IMF ve Türkiye
16.2.2006 16.3.2004
(1615 kişi okudu) IMFile birlikte yürütülen stand-by düzenlemesine ilişkin 7. gözden geçirme tamamlandı. İki taraf da basın toplantısında metin üzerinde anlaşmaya vardıklarını, ancak bazı sayılar ve bazı tarihler konusunda biraz daha çalışmaya ihtiyaç duyduklarını açıkladı. Görünüm olumlu şimdilik.
7. gözden geçirme iki bölüm halinde yapıldı ve oldukça uzun sürdü. IMF heyeti önce ocak ayında geldi Türkiye'ye, sonra da şubat sonunda. Görüşmeler geçtiğimiz hafta sonunda tamamlandı. Konu edilen rakamlar ve tarihler üzerinde de anlaşmaya varıldıktan sonra yeni bir niyet mektubu yazılıp imzalanacak ve buna dayanılarak IMF'nin İcra Direktörleri Kurulu'ndan onay alındıktan sonra 500 milyon dolarlık dilim serbest bırakılacak. Türkiye'nin 500 milyon dolara ihtiyacı var mı? Kesinlikle yok ama IMF'nin 'işlerin yolunda gittiği'ne ilişkin açıklamasına ihtiyacı var. Bu açıklama Türkiye'nin AB ve ABD ile olan ilişkilerinde ihtiyaç duyduğu bir açıklama olmanın yanı sıra yabancı yatırımcıların da itibar ettiği bir açıklama. 26 milyar dolar alacağı olan bir kurumun yapacağı bu tür bir açıklamaya itibar ediliyor.
IMF Başkanı Horst Köhler, Almanya Cumhurbaşkanlığı'na aday olmak için görevini bıraktı. Yeni bir başkan seçilecek. Geleneklere göre IMF Başkanı Avrupalı oluyor. IMF'nin ilk Başkanı Belçikalı Camille Gutt 1946 ile 1951 tarihleri arasında görev yaptı. Sonrakiler sırasıyla şöyle idi: Ivar Rooth (İsveç); Per Jacobsson (İsveç); Pierre Paul Schweitzer (Fransa); Johannes Witteveen (Hollanda); Jacques de Larosiere (Fransa); Michel Camdessus (Fransa); Horst Köhler (Almanya). IMF şu sıralarda yeni başkan adayını belirlemeye çalışıyor.
IMF'nin 184 üyesi var. IMF'deki kotalar yani IMF'nin sermayesi toplamı 212 milyar SDR. Bugünkü kurlarla (1 SDR= 1.45 USD) 310 milyar dolar ediyor. Türkiye'nin IMF'deki kotası 964 milyon SDR, yani kabaca 1.4 milyar dolar. Her ülkenin 250 temel oyu ve her 100.000 SDR'lik kota payı için bir değişken oyu olduğuna göre IMF'nin toplam temel oy sayısı olan (250 x 184 =) 46.000 ile toplam değişken oy sayısı olan (212.000.000.000 / 100.000 =) 2.120.000 toplarsak IMF'nin toplam oy sayısı olan 2.166.000'e ulaşırız. Türkiye'nin oy sayısını da aynı şekilde hesaplayabiliriz: Temel oy sayısı 250; değişken oy sayısı (964.000.000 / 100.000 =) 9640. Bu ikisini toplarsak toplam oy sayımız 9.890 olarak çıkıyor. Demek ki bizim IMF'deki oy oranımız (9.890 / 2.166.000 =) 0.05 (yani yüzde yarım.) Bu oy oranını artırmak bizim elimizde değil. Yani anonim şirketlerde olduğu gibi yeni hisseler alıp oyumuzu artıramayız. IMF'de her ülkenin kotası belirli bir formüle göre hesaplanıyor.
Türkiye, IMF'de bir grup ülkeyle birlikte temsil ediliyor. Bu ülkeler içinde oy gücü en yüksek olan Belçika olduğu için karar organı olan İcra Direktörleri Kurulu'nda bizi ve bizim bulunduğumuz grubu Belçikalı İcra Direktörü (Willy Kiekens) temsil ediyor. Yeni IMF Başkanı hakkında bizim görüşümüz, bulunduğumuz grupta ve Belçika'nın etkisiyle AB'nin görüşü paralelinde oluşuyor. O nedenle bizim IMF Başkanı ile olan ilgimiz entelektüel bir meraktan ibaret. IMF'deki oy gücü kotaya göre değil de IMF'ye olan borçlara göre belirlense idi başkan seçiminde en etkili ülkeler Brezilya, Türkiye ve Rusya olacaktı.
IMF'de isyan 23.3.2004
(1280 kişi okudu) 100'den fazla IMF üyesi ülkeyi temsil eden G- 11 ülkelerinin (yeni yükselen pazar ekonomileri-emerging markets) IMF'deki icra direktörleri 19 Mart 2004 günü bir araya gelerek Horst Köhler'in istifasıyla oluşan başkan seçimi süreciyle ilgili bazı kararlara varmış bulunuyorlar. Grup, her şeyden önce, gösterilecek olan adayın IMF'nin amaçlarıyla uyumlu, kabul edilebilir bir aday olmasını ve adayın belirlenmesi ve seçilmesi sürecinin açık ve şeffaf olmasını istiyor. Ayrıca adayın belirlenip seçilmesi sürecinde bütün icra direktörlerinin görüşlerinin alınması konusunda IMF İcra Direktörleri Kurulu'nu uyarıyor.
Bu açıklama pek bir anlam ifade etmeyen bir açıklama gibi görülebilir. Oysa IMF'yi ve bu tür seçim işlerini bilenler için şu kısacık açıklama çok fazla şeyler ifade ediyor. Bunları açıklamadan önce IMF'nin yönetim organı olan İngilizcesi Board of Executive Directors olan (ya da bizde IMF hakkında üç kelime öğrenen herkesin kısaca board dediği) İcra Direktörleri Kurulu'nun nasıl oluştuğunu özetleyeyim. Bu kurul, stand-by düzenlemesini onaylayan, dilimleri serbest bırakan bir kurul olmasının yanısıra başkan seçimine de karar verdiği için IMF'nin en önemli organı.
IMF İcra Direktörleri Kurulu, 24 üyeden oluşuyor. Bu üyelerin beşi, ABD, Japonya, Almanya, İngiltere ve Fransa'nın temsilcileri, atanmış üyeler. Yani bu direktörleri bu ülkeler tek başına atıyorlar ve bunlar da yalnızca o ülkeleri temsil ediyorlar. Bunlara ek olarak centilmenlik anlaşması gereği üç de bir tek üyeyi temsil etmek üzere seçilmiş üye var. Bunlar da Çin, Rusya ve Suudi Arabistan. Çin ve Rusya, IMF'ye üye olurken böyle bir taviz koparmışlardı, Suudi Arabistan ise IMF'deki kotasının yüksekliği ve IMF'ye en yüksek borç veren ülke olduğu için kendi başına icra direktörü seçebiliyor. Bunları da düşersek geriye 16 adet icra direktörü koltuğu kalıyor. IMF üyesi ülke sayısı 184 olduğuna ve bunların sekizi tek başına kurulda temsil edildiğine göre geriye kalan 176 üye ülke gruplar halinde temsil edilecek demektir. Örneğin Türkiye, Belçika, Avusturya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Slovak Cumhuriyeti, Slovenya, Lüksemburg, Belarus, Kazakistan ile bir grupta temsil ediliyor. Bu grubun icra direktörü Belçikalı ve onun vekili Avusturyalı. Çünkü Belçika ve Avusturya grupta en yüksek kotaya ve dolayısıyla oy oranına sahip ülkeler. Diğer ülkeler de bizimkine benzer gruplar oluşturuyor ve aralarından birisini (genellikle en yüksek oy oranına sahip ülkenin göstereceği kişiyi) icra direktörü olarak seçiyorlar.
Bu icra direktörleri de IMF Başkanı'nı seçiyor. Şimdiye kadarki uygulamada IMF Başkanı Avrupalı ülkelerden birisinden seçiliyordu. Bunu yazılı kuralı yok. Bu, bir çeşit centilmenlik anlaşmasına dayanıyor. Aynı anlaşmanın arka tarafında da Dünya Bankası Başkanı'nın ABD'li olması konusunda uzlaşma var. Dolayısıyla bugüne kadar Avrupalılar IMF Başkanı'nı kendi aralarında belirliyorlar ve ABD'nin de desteğini alıp seçimi sonuçlandırıyorlardı. ABD ilk kez önceki seçimde Avrupalıların gösterdiği aday olan Caio KochWeser'i desteklemedi. Sonuçta KochWeser geri çekildi ve Horst Köhler seçildi. Şimdi Horst Köhler'in istifasıyla boşalan makama Avrupalılar bir aday üzerinde anlaşmış görünüyorlar. Bu adaya ABD'nin tepkisinin ne olduğu açıkça bilinmiyor. Ses çıkarmadığına göre desteklediği düşünülüyor. Ya da en azından itiraz etmediği. Buna karşılık bu kez tepki Avrupalıların dışındaki ülkeleri temsil eden icra direktörlerinden geliyor. Yukarıda değindiğim açıklama bunun işareti. Yeni yükselen pazar ekonomilerinin temsilcileri yanlarına 100 dolayında ülkeyi de alarak aday gösterme ve seçim sürecinde onlara da danışılmasını istiyorlar. IMF'de başkan seçiminin Avrupalılarla Amerikalılar arasındaki dengelere göre belirlenmesine kimsenin itiraz ettiği yok. İtiraz, şeffaflık konusunu kimselere kaptırmayan IMF'nin başkan seçimi sürecinde bütün üye ülkelerin danışma masasına dahil edilmemesine. Bakalım bu çıkış bir sonuç verecek mi?
Batık bankalar efsanesi 28.3.2004
Geçmişteki bütün ekonomik sorunları batık bankalara yıkmak âdet oldu. Bazıları battığı ileri sürülen paraların tahsil edilmesini istiyor, ki doğru olan yaklaşım budur, bazıları ise bu paraları batırdığı iddia edilen patronların da batırılmasını istiyor. Bu konuda söylenenlere kapılıp gitmeden önce görüntünün arkasında farklı bir şeyler olup olmadığına bakmak gerek. Çünkü her olayda olduğu gibi batık bankalar olayının da bir arka yüzü var.
Bir kere her şeyden önce batık bankalar diye sınıflandırılan bankaların hepsini aynı kefeye koymak yanlış. Bunları önce ikiye ayırmak gerekiyor: (1) Fona devredilmiş olanlar, (2) Tasfiyeye sokulmuş olanlar. (İmar Bankası) Fona devredilmiş bankalar da ikiye ayrılıyor: (1) Krizden önce fona devredilmiş olanlar, (2) Krizden sonra fona devredilmiş olanlar. Krizden sonra fona devredilmiş olanlar da ikiye ayrılıyor: (1) Krizden önce mali bünyeleri zayıfladığı için gözetim altında bulunanlar, ya da en azından gözetime girip çıkmış olanlar, (2) Krizden önce hiç gözetim altına alınmamış olanlar. Bunlar arasında dağlar kadar fark var. Hepsini aynı kategoriye koyup da aynı suçlamaları yöneltmek doğru değil. Bu yazıdaki yorumlar doğrudan tasfiye sürecine sokulmuş olan İmar Bankası dışında kalan, yani fona devredilmiş bulunan bankaları kapsıyor.
Krizden önceki yıllarda bankalar TL mevduata enflasyonun en az 20-30 puan üzerinde, döviz mevduatına da zaman zaman yüzde 20'ye kadar ulaşan faizler vermişlerdi. Sonradan bu kadar yüksek faizler verdikleri için onları suçladık ve mali yapılarının zayıflama nedenlerinin başında bu faiz yarışının geldiğini anlattık. Bırakın fona devredilenleri, bütün bankalardan bu kadar yüksek faizleri alanlarla bu faizleri ödeyenler arasında bir fark var mı? Eğer bu konuda bir sorumluluk söz konusuysa, yüksek faizi alan mı yoksa bu kadar yüksek faizi ödeyen mi daha fazla sorumlu? Ya da böyle bir faiz yarışına girenleri elini kolunu bağlayıp seyretmekten öteye bir şey yapmamış olan siyasal otorite mi? Bankaları zarara uğrattığını ilan ettiğimiz banka patronlarının mallarına el koymaya kadar işi vardırdığımıza göre geçmişte elde edilen bu tür haksız faizlere el konulmasını düşünmemiz gerekmez mi? Eğer gerekmezse en azından bu tür faiz kazançlarının yarattığı zararları da banka patronlarına fatura etmek haksızlık değil mi?
Krizden önce hükümet IMF ile yapılan düzenleme gereği sabit döviz kuru politikasıyla bir yıl sonra döviz kurunun nerede olacağını ilan etmişti. Kriz öncesinde 700 bin lira dolayında olan dolar kuru, kriz sonrasında 1.5 milyon liraya çıktı. Kriz öncesinde 700 bin liradan dolar mevduatı yapmış olan kişilere kriz sonrasında hesaplarındaki döviz miktarını geri ödemek için bankalar 1.5 milyon liradan dolar toplamak zorunda kaldılar. Bu mevduatı geri ödeyen bankaların patronlarının mallarına bankaları zarara
uğrattığı gerekçesiyle el konulmaya hazırlanılırken bu kur farklarını almış olanların yarattığı zararı banka patronlarına yaymak doğru mu?
Kriz öncesinde hükümetin açıkladığı döviz kurunu ciddiye alarak yurtdışından sendikasyon kredisi alıp da bunu 700 bin liradan bozdurup devlet tahvillerine yatıran bankaların, kriz sonrasında para etmeyen tahvillerle ortada kalmalarının ve sendikasyon kredilerini 1.5 milyon liradan döviz toplayıp geri ödemelerinin sonucunda oluşan zararların sorumlusu bankalar mıdır? Yoksa bu krize yol açan hükümet mi?
Fona devredilen bankaların zarar faturasının 100 milyar dolar olduğunu iddia edenler var.
Fona devredilmiş bulunan bankaların devir öncesindeki aktif büyüklükleri toplamı (dolayısıyla da pasif büyüklükleri toplamı) 10-15 milyar dolar dolayındaydı. Pasif büyüklüğü bu kadar olan bu bankaların 100 milyar dolar batırmış olması mümkün mü?
Matematik, dedikodunun alternatifidir. Nasreddin Hoca komşusunun kendisine emanet ettiği ciğeri pişirip yemiş. Komşusu ciğeri isteyince de kapının dibinde yatan kediyi göstererek "Ciğeri kedi yedi" demiş. Adam bir Hoca'ya bir de zayıflıktan kemikleri sayılan kediye bakmış ve "Hoca" demiş "Kedi ciğeri yediyse ciğer nerede? Ya da ciğer buradaysa kedi nerede?"