yazar adi EKONOMİ / 11/11/2008
Geçtiğimiz hafta içinde IMF, dünya büyümesine ilişkin tahminlerini revize etti. Revize tahminleri gösteren tabloyu aşağıda sunuyorum (parantez içindeki sayılar eksi olarak
okunmalı.) IMF’nin 2008 ve 2009 için yaptığı revize tahminler (RT) Ekim ayında yayımlanan Dünya Ekonomik Görünümü Raporunda (WEO) yer alan tahminlere
göre daha kötümser bir gidişi işaret ediyor. Zaten IMF, açıklamasında dünyadaki bozulmanın hızlanmakta olduğunu da ifade ediyor. ABD’de ve Avrupa’da başlayan ve dünyanın geri kalan bölgelerine de yayılan daralma eğilimi, hane halklarının tüketim harcamalarını azaltmasıyla daha da hızlanıyor. İnsanlar işlerin kötüye gideceğini beklemeye ve o nedenle gelecekteki kötü günleri düşünerek hareket etmeye karar verdiğinde daha az harcamaya yöneliyor ve bu yöneliş sonuçta ekonomik faaliyetin daralmasını hızlandırıyor. Tabloya baktığımızda en dikkati çeken şeylerden birisinin enflasyondaki gerileme tahmini olduğunu görebiliyoruz. Bu eğilim talebin daraldığı bir ortamda normaldir. Krizle birlikte piyasalara saçılan para ve merkez bankalarının ortalığa döktükleri likiditeye karşın bu adımların bir canlılık yaratmasının beklenmediği anlaşılıyor. Yani deflasyonist bir gidiş beklentisi var. O nedenledir ki IMF, ekonomiyi canlandırmakta para politikası önlemlerinin yeterli olmayacağını, ekonomileri canlandırmak için maliye politikası önlemlerinin de bir koordinasyon içinde hızla alınıp yaşama geçirilmesini öneriyor.    
Ekim ayında yayımlanan Dünya Ekonomik Görünümü Raporu’nda, 2009 yılı için
yapılmış bulunan ortalama 100 USD/varillik petrol fiyatı tahmini de 68 USD/varil olarak
revize edilmiş bulunuyor. Petrol fiyatı, daha birkaç ay önce çıktığı 150 dolar / varillik
fiyatın yarısı düzeyinde seyrediyor. Aynı düşüş eğilimi metal fiyatları ve gıda fiyatları için de geçerli. Bu gerilemeler enflasyon tahmininin düşmesinde rol oynayan etkenler arasında sayılabilir. Önemli malların fiyatlarındaki bu gerilemeler bizim gibi bu malların ithalatçısı ülkeler için bir yandan iyi haber gibi görünmekle birlikte bir yandan da dünyada talep canlılığının ne kadar düştüğünü ortaya koyduğu için ihracat açısından endişe verici bir gidişi temsil ediyor. Bir yandan ucuzlayan mallar nedeniyle ithalat faturamız düşerken bir yandan da malımızı sattığımız ülkelerdeki talep daralmaları yüzünden ihracatımız düşecek. Hangisinin daha hızlı daralacağı ise, bizim cari açığımızın durumunu belirleyecek.
TÜİK, eylül ayı sanayi üretiminin genelde yüzde 5.5, imalat sanayisinde yüzde 6.4 gerilediğini açıkladı. Böylece üçüncü çeyrek sanayi büyümesi eksi yüzde 2.1 ve ilk 9 ayın sanayi büyümesi artı yüzde 2.7 olarak gerçekleşmiş bulunuyor. Geçen yılın ilk 9 aylık sanayi büyümesi artı yüzde 5.7 idi. Ekonomimiz dünya ekonomisine paralel olarak hızla küçülmeye doğru ilerliyor.       
Gelişmeler 2009 yılında 2008 yılını mumla arayacağımızı ortaya koyuyor.


http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=YazarYazisi&ArticleID=907841&Yazar=MAHFİ%20EĞİLMEZ&Date=11.11.2008&CategoryID=101


yazar adi


EKONOMİ / 30/10/2008

Kapitalizm ya da bugünkü aşamada söz edildiği gibi piyasa ekonomisi, sermaye hareketlerinin dünya çapında serbestleşmesiyle birlikte küreselleşmiş oldu. Bu aşamada artık sermaye, riskle kazanç arasındaki denge nerede lehine görünüyorsa oraya kayar oldu. Daha yüksek faiz veren, daha çok getiri vaat eden ya da daha düşük maliyetler sunan ülkeler sermaye açısından çekici oldular. Türkiye daha yüksek faiz verdiği için ağırlıklı olarak portföy yatırımlarını, Çin daha düşük maliyet yarattığı, Singapur da daha düşük risk taşıdığı için ağırlıklı olarak doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını çektiler. ABD, düşük riske sahip olduğu için daha az getiri sunarak yabancı kaynak sağladı. Sermaye hareketlerinin serbest kalmasıyla birlikte fonların, kaynakların, yatırımların yönetimi küreselleşti.
Bütün bu küreselleşme eğilimine karşılık Basel düzenlemeleriyle küreselleşen bankacılık kuralları dışında hiçbir alanda kurallar da denetim sistemleri de küreselleşmedi. Basel benzeri düzenlemeler yapılmamış olsa da borsalar birbirine benzer kurallara sahip oldular.
Bunun dışındaki alanlarda küresel bir sistem kurulmasına çaba gösterilmedi ve bu alanlar ulusal düzenlemelere terk edildi.
Oysa küreselleşmeyle birlikte serbestleşen sermaye hareketleri daha çok para kazanmanın yolunu arayan profesyonellerin elinde yeni ve karmaşık tekniklerle yepyeni finansal buluşlara yol açtı. Türev ürünlerin bu kadar genişlemesi bunun bir sonucudur.
Bu tür gelişmelerin büyük çoğunluğu klasik kuralların ve denetimin dışında kaldı. Şimdilerde buna ‘gölge finans sistemi’ adı takılmış bulunuyor. Buna ek olarak küreselleşmiş bir sistem içinde para ve maliye politikaları artık tam bir koordinasyon içinde götürülmek zorunda görünüyor. Yani Almanya’nın başına buyruk faiz politikaları izlemesi ya da Fransa’nın sabit döviz kuruna dönmesi ve arada bir devalüasyon yapması, İngiltere’nin bütçe açıklarını artırarak dengeyi bozması bu ortamda küresel çapta krizlere neden olabilecek adımlar oluşturuyor.
O nedenle küresel bir ekonomi politikaları çerçevesine ihtiyaç bulunuyor. Bunun yapılacağı ideal yer IMF. Ama ne yazık ki IMF, 10 yıldan daha uzun bir süredir bağımsızlığını kaybetmiş ve ABD Hazinesi’nin güdümüne girmiş bir kurum niteliğinde.
Bu kriz bize iki şeyi acı biçimde öğretti: (1) Küresel sistemin yarattığı küresel yönetim ulusal kurallarla ve ulusal denetimle denetlenemez. (2) Küresel sistemin gerekleri olan ekonomi politikası koordinasyonu ulusal politikalarla veya rastgele uluslararası toplantılarda varılan
kararlarla sağlanamaz.     
Bu çerçevede atılacak adımların başında IMF ve Dünya Bankası’nı yeniden yapılandırmak geliyor. IMF, artık gelişme yolundaki ülkelerin ekonomik sorunlarını çözmeye çalışan kurum kimliğinden çıkarılmalı, bu işlev Dünya Bankası’na devredilmelidir. Dünya Bankası gelişme yolundaki ülkelerin proje ve sektör kredisi ihtiyaçlarının karşılanmasının yanı sıra bu ülkelerin ekonomik sorunlarının çözümüne destek sağlama fonksiyonunu da üstlenmelidir. IMF’nin bir bölümü yine IMF adını koruyarak Dünya Bankası’na devredilmeli ve bu fonksiyonu yürütmelidir. Bugünkü IMF’nin adı da değiştirilmek suretiyle (Küresel Düzenleme ve Politikalar Kurumu gibi) tümüyle bir politika kurumu haline getirilmelidir. Bu kurumda bütün üye ülkelerin gruplar halinde temsil edildiği bir icra kurulu olmalı ve bu kurul bu düzenlemeleri onaylamalıdır. Bu yeni kurumun üç temel görevi olmalıdır: (1) Mali sektörle ilgili kuralları geliştirmek ve küresel sisteme dahil olan bütün ekonomilerde uygulanmasını gözetmek. (2) Mali sektörle ilgili denetim mekanizmasının temel çerçevesini oluşturmak ve küresel olarak uygulanmasını sağlamak. (3) Küresel sistemde geçerli olacak maliye ve para politikasının çerçevesini oluşturmak ve bunun küresel olarak uygulanmasını gözetmek.
Hiç kuşkusuz her ülkenin ekonomik yapısı farklı olduğu için farklı kurallara, farklı denetim mekanizmalarına ve farklı politika uygulamalarına sahip olması doğaldır. Ama bu farklar küresel sistemi bozacak, krize neden olacak, ötekilerin aleyhine gelişmeler yaratacak biçimde ya da sonuçta sistemik risk yaratacak bir düzen içinde olmamalıdır. Yeni kurum, bu kurallara ters uygulamalar içinde olan ülkeler için yatırımcıları uyarma görevi üstlenmeli ama yatırımcılara engel olmamalıdır. Örneğin ABD’de ve İngiltere’de ortaya çıkan bu son finansal balonu önceden saptayıp büyümesini önleyecek uyarıları yapabilmeli ve bunu küresel kamuoyuyla paylaşabilmelidir.
Bütün bu uyarılara karşın o ülkelere ya da alanlara yatırım yapanlar ise kendi risklerini kendileri üstlenmiş olarak oraya gitmeli, batış halinde de kimseden destek ya yardım beklememelidir.

EKONOMİ / 28/10/2008

Sıcak para, faiz veya temettü geliri elde etmek ya da gelir artışı farkı alabilmek için geliyor. Yabancı kurum ya da kişilerin Türkiye’ye açtıkları krediler, Türk bankalarına yatırdıkları mevduat, Hazine’nin çıkardığı tahvil ve bonoları (DİBS) satın almakta kullandıkları paralar, Türk borsasındaki hisse senetlerine yönelen yabancı kaynaklar sıcak paranın örnekleri. Yatırımcılar kriz olasılığı gördüklerinde, sermaye hareketlerinin serbestliği ilkesinden yararlanarak, paralarını alıp ülkeden çıkabiliyorlar. O nedenle bu tür yatırımlar sıcak para
olarak adlandırılıyor.
Sıcaklığın paradan değil bulunduğu yerden kaynaklandığını öne sürenler de var. Yani yatırımın bulunduğu yer ısınmaya başlayınca yatırımcı parasını alıp kaçıyor.
Buna karşılık doğrudan yabancı sermaye yatırımları bir ülkeye uzun dönemde kalmak için
geliyor. Bu yatırım türüne de soğuk para demek mümkün.
Hiç kuşkusuz ülkelerin yabancı kaynak tercihi soğuk paradan yana.  
Türkiye öteden beri sıcak para çeken ülke konumunda yer alıyor. Geçmişte siyasal risklerin yüksekliği, ekonomideki istikrarsızlıklar, komşularıyla ilişkilerdeki sıkıntılar nedeniyle yeterince doğrudan yabancı sermaye yatırımı çekemezdi.
Asya ülkelerinin on milyarlarca dolarlık yatırım çektiği dönemlerde Türkiye yılda 1 milyar dolar dolayında ortalama doğrudan yabancı sermaye yatırımı elde ederdi. Dış kaynak ihtiyacının büyük çoğunluğunu sıcak para olarak sağlardı.
Bunu yapmak için de yüksek faiz öderdi. AB ile ilişkiler ciddileşip de müzakere aşamasına
gelindiğinde Türkiye’ye yönelik doğrudan yabancı sermaye girişleri yılda 20 milyar dolarlara ulaşmaya başladı. Böyle bir ortamda bir ekonominin yabancı kaynak açısından sıcak paradan soğuk paraya dönmesi beklenir. Oysa Türkiye’de böyle olmadı.
Türkiye, cari açığının hızla artması nedeniyle bu iki kaynağa yer değiştirtmeyi başaramadı.
Doğrudan yabancı sermaye yatırımları artsa da sıcak para, cari açığın finansmanında başrolü oynamaya devam etti. Çünkü Türkiye’nin hedefi cari açığını düşürmek değil onu her ne pahasına olursa olsun finanse etmek biçiminde oldu. Öyle olunca da yüksek faiz ödemeye ve düşüremediği cari açığı ağırlıklı olarak sıcak parayla finanse etmeyi sürdürdü.   
Aşağıdaki tabloyu dünkü Anka Ekonomi Bülteni’nden aldım (son sütunu ben ekledim.) İlk üç sütun çeşitlerine göre Türkiye’deki sıcak parayı, dördüncü sütun bunların toplamını Ekim ayı itibarıyla, son sütun da akım olarak Türkiye’ye gelen yıllık doğrudan yabancı sermaye tutarını yani soğuk parayı Ağustos ayı itibarıyla gösteriyor. Geçen yılın ağustos ayında yabancı sermaye girişi 15.6 milyar dolardı. Buna göre Türkiye’deki sıcak para ülkeyi
hızla terk ederken gelen doğrudan yabancı sermaye yatırımı da azalıyor. Kriz ortamında bu
doğal bir gelişme. Sonuçta bir türlü düşüremediğimiz cari açığı kriz düşürecek. Finansmanı bulamayınca cari açık yaratamayacağız. Bütün sorun son beş yılın cari açıklarının yarattığı dış borç stoku sorununu nasıl çözeceğimizde. 

Döndük dolaştık yine Keynes’i imdada çağırdık. Bu imdat çağrısı piyasa sisteminin alışkanlığı haline geldi. Önce devleti yerden yere vurup özelleştirme feryatları edeceksin sonra işler batınca devleti imdada çağırıp elindeki işletmeleri devlete devredeceksin. Şu sıralarda bir karikatürist, batılı ülke liderlerini, duvarında Keynes’in bir portresi asılı olan karanlık bir odada üzerinde mum yanan bir masanın çevresinde oturup el ele tutuşmuş olarak çizse ve altına da “ey ruh geldinse üç kez vur” diye yazsa durumu çok iyi
özetlemiş olurdu diye düşünüyorum.  
Keynes 1936’da şöyle diyordu: “Bir ülkenin temel gelişimi bir kumarhanenin yan ürünü haline gelmişse yapılan iş hastalıklı bir iş demektir.” Brezilya Devlet Başkanı Lula da geçenlerde feryat ediyordu: “Bütün dünyayı kumarhaneye çevirdiler.” Saptama doğru olmasına doğru da kim çevirdi? Bu sorunun yanıtı biraz karışık görünüyor. Eğer bir yerde kumara talep yoksa orada kumar oynanmaz. Demek ki böyle bir talep vardı ki kumarhaneler kuruldu.
Ekonomide beklentilerin önemi Keynes’le birlikte ön plana çıktı. Beklentilerin neredeyse gerçekleşme kadar önemli olduğu ise yeni klasik iktisatçıların katkısıyla anlaşıldı. Günümüz ekonomi yaklaşımında beklentiler öyle bir noktaya geldi ki “beklenti neyse gerçekleşme de öyle olur” deyimi gerçek halini aldı. Örneğin ekonomideki karar vericilerin çoğu işlerin iyiye gideceğine inanıyorsa, yani beklentileri olumlu yönde ise ekonomi de iyiye gider. Son on yıl bu yolda gelişmelere sahne oldu. Bütün beklentiler olumlu hale geldi. Dünya küreselleşiyor, Washington uzlaşısı işliyor, emlak değerleri artıyor, bu emlaklere sahip olanların serveti artıyor ve daha çok para harcama imkânları doğuyordu. Bunu görenler ikinci, üçüncü, dördüncü konutu alıyordu. Beklentiler olumlu olduğu sürece sorun yoktu. Çünkü emlak sahipleri günün birinde ihtiyaç halinde bu emlaklerin bir bölümünü aldığının çok üstünde bir fiyata satacak ve değer artışı nedeniyle katlanmış servetini nakde dönüştürmek suretiyle ihtiyacını karşılayabilecekti. 
Buraya kadar özetlediğim şey oldukça açık ve kabul edilebilir bir saptama gibi duruyor. Bu aşamada en kritik soru şu: Beklentiyi şekillendiren şey nedir? Bu sorunun yanıtı kritik çünkü beklenti bozulduğunda bu mekanizmanın yalnızca bir saadet zinciri olduğu ortaya çıkıveriyor. Beklentiyi şekillendiren iki grup faktör var. Bunlardan ilki objektif faktörler. Bunlar arasında GSYH büyümesi, enflasyonun düşük seyretmesi, işsizliğin azalması, şirket kârlarının düzeyi, kamu kesimi açıklarının oranı gibi bazı ekonomik faktörlerle birlikte çevre koşulları, siyasal istikrar gibi ekonomi dışı ama ekonomiyi etkileyebilecek faktörler yer alıyor. Bunların çoğu ölçülebilir ya da en azından gözlemlenebilir büyüklükler olduğu için objektif faktörler arasına koyuyorum. İkinci grup ise illüzyona dayalı beklenti yaratan faktörler. Yani insanların ilk grupta yer alan objektif faktörleri net biçimde görüp değerlendirmesini engelleyen ya da onların etkilerini olduğundan daha fazla büyüterek değerlendirmelerine yol açan faktörler. Sık sık ölçüleri değiştirmek ya da insanların başka konulara odaklanmasına yol açarak ilk gruptaki büyüklüklerde ortaya çıkabilecek olumsuz değişimleri görmelerini engellemek bunun en bilinen yolu. Bu biraz lunaparklarda insanı olduğundan şişman ve ısa ya da zayıf ve uzun boylu gösteren dış bükey ve iç bükey aynalara benziyor.
Son on yılda bu iki gruptaki faktörlerin hepsi geçerliydi. Yani dünya büyüyordu ve bu büyüme toplu bir servet ve refah artışına yol açıyordu. Ne var ki dünyada gelirdeki büyüme ile servetteki büyüme arasında ciddi bir fark oluşmuştu. Gelir yüzde 50 büyürken servet değerleri misliyle büyüyordu. Oysa servet artışı gelirden harcanmayıp tasarruf edilen bölümle oluşacağına göre gelirden daha yavaş bir servet artışı olması gerekiyordu. Gerçek de böyleydi aslında. Ne var ki insanlar, kendilerine sunulan illüzyona inanarak servetlerinin daha çok arttığı sanısına kapılmışlardı. Yani son on yılda beklentiler illüzyonla manipüle edilmişti. Tasarruflar ayna tutularak olduğundan çok gibi gösterilip yatırımların bu illüzyona göre şekillenmesi sağlanmıştı. 
Şimdi ilginç bir şekilde piyasanın bozduğu ahlâk temelini yeniden yerli yerine oturtmak için devlet ve dolayısıyla Keynesyen müdahale modeli göreve çağırılmaktadır. Artık yeni bir küresel finansal sitem kurulmasının zamanı gelmiştir.         
Ey ruh geldiysen...http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=YazarYazisi&ArticleID=904727&Yazar=MAHFİ%20EĞİLMEZ&Date=23.10.2008&CategoryID=101

EKONOMİ / 02/10/2008

Şöyle geçmişe baktığımızda 1929 büyük bunalımını, ardından 1970’lerde Bretton Woods sisteminin çöküşünü, sonra 1980’lerde ABD’deki Savings and Loans şirketlerinin batışını, 1987’de borsanın çöküşünü, 1997’de Uzakdoğu krizinin küreselleşmesini hatırlayıveriyoruz. Bu son kriz de kapitalizmin küreselleşmesinden sonra geldi. Bunlara bakınca kapitalizmin sistem gereği kriz yarattığını düşünmemek mümkün değil. 
Kapitalizmin ya da şimdiki adıyla piyasa ekonomisinin temelinde Adam Smith’in ünlü sözü yatıyor: Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler. Bunun dayanağı ise, insanın çıkarı peşinde koşacağı ve çıkarını maksimize etmeye çalışacağı yaklaşımı. Sistemin mantığı gereği insanlar kendi çıkarlarını maksimize etmeye çalışınca toplumun çıkarı da maksimize edilmiş olur. 
Çıkarı maksimize etmeye yönelik adımlar iyi denetlenmediği ve kurallara bağlanmadığı takdirde hileli ve kural dışı yollara kolayca sapabilmeye yol açıyor. Bugüne kadar çıkan mali krizlerin tamamında bu tür kural dışılıklar ya da denetim eksiklikleri söz konusu. Yakından izlediğimiz son üç krize baktığımızda bunu açıkça görebiliyoruz. 1997 yılında uzak doğuda başlayan ve küreselleşen mali kriz, bankaların kredi verirken yeterli titizliği göstermediğini, gerekli incelemeyi yapmadığını ortaya koydu. 2001 yılında Türkiye’nin yaşadığı kriz de aynı şeyi ortaya koydu. Şu anda içinde yaşadığımız kriz de aynı noktada ilerliyor. Önceki krizlerde de aşağı yukarı aynı şeyler söz konusu. Kapitalizmde çıkar kovalamak, kural koymaktan da denetimden de hızlı davranıyor. Sistem bunu özendiriyor çünkü sistemin özü bu felsefeye dayalı. Böyle olunca da sistem kendi içinde kriz yaratan bir mekanizma barındırıyor demektir. O halde kapitalizm bu şekilde uygulandığı sürece kriz yaratmaya devam edecek.
Bunu ilk kez Karl Marx öngördü. Ve kapitalizmin krizlerden kurtulamayacağını, sonunda çökeceğini öne sürdü. Karl Marx, kapitalizmin içerdiği çelişkilerin bu sistemin yıkılmasına yol açacağını savunuyordu. 1929 büyük dünya bunalımı çıktığında Marx’ın eleştirilerinin haklılığı gündeme geldi. Kapitalizm bu büyük bunalımdan bir başka büyük iktisatçı, John Maynard Keynes’in önerileriyle çıktı. Keynes, ortaya koyduğu ekonomi teorisini aslında çok basit bir gerçekten hareket ederek geliştirmişti: Piyasa kendiliğinden dengeye gelemez, devletin mutlaka karışımı gerekir. Buna göre geliştirdiği ekonomi politikası kapitalizmi krizden kurtardı. Zaman içinde piyasanın üstünlüğü yine ön plana çıktı ve devlet ekonomiden çekildi. Küreselleşmeyle birlikte piyasa mekanizması doruk noktasına çıkmışken sistem bir kez daha krize girdi. Yukarıda değindiğim gibi kapitalizm, temelini oluşturan çıkara dayalı mekanizma nedeniyle kriz yaratmaya devam ediyordu. Kapitalizmin içine girdiği son kriz Marx’ın haklı olup olmadığı tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı. Anglikan kiliseler topluluğunun lideri konumundaki Canterbury Başpiskoposu yaşanan gelişmeler sonucunda Marx’a hak verdiğini açıkladı. Bu, Canterbury Başpiskoposu’nun
peş peşe yaptığı ikinci şaşırtıcı açıklamaydı.
Önce biyolojik evrim kuramının kurucusu olan Charles Darwin’den özür diledi, sonra da sosyal evrim kuramının kurucusu olan Karl Marx’ın kapitalizmle ilgili eleştiri ve öngörülerinde haklı olduğunu söyledi.
Anglikan Kilisesi’nin bile eleştirisini çekmiş olmasına karşın kapitalizm çöpe atılacak bir sistem değil. Yapılması gereken şey kural dışı olarak gelişen ürünleri, mekanizmaları, doğru olarak, zamanında belirleyip kurallara bağlamak ve bu şekilde riski minimize etmektir. Bütün sorun kapitalizmin kişisel çıkarın maksimizasyonuna dayalı yaklaşımının, bir süre de olsa, yüksek büyüme ve refah olarak siyasetçiye oy getirmesinden kaynaklanıyor. Oy maksimizasyonu peşinde koşan siyasetçi gereken önlemleri zamanında alamıyor.

yazar adi


EKONOMİ / 30/09/2008

Çeşitli kuruluşlar ekonomik görünüm raporu yayımlıyor ben de geri kalmayayım dedim. Aşağıdaki tabloda başlıca göstergeler itibarıyla bu yılki değerlerin geçen yıl aynı dönemdeki değerlerle karşılaştırılmasını sunuyorum. (parantezler eksi değer gösteriyor)
Bu tablodaki göstergelerin hepsini bir eğilim indeksi gibi düşünsek ve bu indeksin nasıl bir gidişat sergilediğini ortaya koysak aşağıdaki gibi bir şekil ortaya çıkar. Türk ekonomisinin gidişi budur. Eğer bir kriz çıkmaz ya da bir dış kriz bizi sıfır çizgisine (yatay eksen) hızla itmezse, Türkiye ekonomisi aşağıya doğru inerek yoluna devam edecektir. Benim tahminim eğer bu yolda devam edersek 2009 yılında sıfır çizgisine ulaşacağımız yönündedir. 2002 yılında başlayan çıkış eğilimi, ekonominin batma noktasından dönmesiyle başlamıştı. Ekonomi küçük düzeltme hamlelerine hızlı yanıtlar verdi. Özellikle de AB ile müzakere aşamasına gelinmesi ekonomiye dış kaynak girişini hem hızlandırdı hem de doğrudan yabancı sermaye biçimine dönüşerek kaynak kalitesini yükseltti. Bu ivme ekonomiyi 2007 yılına kadar taşıdı. Ne var ki bu arada atılması gereken reform adımları atılmadı. Bunların üç tanesi çok önemliydi: (1) Bütçedeki kanamayı durdurmak için sosyal güvenlik reformu, (2) Kamu maliyesinin dayanaklarının kalitesini artırmak için vergi reformu, (3) Enerji sorununu çözebilmek için  nükleer enerji yatırımı. Bunların üçü de yapılamadı. Oysa bunlara 2003 ya da 2004’te girişilseydi şimdi sonuçlar alınıyor ve Türkiye’nin yeniden sıçramasının önü açılmış oluyordu. Ne yazık ki Türkiye bunları yapmak yerine bütçeyi özelleştirme gelirleriyle yamamak gibi, cari açığa dayalı ithalat vergileriyle durumu geçiştirmek gibi, doğal gaza dayalı elektrik üretimi gibi çözümleri tercih etti.
Ekonomi 2007 başından bu yana sürekli kötüye giderken geçici çözümlere dayalı tercihlerin faturası da kapımıza gelmiş bulunuyor. Bayramınız kutlu olsun.

Sermaye hareketlerinin serbestleşmesi kuralsızlığı da yanında getirdi. Sistem öyle hızlı bir değişim içine girdi ki, bankalara konulan kurallar mali sektöre yetmez oldu. Sektör o kuralların dışına taştı. Ya da belki daha doğru bir ifadeyle sektör bu kuralların dışına taşacak enstrümanları hızla devreye soktu. Bu gelişme mali sektörün hacminin reel sektöre göre misliyle büyümesine ve doğal olarak da risklerin artmasına yol açtı. 2000’lerin başından bu yana dünya yüzde 40 dolayında büyümüş durumda. Oysa varlıkların değerini ifade eden kâğıtların değeri üç, dört kat artmış. Bu uyumsuzluk büyük ölçüde kuralsızlıktan kaynaklandı. Kurallara bağlı olan bankacılık sektörü kredilerini bu oranda büyütemedi ama onları paketleyip başka enstrümanlara büründürerek inanılmaz bir hacim yaratmayı becerdi. Sanal dünya ile reel dünya arasında bir uyumsuzluk olması normaldir. Ama bu uyumsuzluk bugünkü anormal boyuta ulaştığında sistem bunu taşıyamıyor. 
Ekonomide politika iktidarsızlığı diye bir kavram vardır. En bilinen biçimi yeni klasik okul üyeleri tarafından ortaya atılan rasyonel bekleyişler teorisiyle gündeme gelmiştir. Kısaca ‘herkesin her şeyi bildiği ve önlemlerini önceden aldığı bir ortamda ekonomi politikası iktidarsız hale gelir’ biçiminde özetlemek mümkündür. Bunu aşmanın tek yolu sürpriz kararlar alıp uygulamaktır. Ekonomik sistem küreselleşinceye kadar bilinen politika iktidarsızlığı aşağı yukarı bununla sınırlıydı. Küreselleşme olgusu, ekonomilerin birbiriyle çok daha fazla ilişkili hale gelmesine yol açtı. Bir yandan Dünya Ticaret Örgütü üyeliği bir yandan bölgesel ekonomik veya siyasal birlikler (ki bunların en önemlisi AB’dir) bu ilişkileri artırdı. Sonuç olarak karşımıza ulus devletlerin ekonomi politikası uygulamasında iktidarsızlaşması olgusu çıktı. Bunun en tipik örneği dış ticaret politikasında görülüyor. Küresel sisteme dahil olan ülkelerin hiçbiri artık eskisi gibi ithalata sınır koyma, tarife artırma, kota uygulama gibi yetkileri kullanamıyor. Sermaye hareketlerinin serbestleşmesi başka iktidarsızlıkları da birlikte getirdi. Bu yeni sisteme dalgalı kur ya da ona benzer bir kur mekanizması eşlik ediyor. Öyle olunca bir kur politikası izlemenin pek de olanağı kalmıyor. Bugün artık ekonomi politikası denildiğinde yalnızca iç vergilerle oynamak ve faizleri etkilemekten başka pek bir politika seçeneği akla gelmiyor.
Değişimler eğer kural koymak ya da denetim mekanizmaları geliştirmekten daha hızlı biçimde oluşursa sonuçta sistem tıkanmasına yol açıyor. Kapitalist dünya bunu 1930’larda yaşadı. Sanayi devriminin ardından gelişen mali sektör öylesine hızlı büyümüştü ki, sanal dünya ile reel dünya arasındaki uçurumun bir düzeltme işleminden geçmesi kaçınılmaz hale gelmişti. Sonuçta sistemin bütünüyle çökmesine ramak kala Keynesyen politikalar imdada yetişti. Keynes, piyasaların kendi başına bırakılamayacağını, devletin ekonomide düzenleyici rol oynaması gerektiğini öne sürmüştü. Bu öneri ve arkasında yatan model, büyük bunalımdan çıkışın modeli oldu. Zaman içinde devlet yine geri plana çekilmeye yöneldi. 1990’larda yaşanan küresel sistem değişikliği 2000’lerin ortasına geldiğimizde benzer bir krize yol açtı. Şimdi yine Keynesyen politikalara geri dönülüyor. Devletler yine kamulaştırmalara, fonlar kurmaya gidiyor.
Neden böyle oldu? Çünkü değişim, kural koyucudan, düzenleyiciden çok daha hızlı gidiyor. Öyle olunca da devlete eski modele dönüp dizginleri ele almak kalıyor. Kapitalizmin tarihsel eksikliği de burada zaten: Gelişimi öngörüp değişimler ortaya çıkmadan önce gereken düzenlemeyi yapamıyor. İçinde bulunduğumuz küresel kriz mali sektörle reel sektör arasındaki uyumsuzluğun artmasından çıktı. Devlet müdahaleleri sonucunda biraz hafifletildi. Tam çözülebilmesi mali sektörün biraz daha değer kaybetmesi ve reel sektöre biraz daha yaklaşmasına bağlı bulunuyor.
Kapitalizm şimdiye kadar irili ufaklı birçok kriz yaşadı. Bu kriz de son kriz olmayacak kuşkusuz. Bu krizlerin ortak olan ve olmayan birçok yönü var. Ama tuhaf biçimde çözüm hep aynı yolla oluyor: Krizin üstünü parayla örtmek. Çinlilerin dediği gibi ‘para her türlü ayıbı örter.’ İçinde bulunduğumuz küresel krizden çıkış için geliştirilen yol da yine devletin para saçması. Düne kadar devleti ahmaklık ve özel sektöre engel olmakla suçlayanlar bugün devletin kendilerini ve şirketlerini kurtarmasını ve piyasaya para saçmasını talep ediyorlar. Ne var ki para saçılarak atılan çözüm adımları ahlaki değerleri zedelemekten, kamu maliyesinin disiplinini düşürmeye, enflasyondan rekabeti bozmaya kadar ileride doğabilecek yeni krizlerin altyapısını oluşturuyor.
http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=YazarYazisi&ArticleID=899956&Yazar=MAHF%DD%20E%D0%DDLMEZ&Date=23.09.2008&CategoryID=101

 

Mahfi Eğilmez

20/06/2006  http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=190675

Bütçe yıllar sonra ilk kez fazla verdi. Yıl sonunda bütçenin, klasik anlamda açık verse de faiz dışı fazla ile sonuçlanacağı ve bütçenin de içinde yer aldığı kamu kesimi gelir-gider dengesinin sıfır dolaylarında bir yerde olacağı şimdiden görülebiliyor. Yıllar yılı kamu kesimi gelir-gider dengesini büyük açıklarla tamamlamış olan Türkiye'de böyle bir sonuç hem şaşırtıcı hem de sevindirici. Ama nedense buna sevinemiyoruz. Gelin bunun nedenini araştıralım.
Daha önce birçok kez kullandığım makroekonomik denge denklemini yine yazıyorum: (S - I) + (T - G) = (X - M). Yani özel kesimin tasarruf (S) ve yatırım (I) dengesi ile kamu kesiminin gelir (T) ve gider (G) dengesi toplamı cari dengeye (X - M) eşittir. Denklemin sol tarafındaki iki dengenin toplamı bir ülkenin iç ekonomik dengesini, sağ tarafı ise dış ekonomik dengesini gösterir. Yani bir ülkenin iç ekonomik dengesi ile dış ekonomik dengesi birbirine eşittir ve denklemin kuruluş mantığı gereği bir ülkenin iç ekonomik dengesi ne kadar açık veriyorsa dış ekonomik dengesi de o kadar açık veriyor demektir. Bunun anlamı iç ekonomik denge açığının dış ekonomik denge açığı yoluyla finanse ediliyor olmasıdır.
İç ekonomik dengeyi oluşturan dengelerden özel kesimin tasarruf yatırım dengesi (S - I) ya da kamu kesimi gelir gider dengesi (T - G) tek başına açık veriyor ve buna dış ekonomik denge yani cari denge (X - M) açık vererek eşlik ediyorsa ikiz açık söz konusudur. Yok eğer iç ekonomik
dengelerin ikisi de açık veriyor ve cari denge de bunlar kadar açık veriyorsa o zaman üçüz açık söz konusu demektir.
Türkiye'de bu dengeler şöyledir. (Milyar YTL olarak okunmalı.)


Tabloya göre Türkiye, 2004 ve 2005 yıllarında iç ekonomik dengelerinin ikisi de açık vermiş ve bu açıkları dış ekonomik dengesindeki açıkla kapatmış, yani üçüz açık olgusunu yaşamış. 2005 yılında iç ekonomik dengelerde temel bir değişiklik oluşmaya başlamış ve özel kesim tasarruf yatırım dengesi açığı hızla büyürken kamu kesimi gelir gider açığı azalmaya başlamış görünüyor. 2006 yılında eğer beklenen gerçekleşirse Türkiye üçüz
açığı, ikiz açığa dönüştürecek, yani kamu kesimi gelir-gider ilişkisi sıfıra eşitlenirken özel kesim tasarruf yatırım dengesi ve dış denge açık vermeye devam edecek. Bu, önemli bir şey. Ama acaba bu adımla Maliye Bakanı'nın söylediği gibi temel sorun çözülmüş mü olmaktadır? Yani kamu kesimi gelir-gider dengesine ulaşıldığında geriye kalan sorunlar önemini yitirir mi?
Ne yazık ki bu soruların yanıtları olumlu değil. Eğer kamu kesimi gelir-gider dengesi tutturulduktan sonra iç ekonomik denge, özel kesimin tasarruf yatırım dengesinin büyüyen açığı nedeniyle, hâlâ eskisi kadar açık veriyorsa ve buna da denklemin mantığı gereği dış ekonomik açık (cari açık) eşlik ediyorsa o zaman temel sorun çözülmüş olmamaktadır. Olan tek şey açıkların yer değiştirmiş olmasıdır. Eğer bu 'dengesizliğin dengesi' konumu devam ederse kamu kesimi gelir gider dengesi de uzun süre bu biçimde sürdürülemez ve o da bir süre sonra açık vermeye başlar yeniden. Ekonomide en temel konunun sürdürülebilirlik olduğunu artık öğrenmiş olmalıyız. Bu durumda bütçenin fazla vermesi önemlidir, ama öteki dengeleri bozarak gelişiyorsa yani sürdürülebilir bir nitelik taşımıyorsa çok da sağlıklı değildir.

Türkiye, ilk kez 1990 yılında reytinge tabi tutuldu. Standard and Poor's şirketinin Türkiye için verdiği uzun dönemli yabancı para borçlanması reytingi BBB idi. Türkiye, 1990'da aldığı BBB reytingini bırakın yukarı taşımayı, koruyamadı ve B'ye kadar geriletti. Son yıllardaki toparlanmayla söz konusu reyting bugün BB- düzeyinde.
AAA, AA ve A harf kategorileri, en iyisi AAA olmak üzere, mali yükümlülüklerini karşılama konusunda güçlü bir kapasiteye sahip ülkeleri ifade ediyor. A kategorisindeki ülkeler oluşabilecek bir ters etkiye daha dayanıksız olarak kabul ediliyor. BBB kategorisi, mali yükümlülüklerini karşılama konusunda yeterli kapasiteye sahip, fakat değişen koşullardan olumsuz etkilenmesi ve dolayısıyla mali yükümlülüklerini karşılamada yetersiz kalması mümkün ülkeleri kapsıyor. BB, B, CCC ve CC harf kategorileri ise daha kuvvetliden zayıfa doğru sıralanan ve yatırımcılar açısından spekülatif ülke kategorisine girenleri kapsıyor. SD ve D harfleri ise borçlarını ödeyemeyecek konuma girmiş ülkeleri (selective default ve default) anlatıyor. Bu harf gruplarına eklenen ya da + işaretler reytingin o harf grubuna göre biraz aşağıda veya yukarıda olduğunu ifade ediyor. Yine harf gruplarının yanına konulan negatif, pozitif ya da durağan gibi ifadeler de ekonominin geleceğine ilişkin beklentiyi ortaya koyuyor. (Durağan kelimesi İngilizcedeki stable'ın karşılığı olarak kullanılıyor. Bence stable kelimesinin burada olması gereken karşılığı istikrarlı kelimesidir.)


Büyütmek için tıklayınız


Standard and Poor's şirketinin web sitesinde yer alan 'ülkelerin risk göstergeleri' (sovereign risk indicators) adlı tablodaki göstergelerin bazılarından yararlanarak, Türkiye'yi AB'ye yeni üye olmuş ülkelerle kıyaslamak amacıyla hazırladığım bir özet tabloyu yukarıda sunuyorum. Kişi başına GSYİH, 2005 yılı tahminlerini dolar cinsinden, öteki göstergeler ise 2001-2005 aralığındaki ortalamaları yüzde cinsinden gösteriyor.
Kıyaslanan beş ülke arasında reytingi en düşük ülke Türkiye. Tabloya baktığımızda, enflasyon (TÜFE), brüt kamu borç yükü (brüt kamu borç stoku / GSYİH) ve bütçe açığı / GSYİH dışında, Türkiye kıyaslanan ülkelere göre bazı konularda iyi, bazı konularda kötü durumda olsa da ortalamayı tutturmuş görünüyor. Reyting değerlendirmelerinde borç yükü ve onu etkileyen bütçe açığı son derecede önemli göstergeler. Reyting kategorilerine ilişkin harflerin anlamları verilirken kullanılan 'mali yükümlülüklerini karşılama kapasitesine sahip olmak' ifadesinden bu çıkarsamayı yapmak mümkün. 2006 yılında bu iki göstergedeki düzelme devam edeceğine göre reytingimizde düzelme olması da normal sayılmalı. Bunun görünmeyen bir koşulu var: Bu göstergeler arasında olmasa da onların arkasında ya da önünde saklı olan siyasal istikrar. O olmadan ekonomideki gidişin devamı pek mümkün değil. Siyasal istikrar tek başına ekonomiyi düzeltemez ama o olmadan ekonomik istikrar da olmaz. Yıllar sonra bugün Türkiye'nin çözmesi gereken konu yine siyasal istikrar gibi görünüyor.

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=180811

Mahfi EğilmezTürkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2004'te yüzde 10.3 olan işsizlik oranını 2005 yılı için de yüzde 10.3 olarak açıkladı. Buna göre işsizlik oranı 4 yıldır yüzde 10'un altına düşürülememiş bulunuyor. Oysa krizden çıkışın başlangıcı olarak 2003 yılını alsak bile 3 yılda işsizlik oranında azalmanın başlaması gerekiyordu. Böyle bir gelişmenin olmaması ilk bakışta ekonominin mevcut kapasitesiyle büyüdüğünü, yeni istihdam yaratacak yeni yatırımlara girilmediğini gösteriyor. İşsizlik oranının yüksekliği ayrıca ücret pazarlıklarında da işgücü aleyhine baskı yaratıyor ve reel ücret artışlarını sınırlıyor. Bunun sonucunda yatırımdan çok işsizlik ve reel ücret düşüklüğüne bağlı bir verimlilik artışı ortaya çıkıyor. İşsizliğin eğitimliler arasında daha yüksek oranlara varması da bir başka sorun. Okuryazar olmayanlarda işsizlik oranı yüzde 4.5, ilk ve ortaokul mezunlarında yüzde 9.6 iken lise ve dengi okul mezunlarında yüzde 13.6, üniversite mezunlarında ise yüzde 10.2. Her ne kadar kriz sonrasında işsizlik oranındaki düşüşün zaman alacağını söylemiş olsam da aradan geçen 3 yıllık zamanın yeterli bir süre olmasına karşılık işsizlikte bir azalmanın ortaya çıkmadığı anlaşılıyor. Yani Türkiye ekonomisi son 3 yılda işsizlik sorunu için çözüm üretememiş bulunuyor. Sorun, bu kadar süre geçmesine ve büyümede sağlanan artışa karşın çözüm yoluna girmediğine göre önümüzdeki döneme cari açıkla birlikte damgasını vuracak en önemli konulardan birisi haline gelmiş görünüyor. Üstelik dışarıdan bakılınca birbiriyle doğrudan ilgisi yokmuş gibi görünen bu iki sorunun birbirini büyütecek gelişmelere gebe olduğunu söylemek kehanet olmasa gerek.


Büyütmek için tıklayınız


TÜİK'in açıkladığı ikinci önemli veri seti 2004 yılı gelir dağılımı. Yıllardır tabu gibi görülüp anketlere dahil edilmeyen, edilse de sonuçları kolay kolay açıklanmayan gelir dağılımı verilerinin yılda bir kez açıklanması aşamasına gelinmesi şeffaflık açısından çok önemli bir gelişme. TÜİK'in açıklamalarına göre 2003 ve 2004 yıllarına ilişkin gelir dağılımı karşılaştırmalı olarak aşağıdaki tabloda yer alıyor.
Gelir dağılımının adil olup olmadığını ölçmek için en basit ölçü olan Gini katsayısı idealden sapmayı gösteriyor. Gini katsayısı sıfıra ne kadar yaklaşırsa gelir dağılımı adil olmaya o kadar yaklaşıyor demektir. 2004 yılı Gini katsayısı, bize Türkiye'nin gelir dağılımında, 2003 yılına göre az da olsa bir iyileşme olduğunu gösteriyor. Buna karşılık geliri en düşük olan ilk yüzde 20'lik grubun durumunda hiçbir değişiklik olmamış. İkinci, üçüncü ve dördüncü yüzde 20'lik grupların gelir dağılımından aldıkları paylar artarken en zengin yüzde 20'lik grup olan beşinci grubun gelirden aldığı payda azalma ortaya çıkmış. Birinci yüzde 20'lik grubun da gelirinde artış olsa görünüm çok daha iyi olurdu kuşkusuz. Yine de gelir dağılımında düzelme olduğunu söyleyebiliriz.
Ne yazık ki işsizlik oranında azalma olmaması gelir dağılımındaki iyileşmeyi gölgede bırakıyor. Çünkü işsizlik, geliri olmayanların gelir elde edebilmesi sorunu, buna karşılık gelir dağılımındaki iyileşme düşük gelirlilerin toplamdan aldığı payı artırma sorunudur.

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=180148