebilir. İki Almanya'nın birleşmesi Birleşik Almanya'nın toplam milli gelirini artırmıştır. Buna karşılık Doğu Almanya'nın nüfusu fazla, milli geliri düşük olduğu için Birleşik Almanya'da kişi başına gelir düşmüştür. Tam tersi de olabilir. Yani bir ülkenin toprakları azaldığı için milli geliri azalırken kişi başına geliri artabilir. Bunun yakın geçmiştekli örneği de Rusya'dır. Kısaca Rusya diye anılan büyük Sovyetler Birliği dağılınca Rusya'nın toplam milli geliri düşmüş ancak çekirdek ülkenin milli geliri yüksek olduğu için kişi başına düşen milli gelir artmıştır.
Milli gelir artışını sağlayacak şeylerden birisi de yerli paranın değer kazanmasıdır. Ne var ki bu artış reel değildir. Yukarıdaki örneği bir kez daha kullanalım. Diyelim ki 10.000 ekmek üreten 10 kişilik farazi ülkemizin milli gelir 10.000 TL. Ve yine diyelim ki 1 TL=1.5 USD. Bu durumda farazi ülkemizin USD cinsinden milli geliri (10.000/1.5=) 6.666 USD'dir. Aynı ölçülerle kişi başına milli gelir ise 667 USD'dir. Yıl içinde üretimde ve fiyatlarda hiçbir artış olmadığı halde ABD'de yaşanan ekonomik kriz nedeniyle bu eşitlik TL lehine bozulmuş ve 1 TL=1 USD olmuş olsun. Bu durumda yıl sonunda farazi ülkenin milli geliri hiçbir üretim artışı olmadığı halde 6.666 USD'den 10.000 USD'ye yükselmiş ve kişi başına milli geliri de 667 USD'den 1000 USD'ye yükselmiş olacaktır.
Türkiye'nin milli gelirinde son iki yılda görülen ve yüzde 7 ve 5'lik reel büyüme oranlarının çok üzerinde gerçekleşen milli gelir artışlarının temelinde yukarıdaki örneğe benzer kur gelişmeleri yatmaktadır. Dünyada döviz kuru dayanaklı bütün istikrar programlarının siyasetçiler açısından en çekici yanı işte budur. Yani kısa sürede hızlı bir milli gelir artışı sağlanması. Ne var ki bu aynı zamanda oldukça tehlikeli bir araçtır. Siyasette yaşanacak küçük bir kriz ekonomik krizi tetikleyiverir. Bu gelişmeyi 2001 yılının şubat ayında hep birlikte yaşamıştık. Yine aynı yerde olduğumuzu düşünüyorum. Yani siyasal kriz çıkmadığı sürece program doğru sonuç vermeye devam eder. Ama eğer iç veya dış siyasette bir
kriz yaşarsak bugün Merkez Bankası'nın milyar dolar döküp de kıpırdatamadığı kur bakın oy zaman nasıl onayıveriyor yerinden.


IMF ile 3 yıllık yeni bir anlaşma yapmakta sayısız yarar var  11.3.2004

 (1742 kişi okudu) Bir süredir ekonomi yazarlarının bir bölümü borç yükümüzün arttığını, benim de aralarında bulunduğum bir bölümü de borç yükünün azaldığını savunuyorlar. Borç yükünün arttığını savunanların bir bölümü bugünkü borç yükünü 2000 ile karşılaştırarak, bir bölümü de Kasım 2003 ayı ile karşılaştırarak bu sonuca varıyorlar.
Kredi notu değerlendirmesi yapan kuruluşlar açısından pek çok gösterge önemlidir. Bunlar arasında bütçe açığı, ödemeler dengesi cari dengesi, PSBR, büyüme oranı, işsizlik oranı gibi pek çok ekonomik göstergenin yanı sıra iktidar partisinin oy oranı, seçim tarihinin yakınlık ve uzaklığı, siyasal istikrar, ülke içi sisyasal dengeler gibi siyasal göstergelere de bakılır. Hatta ülkenin dış siyasetindeki gelişmeler, başka ülkelerle olan ilişkileri bile değerlendirmeye dahil edilir. Bu göstergelerin önem sıralaması zamana ve ülkenin durumuna göre değişim gösterebilir. Yalnız bir gösterge vardır ki bunun önemi hiçbir zaman azalmaz: Kamu kesiminin borç yükü ve bunun çevrilebilme olasılığı. Yani borç servisi ile borçlanabilme kapasitesi arasındaki ilişki. Asya ve Rusya krizinden sonra özel kesimin borç stoku ve borç yükü de fazlasıyla önem kazanan bir gösterge haline geldi.
Bir ülkede kamu kesiminin borç stoku ve borç yükündeki değişimin kredi notu açısından bu kadar önemli olmasının nedeni son derecede basit bir gerçeğe dayanır. Söz konusu ülkeye kredi verecek olanlar verdikleri kredinin zamanında geri ödenip ödenemeyeceğini bilmek isterler. Bunu tahmin edebilmenin yolu ülkenin bütün ekonomik ve siyasal göstergelerinin bilinmesini gerektirir. Bunlar içinde borç stoku ve yükünün özelliği verilen kredinin geri ödenip ödenemeyeceği konusunda en yeterli ipucunu vermesidir. Yani bir ülkede kamu kesiminin borç stoku ve dolayısıyla borç yükü sürekli artıyorsa o ülkenin borçlarını çevirme yeteneği azalıyor demektir. Böyle bir durumda kredi değerlendirme kuruluşları genellikle not düşürürler. Hiç kuşkusuz bu tek başına borç stokunun ve borç yükünün artmasıyla açıklanabilecek bir süreç değildir. Bir ülkenin ödemeler dengesi açıklarının hızla artması o ülkenin borç stokunda bir artış olmasa bile borçlarını çevirmekte zorlanacağını gösterir. Ya da ekonomik büyümenin küçülmeye dönüşmesi. Dolayısıyla kredi notu değerlendirme şirketi yetkilileri ülkenin kredi notunu değerlendirirken bütün diğer göstergelere hep borçların geri ödenip ödenemeyeceği açısından bakarlar.
Ülke hazinelerinin kâğıtlarına yatırım yapan yabancılar bu kredi kuruluşlarının değerlendirmelerine bakarak karar verirler. Sonuçta Asya ve Rusya krizlerindeki gibi bir yanılgı ortaya çıkar da kredi değerlendirme kuruluşları yanlış değerlendirme yapmakla suçlanırsa işler karışır. Yani böyle bir durumda kredi verenlerin kredileri batar ve bunlar da dönüp derecelendirme kuruluşlarını suçlarlar. Nitekim Asya ve Rusya krizinden sonra böyle olmuş ve kredi değerlendirme kuruluşları büyük itibar kaybı yaşamışlardı. Özel kesimin borç stokuna bakılması gerektiği de o zaman çıktı ortaya.
Türkiye'de kamu kesiminin borç stoku ve borç yükündeki gelişim yıllar itibarıyla şöyle:
Demek ki Türkiye'nin kamu kesimi borç stoku artmakla birlikte asıl önemli gösterge olan borç yükü hızla azalıyor. Bu nasıl oluyor? USD kuru TL'nin
lehine dönünce GSMH, kamu kesimi borç stokuna göre daha hızlı artışa giriyor. İşte Türkiye'nin kredi notunun yükselmesini sağlayan bütün gelişmelerin özeti budur. Bu böyle devam ederse bu yıl sonuna
doğru 1 USD = 1 milyon TL'yi görürüz ve dolayısıyla 2005 başında paradan altı sıfırı attığımızda 1 Yeni TL = 1 USD olur. O anda da bizim milli gelirimiz 375 milyar dolara ve kişi başına gelirimiz de 5400 dolara eşit hale gelir. Kamu kesimi borçlarımız kabaca 280 milyar dolara ulaşmış olsa kamu kesimi borç yükü yüzde 75'e gerilemiş olur. İşte size bir dalgalı kur mucizesi. Bütün sorun, kur böyle gelişirken döviz sıkıntısı oluşturacak bir krizi yaratmamayı başarmakta. Tekrarında yarar var: Başımıza bir sıkıntı gelirse borç stokundan değil kur bazlı programdan gelir. O nedenle böyle hassas bir dengede yola devam ederken, seçimler sonrasında IMF ile oturup 3 yıllık yeni bir program yapmakta sınırsız yarar var. Kamu kesimi dış borç stokumuzun üçte biri IMF'ye olan borçlardan oluşuyor. Bu borçları zamana yayabilmenin yolu yeni bir stand by'dan geçiyor. Bu yeni stand by ile para almamıza gerek yok. Eski stand by'dan kalan borçları yenisinin içine koyup sanki yeniden almış gibi yapılandırmayı ve dört yıla yaymayı IMF formüle edebilir. IMF'nin esnek yapısı böyle bir öneriyi hayata geçirmeye uygun. Ama her şeyden önce bunları oturup adamlarla konuşmak gerek. IMF ile sürdürülecek bir 3 yıl Türkiye'nin AB ve ABD ile ilişkilerini de olumlu etkiler ve AB üyeliğimizi öne çeker. Eğer sorunları çözdük havasına kapılıp da popülist politikalara sapmayacaksak, ki bu intihar olur, bir üç yıl daha IMF ile yola devam etmekte sonsuz yarar var.

 

 

2000

2001

2002

2003

Kamu Kesimi Toplam Borç Stoku (Milyar USD)

114

173

180

206

GSMH (Milyar USD)

200

148

179

240

Kamu Kesimi Toplam Borç Yükü (%)

57

117

100

86

 

 

 

 

 


Yaygın safsatalar  14.3.2004

 (932 kişi okudu) Safsata, yanlış inanç anlamına geliyor. Bazı safsatalar vardır, öylesine yaygınlaşmış ve doğru gibi algılanmıştır ki düzeltilmesi çok zordur. Ama yine de bıkmadan usanmadan bunları düzeltmeğe uğraşmak gerekir. Aksi takdirde toplum yalanlara kapılıp yanlış yönlere sürüklenir durur.
Birinci safsata: 'Türkiye'nin borç stoku çok yüksektir.' Doğrusu: 'Türkiye'nin iç borçlarının vadesi kısadır ve sorun oradan kaynaklanır. Yoksa örneğin Belçika'nın, İtalya'nın, Yunansitan'ın borç stoku bizden fazladır.'
İkinci safsata: 'IMF'nin faizi yüksektir, IMF'den çıkıp daha ucuz faizle borç bulabiliriz.' Doğrusu: 'Faizin yüksekliği ve düşüklüğü istenen borç tutarıyla ters orantılıdır. IMF'den başka hiç kimse çıkıp da Türkiye'ye yüzde 3.8 faizle 30 milyar dolar borç vermez.'
Üçüncü safsata: 'Türkiye'de kayıt dışı ekonomi çok büyük olduğu için GSMH'mız gerçeğin yarısını bile göstermiyor.' Doğrusu: 'Türkiye'de
vergi dışılık yüksek olsa bile harcamalar yönünden hesaplanan GSMH'nın kayıt dışılıktan etkilenmesi o kadar büyük olamaz. Vergi dışılık ile GSMH dışılığı birbirine karıştırmamak gerekir. Vergi dışı kalan birçok aktivite GSMH hesaplarına harcamalar yoluyla girer.'
Dördüncü safsata: 'Üretim her şeyin temelidir. Türkiye üretmeden tüketen bir toplum haline geliyor.' Doğrusu: 'Tüketim her şeyin temelidir. Tüketim olmadan üretim olmaz. Hizmet üretimi gözle görülmediği için üretmeden tüketildiği sanılmaktadır. Yunanistan'ın durumu bizden iyidir ama ciddi hiçbir sanayi üretimi yoktur.'
Beşinci safsata: 'İthalatı kısıp ihracatı arttırmak gereklidir.' Doğrusu: 'Türkiye'nin ihracatının yüzde 40 bileşeni ithal malına dayanır. İthalatı ne kadar kısarsanız ihracat da (aynı oranda olmasa bile) kısılır. Sadece tüketim mallarının ithalatını kısalım derseniz o zaman da size o kadar ihracat yaptırmazlar, yabancılar da aynı uygulamayı bizim ihraç ürünlerimize karşı yaparlar.'
Altıncı safsata: 'Yüksek faiz yüksek enflasyona neden olur. O nedenle faiz indirimleri enflasyonda düşüşe neden olur.' Doğrusu: 'Yüksek faiz yüksek enflasyonun nedeni değil sonucudur. Zaman ilerledikçe işin özü karışır ve hangisinin neden hangisinin sonuç olduğu anlaşılamaz hale gelir. Ama enflasyonu düşürmek için faiz üzerine yoğunlaşmak yerine yapısal sorunları çözmek gerekir. O zaman enflasyon düşer, faiz de birlikte iner.'
Yedinci safsata: 'AB'ye girme yolunda ilerlersek Türkiye'ye yabancı sermaye akar.' Doğrusu: 'Önce Türklerin paralarını getirmesi gerekir. Bir ülkenin vatandaşları paralarını dışarıda tutarken yabancıların o ülkeye sermaye koymaları pek mümkün değildir.'
Sekizinci safsata: 'Türkiye 17 stand by yapmış ve hiçbirinde başarılı olamadığı için enflasyonu düşürmek 18'inciyi yapmak zorunda kalmıştır.' Doğrusu: 'Stand by'lar ödemeler dengesi sorununu çözmek için yapılmış ve pek çoğu başarılı olmuştur. Bugünkü stand by'ın amaçlarına bakıp
geçmiştekileri değerlendirmek doğru değildir.'
Bunun gibi daha yüzlerce yanlış inanç sayılabilir. Üstelik her gün bunlara yenileri ekleniyor.

 

 15.02.2004

Bundan 3500 yıl kadar önce Hititler, Asurlular ve Babilliler aynı adı taşıyan ağırlık ölçülerini kullanıyorlardı: Şekel ve mina. Bu ağırlık ölçüleri aynı zamanda bugün İngiliz pound sterlininde olduğu gibi gümüşe dayalı olarak kullanılan bir çeşit para birimi ölçüsü idi. Hititler, Asurlular ve Babillilerle aynı adı taşıyan ağırlık ölçüsü ve dolayısıyla para birimini kullansalar da bunların ağırlıkları arasında fark vardı. Hititlerin ülkesinde, ya da onların deyimiyle Hatti ülkesinde, 1 şekel 12.5 gram ağırlığa; 40 şekele eşit olan 1 mina ise 500 gram ağırlığa eşitti. Buna karşılık Asur ve Babil'de 1 şekel 8.33 gram ağırlığa; 60 şekele eşit olan 1 mina ise 500 gram ağırlığa eşit idi. O zamanki değerini bir kenara bırakarak yalnızca karşılaştırmayı kolaylaştırmak için gümüşün gramını bugünkü değeriyle 275 bin TL olarak alırsak şöyle bir tablo yapma olanağımız var:
1 Hitit şekeli= 12.5 gram gümüş ağırlığı= 3 milyon 437 bin 500 TL
1 Hitit minası= 40 Hitit Şekeli= 500 gram gümüş Ağırlığı= 137 milyon 500 bin TL
1 Asur şekeli= 8.33 gram gümüş ağırlığı= 2 milyon 290 bin 750 TL
1 Asur minası= 60 Asur Şekeli = 500 gram gümüş ağırlığı= 137.500.000 TL
Bu eşitliklerden gidersek 1 Hitit şekelinin 1.5 Asur şekeline eşit olduğunu görürüz. Ya da tersinden okursak 1 Asur şekelinin 0.66 Hitit şekeline eşit olduğunu. Ne var ki bu ilişkiye bakarak Hitit parasının daha değerli olduğunu söyleyemeyiz. Eğer bunu söyleyebilsek Hitit ekonomisinin daha güçlü olduğu yolunda bir tahmin yapma olanağımız olurdu. Ama ne yazık ki yalnızca bu değişim oranlarına bakarak Hitit parasının daha değerli ve dolayısıyla Hitit ekonomisinin daha güçlü olduğunu söyleme olanağımız yok. Söyleyebileceğimiz tek şey Hitit parasının Asur ve Babil paralarına göre daha fazla gümüşten yapıldığıdır. Bu eşitlikler çerçevesinde örneğin Hitit pazarında 3 Hitit şekeline satılan gömleğin Asur ya da Babil pazarında 4.5 Asur şekeline satılıyor olması gerek. Ya da en fazla taşıma parası kadar ucuza.
Eğer Hitit şekelindeki gümüş ayarının Asur ya da Babil şekellerindeki gümüş ayarından düşük olduğunu bilseydik ve o durumda böyle bir eşitlik ortaya çıkıyor olsaydı Hitit parasının daha değerli olduğunu ve Hitit ekonomisinin daha güçlü olduğunu söyleyebilirdik. O zaman Hitit şekeli dolar ve euro gibi rezerv para niteliği kazanacak ve Asurlu tüccarlar ellerine geçen satın alma gücü daha yüksek olan, Hitit şekellerini saklayacaklardı. Yani bugünkü dolarizasyonun bir benzerini Hitit şekelizasyonu olarak 3500 yıl önce yaşamış olacaktı bu topraklar. Ne yazık ki iki parada kullanılan gümüşün bugünkü anlamda kalitesini ölçmek için elimizde bilgi yok.
O nedenle bugünkü bilgilerimiz doğrultusunda her iki parada da aynı nitelikte gümüş kullanıldığını, Hitit parasını değerli kılan tek şeyin fazla gümüş miktarı olduğunu söylemekle yetineceğiz.
Hititler, bu ölçüleri Asurlulardan öğrendikleri halde kendi paralarında
niçin daha fazla gümüş kullanıyorlardı?
Yani niçin onların şekeli de Asurlularınki gibi 8.33 gram ve dönüşüm oranı 60 şekel= 1 mina değildi? Asıl yanıtlanması gereken soru bu. Bu sorunun yanıtını bulduğumuzda antik ekonominin gizemlerinden birisi çözülmüş olacak.
Düzeltme: Perşembe günkü annemle ilgili yazımda "3 ay öncesine kadar sigara içerdi" şeklindeki cümle "3 ay öncesine kadar içerdi" olarak basılmış. Düzeltirim.


Sıra Ermenistan'da  22.2.2004

 (1260 kişi okudu) Cumhuriyet'in ve Cumhuriyet Halk Partisi'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün çağdaş uygarlık düzeyi olarak tanımladığı en önemli vizyonunu Avrupa Birliği'ne girmekle özdeşleştirerek kendisine vizyon edinen AKP'nin yarattığı şaşkınlık devam ediyor. Atatürk'ün partisi Avrupa Birliği üyeliğini savunur ve destekler görünse de hiç bir zaman AKP kadar savunmadı ne yazık ki. Atatürk'ün en önemli vizyonunu başkalarına kaptırmış olmanın sıkıntısını her zaman çekecek CHP. Sanırım bu, şimdiye kadar CHP'nin karşılaştığı en büyük çelişki.
İktidar partisi, Avrupa Birliği vizyonuyla gelmedi aslında iktidara. Yani kimse onlara Avrupa Birliği vizyonunu ortaya koyduğu için oy vermedi. Veren olduysa da sayıları çok azdır sanırım. Buna karşılık AKP iktidara gelir gelmez Avrupa hedefini en belirgin vizyonu olarak ortaya koydu ve şu ana kadar da bütün engellemelere karşın son derecede akıllıca bir politika olarak yürüttü. Önceki seçimde bu vizyonun etkisi oldu mu bilmiyorum ama sonraki seçimde bu vizyonun olumlu etkisini mutlaka görecek. CHP ise Atatürk'ün vizyonunu kaptırmanın cezasını çekecek.
Yıllar önce Türk-Yunan ilişkileri gergin bir noktada iken ilginç bir şey oldu. Türkler ve Rumlar Eurovizyon şarkı yarışmasında birbirlerine hiç puan vermiyorlardı. Türk jürisi Kıbrıs Rumlarına da hiç puan vermezken Yunan jürisi Kıbrıs Rumlarına tam puan veriyordu. Derken bir gün, birdenbire Yunan jürisi bizim şarkıya puan verdi. Bizimkiler ikinci yıl toparlanıp ürkek bir adım atarlarken bu kez Kıbrıs Rum jürisi bizim şarkıya puan verdi. Her şey böyle çaktırmadan başladı. Sonra Yunan Dışişleri Bakanı bize zeytin dalı uzattı, bizimki onu alıp halay çekti falan filan derken ilişkiler yumuşadı gitti. Sonunda Kıbrıs Rumları, Kıbrıs'ı temsilen Avrupa Birliği'ne üye olmanın eşiğine geldiler. Bu adımlar Yunanistan'ın, Kıbrıs'ın Avrupa Birliği üyeliği için yaptığı ince planın sonucu muydu değil miydi bilmiyorum. Ama bildiğim tek şey, bizim bu adımlara karşılık vermek zorunda kaldığımız, yani bu ilişki yumuşamasının pasif tarafı olarak kalmayı kabul etmemizdi. Bu pasif durumu aktif bir
biçime sokmanın tek yolu Annan Planı'ydı. Ne var ki bu fırsatı, çeşitli nedenlerle, zamanında kabul etmeyerek kaçırdık. Bugün geldiğimiz noktada Annan Planı'nı tartışmayı kabul ederek pasif konumdan çıkma noktasına doğru bir adım attığımız durumdur. Bu alandaki gelişmeleri hep birlikte göreceğiz.
Üzerinde durmak istediğim nokta Ermenistan'la olan ilişkilerimizdir. Başbakan Erdoğan, Ermenilere bir çağrı yaparak geçmişi arkamızda bırakmamız ve artık geleceğe bakmamız gerektiğini söyledi. Bu çok önemli bir çağrı ama ne yazık ki yeterli bir adım değil. Çünkü geçmişte de böyle çağrılar yapıldı. Bence Başbakan, Ermenistan'ı ziyarete gitmeli ve birlikte götüreceği işadamları Ermeni işadamlarıyla ekonomik ve ticari işbirliğini artırmanın yollarını konuşmalıdırlar. Ermenistan'la Azerbaycan ilişkileri konusunda Türkiye daha aktif biçimde devrede olmalı ve çözüme yardım eden ağabey rolünü üstlenmelidir. Azerbaycan'la sorunların çözümüne yardımcı olmaktan öte, gerekirse Ermenistan'a ekonomik ve teknik yardım da yapmalıyız. Türkiye, Kıbrıs'ta attığı olumlu adımı Ermenistan konusunda da atmalıdır.


IMF ne derse yapılacak  24.2.2004

 (1377 kişi okudu) IMF'den yapılan açıklamaya göre Rıza Moghadam başkanlığındaki IMF heyeti
27 Şubat ile 12 Mart arasında Türkiye'de olacak ve stand-by düzenlemesinin
7. gözden geçirmesinin ikinci aşama görüşmelerini yapacak. 2004 yılı için öngörülmüş bulunan yüzde 6.5 oranındaki kamu kesimi faiz dışı fazla hedefine ulaşabilmek için bütçe imkânlarının ötesinde artırılan, asgari ücret ve sosyal güvenlik ödemelerinin yarattığı açığın, beklenene göre düşük kalmış bulunan vergi gelirleriyle nasıl giderileceği konusu tartışmaların odağını oluşturacak. Yapısal reformların durumu ve bankacılık
kesimindeki gelişmeler ele alınacak. BDDK ve TMSF'nin bağımsızlığının gözden geçirilmesinin yanı sıra özel kesimin önderliğinde yatırımların hızlandırılması ve dolayısıyla ve büyümenin sağlanması da görüşülecek konular arasında sayılıyor.
IMF, 2002-2004 dönemini kapsayan 18. stand-by düzenlemesi çerçevesinde Türkiye'ye 21.7 milyar dolarlık destek taahhüt etmiş bulunuyor. Bugüne kadar bu desteğin 19.2 milyar doları kullandırılmış durumda. Geriye kalan 2.5 milyar dolarlık tutarın 500 milyon dolarlık bölümünün kullandırılması için 7. gözden geçirmenin tamamlanması gerekiyor.
2000 yılından bu yana, yani 17 ve 18. stand-by'lar ve 17. stand-by'a ek olarak kullandırılan ek kaynak kolaylığı (SRF) çerçevesinde IMF, Türkiye'ye 41.8 milyar dolarlık destek taahhüdünde bulunmuş. Türkiye bugüne kadar bu tutarın 34.3 milyar dolarlık bölümünü kullanmış bulunuyor. 17. stand-by, çıkan ekonomik kriz sonucunda 18. stand-by ile değiştirildi. Bu durumda öncekinden kullanılmadan kalan yaklaşık 5 milyar dolarlık destek tutarı iptal edilmiş gibi düşünüldüğünde geriye bugün konu olan 2.5 milyar dolarlık kullanılabilir destek kalıyor.
Öte yandan IMF'den yapılan bu kullanımlara karşı şimdiye kadar geri ödediklerimize ek olarak gerçekleşecek ödemelerimiz (faiz ödemeleri dahil) bu yıl 5.6 milyar dolar, 2005'te 8.4 milyar dolar, 2006'da 11.4 milyar dolar, 2007'de 648 milyon dolar tutarında. Böylece kalan geri ödeme toplamı 26 milyar dolar ediyor. (Son 2.5 milyar dolarlık bölümden kullanılacak olanlar da eklenince bu tutarlarda bir miktar değişiklikler olacak.) Bu tutarın 24.5 milyar doları anapara, kalanı faiz. Faiz oranı ortalama yüzde 3.8. (Türkiye, kotasının yüzde 300'ünü aşan bir kullanım yapmasaydı faiz oranı yüzde 2.2 olacaktı.) IMF'nin faizi, kullanımın büyüklüğüne bakıldığında son derecede düşük kalıyor. Yani bir zamanlar kamuoyunda ortaya atılan IMF'nin faizinin yüksekliği tartışmaları doğru değil. IMF'den başka hiç kimse krize girmiş bir ülkeye yüzde 3.78 faizle ortalama 3 yılda geri ödenecek bir borç vermez.
IMF'ye olan 26 milyar dolarlık borç tutarı tüm kamu kesimi dış borç stokunun (26/76 =) yüzde 34'ünü oluşturuyor. Türkiye, IMF'ye karşı tarihinde hiç bu kadar büyük oranda borçlu konuma gelmemişti. O nedenle 7. gözden geçirmenin ikinci aşamasında IMF ne derse onların yapılması kaçınılmaz hale gelmiş bulunuyor. Bu çerçevede yeni vergilere hazır olmakta ve görüşmeler sırasında ve sonrasında tanık olabileceğimiz efelenmeleri ve karşı çıkışları fazla ciddiye almadan izlemekte yarar var.

Ocak ayında yazdığım '2006 yılı için portföy önerisi' başlıklı yazımda cari açık konusunda alacağınız yaklaşıma göre önerdiğim farklı portföylerin ocak ayı sonundaki görünümünü sizinle paylaşmak istiyorum. ANKA ekonomi bülteninin yaptığı değerlendirmeye göre ocak ayında tasarruf araçlarının reel getirileri şöyle olmuş: TL mevduat yüzde 0.69, DTH yüzde (eksi) 1.58, altın yüzde 7.05, İMKB yüzde 11.26, DİBS yüzde 0.66. Burada konu edilen DTH mevduatı 1 USD + 0.77 avro sepeti, İMKB ise İMKB 100 endeksi anlamına geliyor.
Cari açığın sorun olmayacağını düşünenler için önerdiğim portföy şöyleydi: 40 birim YTL mevduat + 40 birim hisse senedi + 20 birim DİBS. Şimdi bu değerlere göre bakalım bu portföy ne kazandırmış?: 40 (1.0069) + 40 (1.1126) + 10 (1.0066) = 104.91 YTL. Demek ki bu portföye yatırım yapanlar ocak ayında (104.91 100.0 =) yüzde 4.91 reel getiri elde ettiler.
Cari açığın sorun çıkarmayacağını düşünen ve borsadan iyi anlayanlar için önerdiğim portföy şöyleydi: 30 birim YTL mevduat + 60 birim hisse senedi + 20 birim DİBS. Şimdi de bu portföyü değerlendirelim: 30 (1.0069) + 60 (1.1126) + 10 (1.0066) = 107.03 YTL. Demek ki borsa bilgilerine güvenip de bu portföye yatırım yapanlar Ocak ayında (107.03 100 =) yüzde 7.03 reel getiri elde etmiş oldular. Borsada İMKB 100 endeksinin üstünde de altında da kazanç elde edilmesi mümkün olabileceği gibi zarar edilmesi de mümkün. Borsadan iyi anlamak ifadesiyle kast ettiğim şey en azından İMKB 100 endeksinin aylık değer artışına denk bir getiri elde etmek olduğu için bu portföydeki borsa değeri olarak bunu alıyorum. Borsadan çok daha iyi anlayanlar daha fazla kazanç elde edebilirler ama eğer
İMKB 100 endeksinin getirisine eşit bir getiri elde edecek kadar bu işten anlamıyorsanız borsadaki ağırlığınızı azaltmanızı öneririm.
Çünkü riski en yüksek getiri budur.
Cari açığın sorun oluşturacağını düşünenler için verdiğimiz portföy önerisi de şöyleydi: 30 birim YTL mevduat + 40 birim DTH mevduat + 30 birim altın. Bu portföye yönelenler şöyle bir sonuç elde ettiler: 30 (1.0069) + 40 (0.9842) + 30 (1.0705) = 101.69 YTL. Demek ki cari açığın sorun olacağı kanısında olup da döviz ve altın ağırlıklı portföy tutanlar ocak ayında (101.69 100 =) yüzde 1.69 reel getiri elde ettiler.
Bu genel değerlendirmeden ilerisi için şöyle sonuçlar çıkarmamız mümkündür. Her şeyden önce ekonomideki beklentilerin iyi olduğu bir dönemde borsanın tartışılmaz bir üstünlüğü var. Ne var ki bu üstünlük yukarıda da değindiğim gibi en azından İMKB 100 endeksindeki değişim kadar bir getiri elde edebilecek kadar borsadan anlayanların sağlayabileceği bir getiri. İkinci yüksek getiriyi altın sağlıyor. Yani bütün tasarrufunu borsaya yatıranlar ile altına yatıranlar en yüksek reel getirileri elde etmiş oldular. Benim önerim ise riskin dağıtılmasına dönük bir sepet oluşturmaktı. Bunu da cari açık ekseninde sizin tercihinize bırakarak üç ayrı portföy önermiştim. Cari açığın sorun çıkarmayacağını düşünüp de YTL tasarruf araçlarına yatırım yapanlar ocak ayında açık ara daha kazançlı çıkmış bulunuyorlar. YTL tasarruf araçları içinde borsa bilgilerine güvenip de borsaya yatırım yapanlar daha da kazançlı çıktılar. YTL mevduat ocak ayında DİBS'e göre bir miktar daha fazla kazanç getirmiş durumda.
Cari açığın sorun çıkaracağını düşünüp de ağırlığı dövize ve altına verenler, altındaki yüksek reel getiriye karşın en düşük toplam reel getiriyi elde ettiler. Cari açığın sorun doğuracağını düşünüp de ona göre portföy oluşturanların bir kez de "cari açık ne zaman sorun doğurur?" sorusunu sorup bunun yanıtına göre portföy değişikliğini gözden geçirmelerini öneriyorum. Benimki örnek vermek, tercih tümüyle size kalıyor.

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=178136

İktisatçılar, isteseler de istemeseler de geleceğe ilişkin tahminler yapmak zorundadır. Hiç niyetleri olmasa bile çevreleri zorlar bunu yapmaya. İktisatçı olduğunu bildikleri kişiye sorarlar 'Paramı nereye yatırayım?' ya da 'Hangi yatırım aracı daha iyi getiri sağlar?' Bu soruları yanıtlamak için iktisatçı, eğer falcılığa soyunmamışsa birtakım varsayımlar ortaya koyarak ve geçmiş verilere dayanarak tahminler yapar. İktisatçıyı falcıdan ayıran en temel ölçüt varsayımlara dayalı olarak geçmiş verileri ve geleceğe yönelik beklentileri kullanarak tahmin yapmasıdır. Aslında varsayım yapmak iktisatçıyı falcı karşısında bilimsel bir yere getirse de aynı zamanda zayıf konuma düşüren şeylerin başında gelir. Çünkü varsayımların sıralanması işin en sıkıcı bölümüdür ve soruyu soranın ya o bölümü dinlememesine ya da iktisatçıyı ciddiye almamasına yol açar. İktisatçıyı ciddiye almamanın bir zararı olmayabilir ama varsayımları dinlemeyip de iktisatçıyı ciddiye almanın zararı olabilir.
Geçenlerde bir okurumdan aldığım e-mailde şöyle bir ifade yer alıyordu: "Geçmişte 1 YTL = 1 USD = 1 Avro biçiminde bir tahmin yapmıştınız. Şimdi de 1.2 YTL = 1 USD biçiminde bir tahmin yapıyorsunuz. Hangisine inanalım?" Şöyle yanıtladım bu soruyu: "Varsayımlar değişirse tahminler de değişir. En doğrusu sizin kendi varsayımlarınıza dayalı kendi tahminlerinizi yapıp onlara inanmanızdır."
Son tahminimin dayandığı varsayımlardan birisi petrol fiyatlarının fazla yükselmeyeceğiydi. Bu, 2006 yılı ham petrol fiyat ortalamasının 60 doların altında kalacağı beklentisine dayanıyordu. Geçen yıl ortalama ham petrol fiyatının varil başına 50 dolar olduğunu düşünürsek bu varsayım aşağı yukarı yüzde 20'ye yakın bir fiyat artışına denk geliyor. Şimdilerde ham petrolün varil fiyatı 65 dolar ve eğilim artışın süreceği yönünde. Böyle bir gelişme eğer devam ederse o zaman benim tahminimin dayandığı en önemli varsayımlardan birisi sapacak demektir. Ki bu benim 1.2 YTL = 1 USD biçimindeki tahminimi revize etmemi gerektirir. Şu anda bunu yapmam için daha erken, çünkü kış koşullarının bu yıl ağır gitmesi ham petrol fiyatlarının yükselmesine yol açıyor. Bunun böyle devam edip etmeyeceğini şimdiden kestirmek zor. Benim tahminimi bu varsayımı bir kenara bırakarak ele aldığınız takdirde 'tahmini tutmadı' deyip geçmeniz mümkün. Bir başka önemli varsayımım Ortadoğu'da kriz olmayacağı biçimindeydi. Bu yıl içinde İran'da ya da başka bir ülkede müdahaleye yol açacak bir gelişme olması halinde kur tahminimin tutmadığını iddia etmek anlamlı değil. Eğer ben bu varsayımları ortaya koymadan doğrudan doğruya 1.2 YTL = 1 USD olacak deseydim o zaman tahminimin tutmadığı eleştirisi haklı olurdu.
Genellikle tahminler açıklanırken varsayımlar ihmal edilir. Çünkü varsayımların sıralanması tahminin gücünü azaltır. Hatta çoğu kez iktisatçılara 'Öyle şartlar söylüyorsun ki bunları ben söylesem ben de tahmin yaparım' biçiminde itiraz yöneltilir. Çok doğrudur bu itiraz. O nedenle ben de diyorum ki eğer verileri ve gelecekle ilgili beklentileri kullanmayı biliyorsanız kendi varsayımlarınızı ve bunlara dayalı olarak kendi tahminlerinizi yapın. En tutarlısı budur. Yalnız bunu yaparken objektif kalmaya çalışın. Yani duygusal olmayın, siyasal yaklaşımınızı tahminlerinize karıştırmayın. Bu tür objektif olmayan şeyleri varsayım ollarak almaya çalışın.
Kur tahmini yapmanın varsayımlardan öteye iki güçlüğü daha vardır: Her şeyden önce Türkiye gibi sürprizlere açık ekonomilerde yalnızca kur tahmini değil her türlü tahmin çok zordur. Ayrıca kur tahmini hem içinde bulunulan ülkenin hem de dünyanın birçok gelişim göstergesini tahmin etmeyi ve onlardaki değişimin etkilerini izlemeyi gerektirir. Baştaki sözümü biraz değiştirerek bir kez daha tekrarlayayım: Varsayımsız tahmin istiyorsanız iktisatçıya değil falcıya gidin.