Yüzde 49'unun özelleştirilmesi gündemde olan Erdemir için iktidarla ana muhalefet arasında tartışma var. Ereğli ayakta. Ekonomistler arasında süren tartışmada da 'yerli - yabancı farketmez, Satılsın' diyenler, 'Satılmasın' diyenleri, 'özelleştirme karşıtlığı' ile eleştiriyor. Bir de 'Yerli alsın' diyenler var.Devler, Erdemir'e talip. Alan,Türkiye yassı çelik piyasasının bir numarası olacak


EBRU SUNGUR

Karadeniz Ereğli'de, 40 yıldır iki hamarat kız durmaksızın çalışıyor: Ayşe ve Zübeyde. Doğanın armağanı kömür ve demiri, sanayinin vazgeçilmez hammaddesine, çeliğe çeviriyorlar gece gündüz. Onlar, Türkiye'nin tek entegre yassı çelik üreticisi Erdemir'in iki yüksek fırını Ayşe ve Zübeyde.
Ama Ayşe ve Zübeyde bugünlerde endişeli. Malum, Erdemir özelleştirilecek. Özelleştirme İdaresi'ne ait yüzde 46.12'lik ve Kalkınma Bankası'nın elindeki yüzde 3.81'lik, yani toplam yüzde 49.93'lük hissenin blok satılması planlanıyor.

Yabancı tedirginliği
Bugüne kadar Erdemir'e talip olduğunu açıklayan yatırımcıların tümü yabancı. Türkiye'nin tek entegre yassı çelik tesisinin yabancı bir şirkete satılması olasılığı, en çok Erdemir işçisini, yöre insanını düşündürüyor. Yabancı şirketlerin, ellerindeki slab (çelik kütüğü) stokunu Erdemir'de yassı çeliğe çevirmeyi düşünebileceklerini, bu durumda fabrikadaki pek çok bölümün atıl kalacağını ve işçilerin çoğunluğunun işini kaybedeceğini savunuyorlar.
Türkiye'nin yassı çelik ihtiyacı her geçen gün artıyor. Erdemir, yılda 3.6 milyon tonluk üretimiyle bu ihtiyacın sadece yarısını karşılayabiliyor.
İhtiyacın diğer yarısı için her yıl 3 milyar dolarlık ithalat yapılıyor. Erdemir'in yaptığı yatırımlarla -ki burada en önemli plan İsdemir tesislerinin de yassı mamul üretimine başlaması- ithalatın azalması hedefleniyor. Uzmanların bir diğer çekincesi burada ortaya çıkıyor: Ya Erdemir'i alan yabancı, gerekli yatırımları yapmaz da yurtdışındaki tesislerinde ürettiği çeliği Türkiye pazarında satarsa...
Diğer taraftan Erdemir, ürün çeşitliliği olan bir şirket. En son üretmeye başladığı ürünler arasında savunma sanayinde kullanılan zırhlı çelik ve gemi sacı da var. Erdemir gemi sacı ürettiği için Ereğli'de pek çok tersane yatırımı başlamış. Erdemir'i alacak yatırımcının, ürün çeşitliliğini azaltması olasılığı da bu sektörlerin endişesini oluşturuyor.

Fiyat tartışması
Sesler en çok fiyat konusu açıldığında yükseliyor: Erdemir'in yüzde 49'u için konuşulan bedel 1-1.5 milyar dolar. Bu fiyatı düşük bulanlar, 1 ton sıvı çelik üretmek için 2 milyon dolarlık yatırım gerektiğine göre, 3.6 milyon ton kapasiteli Erdemir'in yeniden kurulması için 7-8 milyar dolar gerekiyor.
Türkiye'nin önde gelen ekonomistleri, hatta özelleştirmenin en ateşli savunucuları bile Erdemir satılırken iyi düşünülmesi, mümkünse yerli yatırımcıya satılması gerektiği görüşünde birleşiyor.

Ereğli'de tek konu var
40 yıldır Erdemir'le bütünleşmiş, 40 yıl önce küçük bir balıkçı kasabasıyken Erdemir'le büyümüş, bugün 85 bin kişilik modern bir kent olan Ereğli'de de tek konu özelleştirme. Erdemir'in 7 bin 500 işçisi bulunuyor. Müteahhit firmalarda 1.500 - 2 bin kişi çalışıyor. Bunun dışında Ereğli'de 400'ün üzerinde sac tüccarı, Erdemir'den aldığı ürünü işleyen tersaneler, çelik kesme tesisleri var. Özelleştirme en başta bu kesimi ilgilendiriyor.
Erdemir'de örgütlü Türk Metal Sendikası'nın girişimiyle, ANAP'lı ilçe belediyesinin, CHP'nin, DSP'nin ve pek çok sivil toplum kuruluşunun katılımıyla bir kent konseyi kurulmuş. Türk Metal Ereğli Şube Başkanı İlhami Erdoğ, yaklaşık altı aydır fabrikanın içinde işçilerle birebir görüşerek, "Satıştan sonra olacakları" anlattıklarını söylüyor. Uydudan yayın yapan Avrasya TV ile Ereğli'deki yerel radyo TV'lerden yaptıkları canlı yayınlarda, "Erdemir'in satışının sakıncalarını dile getirdiklerini" belirtiyor.
Konseyde sadece iktidar partisi AKP yok. Ama AKP Ereğli İlçe Başkanı Mustafa Demiray'ın da Erdemir'in özelleştirilmesiyle ilgili temkinli konuştuğu dikkat çekiyor:
"Erdemir özelleştirilmeli ama istihdam ve yatırımlar garantiye alınmalı. Borsa değerinin çok üzerinde bir rakama ve yerli sermayeye satılmalı."
Erdemir'in özelleştirilmesine taraftar olanlar ise, hem yabancı sermayenin girmesinin önemi üzerinde duruyorlar, hem de fabrikanın, özelleştirme ile birlikte, teknoloji gibi alanlarda yeni yatırımlara daha kolay kaynak bulabileceğini belirtiyorlar.

Erdemir'in yanında bunlar da satılıyor

İsdemir: Türkiye'nin en büyük entegre demir çelik tesislerinden. 6 bin çalışanı var. Uzun çelik üreten İsdemir'in yüzde 89'u, üretimini yassıya çevirecek yatırımın yapılması koşuluyla Erdemir'in oldu. 2007'de yatırımların tamamlanıp yılda 3 milyon tonluk kapasiteye ulaşması hedefleniyor.
Erdemir-Maden:Sivas Divriği'deki demir madeni tesislerini işletiyor ve Türkiye'deki demir cevheri arama ruhsatlarının yarısını elinde bulunduruyor. Yaklaşık 400 çalışanı var.
Erdemir-Romanya: Erdemir'in Romanya'da özelleştirmeden aldığı bu tesis, motor ve transformatör sanayinin ana girdilerinden olan silisyumlu yassı çelik ürünlerini üretiyor. Çalışan sayısı 376.
Çelbor: Kırıkkale'de yer alan şirket, savunma sanayinin kullandığı dikişsiz boruları üretiyor. Bu şirkette 100 kişi çalışıyor.
Çelik Servis Merkezi: Gebze'de kurulu bu merkezin amacı müşterilere ihtiyaçları olan ürünleri, istedikleri özelliklerde ulaştırmak. Bu merkezin yeni satın alınan Yarımca Porselen arazisine taşınması planlanıyor.
Erenco: Demir - Çelik sektöründe, mühendislik, yönetim ve danışmanlık hizmetleri veren şirket, Erdemir Grubu'nun yatırımlarını planlayıp projelendiriyor. Bu şirkette konusunda en iyi derecede yetişmiş 210 kişi çalışıyor.
Erdemir'in ayrıca biri Karadeniz'in, diğeri de Akdeniz'in en büyük limanları arasında yer alan iki limanı bulunuyor.


Kimler Erdemir'in peşinde?


Mittal:
Dünyanın en büyük çelik üreticisi olan Hint şirketi Mittal'in kapasitesi 70 milyon tona yakın. Erdemir'in 1993 ve 1998'deki özelleştirme ihalelerine de katılan Mittal, geçtiğimiz günlerde İş Bankası'nın iştiraki olan İzmir Demir Çelik'i satın aldı.

Arcelor:
Fransız Usino, Lüksemburglu Arbed ve İspanyol Aceralia'nın 2002'de birleşerek kurdukları Arcelor, dünya çelik piyasasının ikinci büyük oyuncusu. Yılda 42.8 milyon ton çelik üretiyor. Arcelor, talip olduğu Erdemir'le aslında eski arkadaş! Arcelor'un iştiraki Arcelor Packaging ile Erdemir yüzde 50'şer payla ortak kurdukları Sollac'ta ambalaj çeliği üretiyorlar.

Corus:
Corus, bir İngiliz - Hollanda ortaklığı. 19 milyon tonluk kapasitesiyle dünyanın en büyük yedinci çelik üreticisi olan Corus, büyümek için satın alacak şirket arıyor. Bu kapsamda Erdemir'e olan ilgisini her fırsatta dile getiren Corus, Türklere yakınlığını, Londra'daki Türkler sergisine sponsor olarak da gösterdi!

US Steel:
Kuruluşu 100 yıl önceye dayanan US Steel, adından da anlaşılabileceği gibi bir Amerikan şirketi. 18 milyon tonluk üretim kapasitesiyle dünyanın sekizinci büyük çelik üreticisi olan US Steel, son dönemde özellikle Doğu Avrupa'daki özelleştirmelerden aldığı tesislerle gündeme geldi.


EKONOMİSTLER NE DİYOR?


Güngör Uras / Milliyet Gazetesi Yazarı
'Yabancıya satmayalım'

Kamunun Ereğli'deki hisselerini satması normal. Ama bu hisseleri yabancıya satmak normal değil. Ereğli'deki kamu hisselerini 1-2 milyar dolara yabancıya satmak çok yanlış. Bu para Türkiye'nin bir yıllık yassı mamul ithalatı için ödediği dövizden az. Türkiye'ye yılda 3 milyar dolarlık yassı mamul satan yabancı üreticiler pazarı kaybetmek istemiyor. Ereğli'nin büyümesini istemiyor. Türkiye'de Ereğli'deki kamu hisselerini satın alabilecek güçte sermaye grupları var. Başbakanımız önde gelen sermaye gruplarını davet edebilir, onlara Ereğli'deki kamu hisselerini almalarının yararlarını anlatabilir. Bu konuda inada gerek yok. Bu tesis yabancılara gitmesin.


Prof. Dr. Erdoğan Alkin / İst. Tic. Üni. Ticari Bil. Fak. Öğr. Üyesi
'Yerli alırsa daha yararlı olur'

Ben özelleştirmeye karşı değilim. Ama konu Erdemir olunca bu konuda süren tartışmaları gözden geçirmek gerektiği de ortada. Erdemir'in yerli yatırımcılara satılması gerektiğini düşünüyorum. Böylesi Türkiye'ye daha yararlı olur. "Stratejik sektör" laflarına inanmam ama Erdemir'i incelediğinizde çok değerli bir kuruluş olduğunu görüyorsunuz. Öte yandan yabancı demir çelik üreticileri son dönemde korkunç bir mücadele içindeler; Çin'in talebinden dolayı çelik fiyatları tırmanışta. Yabancı yatırımcı bu ortamda Erdemir'i satın alırsa nasıl hareket eder, bilemiyoruz. Satış bedeline gelince, bunun piyasada oluşması gerektiği kanaatindeyim.


Doç. Dr. Sadi Uzunoğlu / Trakya Üni. İktisat Fak. Dekan Yrd.
'Çalışanlar yönetsin'

Erdemir, uluslararası piyasalarda çelik fiyatlarının yükselmesi nedeniyle kârlılığını artırmış bir şirket. Yatırımları iyi. Pek çok sektörün hammadde olarak kullandığı yassı çeliği üretiyor. Bu özelleştirmede dikkatli olmak gerekiyor. Bu tip kurumlar yabancı sermayeye satılmamalı. Yerli yatırımcıya satılabilir, halka arz edilebilir ya da çalışanlarına satılabilir. Bütçe açığı dürtüsüyle 1.5 milyar dolar gibi fiyata Erdemir satılırsa yazık olur. Özellikle çalışanların yönetimde söz sahibi olacağı bir modelle Erdemir'in özelleştirilmesi gerekir. Böylece iç piyasanın çelik ihtiyacının karşılanmaması riski ortadan kalkar. Bunun dışında özelleştirmeye karşı değilim.


Uğur Civelek / Radikal Gazetesi Yazarı
'Ereğlili endişesinde haklı'

Erdemir, Türkiye'deki ortalama performansın çok üzerinde bir kurum. Kamuya yük olmuyor, küresel düzeyde rekabet ederek ayakta kalmayı başarıyor, bulunduğu bölgede yaşam kalitesini artırıyor. Bu sayede devlet Ereğli'ye aktardığı kaynağın çok daha fazlasını bu bölgeden vergi olarak tahsil ediyor. Ereğli'de yaşayanlar, Erdemir yabancılara blok olarak satılırsa işçi çıkarılmasından, ücretlerin düşürülmesinden endişe ediyorlar. Bölgedeki gayrimenkullerin değer yitirmesi, esnafın önemli ölçüde kepenk indirmek zorunda kalması, suç oranının artması, istikrarsızlığın gelişmesi gibi faktörler ön plana çıkıyor. Bu endişelere katılmamak mümkün değil.


Selim Somçağ / Ekonomist
'Erdemir satılmamalı'

Türkiye'de bugün boru, gemi inşa, beyaz eşya, otomotiv sanayileri belli bir düzeye geldiyse bunu Erdemir'e borçluyuz. Böyle bir tesisin satılması için hiçbir ekonomik gerekçe bulmak mümkün değildir. Erdemir gibi stratejik ve kârlı bir kuruluş neden Hazine'nin bir haftalık faiz ödemesine denk gelen bir bedele satılmak istenmektedir? Çünkü satışın adresi bellidir: Fransa, Arcelor. AKP, iktidar başarısını "AB sürecine" bağladı. 17 Aralık öncesinde gizli pazarlıklar yapıldı. Bunlardan biri de Erdemir'in Fransız çelik devi Arcelor'a satılmasıhttp:

//www.milliyet.com.tr/2005/05/15/business/axbus01.html

IBM, 456 CEO'ya sordu: Dünyanın geleceğini nasıl görüyorsunuz? Yanıt şöyle:



Dünyanın önde gelen 456 şirketinin CEO'suna göre, global ekonomi yavaşlamadan uzaklaşıyor. Şirketler maliyet kontrolü yerine gelir artırmaya odaklanacak.

Krizler geride kaldı, büyüme sürecindeyiz. Tepki verme hızı yavaşlayan şirketler pazardan hızla silinecek. Jeostratejik ve politik konular, sosyo - ekonomik faktörler, artık çok önemli değil. İşletmeleri en fazla etkileyecek şey yeni teknolojilere adaptasyon olacak. İşletmelerde değişime yönelik 'iç kaynaklı' en önemli engel ise liderlik ve işgücü becerilerindeki sınırlılık
KADİFE ŞAHİN

Teknoloji devi IBM, dünya ekonomisinde, son dört - beş yıldır, özellikle dünyanın en büyük ekonomisi Amerika'dan başlayan ve Avrupa ülkelerinde de etkili olan 'ekonomik yavaşlama'nın nedenlerini araştırdı. The Ekonomist ve Nikkei araştırma şirketi işbirliğiyle yapılan araştırmada dünyanın önde gelen 456 şirketinin CEO ve üst düzey yöneticisi ile görüşülmüş.
Araştırmada elde edilen sonuçlara göre, CEO'lar, ekonomik belirsizliklerin, her zamanki gibi yine olacağını düşünmekle birlikte, hızlı büyüme döneminden sonra gelen 'ekonomik yavaşlama'nın da sona ermekte olduğunu, global ekonominin hızlanacağını ve 'sürdürülebilir büyüme' dönemine girildiğini düşünüyor.
Araştırma sonuçlarına göre, yeni dönemde 'rekabet' çok daha sertleşecek. Bu nedenle pazarda başarı elde etmek için 'çevik ve esnek bir yapı'ya sahip olmak, her zamankinden daha büyük bir önemle şirketlerin gündemine girecek.

Gelir artışına odaklanılacak
Geçtiğimiz dönemde şirketler için 'maliyet kontrolü' çok önemliydi. Ama artık şirketler, gelirlerin nasıl artırılacağına yoğunlaşmak durumunda. Rekabette birincil unsur 'maliyet kontrolü' değil, gelirlerin artırılması olacak.
CEO'ların başka bir saptaması da teknolojik gelişmelerin iş yapma biçimlerine henüz tam olarak giremediği... Henüz bu noktadan bir hayli uzak olunduğunu belirtiyorlar.

Küçükler ihracatla...
IBM'in araştırmasında CEO'lar en fazla 'sürdürülebilir büyüme' üzerinde tahmin yapmakta zorlanmışlar. Dünya pazarlarının artık eskisinden çok daha dinamik olduğunu belirten CEO'lar, şirketlerin kolay kolay kendi iç pazarlarında kalamadığını belirtiyor. CEO'lara göre küçük ülkeyseniz ihracatla açılıyorsunuz, büyükseniz başka ülkelerde operasyonlar yapıyorsunuz.
CEO'ların tahmin yapmakta zorlandığı ikinci konu ise artan rekabet ortamında kimin ne kadar büyüyeceği konusu olmuş. IBM'in araştırma raporuna göre şirketlerin başarılı olması için 'operasyonel etkinlik' çok önemli. İkincisi artık kapalı, tek bir pazarda kalmak mümkün değil. Üçüncü önemli etken, firmaların değişime sürekli hazır halde olmaları gerekiyor. Bu değişimi yapmanın en önemli zorluklarından birisi de teknolojideki hızlı değişime ayak uydurmak. Şirketlerin en kritik varlıklarından biri olan insan gücünün de bu değişime çok çabuk adapte olamayacağı düşünülüyor.

'Türkiye çekingen'
IBM'in araştırma raporunu Türkiye açısından yorumlayan IBM Türkiye Genel Müdürü Hüseyin Kızıltan, dünyada şirketlerin teknolojik gelişmelere ayak uydurma sorununun Türkiye için de geçerli olduğunu belirtiyor.
'İş'te, teknolojik gelişmelerden yeterince yararlanılmadığı görüşünün raporda ağırlıkla yer aldığını belirten Kızıltan, "Bu, Türk şirketleri için de geçerli. Türkiye dinamik bir ülke ama uzun yıllar enflasyonla yaşamış bir ülke olarak verimlilik ve dünyaya açılma risklerini dağıtıp genişlemeyi bence çok daha yeni denemeye başladı. Çekingen bir şekilde deniyoruz" diyor.
Kızıltan, önümüzdeki beş yıl sonra dünya şirketlerinin öncelikleri konusunda da şunları söylüyor:
"Son zamanlarda ortaya çıkan konular, genellikle maliyetler, toparlanma ve içe önem vermeydi. Bu devam ediyor ama değişim de önemseniyor. Araştırmadan çıkan sonuçlar değişiklik olduğunu ve artık büyümenin, buna karşılık değişimi yönetme riskinin önemli faktörler olduğunu ortaya çıkarıyor.
'Maliyetleri kontrol etmeye çalıştık fakat işin sadece maliyet kontrolü ile devam etmesi mümkün değil. Artık büyüme ve işi büyütme zamanı' diyorlar. Ama bu da bölgelere göre değişiklik gösteriyor. Örneğin Amerika'da, artık maliyetleri ve içeriyi kontrol etmek daha az önemli. Avrupa'da ise hâlâ maliyet kontrolü çok önemli. Çünkü onların krizden etkilenmesi daha yavaş olmuş."


'Krizler geride kaldı büyüme sürecindeyiz'

IBM araştırmasında, 456 CEO, 'bugünkü gelişmeleri nasıl değerlendirdikleri' ve 'üç yıl sonra dünya ekonomisinde neler olacağı'na ilişkin soruları yanıtladı. CEO'ların görüş ve tahminleri şöyle:

  • Dünyada yeniden gelirlerin arttığı bir döneme giriyoruz.
  • Kötü olaylara odaklanıp kalmamak lazım. Şirketler, esnek ve çevik bir yapı kazanmalı.
  • Birincil mesele rekabet. Diğer her şey ikincil önemde.
  • Geçtiğimiz yıllar maliyetlerin nasıl kontrol altına alınacağını öğrendiğimiz yıllardı. Artık sürprizlere daha hazırlıklıyız. Önümüzde gelirlerin nasıl artırılacağı meselesi var.
  • Krizler geride kaldı, büyüme sürecindeyiz
  • Ekonomik belirsizlik her zaman olacak. Asıl sorun teknolojik yenilikleri süreçlere dahil etmek. Henüz bu noktadan çok uzaktayız.
  • Tepki verme hızı yavaşlarsa, pazardan hızla siliniriz.
  • Pazardaki en önemli şey 'farklılık' yaratmak. Bu nedenle bazen ikinci sırada olmak avantaj bile sağlayabilir.
  • Hızla değişen ekonomik koşullarda çalışanlarının uzmanlığı ve becerileri yaşamsal öneme sahip.

    'Jeostratejik - politik konular artık çok önemli değil'

  • CEO'ların yüzde 83'ü 'dışsal güç'ü, 'pazardaki gelişmeler' olarak tanımlıyor.
  • Jeostratejik ve politik konular, sosyo - ekonomik faktörler, önem sıralamasında şaşırtıcı bir şekilde arka sıralarda yer alıyor. (Yüzde 11).
  • Gelecek üç yıl içinde maliyet indirimi konusunda en çok fırsat sağlayacak şeyin 'operasyonel iyileştirmeler' olacağı düşünülüyor. (Yüzde 82).
  • Sabit maliyetleri düşürmek için tali önemde gördükleri bazı işleri dışarıya aktarmanın doğru bir adım olacağına inanıyorlar. (Yüzde 50).
  • Gelirleri artırmak için en fazla önem taşıyan yolun yeni ürünler geliştirmek ve yeni pazarlara ulaşmak olduğunu düşünüyorlar. (Yüzde 66).
  • Çok azı işletmelerinin hızla değişen pazar koşullarına aynı hızla yanıt verecek kapasitede olduğuna inanıyor. (Yüzde 13)
  • Hızlı ürün ve çözüm geliştirmenin ancak müşteri bilgilerine etkin ulaşma ile mümkün olduğunu düşünüyorlar. (Yüzde 62).
  • Gelecek üç yıl içinde işletmeleri en fazla etkileyecek şeyin yeni teknolojilere adaptasyon olduğunu düşünüyorlar. (Yüzde 76)
  • İşletmelerin değişmesinin önündeki en önemli iki engel, ekonomik belirsizlikler (Yüzde 38) ve iş gücünden kaynaklanan kısıtlamalar (Yüzde 36) olduğuna inanıyorlar.
  • İşletmelerinin değişimine yönelik 'iç kaynaklı' en önemli engelin ise liderlik ve işgücü becerilerindeki sınırlılık olduğunu düşünüyorlar. (Yüzde 51)
  • Gelecek üç yıl içinde işletmelerin dönüşümünde çalışanlara ilişkin en önemli konunun eğitim ve yeniden eğitim meselesi olduğuna inanıyorlar. (Yüzde 69)

    http://www.milliyet.com.tr/2005/05/08/business/bus08.html

  • Bu başlık, kolaylıkla anlaşılabileceği gibi 'ikili' bir anlam ifade ediyor. Bir yandan Türkiye'nin 'uçuşa hazır' olduğunu, ancak diğer yandan da bu uçuşun zor geçeceğini, kara bulutların, fırtınaların içinde geçeceğini, belki yolcularını tedirgin edebilecek, birkaç şiddetli türbülans yaşayabileceğini gösteriyor. Türkiye, özellikle ekonomik gelişmeler açısından uçuşa hazır görünüyor. Ekonomik göstergeler oldukça iyi. Büyüme, enflasyon, fiyat istikrarı, yatırımlar açısından gelişmeler umut verici. IMF ile yeni stand - by'da sorun gözükmüyor. Bu yıl yabancı sermayede Cumhuriyet tarihinin en büyük miktarlı girişi gerçekleşiyor. Cari açık, işsizlik gibi birkaç noktada problemler sürmekle birlikte, ekonomi iyi yolda ve üretenin de, tüketenin de güveni pekişiyor
    Ancak, 'dış konjonktür' Türkiye için ciddi türbülanslar yaratma potansiyeli taşıyor. ABD ile ilişkiler, son günlerde düzelme sinyali verse de özellikle Kuzey Irak bağlantılı gelişmelerin her an yeni gerilimler yaratabileceği endişesi yaşanıyor. AB ile ilişkiler, 17 Aralık sonrasında gerilim dozu zaman zaman yükselen, iki tarafın da motivasyon kaybettiği izlenimi veriyor. Türkiye, KKTC'nin geleceğini tayin edecek gelişmeler konusunda karar noktasında. Bu, iç politikada da gerilim yaratıyor. 'Ermeni sorunu' şimdiye kadar hiç olmadığı kadar büyük bir yoğunlukta, Türkiye'nin gündemine oturmuş bulunuyor. Ekonomi açısından da dış konjonktür temel risk kaynağı olmaya devam ediyor. Petrol fiyatları ve ABD ekonomisi kaynaklı gelişmeler ciddi sorunlar yaratabilir


    Sorunlarımız şansımız olabilir

    2004'te yaşanan hızlı büyüme, düşük enflasyon ve borç dinamiklerindeki iyileşmede, dış konjonktür ve güçlenen AB çıpasının önemli katkısı oldu. Ancak bunların bedeli de artan dış açık ve rekabet baskısı ile buna bağlı olarak kısıtlanan istihdam yaratma gücü olmuş. Ancak dış konjonktür nisandan itibaren bozuldu


    FAİK ÖZTRAK

    Bu yılın ilk çeyreğine ilişkin bir değerlendirme yaparken 2004'ün ekonomik verilerinin de bu dönemde kesinleşmesi nedeniyle hem geçtiğimiz yılın tamamını hem de ilk üç aydaki gelişmeleri birlikte ele alacağız.
    2004'te Türk ekonomisi yüzde 9.9'la 1966 yılından bu yana en yüksek büyüme hızına ulaştı. Büyümenin üçer aylık dönemler itibariyle gelişimine baktığımızda ekonomik aktivitenin yılın ikinci yarısında hız kesmeye başladığı dikkati çekiyor.
    2004'te büyümenin büyük ölçüde iç talebe dayalı olduğu görülüyor. İkinci yarıda iç talep artış hızı da düşüyor ama büyümenin üstünde kalmaya devam ediyor. Bir diğer önemli nokta da iç talebin tamamen özel kesimin tüketim ve yatırım talebindeki artıştan kaynaklanıyor olması.
    Bu artışın nedenlerine geçmeden önce istatistiklerle ilgili bir hususa değinmek istiyorum. 2004 yılının sonunda ilk üç çeyrek için daha önce yayımlanan büyüme istatistiklerinde yapılan revizyon da herhalde bir rekor oldu. Yılın tamamında kaydedilen yüzde 9.9'u bu revizyondan kaynaklanıyor. Özellikle tarım ve inşaat sektörlerinde yapılan geriye doğru revizyonlar dikkati çekiyor. Bunun bir metodoloji değişikliğinden kaynaklanabileceği akla geliyor.
    İç talep artışının arkasındaki nedenlere baktığımızda ise bunun büyük ölçüde özel kesimin tasarruflarını azaltmasından kaynaklandığını görüyoruz. Nitekim özel kesimin tasarruflarının GSMH'ye oranı bir yılda 3 puan gerileyerek son yılların en düşük seviyesine inmiş.
    Özel tüketim talebine de baktığımızda dayanıklı tüketim mallarına olan talebin başı çektiği görülüyor. Bu durum artan güven ortamıyla birlikte krizde ertelenmiş talebin 2004'te süratle geri geldiğini gösteriyor. Ancak ikinci yarıdaki yavaşlama da bunun sürekli bir gelişme olmadığını ortaya koyuyor.
    İstihdamla ilgili gelişmelere baktığımızda ise 2003 yılında belirginleşen istihdam yaratmayan büyüme sürecinin 2004'te de sürdüğü görülüyor. Özellikle istihdam hacmi ile hasıla arasındaki fark 2004'te daha da artıyor. Dolar cinsinden birim ücret seviyeleri ile birlikte değerlendirdiğimizde TL'nin hızlı değer kazanımının artırdığı döviz cinsinden işgücü maliyetlerinin işletmeleri emekten tasarrufa zorladığı anlaşılıyor.

    İthalat artışı sürüyor
    2005 yılının ilk üç ayındaki aylık sanayi üretimi rakamları artış hızındaki yavaşlamanın ocakta da sürdüğünü ancak şubatta üretimde yeniden bir hızlanma olduğunu ortaya koyuyor. Bunun ne ölçüde kalıcı olduğunu anlamak için daha sonraki aylık eğilimleri görmek gerekiyor
    Yılın ikinci yarısında büyüme hızındaki düşüşe rağmen ithalatın hız kesmediği dikkati çekiyor. Aynı eğilimin bu yılın ilk üç ayında da devam ettiğini görüyoruz. 12 aylık ithalat Mart ayında 102 milyar doları aşıyor.
    Aynı dönemlerde ihracatın da arttığını görüyoruz ama bu dış ticaret açığındaki artışı telafi edemiyor. Geçen yılın Mart ayında 25,5 milyar dolar olan 12 aylık dış ticaret açığı 35,5 milyar dolara ulaştı.
    Buna bağlı olarak cari açık da hızla artıyor. Ancak Dünyada yaşanan olumlu konjonktürün etkisiyle net dış finansman cari açığın oldukça üstünde seyrediyor. Bunun yol açtığı döviz arzının yüksekliği de cari açığın artmasına rağmen TL nin yabancı paralar karşısında değer kaybetmemesine hatta son bir iki ayda değer kazanmasına da yol açıyor.
    2004 yılında elde edilen bir diğer başarı da hızlı büyümeye rağmen 12 aylık enflasyonun TÜFE bazında uzun bir dönemden sonra ilk defa yüzde 10 un altına inmesi oldu. Bu yılın ilk üç ayında özellikle tüketici fiyatları 12 aylık hedef olan yüzde 8 in altına geriledi. Ancak özellikle uluslararası petrol fiyatlarındaki artışın içeriye yansımasıyla Mart ayında ÜFE artış hızının yeniden yükseldiği, çekirdek enflasyonun göstergelerinden olan özel kapsamlı TÜFE endeksinin G kategorisindeki artışta TÜFE ye paralel bir gerileme olmaması da dikkati çekiyor. Ancak 2003 yılını baz alan yeni fiyat endeksleri enflasyondaki asıl hızlı düşüşün de 2003 yılında gerçekleştiğini gösteriyor.
    Kamunun net borç stokunun GSMH ya oranındaki düşüşün enflasyondaki gerilemeye rağmen 2004 yılında da sürdüğünü görüyoruz. Burada mali disiplin, reel faizlerdeki düşme ve yüksek büyüme yanında TL nin de değer kazanmasının önemli rolü olduğu görülüyor. Kur 2002 sonundaki nominal seviyesini korusa dahi net borcun GSMH ya oranı 3,8 puan daha yüksek oluyor.

    Bono iştahı sürüyor
    Bu yılın ilk üç ayında hazine nakit açığına baktığımızda özellikle faiz ödemelerindeki azalışa bağlı olarak nakit açığının nominal olarak geçen yılın altına gerilediğini görüyoruz. Buna karşılık hem gelirlerdeki hem de faiz dışı giderlerdeki artışlar enflasyonun oldukça üstünde. Ayrıca faiz dışı giderlerin artış hızı gelirlerin üstünde gerçekleşmiş.
    Nakit açığındaki gerilemeye rağmen özellikle dış borçlanmanın etkisiyle hazine geçen yılın üstünde borçlanarak ilk üç ayda 4 milyar YTL rezerv artırarak dış piyasalardaki kırılganlığa karşı bir emniyet kuşağı oluşturmuş. Buna yılın ilk üç ayında özelleştirme idaresinin Hazineye transfer ettiği 600 milyon YTL tutarında gelir de katkı yapmış.
    Ancak kurdaki gelişmeye bağlı olarak dış borç kullanımındaki artış aynı dönemde YTL cinsinden dış borç stokuna yansımamış. Bu dönemde konsolide bütçenin borç stokundaki artışın tamamına yakın bölümü piyasaya olan iç borç stokundaki artıştan kaynaklanmış. Geçtiğimiz yılda artışın tamamı piyasaya olan borç stokundaki artıştan geliyor Sonuçta son 15 ayda piyasaya olan iç borç yaklaşık 50 milyar YTL veya yüzde 50 artmış. Bu gelişmede yabancıların TL cinsinden Hazine kağıtlarına olan iştahı önemli rol oynuyor.

    Dış konjonktür değişiyor
    Sonuç olarak 2004'te yaşanan hızlı büyüme, düşük enflasyon ve iyileşen borç dinamiklerine, olumlu dış konjonktür ve güçlenen AB çapası önemli katkıda bulunmuş. Ama bunların bedeli de artan dış açık ve rekabet baskısı ile buna bağlı olarak kısıtlanan istihdam yaratma gücü olmuş. Bu eğilim yılın ilk üç ayında da devam etmiş. Ancak nisandan itibaren hem uluslararası konjonktür bozuluyor hem de AB çapası zayıflıyor. Dış konjonktürün etkisiyle farklı bir döneme giriyoruz. Bunun yol açtığı gelişmelere gerekçe aramak yerine veri kabul edip daralan oyun alanında daha güçlü stratejileri üretebilirsek geçmişte olduğu gibi, sorun sandığımız gelişmelerin, aslında şansımız olduğunu görebiliriz.


    'Türkiye taktik değil stratejik hareketler yapmalı'


    Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen, Türkiye'nin dış ticaret stratejisini anlatırken 2050'li yıllara uzanan projeksiyonları aktardı. Osmanlı İmparatorluğu'nun coğrafi mirasına vurgu yapan Tüzmen, "Biz de taktik değil stratejik hareketler yapmak zorunda olan bir ülkeyiz" diye konuştu. Tüzmen'in sorularımıza yanıtları şöyle:

    Ticari binek araçların özel tüketim vergisindeki (ÖTV) artışta rolünüz nedir?
    Maliye Bakanlığı bu konuda bize defalarca yazılar yazdı. Müfettişlerin yaptığı soruşturmalarda hep şu çıkıyordu: Dışardan gelen ticari araçlar ticari araç kaydıyla gümrüğe giriyor ama içeride arkasına 3 tane koltuk konularak binek araca çevriliyordu. Binek araçlarda yaklaşık yüzde 37 olan ÖTV oranı ticari araçta yüzde 7 olduğu için, her durumu kendine yontmakta erdemli davranan insanlarımız bu yola daha fazla tevessül eder hale geldi. Bu durum Dünya Gümrük Örgütü'ne sorulduğunda tarife değişikliğine gidilmesi kararı alındı.

    Size göre otomotiv sektörü şikayetlerinde haklı mı?
    Kendi açılarından haklılar. Çünkü Türkiye'de otomotiv sanayini belli bir ölçeğe gelene kadar desteklememiz gerekiyor. Vergi rejimi eleştirisi yapmak bana düşmez ama ben açıkçası ihracatçı sektörlerin üzerindeki vergi yükünün ölçeğe ulaşılana kadar azaltılmasını düşünüyorum.

    Döviz kurunun düşük, Türk Lirası'nın ise değerli "tutulduğuna" ilişkin eleştirinizi muhafaza ediyor musunuz?
    Tezimi halen koruyorum. Türkiye tarihinde ilk defa cari işlemler fazlası verme imkânını yakalmışken bu fırsatı kaçırdı. Dolar kuru bin 600 Yeni Türk Lirası seviyesinde olsaydı 2004 yılında ihracatımız 75, ithalatımız da yaklaşık 80 milyar dolar olacaktı.

    Yurtiçi piyasa Çin mallarının istilasından çok şikayetçi. Ne tür tedbirler alınabilir?
    Biz markalaşma kavramını öne çıkardık. Moda enstitüsü açmamızın Turquality projesini ortaya koymamazın nedeni budur. Yoksa Uzakdoğu'yla, Çin'le rekabet edemeyiz. Yapmamız gereken yüksek fiyatlı ve sofistike yapıda Avrupa tüketici tercihine uygun malları ihraç etmektir.

    Dış politikada ABD'nin eksen olduğunun vurgulanması, dış ticaret stratejisi bakımından ne ifade ediyor?
    Türkiye'nin ABD ile müttefik konumu senelerce devam edecek. Dünya eksen değiştirecek durumda değil. Çin, Hindistan ve belki Rusya'nın 2050'li yıllarda daha fazla rol üstleneceğini öngörüyoruz. AB'nin falına bakmak içinse önce 29 Mayıs'ta Fransa'daki Avrupa Anayasası oylamasının sonucunu görmemiz lazım. Sonuçta duygularımızla değil aklımızla hareket etmemiz lazım.

    Yarının akıllı dış ticaret politikası nedir?
    Biz de taktik değil stratejik hareketler yapmak zorunda olan bir ülkeyiz.
    Osmanlı'nın bıraktığı vakumun içi hiçbir zaman doldurulamamıştır. Türkiye kafkaslarda, balkanlarda, ortadoğuda farklı kültürlerle farklı dinlerle, farklı dillerle beraber yaşamayı becerebilen coğrafyanın adıdır. Genlerimizde bu beceri vardır.


    Sanayi 'dört risk'le mücadele edecek

    2005 sanayi üretimi hedefi yüzde 6.5'lik artış! Bunun gerçekleşmesi açısından dört risk unusuru var: Maliyet artışları, Tüketici talebindeki gerileme, ödeme - tahsilat sistemindeki tıkanma belirtileri ve son anketlerde ortaya çıkan moral kaybı...


    TARIK

    Geçen yıl sanayi üretimi yüzde 9.8, imalat sanayi yüzde 10.4 büyüdü. Bu performansıyla yüzde 9.9'luk 2004 büyümesine hizmetler sektörüyle birlikte en önemli katkıyı yaptı. Bu yıl özellikle artan cari açığı frenlemek için alınan ve alınacak tedbirler, reel ücretlerin baskılanmaya devam edilecek olması, talep yönünden büyümenin baskılanacağını gösteriyor. Hükümetin yüzde 5'lik büyüme hedefi aşılsa da rakamın 2004'ün epeyce altında kalması bekleniyor. Katılım Öncesi Ekonomik Program'da sanayi üretiminin yüzde 6.5 artması öngörülüyor.
    2005'e 2004 yılı düzeylerine yakın kapasite kullanım oranlarıyla girildi. Ancak mevsimsel düzeltilmiş kapasite kullanım oranları martta geçen yılın altında seyredildiğini gösteriyor. Kapasitelerdeki düşüş kamudan kaynaklanıyor görünse de birçok sektöre girdi veren kimyasal madde imalatında ciddi kapasite daralması var. Yatırım eğilimini yansıtan makine teçhizat üretiminde de benzer düşüş gözleniyor. Martta sektörün kapasite kullanım oranı yüzde 92'den yüzde 74'e kadar düştü. Tekstilde üretim endeksi son üç yılın en düşük seviyelerinde.

    Yabancı tetikleyebilir
    Gelecek için olumlu konuşulabilecek sektörler ise otomotiv ve ana metal sanayi. Dünya metal fiyatlarının yükselişi, ana metal sektöründe kapasitelerin yükselmesini sağlıyor. İhracat dayalı büyüyen taşıt araçları sektöründe ise kapasiteler yanında üretim endeksi de geçen yılki seviyelerin de olmasa da yüksek seyrini koruyor. Ancak ticari araçlarda ÖTV'nin 6 kat artırılacak olmasına ilişkin düzenleme hazirana ertelenmesine karşın sektörün önünde aşılması gereken önemli bir sorun olarak duruyor. Sanayiyi tetikleyecek gelişmeler ise özelleştirme ve gelecek doğrudan yabancı yatırımlar olarak görünüyor.
    Sanayi üretiminin önündeki bazı önemli riskler bulunuyor.

    Yükselen maliyetler
    Risklerden biri maliyet artışları. Hammadde fiyatları son iki yıldır hızla yükseliyor. En önemli maliyet kalemlerinden biri olan petrol fiyatı rekorlar kırıyor. Metal, endüstriyel ürün fiyat endeksleri de son üç yılın en yüksek düzeylerinde. Tahminler fiyatların kısa vadede düşmesinin mümkün olmadığı yönünde.

    İç talepte yavaşlama
    Sanayi üretimi için bir diğer sıkıntı talep cephesinden geliyor. 2003 sonu - 2004 ilk yarıda dayanıklı tüketim malı talebi patlamıştı. Bu yarı dayanıklı ve dayanıksız mal talebine yansımadı. ÖTV artışı, hurda indiriminin kaldırılması, dayanıklı tüketim malı talebinde gerilemeye neden oldu. Kredi kartı harcama endeksi de yılın ilk iki ayında harcamaların düşüş eğilimine girdiğini gösteriyor.
    Merkez Bankası, verimlilik artışının büyümeye katkısının azalacağını ve reel ücretlerin de hızla artmasının enflasyon hedefleri konusunda risk olacağı konusunda uyarıyor.
    Öte yandan Merkez Bankası'nın yaptığı iktisadi yönelim anketinin sonuncusu sanayicilerin bazı konularda karamsarlığının arttığını gösteriyor. Sanayiciler, iç talebe ilişkin alınan siparişlerin bir miktar kötüleştiğini, gelecek üç aya ilişkin ihracat beklentilerinin hafif zayıfladığını, gelecek 1 yılda yapmayı düşündüğü yatırım harcamasını azalttığı görülüyor.

    Tahsilat gecikmeleri
    Bu arada ekonomide hem tüketici hem de üreciti cephesinde tahsilatlarda gecikmelerin artıyor.
    Merkez Bankası verilerine göre borcunu ödemeyen ya da gecikmeli ödeyenlerin sayısı Aralık 2004'te 19 bin 699 kişiyken şubatta 19 bin 894 kişi oldu. Karşılıksız çek sayısı da 2001'den sonraki en yüksek düzeylere ulaştı.

    Anketler, enflasyonda 'Evet, hedefi tutar' diyor

    Beklenti anketleri, gerçekleşen rakamlar, hükümetin bu yıl için belirlediği yüzde 8'lik enflasyon hedefinin büyük olasılıkla tutacağını gösteriyor. Petrol fiyatları, metal ve diğer hammadde fiyatlarındaki yükseliş önemli bir risk olarak gözüküyor

    Bu yıl için öngörülen yüzde 8 enflasyon hedefi konusunda ciddi bir şüphe gözükmüyor. Merkez Bankası'nın nisanda düzenlediği beklenti anketinde 'yıl sonunda enflasyon ne olur' sorusuna verilen yanıtların ortalaması yüzde 7.5'e geriledi. Yönelim anketlerinde de enflasyon konusunda iyimserlik devam ederken analistler iç talepte canlanmayla birlikte bir miktar hareketlenme bekliyorlar.
    DİE, baz yılını 1994'ten 2003'e çekmesiyle birlikte kurlar ve hammadde fiyatlarındaki değişime daha fazla tepki vermeye başlayan enflasyon yine de düşüş eğilimini koruyor. Son açıklanan enflasyon oranları tüketici fiyatlarında (TÜFE) yüzde 7.94 gerçekleşerek yıl sonu hedefinin altına düştü. Ancak üretici fiyatlarında (ÜFE) enflasyon yüzde 11.33 oldu. TÜFE ile ÜFE arasındaki makas açılırken Merkez Bankası her fırsatta resmi hedefin TÜFE olduğunu belirterek ÜFE'nin hedef olarak dikkate alınmaması uyarısında bulunuyor.
    Çin'in demir - çelik üretiminin önemli bir kısmını çekmesi metal, enerji talebinin artması, petrol fiyatlarında önemli bir sıçrama yarattı. IMF'nin düzenli açıkladığı enerji ve endüstriyel ürün fiyat endeksleri yılın ilk çeyreğinde son yılların en yüksek değerlerine ulaştı. 1995 yılı 100 kabul edilen enerji fiyatlarında endeks değeri şubata göre yüzde 13, 2004 sonuna göre yüzde 26, 2003'e göre yüzde 71 arttı. Endüstriyel ürün fiyatları ise 2004 sonunda 102.5 olurken mart sonu itibariyle değer 117.3 oldu. Metal fiyat endeksinde de benzer bir eğilim yaşanıyor.
    Hammadde fiyatlarındaki artış ÜFE'nin de yükselmesinin en önemli nedeni olarak görünüyor. Kısa vadede petrol fiyatlarının düşmeyeceği hatta orta vadede bugün için 50 - 55 dolar olan fiyatların 100 doları aşabileceğine ilişkin tahminler, maliyet enflasyonu konusundaki uyarıların ne kadar doğru olduğunu gösteriyor.
    Yeni enflasyon endekslerinin kurlara daha duyarlı hale gelmesi önümüzdeki dönemde daha fazla iniş çıkışlı bir seyir izleneceğini gösteriyor.

    Merkez uyarıyor
    2001 krizinden sonra hızla gerileyen reel ücretlerin üzerinde baskının yılın ikinci yarısından itibaren daha da azalması ve büyümeye daha az katkı yapması bekleniyor. Merkez Bankası refah artışıyla birlikte yarı dayanıklı ve dayanıksız mal tüketimini artırabilecek bu gelişmenin enflasyonla mücadelede sıkıntı yaratabileceği endişesini taşıyor. Bu nedenle her fırsatta "iç talep artışı kontrollü olmalı" diyerek hükümeti ve özel sektörü uyarıyor.
    Hizmet fiyatlarındaki katılık sorunu da sürüyor. Özellikle sağlık, lokanta ve kira fiyatlarında geçmişe dönük endeksleme alışkanlığı devam ediyor. Yılın ilk çeyreğinde hizmet fiyatlarının yüzde 1.4 artarken mal fiyatlarının yüzde 0.4 azalması bunun en önemli göstergesi.


    İthalat artışına yeni önlemler gerekebilir

    Dış ticarette, 'son revizyona' göre açık 34.3 milyar dolar oldu. Bu yılın ilk çeyreğine ilişkin göstergeler, açığın azalmak yerine arttığını gösteriyor


    TARIK YILMAZ

    Öncü göstergeler yıllık dış ticaret açığının ilk çeyrek sonunda 35.5 - 36 milyar dolar arasında bir noktaya ulaşacağını gösteriyor. Geçen yıl rekorlar kıran ihracat DİE'nin durmaksızın süren revizyonlarıyla 63.1 milyar, ithalat ise 97.4 milyar dolar olarak açıklandı. Açık ise 34.3 milyar dolar oldu. 2003 yılına göre ihracat yüzde 33 artarken ithalat yüzde 40 yükseldi.
    Hükümet 2005 için daha iyimser bir tablo çiziyor. İhracat artış hızı yüzde 15, ithalat artış hızı ise yüzde 9 olarak öngörülüyor. Ancak ilk çeyrekteki gerçekleşmeler ihracat artış hızının geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 24, ithalatta ise yüzde 20 - 22 arasında olduğunu gösteriyor.
    Rakamsal olarak ithalatın 104 milyar dolar ihracatın da 71 milyar dolara ulaşacağını öngören hükümetin bu tahminleri özellikle ithalat cephesinde tutmayacak görünüyor. Cari açık tahminlerini de etkileyecek olan bu gelişme Türkiye'nin dış ticaret açığını daha yüksek seviyelere çekecek.
    İthalatın artış hızında geçen yıla göre daha düşük bir seyir yakalansa da şubat ve martta 10 milyar doları aşacak olması endişeleri artırıyor. Hükümetin bazı lüks mallarda ÖTV oranını artırmasıyla birlikte ithal edilen mallarda (özellikle cep telefonu) bir daralma bekleniyor. Ancak bu toplam ithalatta ciddi bir düşüşe yalaçacak büyüklük oluşturmuyor. Önümüzdeki dönemde ithalat hızını yavaşlatmak için yeni önlemler alınmasını gerektirebilir.

    Çin baskısı
    2005 başında tekstilde kotaların kalkmasıyla birlikte Çin'in dünyanın en önemli iki pazarı olan AB ve ABD'ye yaptığı agresif saldırı Türk tekstil sektörünü de önümüzdeki aylarda ciddi etkileyecek.
    Henüz rakamlara yansımayan bu tehlikenin yılın ikinci çeyreğinden itibaren tekstil ve konfeksiyon ihracatını yaralaması bekleniyor.
    Çin, Hindistan başta olmak üzere Asya ülkelerinin otomotiv sektöründe giderek güçlenmesi bu alandaki rekabetin önümüzdeki dönemlerde keskinleşeceğini aynı zamanda kâr oranlarının düşeceğini gösteriyor.



    Dünya ticaretinde yavaşlama yok


    Dünya Ticaret Örgütü verilerine göre 2004 yılında dünya
    ticareti yüzde 9 büyüdü. Türkiye 97 milyar dolar ithalatıyla tüm ülkeler arasında en yüksek ithalat yapan 22. ülke oldu. Örgüt, dünya ticaretinde bu yıl bir yavaşlama bekliyor ve oranın yüzde 6.5'e gerileyeceğini öngörüyor. Ancak navlun maliyetlerini yansıtan ve dünya ticaretindeki eğilimleri göstermesi açısından bir
    endikatör olarak kullanılan Baltic Dry Endeksi (BDI) 2003 yılı sonunda başladığı yükselişine devam ediyor. 1999 - 2003 arasında 2000'li seviyelerde dolaşan endeks değeri, 2003 yılında 5.600 seviyelerine kadar yükseldi ardından keskin bir zig zag yaptıktan sonra tekrar yükselişe geçti. 2005 başıyla birlikte tekrar düşüşe geçmesine karşın mart ve nisanda tekrar toparlandı. Endeks nisanda ortalama 4700 endeks değeri ile ticarette henüz
    derin bir yavaşlama yaşanmadığını gösterdi.

    http://www.milliyet.com.tr/2005/05/01/business/index.html

    MÜSİAD, geçtiğimiz günlerde genel kurulunu yaptı. Dernekte başkan değişmedi ama yönetimde önemli değişiklikler oldu. Acaba dernekteki değişim bununla sınırlı mı?.. Yeni yönetim kurulu üyeleriyle tek tek konuşup, 'tarzı - ı hayatlarını' sorduk

    EYLEM TÜRK

    "1990'dan bu yana Türk iş hayatının içinde olan Müstakil Sanayiciler ve İşadamları Derneği (MÜSİAD), geçtiğimiz hafta yaptığı genel kurulda 15 yılını, T ile başlayan 15 kavramla (Tevhid, tefekkür, tertip, terakki, teşebbüs, takım, tahayyül, tasavvur, tedbir, tasarruf, temkin, tarih, töre, tevazu ve takva) özetleyen bir sinevizyon filmi hazırlatmıştı. Genel kurulda yeni yönetimini de belirleyen MÜSİAD'ın 16'ncı T'si 'Tahavvül' (değişme) olabilir mi diye bir araştırma yaptık ve ortaya ilginç sonuçlar çıktı.
    'Muhafazakar - dindar' bir portre çizen MÜSİAD'ın yeni yönetim kurulu üyeleriyle tek tek konuşup, 'tarzı -ı hayatlarını' sorduk. Yanıtları, aynı zamanda AK Parti tabanının değişen -moda deyimle life style'ı (yaşam stili) hakkında da önemli ipuçları verdi. Gördük ki üye sayısı 2 bin 300'e ulaşan dernekte yönetim yapısı geleneksel özelliğini koruyor. Ancak iş ve özel hayatlarda değişimin izlerine rastlamak mümkün. Çoğunluğun restoran tercihi, yine 'içkisiz' hizmetiyle ünlenen Ziya Şark Sofrası veya Hacı Abdullah'tı. Ancak, 'içkili restoranlardan uzak dururum' gibi geleneksel anlayışın aksine, 'gerekirse Laila'ya da Reina'ya da giderim' ifadeleri de söylenmeye başlamıştı.
    Giyim konusunda çoğunluğun tercihi Ramsey, Huzur, Gencallar gibi markalar. Ancak artık Gucci, Kenzo takım giyen de var. Bu manzara, MÜSİAD'çıların yavaş da olsa pahalı markalara, trendlere önem vermeye başladığını gösteriyordu. Başkan Ömer Bolat, 'Trendleri takip etmeye çalışıyorum' diyor. Yönetimde, 'Faiz ekonomik hayatın realitesi' görüşünde olanlar da var.

    Uzmanından cinsellik bilgisi
    Geçmişte, 'ahlâki kriter'e göre okul seçiliyordu. Ama artık çocuklar, en pahalı özel okullarda okutuluyor. Biraraya gelerek, önemli etkinlikler yapıyorlar. Geçtiğimiz günlerde Erenköy'deki Reşat Paşa Konağı'nda aileleriyle toplanan üyeler, aile hayatı, hatta 'ailede cinsellik' konusunda uzmanından bilgi almışlar. Miniatürk'teki bir toplantıda ise bebeğin anne karnındaki evreleri konusunda bilgi sahibi olmuşlar. Topluca tatile çıkıyorlar. Genellikle Caprice otel tercih ediliyormuş ancak bu yıl başka bir tesis 'arayış'ına girdiklerini söylüyorlar. MÜSİAD yönetimindeki değişim, AKP tabanındaki değişimi görmek açısından çok önemli. Derneğin başkanı Ömer Bolat'la konuştuk.

    28 Şubat'tan bu yana MÜSİAD'da ne değişti?
    MÜSİAD güçlendi. İşlerimiz açıldı ve bereketlendi. Kötü bir dönemdi ve bitti diye düşünüyoruz. Geriye bakmak istemiyoruz. Türkiye, 1997 - 2002 yılları kâbus dönemi yaşadı. Faturası 200 milyar dolardır.

    Genel kurulları neden Kur'an okuyarak açıyorsunuz?
    Her işe besmeleyle başlamamız gerekiyor, bu nedenle Kur'an - ı Kerim Tilaveti de (okuma) bizim için çok önemli. Besmelede bereket, hayır vardır. Bu geleneğimiz oldu. Ayetlerdeki mesajları almaya çalışıyoruz. Bu yıl birlik, bütünlük, fakirleri gözetmek, eli açık olmak mesajları vardı. Hepimiz nefis taşıyoruz,

    'Biz haddimizi biliyoruz'
    AKP iktidarı ile ilişkiniz ne durumda?
    12 hükümet gördük. Kendimizi maraton koşucusu olarak görüyoruz. AKP hükümeti ile ilişkimiz de gayet dengeli. Diğer iktidarlar gibi örgütler arasında şucu bucu gibi bir ayrım yaptıklarını söyleyemem. Biz imtiyaz değil, eşitlik istiyoruz. Maalesef bu yoktu. Dış gezilere bile davet edilmezdik.

    TÜSİAD ile Başbakan arasındaki gerginliği nasıl değerlendiriyorsunuz?
    Bizi ilgilendiren bir konu değil. Biz eleştirilerimizi de haddimizi de biliyoruz. Kendimizi hükümet yerine koyma gibi bir anlayışta görmüyoruz.

    İşadamları Başbakan'ın ziyaretlerine aynı uçakta gitmek istiyor? Sizin görüşünüz nedir?
    Benim gönlümden geçen Başbakanla aynı uçakta gidilmesi. Bir kere reel sektörle iç içe olmak son derece faydalı. Uçuş süreci boyunca karşılıklı fikir alışverişi ve etkileşim oluyor. Sorunları aktarma şansı buluyorsunuz. Yeni uçak alındıktan sonra tekrar aynı uçakla gidilecek diye bir formülden bahsediliyor.

    AB üyeliği konusunda ne düşünüyorsunuz?
    Türkiye'nin AB yolculuğunu önemli buluyorum. AB çalışma komitesi oluşturduk. Müzakereleri birebir takip edeceğiz. Müktesebat hakkında üyelerimizi bilgilendiriyoruz. İşletme check - up'ları yapıyoruz. Geçen yıl 150 MÜSİAD üyesi işletmenin check up'ı yapıldı.

    Başörtüsü konusunda görüşünüz nedir?
    Türkiye için önemli bir ayıptır. Türkiye böyle tartışmalarla insan kaynaklarını heba ediyor. On binlerce kız çocuğu eve mahkum edildi.

    Neden MÜSİAD'ın yönetim kurulunda kadın üye yok?
    Üye sayımız az. Yedi tane kadın üyemiz var. Onların da bir çoğu yeni üye. Sayıları artınca yönetime girebilirler.

    'Yeşil' diyerek rakiplerini ortadan kaldırmak istediler
    Yeşil sermaye konusunda ne düşünüyorsunuz?
    Biz ne kadar şucu bucu diye birbirimizi şekillerle bölmeye kalkarsak o kadar gücümüzden kaybediyoruz. Biz sürekli durumdan vazife çıkarmaya, birbirimizin aklını oymaya çalıştık. Bazı kesimler, 'o yeşil sermaye, şucu bucu' diyerek aslında rakipleri ortadan kaldırmaya çalıştı. Maalesef bu 28 Şubat'la gündeme geldi. O gün yeşil sermaye diye nitelendirilen kuruluşların işleri hamdolsun çok güzel. Buna karşılık İstanbul Yaklaşımı'na giren firmalara, batık bankalara bakın, işleri iyi gitmedi. Dini, kutsal değerlerimizin istismar edilmesini, ticarete alet edilmesine karşıyız, bu da yanlış.

    MÜSİAD yönetiminin tarz - ı hayatı
    İsim Görevi Restoranlar Markalar Otomobil Hobileri
    Ömer Bolat Yön.Kur.Bşk Şirvan, Hacı Abdullah Kip, Ramsey Toyota Seyahat
    Eyüp Akdağ Yön. Kur.Üy. Kıyı, Le Pecheur Beymen, Vakko Range Rover Tenis
    Ahmet Albayrak Yön.Kur.Üy. Şirvan, Dilruba Hatemoğlu, Ramsey Megane Masa tenisi
    Musa Sucu Yön.Kur.Üy. Ziya Şark Sofrası Sarar, Huzur, Peugeot 406 Seyahat etmek
    Mustafa Tavaslı Yön.Kur.Üy. Kaşıbeyaz, Beyti Daniel Hechter, Beymen Mercedes Avcılık
    Nureddin Nebati Yön. Kur. Üy. Chinatown, Hai Sushi Burberry, Gucci, Kenzo Mercedes Sinema
    Mehmet Akif Özyurt Yön.Kur.Üy. Ziya Şark Sofrası. Ramsey, Vetto Ford Çicek yetiştirmek
    Ali Gür Yön.Kur.Üy. Hacı Abdullah,Ziya Şark Sofrası Ramsey, Aydınlı Mitsubishi Kitap
    Ömer Cihad Vardan Yön.Kur.Üy. Niyazibey, Şirvan Ramsey, Kiğılı Volvo V70 Basketbol
    Hasan Büyükdede Yön.Kur.Üy. Koru, Ziya Şark Sofrası Kiğılı, Beymen Opel Kediler-köpekler
    Melikşah Utku Yön.Kur.Üy. Testi, belediye tesisleri Ramsey, Cacharel Volkswagen --------
    Yusuf Cevahir Başkan Yard. İş organizasyonları dışında restoranlara gitmiyorum. Özel dikim kıyafetler Lexus jeep Uzakdoğu sporları
    Serdar Yeşil Yön.Kur.Üy. Fast food Marka tercihi yok.Pahalı markaları israf olarak görüyor ----------- Basketbol
    Mahmut Dede Yön.Kur.Üy. Tercihim yok. Gitmem gerekiyorsa Laila'da giderim Sarar, Ramsey, Aydınlı Peugeot Yüzme
    Adnan Cebeci Yön.Kur.Üy. Ziya Şark Sofrası,Hacı Abdullah Kiğılı, İGS BMW Serbest güreş
    İlhan Soylu Yön.Kur.Üy. Feriye, Hacı Abdullah Kiğılı, Damat, Diesel Nissan Fotoğraf




    MÜSİAD'ın yeni yönetimi değişimi anlattı

    'Faizle iş yapmam, haksız kazançtır'
    Tabldot yemek üreten Ümran Yemek'in sahibi Musa Sucu, endüstriyel temizlik, bakımevi ve inşaat alanlarında da faaliyet gösteriyor. MÜSİAD'ı, olumlu, yapıcı ve uyarıcı olarak tanımlayan Sucu, "MÜSİAD kamuoyunu bilgilendirmede çok aktif. Ayrıca tespitlerinin de memlekete faydalı olduğuna inanıyorum" diyor.
    AB üyeliğinin uzun ve zorlu bir yol olduğuna inanan Sucu, "Özellikle tarım, hukuk ve sosyal alanlardaki ödevleri iyi analiz edilmesi gerekir" diyor. Sucu'nun başörtüsü konusuyla ilgili yorumu da şöyle: "Ben başörtüsünün özgür davranış biçimi olarak hak olduğuna inanıyorum. Hakkın ihlalinin haksızlık olduğunu düşünüyorum."
    Faizle ilgili de şu yorumları yapıyor: "Geçen yıl ödediğimiz faizi de düşünecek olursak... Öde öde bitmeyen, yok oluşa sebep olan haksız bir kazanç olduğuna inanıyorum. Faizle iş yapmıyorum."

    'AB, hükümetin değil Türkiye'nin meselesi'
    Mustafa Tavaslı, 1970 yılında babası tarafından kurulan ve yayıncılık konusunda faaliyet gösteren Euromat adlı şirketin genel müdürü. Dernekte basım - yayım ve reklamcılık sektör kurulu başkanlığı da yapan Tavaslı, MÜSİAD'ın yeni yönetim kurulu üyelerinden.
    MÜSİAD'ı objektif, demokratik ve sanayicinin gerçek ihtiyacını bilen, anlayan bir örgüt olarak tanımlayan Tavaslı, Türkiye'nin AB üyeliğini ise uzun yıllar önce olması gereken gecikmiş hedef olarak değerlendiriyor. Tavaslı, "AB, hükümetlerin değil, tüm Türkiye'nin meselesi" diyor.
    Tavaslı türban konusuyla ilgili olarak da "Çok önemli meseleler varken gündeme gelmesini anlamsız" diyor. Şirketlerin öz sermaye ile çalışmaları gerektiğini anlatan Tavaslı, mümkün olduğunda faizle iş yapmadıklarını kaydediyor.

    Burberry'den, Kenzo'dan, Gucci'den giyiniyor
    B&G Store adlı çocuk giyim mağazalarının sahibi Nureddin Nebati'nin, çocuk giyimi üzerine 17 mağazası var. Giyim konusunda özellikle yabancı markaları tercih ettiğini söyleyen Nebati, Burberry, Gucci, Kenzo'dan giyiniyor. İtalya başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesine ihracat yapan Nebati, 2002 yılından bu yana üyesi olduğu MÜSİAD'ı toplumsal talepleri özgürce dile getiren bir örgüt olarak tanımlıyor. Türkiye'nin AB hedefini, toplumun uzlaşmasıyla belki de ilk defa gerçekleşecek bir hedef olarak değerlendiriyor.
    Türkiye'deki başörtüsü konusunu da sayıca az fakat güçlü odakların topluma rağmen anlayışının bir tezahürü olan ve bireyleri baskı altında tutan bir anlayışın yansıması olarak değerlendiriyor. İnanç dünyasının faiz konusunu şiddetle reddettiğini söyleyen Nebati, alternatif kurumların, alternatif enstrümanlarının bunun dengelediğini belirtiyor.

    Uzay mühendisi, faizle iş yapmayı sevmiyor
    Hassas Mühendislik'in sahibi Mehmet Akif Özyurt, 30 yıl önce babası tarafından kurulan şirkette, makine ve plastik sektörlerinde faaliyet gösteriyor. İTÜ'de uzay mühendisliği konusunda yüksek lisans yapmış. 10 yılı aşkın süredir MÜSİAD ile iç içe olduğunu belirten Özyurt, MÜSİAD'ın muhalefet ve iktidara eşit uzaklıkta, doğruları söylemekten çekinmeyen bir örgüt olduğunu belirtiyor.
    AB konusunda da, "Asıl hedef daha yüksek hayat standartları. Bu hedefe ulaşmada AB tabi ki doğru bir tercih" diyen Özyurt, başörtüsü konusundaki uygulamaları insan hakkı ihlali olarak değerlendiriyor ve "İnsanların dış görünüşünü değiştirmek, fikirlerini değiştirmek anlamına gelmez" diyor. Özyurt faiz konusunda da şunları söylüyor: "Paradan para kazanılması değil, çalışarak para kazanması esas olmalı. İnsanımızı kolay kazanma sevdasından da kurtarmamız gerekli. Ben faizle iş yapmayı sevmiyorum."

    'MÜSİAD olarak İlkeli bir duruşumuz var'
    Genesis Genel Enerji Sistemleri'nin sahibi Ali Gür, ısıtma - soğutma ve dış ticaret alanında faaliyet gösteriyor. 1993 yılından bu yana MÜSİAD üyesi olan Gür, aynı zamanda teşkilatlanma komisyon başkanlığı görevini yürütüyor.
    MÜSİAD'ın doğruların yanında olduğunu söyleyen Gür, "Siyasette ilkeli bir duruşu var. Ekonomik anlamda ülke gerçeklerini dikkate alarak üyelerinin ve ülkemizin daha güçlü hale gelmesi için çalışıyor" diyor.
    AB konusunda tutarlı ve güvene dayanan çalışmaları faydalı bulduğunu kaydeden Gür, "Ancak AB'yi Türkiye'nin olmazsa olmazı olarak görmüyorum. Aslolan Türk insanının hak ettiği yerde ve güçte olmasının sağlanması" diyor. Başörtüsü konusunu da insan hakları sorunu olarak gördüğünü belirten Gür, "Düşünce ve inanç hürriyetine müdahale olarak algılıyor ve bu anlamda eğitim özgürlüğünü kısıtlayıcı bir sorun olarak görüyorum" diyor. Üretmeden, emek verilmeden gelen kazancı doğru bulmadığını da anlatan Gür, faizle iş yapmadığını söylüyor.

    'Başka hedeflere kilitlenmek gerek'
    Çukurova İnşaat ve Çukurova Isı Sistemleri'nin sahibi Ömer Cihad Vardan, 1991 yılından bu yana MÜSİAD üyesi. İTÜ Endüstri Mühendisliği bölümünden mezun olan Vardan, Ohio State'te imalat mühendisliği konusunda yüksek lisans yapmış. MÜSİAD'ı demokratik bir örgüt olarak tanımlayan Vardan, derneğin ülke yararına her zaman doğruları ortaya koymaya çalıştığını belirtiyor. AB'nin Türkiye'nin uzun yıllardır ulaşmak istediği bir hedef olduğunu söyleyen Vardan, "Bu nedenle hükümetlere bağlı kalmaksızın belirlendiği şekilde yürünmesi gereken bir yol" diyor.
    Başörtüsü konusunu anlamsız bulan Vardan, "Başka hedeflere kilitlenmemiz gerek. Bunlarla uğraşarak dünya ülkelerini yakalamak mümkün değil" diyor.
    Vardan faiz konusunda da "Öz kaynaklarımla iş yapmayı tercih ederim. Ülkede geçmiş dönemlerdeki yüksek enflasyon nedeniyle bankalar asıl görevlerini yerine getiremediler. Faizlerle reel sektörü geliştirmek mümkün değil" diyor.

    'MÜSİAD bir üniversite gibi'
    Hidromode Hidrolik Makine'nin yönetim kurulu başkanı olan Hasan Büyükdede, İTÜ Makine ve Uçak Yüksek Mühendisliği'nden mezun. MÜSİAD'da Genel Başkan Yardımcısı olan Büyükdede derneği bir üniversite olarak tanımlıyor. "İktidar ne olursa olsun, gerçekten müstakil ve bağımsız fikirleri olan bir örgüt. Fikirlerin arkasında olan bir araştırma merkezi" diyor. Başörtüsü konusunda, "Başbakanımızın da dediği gibi konsensüsle aşılabilir. Üniversitelerde kamu kurumlarında laikliğin gereği olarak bu serbestliğin gelmesi gerekiyor" diyor.
    Yeşil sermaye konusunda ise 'sermayenin rengi yoktur' görüşüne katılan Büyükdede, faiz ile ilgili olarak da şunları söylüyor: "Dünyanın bir gerçeği. Yanındayım değilim demek gibi bir şey söz konusu olamaz. Faizle iş yapmamaya gayret ediyorum."

    'Yeşil yaftası aslında büyük - küçük çatışması'
    Albaraka Türk Genel Müdür danışmanı Melikşah Utku, Boğaziçi Üniversitesi ve London Schools of Economics'te eğitim almış. Marmara Üniversitesi'nde master yapmış. Halen iktisat tarihi doktorası yapıyor. Genel başkan yardımcısı olan Utku, "Türkiye katılırsa, AB'nin tarihindeki gelişim sürecine daha anlamlı bir noktaya gelir" diyor.
    MÜSİAD bünyesindeki şirketlerin önemli bir kısmının kendi gayretleriyle bir yerlere geldiğini belirten Utku şöyle devam ediyor: "Devletle iş yapmaktan uzak durdular. Turgut Özal'ın 1980'li yıllarda dünyaya açılım anlayışı sayesinde dünyayı görmeye başlamış bir yapı. Zor dönemeçlerden geçmesi doğal. Yaftalanacağı da tabidir. Ama ben bu yaftanın yeşil - kırmızıdan ziyade büyük - küçük ölçek çatışmasından kaynaklandığını düşünüyorum." Başörtüsü konusunda ise "Şekilden çok inancın bir şekilde temsil edilmesi. Türkiye'de başörtüsü suistimal edilmiştir" diyor.

    Siyah kuşaklı tekvandocu
    Ottoman Halı'nın sahibi Yusuf Cevahir, mermer ve sigorta alanında da faaliyet gösteriyor. Tekvando sporuyla ilgilenen siyah kuşak sahibi Cevahir'e göre MÜSİAD'ın siyasi partilerle birebir irtibatı asla yok. Cevahir, "AB'ye evet ama bir sürü ama var. Bu amalar önemli" diyor.
    "Türkiye sanayisinde binlerce şirketin iflas nedeni kredi faizlerinin yüksekliği. Faizsiz çalışmanın faydasını çok gördüm" diyen Cevahir, 'yeşil sermaye'nin kendilerine sıcak bakmayan kesimlerin ürettiği bir terminoloji olduğunu düşünüyor. Başörtüsü konusunu, Türkiye'nin kanayan yarası ve bir an önce halledilmesi gereken zaruri meselelerden birisi olarak değerlendiren Cevahir, şöyle devam ediyor: "Bunu tali mesele olarak göremeyiz. Türkiye'nin sosyal yapısını birbirine kenetleyecek olan meselelerden birisi. Bu çağda başörtüsüyle uğraşmayı kabul etmek mümkün değil."

    'Eşim örtündü, öğretmenlik yapamadı'
    Genç MÜSİAD eğitim ve üniversite komisyonu başkan yardımcısı olan Serdar Yeşil, "Biz aileden ayakkabıcıyız. İkinci jenerasyonuyuz. Yeşil Kundura'nın Pendik ve Gebze bayisiyim. Çelik burunlu iş ayakkabıları ve botları, personel ayakkabıları, kemer, çorap satışı gerçekleştiriyoruz" diyor.
    1967 doğumlu olan Yeşil, İngiliz Dili ve Kültürü eğitimi almış. MÜSİAD'a 1996 yılında üye olan Yeşil, "Sivil toplum örgütlerini önemsiyorum, MÜSİAD da bu alanda önemli bir örnek. İslam dünyasına da ciddi bir örnek" diyor.
    Yeşil, başörtüsü konusuyla ilgili olarak da "Benim eşim İngilizce öğretmeni. Okulunu da dereceyle bitirdi. Kendisi başörtüsü kullandığı için çalışamıyor. Aslında bu ülke için bir kayıp" diye konuşuyor. Yeşil'in faiz için yorumu şöyle: "Faizler ne kadar yüksekse o kadar fakirlik olur. Krizlere yol açıyor aynı zamanda. Biz MÜSİAD üyeleri olarak kendi öz kaynaklarımızla iş yapmaya gayret ediyoruz. Bu tür işletmeler kriz dönemlerinde de ayakta durabiliyor."

    'Laila'ya da giderim ama içki içmem'
    Mahmut Dede, işletme eğitimi almış. "And Kablo, Detim Elektrik - Elektronik Ve Akgin Kimya adlı üç şirketimiz var. Kablo ve endüstriyel temizlik malzemeleri üzerine imalat yapıyoruz" diyor. AB'nin Türkiye için çok önemli olduğuna değinen Dede, "Ancak teslimiyetçi olunmamalı. Kendi öz değerlerimiz de korunmalı. Üyeliğimizin hem Türkiye hem de AB için çok faydalı olacağına inanıyorum" diyor.
    Dede, başörtüsü konusuyla ilgili olarak da "Batılı ülkelere bakıldığında kendi inançlarını özgürce yaşıyorlar. Biz niye yaşayamayalım? Mesela ben her mekânda yemek yerim. Laila'ya gitmem gerekiyorsa oraya da giderim. Ama içki içmem. Yanımdakiler içiyorsa bu da beni bağlamaz" diyor.
    "Sermayenin rengi olmaz" diyen Dede, "Dünyaya mal satıyor mal alıyorsam bunu ayırt etmek olmaz. Meşru olmak kaydıyla her türlü ticaret yapıyoruz. Yeşil sermaye ayrımına karşıyım" diyor.

    'MÜSİAD hiç taraf olmadı'
    MÜSİAD'da basın komisyonunda başkan yardımcısı olan Alican Cebeci, plastik sektöründe faaliyet gösteriyor. Cebeci Plastik'te 117 kişiyi istihdam ettiklerini söyleyen Cebeci, "Tekstil ve elektronik yan sanayide de faaliyetimiz var. Tekstil konusunda askı ihraç ediyoruz" diyor.
    Türkiye'nin AB hedefini de olumlu olarak değerlendiren Cebeci, başörtüsü konusuyla ilgili olarak, "Benim eşim örtülü. Bu bir inanç meselesi. Siyasi amaçlı olduğu kanaatinde değilim. Çevremde de bunun böyle olduğunu düşünmüyorum. Türkiye'nin tek sorunu bu mu? Yarın herkesin başını açtınız, peki ekonomi düzelecek mi? Hayır." diyor.
    "Sermayenin rengi olmaz" diyen Cebeci, "Sermaye sermayedir. Herkes bu ülkeye yatırım yapıyor. Uzun yıllardır Türkiye faiz batağının içinde. Hem faizlerin hem de refah seviyesinin yüksek olduğu bir ülke varsa ben faizin yanındayım.Yoksa hayır karşısındayım" diye anlatıyor.

    MÜSİAD'ın reklamcısı AB'de teslimiyete karşı
    Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunu olan İlhan Soylu, Hayalevi Reklamcılık'ın sahibi. Bilişim ve matbaacılık sektörlerinde faaliyet gösteren Soylu, 10 yıldır MÜSİAD üyesi.
    Hükümetin AB perspektifini olumlu değerlendiren Soylu, "Bu hedefin yaşam kalitesinin gelişmesinde katkıda bulunacağını inanıyorum ama müzakere sürecinde teslimiyetçi olunmaması gerektiğini düşünüyorum" diyorum.
    Başörtüsü konusunu 'dramatik' olarak değerlendiren Soylu, "Bu meselenin körler sağırlar diyaloğu şeklinde sürmesini olumlu görmüyorum" diyor. Soylu faiz konusuyla ilgili olarak da "Mevcut sistem içinde varolan bir enstrüman. İşin dini tarafını alimlere bırakmak lazım ancak faizin yıkıcı, tahrip edici tarafları görülüyor" yorumunu yapıyor.

    Tenis oynuyor Range Rover kullanıyor
    Akdağlar İnşaat'ın sahibi Eyüp Akdağ, MÜSİAD yönetiminin en renkli simalarından. Tenis oynuyor, Range Rover kullanıyor, İtalyan markalarını tercih ediyor, "Gerekirse Laila'ya da Reina'ya da giderim" diyor. Babasının madencilik ve inşaatla uğraştığını söyleyen Akdağ, MÜSİAD'a üç yıldır üye. Beton ve asfalt hammaddesi üretiyor, inşaatta yap - sat işiyle uğraşıyor. Akdağ, "MÜSİAD, islama daha yakın, değerlerine önem veren, ahlaklı, memleket için bir şeyler üretmeye çalışan bir kurum" diyor.
    Türkiye'nin AB hedefini uzun ve meşakkatli bir yol olarak değerlendiren Akdağ, "Ama ulaşılmaz değil. Çok iyi bir yönetim, gelişen bir toplum ile 10 yıl sonra bu birliğe ihtiyacımız olacağını sanmıyorum" diyor.
    Başörtüsü konusuyla ilgili olarak da "Bunu bir sorun olarak görmüyorum. İnsanlar dilediği gibi yaşamakta özgürdür. İsteyen başını açar, isteyen örtünür. Ama bunu radikalleştirmenin hiçbir anlamı yok. Siyasi malzeme olarak kullanılmasına da karşıyım" yorumunu yapıyor. "Paranın rengi yoktur" diyen Akdağ, "Para paradır. Yeşili, beyazı, sarısı yoktur" diyor.

    'Faiz ekonomik hayatın realitesidir'
    Dolunay Turizm'in sahibi Ahmet Albayrak, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden mezun. Şirketini 1992 yılında kurmuş. Uzun dönem araç kiralama konusunda da faaliyet gösteriyor. Albayrak, 2001 yılından bu yana MÜSİAD üyesi.
    MÜSİAD'ın çağdaş, ekonomik ve sosyal hedeflere ulaşabilmek için üretenden yana politikaların oluşturulmasında önemli bir işlevi olduğunu söyleyen Albayrak, Türkiye'nin AB üyeliği ile ilgili olarak, "Geleceğimizin AB'de olduğuna inanıyorum. Ancak girerken ekonomik, sosyal ve siyasi dengelerimizin, dinamiklerimizin imha edilmemesi gerek" diyor.
    Albayrak, türban konusuyla ilgili olarak da, "Başörtüsü kişisel tercihtir. Bu konunun özgürlükler kapsamında değerlendirilmesi gerekir" diyor. Albayrak'ın faiz konusundaki görüşleri şöyle: "Mümkün oldukça öz kaynaklarımızla iş yapmak gayretindeyiz. Faiz ekonomik hayatın realitesidir."

    http://www.milliyet.com.tr/2005/04/29/business/abus.html

    İktisatçılar arasında son günlerin en önemli tartışması büyüme oldu. Moda deyimle, büyümenin 'hormonlu mu hormonsuz mu olduğu' tartışılıyor. Milliyet Busıness, bu konuyu Türkiye'nin önde gelen kadın iktisatçılarına sordu. Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr Gülten Kazgan, Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Üyeleri Prof. Dr. Gülsün Yay ve Prof. Dr Meryem Koray, İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Türkel Minibaş ve Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sumru Altuğ, yaptıkları tartışmada, konuyu birçok yönden ele aldılar. Prof. Yay, 'Cari açık büyük belki ama iyi bir yanı da var. İhracatı daraltmadı ve büyümeyi tetikledi' derken, diğer tartışmacılar, cari açığı genel olarak bir 'risk' unsuru olarak ele aldılar ve büyümede sıcak para etkisine dikkat çektiler

    TARIK YILMAZ

    Business: Yüzde 9.9'luk rekor büyüme yarattığı sevinç kadar olmasa da ciddi bir tartışma boyutu da ortaya çıkardı. Bu büyüme gerçek mi, hormonlu mu? Bu konudaki görüşlerinizi almak istiyoruz...

    Gülten Kazgan: Türkiye'de 1999'da başlayan kriz, dünya kriziyle birlikte daha da derinleşerek Cumhuriyet tarihinin en yoğun krizine neden oldu. 2001'i izleyerek dünya ekonomisinde yeni dönüşümler ortaya çıkmaya başladı. Bu dönüşümün nedeni ABD ekonomisinde üst üste patlayan birkaç olaydı. İlki, Enron skandalı ve benzer şirketlerin kšar haddini yüksek göstermeleri, denetim şirketlerinin bu suçta payı olması gibi uluslararası boyutları olan bir yolsuzluk olayıydı. Diğeri, sermayenin ABD'den kaçmaya başlamasıydı.
    Diğer boyut ise ABD'nin savaşkan bir güç olmasıyla ilgili. ABD, 2002'den itibaren dünyada petrol alanlarında savaş ve işgal politikasıyla yola çıktı. Afganistan'ın, Irak'ın işgali ABD'nin cari açığını ve bütçe açığını fevkalade büyüttü, ekonomisinin içine düştüğü durgunluk artan harcamalar yoluyla giderilmeye çalışıldı. Faiz oranlarının düşmesi, dünya piyasalarına sunduğu olağanüstü büyüklükte dolar varlıkları ile dünyayı para bolluğuna soktu.
    2001'de sermayenin kaçışıyla krize giren bizim gibi yükselen pazarlar bu kez ters yönde bir etki altına girdi. Büyük çaplı fonlar girmeye başlayınca köpük denilen olay ortaya çıktı. Köpük, sıcak para içeri girdiği zaman, bunun yarattığı harcama büyüme olarak kendini gösteriyor. Paranın ticari bankalara krediler yoluyla, borsaya yapılan portföy yatırımlarıyla girmesi ekonomide bir harcama şişmesi yaratıyor. Bu şişiklik ekonomiyi rahatlatıyor. Faiz hadleri bu gelişmeye koşut düşüyor, döviz fiyatları yerli paranın değerlendiği bir düzeye geldiği için enflasyon oranı da düşüyor. Cari açık patlaması, döviz ve faizlerin düşmesiyle birlikte içeride fiyat artışlarını kesiyor.
    Yani ekonomi bir bakıma rahatlamaya girerken aynı zamanda birtakım finansal dengesizlikler ortaya çıkıyor. Bunun başında cari açık geliyor. Akıllı davranan devletler köpüğü yaşarken açığın patlamaması için önlemler aldı: Mesela Brezilya ve Kore. Onlar, 2004'te cari fazla verdi. Türkiye gibi işi oluruna bırakan ülkelerde ise cari açık büyüdü. Türkiye cari açık bakımından dünyada benzerleri arasında büyüklük açısından bir numara oldu. Bu itibarla dış dünyadan yansıyan etkiler köpük, şişirilmiş ya da bugün kullanılan terimle hormonlu büyüme getirdi.

    'Yüzde 9.9'luk büyümenin kaynağında sıcak para var'
    Türkel Minibaş: Aynı dönemde Türkiye IMF'yle stand - by anlaşması doğrultusunda Yapısal Uyum Programı uyguladığından, 'işi oluruna bıraktığı'nı söylemek zor. Çıpalı kur politikasının ithalatı cazip kılacağı dolayısıyla dış ticaret açıklarını artıracağı, ilerleyen yıllarda cari açığa yansıyacağı belliydi. IMF heyeti de 'yapmayın' demedi. Diyemezdi de. Aynı dönemde gelişmiş ekonomilerde otomotiv ve dayanıklı eşya stokları artmıştı!
    Kaldı ki ekonominin IMF denetiminde olduğu ülkelerde kendi başına önlem alacak hükümetlerin olması da pek mümkün değil! Benzer ülke deneyimleri yapısal uyum hedefli programların enflasyonu düşürürken, büyümeyi hızlandırdığını ama cari açıkları da artırdığını ortaya koymaktaydı. Türkiye'ye baktığımızda cari açık 2002'de 1.5 milyar dolar iken 2004'te 15 milyar dolara yükselmiş. Cari işlemlerin finansmanında kullandığınız kaynak artışı da muhteşem. 1.3 milyar dolardan 19.7 milyar dolara çıkmış. Cari açığın üstünde finansman girişinin bir etkisi TL'nin aşırı değerlenmesiyse bir diğeri de dış borçların artması. 2002 - 2004 arasında dış borçlarınız yüzde 24.7 kadar artması da zaten bunu gösteriyor. Dolayısıyla, cari açık büyümenin kaynağını açıkça göstermekte. Özetle bugünkü yüzde 9.9'luk büyümenin kaynağında sıcak para ve 2001 krizi sırasında kullanımdan çıkan kapasitelerin yeniden devreye girmesi var.

    Gülten Kazgan: IMF Türkiye'ye 2000'de kur çapası uygulattıktan sonra 2001'de krizi izleyerek dalgalı kura geçti, Kemal Derviş geldiği zaman. Oysa uygulanan dalgalı kuru çapalı kura dönüştüren hızlı sermaye girişleri oldu. Yoksa IMF'nin çapalı kur olayı zaten gündemden düşmüştü. IMF, Türkiye kur çapasının neden olduğu krizi yaşadıktan sonra kendi kur politikasını değiştirdi. Bütün diğer yükselen pazar ülkelerinde dalgalı kur politikasını önerdi.

    Türkel Minibaş: Ekonomide bir politikadan öbürüne geçerken yansımalarını yok sayamayız. O birikimle geldiğimizi söylemek istiyorum. Türkiye 2004'te bu büyüklükte cari açık veriyorsa bunun 2000'den gelen süreci var. Dalgalı kura geçişle yaşanan kur krizinin sonuçları bittiği anlamına gelmiyor.

    Gülten Kazgan: Elbette. Ama dünya koşulları değişti. Bizden daha önce kaçan paralar ABD kaynaklı fonlar büyüyünce çok daha büyümüş olarak geri döndü. TL'nin değerlenmesi olayı 2002 ve 2003'te çok çarpıcı olmadı, ancak 2003'ün ikinci yarısından itibaren etkisini duyurmaya başladı ve 2004'de patladı. Dünyadaki değişme bizi hızla etkisi altına aldı. 'IMF karışmadı' dediğim konu 2004 yılındaki açık ile ilişkili.

    Türkel Minibaş: Ben yine de kabul edemiyorum.

    'Yatırım yapılsın ama kırık dökük villalar da olmasın'

    Sumru Altuğ: Türkiye ekonomisine biraz daha uzun soluklu bakalım. Aktörler kimler? Reel sektör, devlet ve tüketiciler. Reel kesimin üretim ve tüketim kararları var. Peki hangi şartlar altında karar verildi? Peki reel ekonomide yatırımlar nasıl yapılıyor? Kararı kim belirliyor? Bir dönem devlet belirliyordu. Ben şirketlerin yatırım, finansman kararlarını ve denetim kararlarını nasıl aldıklarıyla ilgileniyorum? Türkiye'de holdingler gerçeği var. Bu organizasyonlarda çok konsantre bir sahiplik yapısı var. Bir tür iç piyasalar gibi örgütlenmişler. Bu iç piyasalar büyük holdingleri finansman açığı olarak etkiliyor. Holdingler finansman açığını kapatabiliyor ama doğru yatırım kararı verebiliyor mu? Yani bir şirket yatırım kararı verdiği zaman en çok büyüme şansı olan projeleri destekliyor mu? Dolayısıyla şirketler kesimi içinde iç finansal piyasalar oluşmuş. Ancak bunlar içeride çok doğru yatırım kararı vermiyor. Ben konuya mikro bazda yaklaşıyorum.

    Business: Büyümeye harcamalar cephesinden bakıldığında en önemli kaynağın 60 katrilyon lirayı aşan özel yatırım harcamaları olduğunu görüyoruz. Bazı yatırımların yanlış olduğunu mu düşünüyorsunuz?

    Sumru Altuğ: Evet, bazılarının doğru olmadığını söylüyorum. Kırık dökük villalara baktığım zaman bunu görüyorum. 60 katrilyon liralık yatırım yapılsın da kırık dökük villalarla, aşırı yapılaşmayla karşılaşmayalım. 'Reel kesim hatalıdır' demiyorum. Ekonomide üç aktör var: Üreticiler, tüketiciler ve devlet. Faizleri yükselten devlet. Sosyal güvenliği kara delik haline getirirseniz, bankacılığı denetlemez ve GSMH'nın üçte biri kadar maliyeti devlete yüklerseniz tabii ki faizler yükselir, tabii ki şirketler kendi içinde finans piyasası olarak örgütlenir. Tüketicileri de bir kenara bırakmayalım. Tüketim olması gerekiyor ama bu kötü tüketim olmasın.
    Cari açığa gelirsek; Cari açık tüketicilerin kararlarından geliyor. Tüketiciler elbette tüketecek. Kredi kartları olmasa nereden tüketecekler. Türkiye'de hemen yasaklar işin içine giriyor. 'Cari açık için önlem alınmadı' deniyor. Bu açık çok mu kötü? Finansman konusunu çoğu iktisatçılar gibi 'tehlikeli göründüğü' düşüncesine katılıyorum. Ama cari açığın temelini yine şirketleşmede arayabiliriz. Büyük şirketlerimiz dışarıdan kredi kullanıyor. İçeriden kredi alan az. Sorunun bir diğer ayağı olan bankacılık sektörünün yapısı. Uzun yıllar devletin finansman ihtiyacını karşıladılar. Bankacılık sektörünün reel kesime, KOBİ'lere, yeni proje geliştiren girişimciye kredi sağlayamaması Türkiye'de yatırım ortamını olumsuz etkiliyor. Yani, şunu soralım: Türkiye bir Steve Jobs ya da Bill Gates yetiştirse bu kişi nereden finansman kaynağı bulabilir?

    Sonuç: Bir genel denge var. Bu genel dengeyi görmeden parçalarının işleyişini düzeltmek imkânsız.

    'Büyümeyi dışa açık firmalar tetikledi'

    Meryem Koray: Burada acaba 'yatırım kararlarının ne kadarı bize ait, ne kadarı dışarıdan gelen sermayenin veya yatırım yapan şirketin verdiği kararı' diye sormak gerekmiyor mu? Bu kararlarda Türkiye'nin önceliklerinden çok yatırım yapan şirketin seçimleri rol oynuyorsa, kararların çoğunda da, "Türkiye ekonomisine ne kadar sağlıklı büyüme sağlar" diye bir kaygının pek yer almadığını pekala düşünebiliriz. Yani, karar veren aktörleri irdeleyeceksek yabancı sermaye gibi dış faktörleri kenarda değil merkezde yer alan bir faktör olarak görmek gerekiyor.
    İkincisi, ithalat ve cari açığın artması ihracat artışıyla ilgili bir şey. Biz ihraç ettiğimiz malın, teknoloji veya lisans anlaşmaları dışında birçok girdisini de ithal ettiğimiz için bu yatırımlarda sadece aracılık görevi görüyoruz diyebiliriz. Kısacası yaratılan katma değerin önemli bir kısmı yabancı ortakla paylaşıldığı gibi, o üretimi yapmak için de dışarıdan alınması gereken bir sürü de girdi var. İthalat artışına, bir de buradan bakmak gerekiyor

    Gülsün Yay: Türkiye'de cari açık kronik bir sorun. 2001 krizinin akabinde biraz azaldı ve fazlaya döndü. Çünkü Türkiye ithalatını kıstı. 2001'deki durumla 2004'teki durumu karşılaştırmalıyız. 2000 istikrar politikası döneminde yarı - sabit kur politikasının etkisiyle ihracat düşmüş ithalat artmıştı. O zaman da bir cari açık vardı ve Türkiye ciddi büyüme yaşamıştı. Ancak 2000'de büyümenin kaynağı reel faizin şiddetle düşmesinden ve iç talebin patlamasından kaynaklanıyordu.
    2004'e bakıyoruz cari açık yine çok yüksek ama bu kez dalgalı kurla karşı karşıyayız. Euro - dolar paritesi Türkiye'ye olumlu yansıdı. İthalatını dolarla, ihracatını euro ile yapan Türkiye bu sayede hem ithalatını hem de ihracatını artırabildi. Cari açık var ama TL'deki değerlenmeye karşın ihracatta olağanüstü bir artış da var. Bu dalgalı kur politikasının yansımasıdır. Bu devletin müdahalesinden kaynaklanmıyor, piyasa güçlerinin etkisidir.
    Bu cari açık belki büyük, ama iyi bir yanı var ki o da ihracatın daralmaması. Bu da büyümeyi tetikledi. Tüketici talebindeki artış ve reel faizlerin yüksek olmasına karşın özel yatırım harcamalarındaki artış da büyümeyi belirledi.
    Fakat büyüme şöyle bir negatif unsuru da barındırıyor içinde. 2004 büyümesi ihracat ve ithalatçıdan kaynaklanıyor. İç talebe üretim yapanları ilgilendirmiyor. Bu her kriz sonrasında her ekonomide yaşanmış bir şey. Dışa açık firmaların kazanması ve büyümeyi onların tetiklemesi, çok küçük firmaların iç piyasaya üretim yapan üreticilerin buna katılamaması.

    'DİE, düşük üretim rakamını yüksek harcama rakamına çekti'

    Business: Çin'in de dünyanın üretim merkezi olması yönünde bir önerme yavaş yavaş kabul görmeye başladı. Birçok üretici üretimini Çin'e kaydırdı ve kaydırmaktan söz ediyor...

    Türkel Minibaş: İzmir'de deri firmaları üretim birimlerini kapatıp işçilik ve enerji fiyatları daha düşük diye Çin'e gidiyorlar.

    Gülten Kazgan: Buradaki meslektaşlarımızın tümü yüzde 9.9 büyümenin gerçeği yansıttığı varsayımıyla yorum yaptı. Buna bir sorgulama getireyim. DİE, üretim yoluyla yaptığı hesaplamada artış, harcama yöntemiyle yaptığı hesaplamanın altında çıkınca, üretim yönünden yapılan hesaplamayı harcama yönündeki hesaplamaya eşitlemek için aşağıda kalan rakamı yukarı çekti. Bu da stoklarda büyüme ile sağlandı. Stok büyümesi yoluyla Türkiye'nin üretim yönünden GSYİH'si harcama yönünden GSYİH'ye uyduruldu. Dolayısıyla bu rakam ne kadar gerçeği yansıtıyor konusunun sorgulanması gerek. İstihdam ile ilgili yapılan sorgulamalar bunun haklılığını gösteriyor. Özetle, geniş kesimlerin ve toplumların yararına hizmet etmeyen büyümeyi fetiş olmaktan çıkarmak gerek.

    Türkel Minibaş: Sistem artık Vietnam, Güney Kore, Çin ile vahşi bir rekabeti dayatıyor. Rekabet arenasında varolabilmek ekonomide, sosyal yaşamda, siyasette kazandıklarından vazgeçmeyi getiriyor. Yani, ücretlerin daha da düşmesini, İLO koşullarının altında çalışma standartlarının oluşması gündeme geliyor ki bu demokrasiden de vazgeçildiği anlamına gelir. Zaten büyümenin fetiş olarak sunulmasının nedeni de bu! Büyüme fetiş haline geldikçe toplum da demokratik kazanımlarını yitirdiğini fark etmemeye başlar. Yüzde 9.9'luk büyümeyi sıcak para kulelerine dayalı başarılı bir 'reklam' olarak algılamakta yarar var. Küresel çıkarlar doğrultusunda bu kulelerin çökmemesi gerekiyor. Eğer çökmezse sistem gücünü koruyabilir.

    Gülsün Yay: Kayıtdışı ekonominin kayıt altına alınması, verginin makul seviyelerde yaygınlaştırılması vergi reformudur, ama Türkiye'de hükümetler bunu yapamıyor. İç tasarrufları arttıramadığımız bu durumda dış tasarruflardan yararlanmak durumunda kalıyoruz.

    Sumru Altuğ: Gelirken birçok alışveriş merkezi gördüm. Bunlar da yapılan yatırımların içinde. Bunların bir kısmı da yabancı yatırım. İnsan, alışveriş merkezleriyle büyüdüğü zaman 'Nasıl Fransa ya da İtalya'yı yakalayacağız'ı sorguluyor. Kredi kartı taksitleriyle talep yaratıldığı bir durumda alışveriş merkezi için yabancı yatırım çekmek, Türkiye'nin büyüme stratejisini nasıl etkileyecek? Gelişmiş ülkelerin kişi başına gelir seviyesine ulaşmak, hangi unsurlardan geliyor. Büyüyoruz ama Türkiye'de over investment (aşırı yatırım) olabilir. Şirketler kesiminin yapısı over investment'e yol açacak nitelikte. Yani özel sektör aktiflerinin büyüdüğünü düşünüyor, ancak bir zaman sonra bu aktiflerin kârsız olduğu ortaya çıkıyor. Yani, çok fazla alışveriş merkezi yaparsanız bir zaman sonra bunların karlılığı sıfıra iniyor. Bu da krize yol açıyor.
    Sorun nasıl büyüyeceğiz? Bunun için büyümenin nereden geldiğini sorgulamalı. Büyümenin sırrı teknolojik ilerlemede. Türkiye sermaye stoğunu artırarak büyüdü. Yatırım da önemli. Ama capital deepening (sermayenin derinliği) deyince yatırımı alışveriş merkezi anlamıyorum. Bence Türkiye'nin product variety'de (üretim çeşitliliği) sorunu da var.

    'Türkiye'nin iyi kötü artık bir doktor reçetesi var'

    Business: Bazı ülkeler IMF ile anlaşmalarını yenilemedi. Türkiye böyle bir seçeneği deneyemez miydi? İmzalanacak yeni stand - by anlaşmasının olumlu bir ivme sağlayacağını düşünebilir miyiz?...

    Gülsün Yay: Tabii ki. IMF'yi tartışıp kötülüyoruz ama şunu söylemek istiyorum 1990'lı yıllarda IMF yoktu ve yine çok kötü sonuçlar vardı. Cari açık büyük, enflasyon almış başını gidiyordu, kamu borcu çok yüksekti. Hiçbir program olmadığı için 1994 krizini yaşadık, 1998'de daralmalar yaşadık. Bugün Türkiye iyi kötü bir doktor reçetesiyle karşı karşıya. IMF formel bir reçetedir. IMF programları, normal ilaçların alındığı, kemoterapinin olduğu bir tıptır. Onun dışında bir tedavi yöntemi yok mu? Elbette alternatif tıp vardır. Ama biz o tıbbın çerçevesini bırakıp da alternatif tıbba ne kadar rahatlıkla geçemiyorsak burada da bir handikapımız var. Bu mükemmel sonuçlar üretiliyor demek değildir. Sadece denetim altına alınmış ciddi sorunlar var. Durumu teşhis etmişseniz ve tedaviye başlamışsanız 'tedaviyi kesiniz ve bitkisel tedaviye dönünüz' demek bana yanlış geliyor.

    Meryem Koray: Kemoterapiye benzetmeyin. Çünkü kemoterapiyle süre biraz uzuyor ama sonunda ölüm var.

    Gülsün Yay: Erken teşhis etmişseniz 'kemoterapiyi kesiniz ve bitkisel tedaviye dönünüz' demek bana yanlış geliyor.

    Türkel Minibaş: Malum, ekonomik büyümenin tek kaynağı üretim değil. İthalatın da üretimde katkısı var. Düşük kur, ihracata yönelik sanayi üretimde ithalata dayalı girdi maliyetlerini düşürmekle birlikte sanayiciyi aynı malın üretimindense ithalatına yönelmeye zorlamakta. 2004'te ithalat içinde tüketim mallarının payı yüzde 10.9'dan yüzde 14.3'e yükselirken ara malları ithalatının payı yüzde 72.1'den 67.3'e gerilemiş. '1990'lı yıllarda IMF yoktu ama bugün iyi kötü reçete var' diyerek kendimizi rahatlatabiliriz. Ama '1990'larda neden IMF yoktu?'yu tartışmak gerek. 1990 - 99 arasında krizin uluslararası boyutta olduğu iyice netleşmişti. IMF, 5 Nisan 1994 paketiyle Türkiye'ye iç borçlanmaya dayalı kaynak yaratma önerirken uluslararası fonların adresi Güney Asya'ydı. 1994 paketinin niye uygulanamadığı malum. Ama 1999'a gelindiğinde krizin küresel sermaye akımlarıyla çözülemeyeceği netleşmişti. 1999'da IMF'nin niye istekli gelmediğini bilmemiz gerek.

    Gülsün Yay: IMF niye geldi?

    Türkel Minibaş: 2000 ilginç bir yıl. 1999'da IMF Türkiye ile masaya oturduğunda temel sorunu kur politikaları değildi. Sosyal güvenlik, tarım ve tahkimdi. 2000 hükümeti IMF karşısında aciz bir hükümetti. Halihazırdaki hükümetin ideolojik yapısı da IMF müzakerelerine karşı değil. Sorun programın yarattığı sorunlara çözüm getirecek politikaların üretilmemesinde. Yüzde 9.9 büyürken çok mutlu oluyoruz ama yüzde 5'e gerilemesi sadece ekonominin soğuması anlamına gelmiyor. Sıcak para akımlarıyla büyümüş bir ekonomide metastasın da (kanserli hücrelerin yayılması) başlaması demek. Büyümenin bu ülkenin sorunlarına yanıt getirmesi gerek.

    'İşsiz büyüme var, ekonominin insanla ilişkisi kopuyor'

    Eskiden, 'pastayı büyütelim herkese daha fazla dilim düşer' derlerdi. Ama şimdi büyüsek de birçoğuna düşen dilim büyümüyor
    Büyümenin kendi içinde sorgulanması noktasına gelelim. Niye büyüme istenir? Eskiden bize 'pastayı büyütelim pasta büyüyünce herkese daha fazla dilim düşecek' diyorlardı. Ama öyle bir noktaya geldik ki büyüsek de birçoğuna düşen dilim büyümüyor. Büyüyoruz, dış borcumuz da yoksulluk da artıyor. Rakamlar 20 milyon 721 bin kişinin aylık 167 YTL gelirle yaşadığını gösteriyor. Resmi işsizlik yüzde 10, gerçekte daha fazla olduğu çok açık. Aktif nüfus içinde işgücüne katılma oranı sürekli düşüyor.
    Sormamız gerekiyor; ne kadar büyümeyle bireysel ve toplumsal bazda refahı yakalama umudumuz var? Büyümeyi başlıbaşına amaç ve bir iyilik olarak kabul edebilir miyiz?
    Hayır. Büyümenin ne kendinden menkul bir amacı, ne de olumlu bir niteliği olabilir. Büyümenin meşruiyetini kazandığı nokta, sağladığı soyso - ekonomik iyileşmededir. Bunu gerçekleştirmeyen büyümeyi nasıl olumlu bulabilirsiniz ki?
    Benim gördüğüm, küresel kapitalizmin geldiği noktada ekonomi ve büyümenin insanla ilişkisi kopmuştur. Bugün 'işsiz büyüme' söz konusu. Büyüyen sektörler veya ihracat adacıkları, büyük ölçüde, kendi toplumuna sorumluluk duymaktan çok bağlı bulunduğu ana şirketle göbek bağı ilişkisi içerisinde. Onun adına büyüyor. Kuşkusuz bunun bir miktarı da Türkiye'ye kalıyor, biz de 'sızıntı ekonomisi'yle sorunlarımızı çözmeye çalışıyoruz.
    İmalat sanayiinde istihdam 2002'de yüzde 0.6, 2003'te yüzde 1,8 2004'te yüzde 2 artmış. Bunca büyüme, bunca ihracat artışı sadece yüzde 2'lik bir istihdam artışı sağlayabilmiş. Büyüme rakamları karşısında şu da söyleniyor; bu olumlu gidiş henüz istihdama yansımadı, ancak yarın daha iyi olacak. Ama ben bunun, hem bir avuntu olduğunu, hem de olumsuz çalışma koşulları daha da aşağıya çekmek için bahane olarak kullanıldığını düşünüyorum. Özetle söylenen şey şu: Daha az vergi verelim, daha az sigorta primi ödeyelim, daha düşük ücrete razı olalım, böylece istihdam sağlamamız mümkün. İşveren örgütlerinin en önemli şikâyeti vergi ve sosyal güvenlik sistemi. Ben de soruyorum bu koşullarda nereye kadar düşüş sağlanırsa istihdam yaratılacak? Bunun alt düzeyi ne? Küreselleşen kapitalizm içinde alt sınır diye bir şey yok. Siz 1 dolara saat başı çalışmaya razı olduğunuzda 50 sente çalışmaya razı olan bir ülke çıkabiliyor. Örneğin Çin!..

    'Gelişmiş ülkelerde bile büyüme iş yaratmıyor'

    Sumru Altuğ: Bugün Türkiye'nin büyümesinin sırrı teknolojik sektörlerden geçiyor. Türkiye teknoloji mallarında rekabet edecek durumda mı? 'Değil' diyorsak 'nedenini araştıralım' diyorum. Büyümenin bir diğer adımı da tarımın ıslahından geçiyor. Orada gelir desteğiyle bugünkü durumu tutamayız. Stratejik planların içinde tarımın çok önemli yeri olması gerekiyor.

    Türkel Minibaş: Uruguay Roundu tarımın yeniden düzenlenmesini zaten şart koşuyor. Ancak bu tarımı ıslah etmek anlamına gelmez. Tarımın piyasa ekonomisine açılması dolayısıyla devletin düzenleyiciliğinden vazgeçmesi demektir. Çünkü, küresel sistem için Türkiye tarımsal alanları ve tohumlukları ile çok kârlı yeni bir piyasa.

    Sumru Altuğ: Ama siz diyorsunuz ki küresel ekonomideyiz, küresel ekonomi kendi konularını hazırlıyor. IMF programı bunun bir parçası, bunun içinden çıkılıyor. Ben bu kadar kötümser değilim. Niye IMF'den bahsediyoruz ki siz tarım için ne yapmışsınız ülke olarak.

    Meryem Koray: Yüksek teknolojili ülkelerde bile büyüme iş yaratamıyor. Bu teknolojik bir işsizlik ve artık büyümenin iş yaratacağı meselesine kuşku ile bakmak lazım. Ben böyle konuştuğum zaman biliyorum ki bu yaklaşım 'ideolojik' bulunuyor. Serbest piyasa denilen şey ise ideolojik değil gerçeklik olarak kabul ediliyor. Oysa her ikisi de değer yargıları ve ideolojik yaklaşımla yapılan seçimler. Ben, büyümeyle istihdam yaratılması, büyümeyle gelir artışı, büyümeyle toplumsal refah bekleyenler arasındayım. Bugün bunlar arasında ipler kopmuşsa ben büyümeyi sorgulamak durumundayım.

    'Sürekli yapılanı tartışmak ileriye bakmamızı engelliyor
    Gülsün Yay: Ben makro temellerin sağlamlaştırılması konusuna katılıyorum. Vergi ve tarım reformuna ihtiyaç var. Enflasyonun, kamu borcunun milli gelire oranının düşmesi gerek. İç ve dış borcun düşmesi için Türkiye'nin büyümesi, reel faizin düşmesi ve vadelerin uzatılması gerek. Bunun için Faiz Dışı Fazla'nın (FDF) sürmesi şart. FDF vermek belki ekonomiyi zorluyor ama Türkiye'nin buna orta vadede ihtiyacı var. Bunun sonsuza kadar sürdürülemeyeceği gerçek ama üç yıl sürdürülebilir.
    Dolayısıyla kamu borcunun ve enflasyonun düşmesi, daha rahat yatırım yapılabilir bir ortam oluşturulabilir. Önümüzdeki üç yılda normalleşme süreci yaşamak zorundayız. Bunun için de birtakım sıkıntılara katlanmak gerekiyor. Türkiye dezenflasyon sürecinden geçiyor. Bu sürecin uzaması hükümetlerde ve toplumda yorgunluk yaratması açısından sakıncalıdır.
    Öte yandan ekonomik ve ekonomi dışında elbette birçok risk var. Bu kadar yüksek cari açık olduğu bir dönemde ABD'nin ani faiz artırımı yaşanabilir. Ben böyle bir risk çıkacağını düşünmüyorum ama olabilir de. Ancak son dönemlerdeki faiz artırımları ABD'nin temkinli gittiğini gösteriyor. Bütçe disiplinden vazgeçilmesi, petrol fiyatlarının aşırı artması risk olabilir. Tüm bunlar 2005'i garanti etmiyor.
    Ekonomi dışı etkenler arasında politik istikrarsızlık, AB müzakerelerindeki tıkanmalar, neler olacağı belirsiz Irak ve ABD'nin Suriye ve İran politikası var. Dolayısıyla geleceğe dönük riskler zaten çok yüksek. Bunun üzerine bir de oturup yapılanları sürekli tartışmak bizim ileriye dönük ne yapacağımızı gözden kaçırmamıza neden oluyor.

    'Dünya krizinin çözüm savaşının kenarında yaşıyoruz'

    Ekonomik büyüme sürdürülebilir olduğu sürece anlamlıdır. Sürdürülebilirliği de kaynakların nasıl yani hangi kesimlerin çıkarına göre dağıtıldığına bağlıdır. Yapısal reformlar bu dağılımın emek ya da sermayeden yana olan ağırlığını belirler. Bu noktada, yapısal reformları kiminle yapılacağı ve bu reformlardan sağlanacak kazanımın kimlere gideceği daha da önem kazanıyor. Bundan soyutlanmış bir bakış açısı bizi sürekli aynı bakış açısına getirir. Gülsün Hanım'ın 'bunları niye tartışıyoruz' söylemi haklılık kazanır.
    Geleceğe baktığımda bu dezenflasyon politikasını sürdürmenin artık kolay olmadığını görüyorum. Petrol fiyatları enflasyonu tetikleyebilir. Maliyet enflasyonu Türkiye'nin önündeki önemli risklerden biridir. Bu nedenle de hükümet sosyal güvenlik reformu ve enerji reformu hızlandıracak, emeklilik sisteminde ve sağlıkta işveren yükünü aşağıya çekerek dengelemeye çalışacak.
    Reformlar dizisinde genç nüfusun işsizliğini azaltacak politikalar çok önemli. Bu sorun üniversite eğitimiyle çözülecek bir sorun değil. Doğum oranının da düşürülmesi gerek. Sivil toplum örgütleri'nin (STÖ) büyümeye katkılarını anlamak için sadece AB ve Dünya Bankası projelerine bakmak bile yeterli. Büyümeye ciddi bir katkıları olduğuna inanıyorum.
    Türkiye ne yapabilir? İç tasarruf oranını artırmak için yeni vergileri gündeme sokulabilir. Menkul kıymet vergisi, döviz işlemlerinden vergi almak düşünülebilir. Umutsuz değilim. Türkiye'nin kendi bir dinamiği vardır. Toplum enflasyondaki düşüşün de büyümedeki hızlanmanın da hayali olduğunun farkında. Kötümser olmamın temel nedeni; dünya krizinin çözülmesi için yaşanan savaşın kenarında, belki de içinde bir ülke olmamız. Bu nedenle pazar ve kaynak paylaşımından bağımsız olarak ekonomi politikalarını tartışmanın mümkün olmadığını düşünüyorum.

    'Küresel dünyada reform yapmanın da bir sınırı var'
    Meryem Koray: Ülke bazında bağımsız birtakım stratejiler meselesi epeyce soru işareti taşıyor. Üretim sürecini küresel çapta bütünleştiren bu yapı içinde kendi ülkende birşeyler yapılamaz değil ama sınırları olduğu çok açık. Bana göre bugün dünyanın çivisini çıkaran şeylerin başında, bunların kendi başına bağımsız birer amaç halini alması geliyor. Bağımsız diyorum, çünkü soruyorum; nasıl oldu da dünyanın en zengini ile en fakiri arasında kişi başına düşen gelir farkı 1960'larda 30 kat iken küreselleşen dünyada 70 kata çıktı? Yoksulluk, işsizlik daha da arttı, ekonomik krizler eksik değil.
    Özetle ben, iktisatçıların bu kendinden menkul anlam ve önemleri içinde büyümeydi, faizdi, rekabetti diye uğraşmaları karşısında inanılmaz şaşkınlık içerisindeyim. Ekonomi politik bir meseledir.
    Basitleştirerek söylersek, ekonominin anlamı ihtiyaçların karşılanmasıdır. Bugünkü ekonomi ise geniş kitlelerin ve toplumların ihtiyaçlarını karşılamıyor.
    Türkiye için stratejilerden, reformlardan bahsediliyor. Bunların çok da fazla işe yaramayacağını düşünüyorum. Daha önce değindim; küreselleşen piyasada şirketlerin ve sermayenin farklı ülkeler arasında gerçekleştirdiği yatay bütünleşme, ülkelerin kendi inisiyatiflerini kullanmalarını önlüyor. Dolayısıyla stratejilerinizin, reformlarınızın ciddi sınırları var. Peki bu reformları kim yapacak, stratejiyi kim belirleyecek?
    Piyasanın yapmasını bekleyemeyiz; çünkü piyasanın refahı artırma, işsizliği azaltma gibi bir derdi yok; tam aksine eşitsizlikleri arttırma gibi sonuçları var. Yani, reform, strateji dendi mi siyaseti düşünmemiz gerekiyor. Türkiye'de devlet vergi alamıyor, kayıtdışı ekonomi yüzde 50'yi bulmuş. Prof. Dr. Erinç Yeldan'ın bir lafı var, kuşkusuz daha birçokları kullanıyor: Gelişmekte olan ülkelerde hükümetler uluslararası sermayenin ajanı konumunda! Birçok ülke, içinde bulunduğu bağımlılık nedeniyle ulusal çıkarları korumaktan çok uluslararası sermayenin çıkarını korur durumda.

    http://www.milliyet.com.tr/2005/04/22/business/abus.html

    Türkiye'deki Toyota fabrikasında bir işçi yüksek bir platformdan düşüp yaralanınca, Avrupa Toyota'nın Başkanı Dr. Shuhei Toyoda özel jetine atladığı gibi Adapazarı'na geldi. Dr. Toyoda'nın ilk işi, işçinin düştüğü o direğe bizzat tırmanmak oldu. Bunu, 'kaza riski yaratan bir açık var mı?' diye yaptı. İkna oldu sonunda. İşçiye geçmiş olsun ziyareti yaptı. Yetkililere, "Arkadaşa, bu yatakta ben yatıyormuşum gibi bakacaksınız" talimatı vererek ayrıldı

    ŞAZİYE KARLIKLI

    Öykü gerçek. Ama yeni değil. 2003 yılında yaşanmış. Ama öylesine etkileyici ki, değil 2003'te 1003'te bile yaşanmış olsa haber değeri taşıyor. Haber değeri taşımaktan öte, 'insanlık üzerine' dersler veriyor.
    Bundan iki yıl önce Adapazarı'ndaki Toyota Fabrikası'nda bir iş kazası oluyor. (Ben bu olayı yeni duyduğum için şimdi yazıyorum. Öyküyü önce bana aktarılan biçimiyle anlatacağım.) Fabrika işçilerinden biri üretim hattının yüksek direklerinden birine tırmanıyor. Kendisi için alması gereken güvenlik önlemlerine bir şekilde uymuyor ve düşüyor. Fabrikada herkesin yüreği ağzına geliyor. Genç adamın ölmesi ya da geri dönülmez biçimde sakatlanması, herkesi korkutuyor. Neyse ki korkulan olmuyor. Toyota adını taşıyan hastaneye kaldırılan işçinin ilk kontrollerinden alınan sonuç olumlu. Korkulan olmayacak. Tüm yöneticiler ve işçiler, arkadaşları adına sevindikten sonra, başka bir meseleye kafa yormaya başlarlar. Bu kaza nasıl oldu? Arkadaşları nasıl oldu da düştü ?

    Merkeze rapor gidince...
    Halbuki her soruya bir yanıt bulan atalarımız ne güzel bir laf etmişler "Kaza geliyorum demez" diye. Ama 'ataları' dinleyen kim. Toyota'cılar bu kazayı ve nedenlerini araştırıp durmuşlar. Hem de vakit kaybetmeden. Çünkü fabrika kurulurken, dünyadaki tüm Toyota fabrikalarında olduğu gibi burada da 'sıfır kaza' düsturu belleklerine işlenmiş. İnsan hayatının önemi tüm çalışanlara belletilmiş. Kazayla ilgili tüm raporlar Toyota Avrupa'ya gönderilmiş.
    İşte öykünün en can alıcı kısmı da burada başlıyor. Toyota Avrupa'nın Başkanı Dr. Shuhei Toyoda, kaza raporları önüne gelir gelmez, özel uçağına atladığı gibi, soluğu Adapazarı'ndaki fabrikada almış. Ve hiç zaman kaybetmeden hemen kazanın olduğu üniteye gelip, başlamış yukarıya tırmanmaya.
    Japonlar'ın değil ama Türkler'in hafiften nutku tutulmuş. Öyle böyle değil dünyanın en büyük patronlarından biri, hiç üşenmeden kalkıp Türkiye'ye geliyor ve direklere tırmanıyor.

    'Sanki ben kaza geçirmişim gibi...'
    Dr. Shuhei Toyoda ise tırmanmaya kararlı çünkü; bunca güvenlik önlemine rağmen, hiç kimsenin burnunun kanamaması için bunca uğraşılmışken, neden bu kazanın olduğunu öğrenmeden geri dönmeyecek.
    Dr. Toyoda oradan ancak, önlemlerin yeterli olduğuna inandığında inmiş. İnmesiyle birlikte de kazayı geçiren işçiyi görmek istediğini söylemiş. Dr. Toyoda'yı alıp kaza geçiren işçinin yattığı hastaneye götürmüşler. Dr. Toyoda işçiye geçmiş olsun dileklerini bizzat iletmiş. Ve yöneticilere şöyle bir istekte bulunmuş: "Bu arkadaşımıza benim başıma böyle bir şey gelseydi, nasıl bakacaksanız öyle bakın."
    Sonra yine özel uçağıyla işlerinin başına dönmüş.

    Nasıl bir öykü ama? Bu öyküyü dinlediğinde insanın insan olduğuna 'sevineceği' geliyor. 1993 yılında yaşanan ve bir PR konusu haline dönüştürülmeyen bu öykünün gerçek olup olmadığını bizzat Toyota Otomotiv Sanayi Türkiye AŞ yetkililerine sordum. Doğruladılar ve bence çok mütevazı bir dille olayı bir de onlar şöyle anlattılar:
    "2003 yılında fabrikamızda nadir de olsa meydana gelmiş olan bir iş kazası nedeniyle Toyota Avrupa organizasyonun başı olan Dr. Toyoda, olayı duyar duymaz tüm önceliğini bu konuya verip özel jetiyle derhal fabrikamıza gelmiş, kazanın meydana geldiği alanı gezip konu hakkında birinci elden bilgi almıştır. Dr. Toyoda kazanın meydana gelme şekli hakkında daha fazla bilgi sahibi olabilmek için bizzat kaza alanında tatbikat yaparak üzücü olayı anlamaya çalışmıştır. Dr. Toyoda, kazanın bir daha tekrar etmemesi için Toyota Türkiye üst yönetimine direktifler vermiş, uygulamaya koyulmuş olan iyileştirici tedbirleri kişisel olarak takip etmiştir. Kazada yaralanan çalışanımız ise bir süre sonra iyileşerek Toyota ailesine geri dönmüştür."

    Kurum kültürü bu demek

    Son zamanlarda 'kurum kültürü', 'müşteri memnuniyeti', 'çalışanın mutluluğu' gibi kavramlar dillere pelesenk oldu. En büyük şirketten en küçük şirkete kadar, tüm kuruluşlar kurum kültürlerini anlatırken genellikle bu kavramları kullanıyorlar. Ama ben şimdiye değin işçisi için 'direğe tırmanan' bir patron duymamıştım.
    Dr. Shuhei Toyoda yerel değil küresel ölçekte dev bir patron. Zengin mi zengin. O özel jetle gidemeyeceği yer, göremeyeceği güzellik, ne bileyim yapamayacağı şey yok. Haydi işinden fırsat bulamadı gezemedi diyelim, zaten 'işi başından aşkın bir adam.' Bir sürü fabrikaları var. Bu bir sürü fabrikalarındaki bir sürü işçilerinden biri 'düştü' diye, üstelik çok ciddi bir yaralanma olmamasına rağmen nasıl oldu da kalkıp geldi.
    Yani sonuçta raporlarda ona olan biten eksiksiz anlatılmıştır zaten. Hadi ikna olmadı diyelim, 'bir müfettiş' göndermesi yetmez miydi?..
    Yetmemiş, 'Neden?' diye Toyota yöneticilerine sordum. Yanıtlarını noktasına virgülüne dokunmadan yazıyorum. Çünkü; bu yanıtların okunması gerektiğine, okunması bir yana ezberlenmesi gerektiğini düşünüyorum:
    "Toyota, 70 yıla yakın tecrübesinin ışığında oluşturduğu Toyota Prensipleri'ni iki ana temel üzerinde inşa etmiş bulunuyor.
    Bu iki ana temel :

  • İnsana saygı
  • Sürekli gelişmedir.
    Dünyanın dört bir yanında faaliyette bulunan Toyota şirketlerinin çalışma felsefeleri bu temeller üzerinde hayata geçirilir.
    Toyota Otomotiv Sanayi Türkiye AŞ'de, Toyota ilkeleri üzerine bina ettiği şirket kültüründe 'insana saygıyı' öncelik olarak ele alır. İnsana saygı çerçevesinde Toyota Türkiye'de iş güvenliğine özel bir önem verilir.
    İnsanların yaralandığı bir çalışma ortamında otomobil üretmenin hiç bir anlamı olmadığını savunan Toyota anlayışı insana öncelik vererek üretimi şekillendirir.
    Toyota'nın iş güvenliği hedefi her zaman 'sıfır kaza'dır. Bunun yanında Toyota Türkiye'nin 'denizaşırı Toyota fabrikalarında ve Türkiye'de en güvenli fabrika olmak' gibi bir hedefi de vardır. Bu hedefe ulaşmak için, üst yönetimin sürekli desteği ile, güvenli fiziksel ortam yaratmak, güvenli makina ekipman kullanmak, güvenli çalışmak ve iş güvenliği bilincini arttırmak için çaba sarfederiz.

    Toyota ailesi
    Toyota Otomotiv Sanayi Türkiye AŞ üretim faaliyetlerini 'Toyota Ailesi' kavramı içinde bu ülkenin öz değerlerini klasik Toyota Üretim sistemi ile birleştirerek sürdürüyor.
    Toyota Üretim Sisteminin temelinde 'insan' vardır. Toyata Ruhu'nu oluşturan iki temel prensip olan 'sürekli geliştirme' ve 'insana saygı' Toyota Üretim Tesisleri ve kendine bağlı çalışan yan sanayisi tarafından özümsenmiştir."

    Yaris'in baş mühendisiydi

    Japon otomotiv firması Toyota'nın sahibi Toyoda ailesinin bir üyesi olan Dr. Shuhei Toyoda, 1947 doğumlu. Öğrencilik hayatını Japonya'da geçirdikten sonra, Leeds Üniversitesi'nde doktora yaptı. Şirkete 1977 yılında girdi. 1992 ile 1996 arasında Toyota Motor'un İngiltere'deki üretim alanında faaliyet gösteren şirketinin satın alma bölümünde çalıştı. Yaris projesinde baş mühendis olarak görev yaptı. 1998 yılında, Toyota Motor'un yönetim kurulu üyesi oldu.
    Toyoda, daha sonra üretim alanında faaliyet gösteren Toyota Motor Avrupa'nın başına başkan ve yönetim kurulu başkanı, ayrıca yine üretim yapan Toyota Motor İngiltere'nin başına başkan olarak getirildi. Shuhei Toyoda böylece Toyota'nın bütün üretim aktivitelerinin başına geçirilmiş oldu.
    Toyota'nın İngiltere'deki şirketlerinde 1.5 milyar sterlinden fazla yatırım yapıldı. 2 bin 900 kişinin istihdam edildiği İngiltere'de üretim kapasitesi aylık olarak 220 bin araba ve 400 bin motora çıkartıldı.
  • http://www.milliyet.com.tr/2005/04/15/business/abus.html
  • Başbakan Erdoğan'ın, kendisine 'How are you?' (nasılsınız) diye soran gazetecilere, 'Siz how are you' yanıtıyla da espri konusu olan Afrika gezisi, aslında, Türkiye'nin Afrika'ya yönelik gündemi kapsamında gerçekleştirildi. Çünkü hükümet, 2005'i 'Afrika Yılı' ilan ederek, Afrika ülkelerine, ' I love you' (sizi seviyoruz) mesajı vermek istiyor. Hedef, kıta ülkelerinde yatırımları artırmak, ihracatı yakın vadede 3 milyar dolardan 4.5 milyar dolara çıkarmak. Dış Ticaret'in analizine göre, Türkiye, önemli bir potansiyel ifade eden bu pazarda, Batılı firmalar iyice yerleşmeden pazar payını artırma şansına sahip

    EYLEM TÜRK

    Hükümet, dış ticarette, 2005'i 'Afrika Yılı' ilan etti. Türk fuarcılık şirketleri, Etiyopya'dan Cezayir'e, Fas'a kadar çeşitli alanlarda fuarlar açıyor, (En son geçen hafta Fas'ta 50 firmanın katılımıyla fuar açıldı!) ticaret heyetleri gidip geliyor, serbest ticaret anlaşmaları imzalanıyor, müteahhitlik şirketleri milyarlarca dolarlık inşaat projeleri kovalıyor, Başbakan Etiyopya'ya, Güney Afrika'ya, geçen hafta da Fas, Tunus ve Cezayir'e onlarca işadamıyla birlikte üç - dört günlük gezi düzenliyor. Ticaret anlaşmaları birbirini izliyor...
    Afrika hep oradaydı!.. Bugün, böyle bir çıkarmanın nedeni ne? Nereden çıktı bu Afrika tutkusu?.. Yanıtı Dış Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen veriyor: "Başkaları yerleşmeden pazar payımızı artırmak istiyoruz.'
    Yani dış ticaret için Afrika 'stratejik' bir unsur olarak gündeme alınmış durumda. Yani Afrika'nın Türkiye'nin gündemine girmesi, güncel örnekle Irak'ın, İran'ın veya Suriye'nin ABD'nin gündemine girmesine benzemiyor. Amaç ticaret!
    Aslında Afrika, taa Osmanlı'dan bu yana gündeme hiç bir zaman 'savaşçıl' nedenlerle girmemiş. Afrika'yla ilk temaslar ticaret için değildi, ama savaş için de değildi. Osmanlı, 16. yüzyılda Portekizli denizcilerin istilasına uğrayan Kuzey Afrika'nın yardım çağrısıyla gitmiş kara kıtaya. Donanma gemileri Aden Körfezi'ni aşıp Somali'ye, oradan da Kenya'ya kadar ulaşmışlar. Portekiz sömürgeciliğini durdurmak amacıyla düzenlenen deniz seferleri yerel halkın desteğini kazanmış. İspanyol yayılmacılığı da önlenmiş. Türkler'e duyulan sempatinin köklerinde bu tarihsel ilişkiler var.
    Şimdi ticaret zamanı! Dış Ticaret Müsteşarlığı'nın (DTM) 'yoğunlaşma, yerleşme' kararı aldığı Afrika, 53 ülke, 850 milyon nüfus, yılda 170 milyar dolara yakın ithalat, bundan birkaç milyar dolar fazla ihracat, toplamda 350 milyar dolarlık bir dış ticaret hacmi demek! Belki 'koca bir kıta' olarak düşünüldüğünde görece küçük, ama yine de ihmal edilemeyecek bir büyüklük! Özellikle kuzeyi, Mısır, Fas, Tunus, Cezayir, güney ucunda Güney Afrika, kıtanın en canlı ülkeleri... Kıtadaki en büyük ekonomik hareketliliği de zaten bu ülkeler yaratıyor.

    Strateji belirlendi
    DTM, 2003 yılında 'Afrika ile Ekonomik İlişkilerin Geliştirilmesi Stratejisi'ni (AEGS) yürürlüğe koymuş. Türkiye'nin Afrika ülkelerinin toplam 340 milyar doları aşan ticareti içindeki yüzde 1.5 olan payının üç yıllık bir dönem sonunda yüzde 3'e çıkarılması hedefleniyor. Bu strateji ile KOBİ'lerin Afrika'ya açılımları, yarı mamullerin doğrudan ve uygun fiyatlarla Afrika'dan temini, bazı sektörlerdeki rekabet gücünü artırmak, bazı yatırımların Afrika'ya kaydırılması, Türkiye'den teknoloji transferi, müteahhitlik firmalarının pazar paylarının artırılması amaçlanıyor.
    Hedef ülkeler arasında Kara Afrikası'nın en büyük ekonomileri Güney Afrika Cumhuriyeti ve Nijerya var. Doğu Afrika'da Sudan, Etiyopya ve Cibuti, Güney Doğu Afrika'da Kenya ve Tanzanya, Batı Afrika'da Senegal ve Gana, Orta Afrika'da Kamerun, Güney Batı Afrika'da Angola hedef ülkeler tespit hedef olarak belirlenmiş.
    Afrika stratejisi çerçevesinde, Fas ve Tunus ile Serbest Ticaret Anlaşmaları imzalandı. Mısır, Güney Afrika ile görüşmeler sürdürülüyor. Sudan, Kenya, Kamerun, Senegal, Etiyopya ile görüşmelere başlanacak.

    İlk sonuçlar iyi
    Türkiye, gayretlerinin ilk sonuçlarını bir ölçüde aldı, denilebilir. 2004'te Türkiye'nin kıta ülkelerine ihracatı, 2003'e göre yüzde 40 artmış. Fas'a ihracat yüzde 83, Tunus'a yüzde 46 artış göstermiş. Eskiden dış ticaretin yüzde 1'ini bile oluşturmayan Afrika'nın, şu anda Türkiye'nin dış ticaretindeki payı 3 milyar dolarla yüzde 5'e yaklaşmış. Potansiyeli değerlendiren dış ticaret yetkilileri, '4.5 milyar dolara yakın ihracat rakamına ulaşabilir' görüşünde.
    Müteahhitlik alanında da Türk şirketleri Libya macerasından sonra ikinci büyük çıkarmayı yapıyor. Kıtada toplam tutarı 16 milyar dolar eden müteahhitlik işleri üzerinde çalışılıyor. Bu çerçevede, hükümetin 2005 yılını 'Afrika Yılı' ilan etmesi, Afrika'yı yeniden keşfetmek olarak da değerlendirilebilir.

    Üç firma daha gidiyor
    Tüzmen, Türk girişimcilerinin tekstil ve konfeksiyon, otomotiv, cam eşya, seramik, petrokimya gibi alanlarda önemli yatırım fırsatları olduğuna dikkat çekiyor. Ancak, Türk firmalarının bu pazara ilişkin öncelikli eğilimleri ihracat yönünde. Üretim amaçlı yatırımlar da yavaş yavaş başlamış.
    Onlarca Türk şirketinin yatırımları, mağazaları, temsilcilikleri var. İşadamı Atilla Yıldırım, Etiyopya'da özelleştirmeden aldığı tekstil ve konfeksiyon fabrikası için 12 milyon dolarlık yatırım yapmış. Zorlu, Güney Afrika'da tekstil fabrikası kurdu.
    Damat Tween'in yine aynı ülkedeki mağazasının önemli müşterilerinden birisi de Nelson Mandela olmuş. Boyner, Beymen ile Kahire'ye mağaza açıyor. Ortaklarıyla beraber yatırımı 6 milyon doları buluyor. Hunca, Abdi İbrahim ve Ülker ilaç, kozmetik ve gıda konusunda yatırıma hazırlanıyor.

    Rakamlarla Afrika'yla ticaret

  • Kıtanın ihracatı 166, ithalatı 174 milyar dolar.
  • Türkiye'nin Afrika'nın toplam ithalatındaki pay ise yüzde 1.5. (Kuzey Afrika ülkeleri ithalatında bu rakam yüzde 2.9)
  • Türkiye, 2003'te Afrika'ya yaklaşık 2.1 milyar dolar, geçen yıl ise 3 milyar dolarlık ihracat yaptı. 2003'te 3.2 milyar dolar, geçen yıl da 4.8 milyar dolarlık ithalat gerçekleştirdi.
  • Afrika'nın, Türkiye'nin toplam dış ticaretindeki payı yüzde 5.
  • 2004'te genel ihracatta yüzde 32'lik artış kaydedilirken, Afrika'ya yönelik ihracatta yüzde 39'luk artış olmuş.
  • Son iki yılda Afrika kıtasına toplam 100 milyon doların üzerinde doğrudan yatırım yapılmış.

    Afrika'daki bazı Türk şirketleri ve yatırımları
    Zorlu Güney Afrika Ev tekstili
    Damat G. Afrika Mağaza
    TAV Mısır Havaalanı yatırımı
    Beymen* Mısır Mağazacılık
    Evyap Mısır Sabun üretimi
    Ülker* Mısır Gıda
    STFA Cezayir İnşaat
    ASKA Cezayir İnşaat
    Enka Cezayir İnşaat
    Abdi İbrahim** Cezayir İlaç
    Ülker* Cezayir Gıda
    Addis Tekstil Etiyopya Tekstil
    Addis Dış Tic. Etiyopya Showroom
    Doğuş Fas İnşaat
    Netaş Fas Telekom
    Mak - Yol Fas İnşaat
    Ramsey Fas Yedek Parça
    Yılmaz Makine Fas Makine
    Marmara Tur Tunus Turizm
    Ekşioğulları Nijerya İnşaat
    Armada Int Nijerya Ambalaj
    Cankurtaran G. Afrika Ev aletleri
    Karina Mısır Tekstil
    Işıklar Mısır Kimya
    Segar Mısır Mühendislik
    Paslanmaz Mısır Maden
    Kızıldeniz Mısır Turizm
    Atlas Turizm Mısır Turizm
    Nile Kordsa Mısır Kord bezi
    Camiş Egypt Mısır Cam Kumu
    TPIC Mısır Petrol ve doğalgaz
    Yaşar Holding Mısır boya
    TOFAŞ Mısır montaj fabrikası
    STFA Mısır Enerji nakil hattı
    Günal İnşaat Mısır inşaat
    Ram Dış Ticaret Mısır beyaz eşya
    Haz Mermer Mısır mermer
    THY Mısır havacılık
    Star Int. Spa Cezayir gıda
    Star Cezayir Ambalaj
    ACMC Spa Cezayir Selüloz
    M.E.E.P Sarl Cezayir Telekom
    Adara Sarl Cezayir Muslukçuluk
    Safkar Cezayir Klima
    E.N.K.A.L Spa Cezayir Mühendislik
    Ciment Cezayir Çimento
    Lakhlef Cezayir Haddehane
    Asp Spa Cezayir Altyapı
    Siesta Sarl Cezayir Plastik
    Altur Sarl Cezayir Kağıt
    ADP Sarl Cezayir Yatırım etüd
    Kardache Cezayir Plastik
    Sarl Cezayir Çelik hadde
    Sarl Wood. Cezayir Mobilya
    Faine Sarl Cezayir Kağıt
    Fbmb Sarl Cezayir Mobilya
    Sarl Uni. Cezayir Mobilya
    Stamboul Meuble Cezayir Mobilya
    Sarl Nafco Cezayir Kablo


    * Yatırım için araştırma aşamasında. **Fabrika arazisi aldı.


    Etiyopya'ya tekstil fabrikası kurdu, ABD'ye ihracat yapıyor

    Türk girişimciler tarafından ilgi gören bir başka ülke de Etiyopya. İşadamı Atilla Yıldırım, 1999 yılı sonunda, Addis Ababa sanayi bölgesinde, Etiyopya Özelleştirme İdaresinden bir fabrika satın alarak üretime başlamış.
    Fabrikanın modernizasyon çalışmalarının İki yılda tamamlandığını söyleyen Yıldırım, "Şu anda 12 milyon dolarlık bir yatırımımız var. Hedefimiz buradan ihracat. Etiyopya'da alım gücü düşük olduğundan iç pazarda faaliyet göstermiyoruz. Avrupalı firmaların bu ülkelerde 100 yıllık geçmişleri var. Ticari hayatta da önemli yerler elde etmişler. Çok zor ülkeler olmasın rağmen Türk girişimcilerin yatırım yapması lazım" diyor.
    Etiyopya'da yatırım yapan bir başka Türk firması da Addis Dış Ticaret. Addis Ababa'da 7 bin metrekare alanda kurlu tesisi, "Türk Endüstriyel İhraç Ürünleri Daimi Teşhir ve Pazarlama Merkezi" olarak düzenlenmiş.
    Yıldırım, bu yatırımın Afrika'ya yatırım yapmak isteyenlere ışık tutacak bir girişim olduğunu, Türk firmalarının bu merkezde mallarını sergileyebileceklerini belirtiyor. Bunun dışında bazı Türk yatırımcılarının da Etiyopya özelleştirme idaresi ile görüşmelerinin devam etttiği belirtiliyor.


    Ekşioğulları firması, Nijerya'da çevre yolu inşa ediyor

    Nijerya, Afrika'nın en büyük ekonomilerinden birisi. Türkiye'nin bu ülkeye ihracatı her geçen gün artıyor. Nijerya ve diğer bölge ülkelerinde az sayıda da olsa Türk girişimcilerin yatırımları var. Lagos'ta faaliyet gösteren Armada International Limited, Tamek salçalarının Nijerya'da dolumunu ve dağıtımını ve Paşabahçe'nin distribütörlüğünü yapıyor. Kaduna'da Ekşioğulları çevre yolu inşa ediyor.
    Ülkede müteahhitlik pazarının, özellikle başkent Abuja'nın imarı çalışmaları çerçevesinde önemli bir potansiyele sahip olduğu belirtiliyor. Nijerya'daki Türk yetkililere göre elektrik ve ulaşım gibi temel konular başta olmak üzere altyapı yetersizliği var. Tedbirlere rağmen sağlıklı bir bankacılık sistemi bulunmuyor.
    Yetkililer yatırımların artırılabilmesi için öncelikle gerekli hukuki altyapının oluşturulması gerektiğini ifade ederken, Türkiye - Nijerya Ticaret Odası'nın faal hale getirilmesi çalışmaları devam ediyor.
    Türkiye'nin Gana, Kamerun, Togo, Nijer, Ekvator Ginesi, Liberya, Siera Leone, Benin gibi 10 Batı Afrika ülkesi ile ticari ilişkileri son yıllarda ivme kazanmış olsa da henüz istenilen düzeyde değil. Türkiye'nin Nijerya ile dış ticaret hacmi 257 milyon dolar, Gana ile 111 milyon dolar düzeyinde.


    İskenderiye'de de yer bakıyorlar

    Yatırım için Kuzey Afrika'yı seçen bir başka grup da Boyner. Beymen'in ilk yurtdışı mağazası için Kahire'yi tercih eden grup, 6 bin 500 metrekarelik bir alanda mağaza işletecek.
    Beymen Genel Müdürü Esel Çekin, "Kahire bizim için önemli bir başlangıç. Çünkü gümrük duvarları kaldırıldı. Pazarda önemli bir rakibimiz yok. Hazır giyim konusunda önemli bir boşluğu dolduracağımızı düşünüyoruz" diyor.
    Kahire'nin 14 milyon nüfusuyla önemli bir potansiyele olduğunu belirten Çekin, bu mağazanın 6 milyon dolara malolacağını kaydediyor. Çekin ayrıca, Mısır'ın İskenderiye kentinde de yer araştırması yaptıklarını belirtiyor.



    'Potansiyel yüksek'

    Grup şirketi Korteks'in Güney Afrika'da 250 kişinin çalıştığı bir perde üretim tesisi olduğunu söyleyen Zorlu Holding Tekstil Grubu Başkanı Vedat Aydın "Güney Afrika'da müşterimizle ortak şirket kurup üretime başladık. Güney Afrika'yı tercih nedenimiz, pazar potansiyelinin yüksek oluşu ve ithalata uygulanan yüksek gümrükler" diyor.
    Aydın şöyle devam ediyor: "İşgücü ve enerji fiyatları Çin fiyatlarına yakın, fakat işgücü eğitimsiz, altyapı Çin'e göre zayıf. Gelir seviyesi düşük kesim hızla ekonomiye kazandırılıyor. Tüketim ürünleri harcamasında ciddi artış var. Şu an biz pazarımızda perde alanında lider konumdayız. Korteks Güney Afrika pazardaki payını her geçen yıl artırıyor. İşler sürekli gelişiyor, biz de sürekli yatırım yapıyoruz."


    Afrika ülkelerindeki Türk yatırımları
    Cezayir 150 milyon dolar
    Mısır 150 milyon dolar
    Sudan 150 milyon dolar
    Gün. Afrika Cum. 60 milyon dolar
    Tunus 25 milyon dolar
    Etiyopya 15 milyon dolar
    Fas 10 milyon dolar
    Kenya 2 Milyon dolar


     
    Ticaret hacmi 7.8 milyar dolar (Milyar $)
    Yıl İhracat İthalat Denge Hacim
    2001 1.5 2.8 -1.3 4.3
    2002 1.6 2.6 -1 4.2
    2003 2.1 3.3 -1.2 5.4
    2004 3.0 4.8 -1.8 7.8


     
    İhracatta Cezayir ilk sırada (Milyon $)
    Ülkeler İhracat İthalat
    Cezayir 806 1.256
    Mısır 473 255
    Libya 337 1.514
    Fas 330 106
    Tunus 256 100
    Güney Afrika Cum. 190 1.004
    Sudan 84 12
    Nijerya 80 177
    Etiyopya 78 18
    Liberya 47 24
    Gana 32 81
    Senegal 26 0,09
    Angola 22 0,30
    Kamerun 21 35
    Eritre 19 0,009



    'Başka ülkeler iyice yerleşmeden kıtadaki payımızı artırmak istiyoruz'

    Türk firmalarının Afrika ülkelerine ilgisinin artarak devam ettiğini söyleyen Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen, "Özellikle götürdüğümüz işadamı heyetlerinin yaptıkları anlaşmalar sonucu ciddi ihracat artışları olduğunu görüyoruz" diyor.
    Geçen hafta Fas'ta 50 firmadan 130 işadamıyla fuar açtıklarını söyleyen Tüzmen, "Faslı bakanlar da bu fuara katıldılar. Onların anlattıklarına göre ihracat yüzde 40 düşmüş durumda. Tunus'un ihracatı yüzde 30 düşmüş. Mısır'ın ihracatı da düşüş gösteriyor. Çünkü Uzakdoğu rekabetine hazırlıksız yakalandılar. Ama biz daha önce hazırlandığımız için ihracatımız artıyor. Afrika ülkelerine 2004'te yaptığımız ihracat 2003'e göre yüzde 40 arttı. Fas'a ihracatımız yüzde 83, Tunus'a yüzde 46 arttı. Bunlar tabi kolay olmadı. Politikacılar konuşur ama rakamlar çok daha iyi konuşur" diye anlatıyor.
    Afrika ülkelerinin, strateji oluşturulmadan önce ticari potansiyeli yansıtmaktan son derece uzak olduğunu anlatan Tüzmen, "Koca kıta Afrika'sında, fazla bir ihracat rakamına ulaşamıyorduk. Son uygulamalarımızdan sonra, özellikle bu ülkelerle karma ekonomik komisyon toplantıları, fuarlar düzenledik. Serbest ticaret anlaşmaları gerçekleştirdik. Fas, Tunus gibi. Mısır ile önümüzdeki günlerde yapılacak. Bunların da etkisiyle gerek ticaret, gerek yatırımda önemli artışlar sağladık" diyor.

    'Yüzde 5 paya ulaştı'
    Eskiden dış ticaretimizin yüzde 1'ini bile oluşturmayan Afrika'nın, şu anda dış ticaretimizde yüzde 5 paya ulaştığını kaydeden Tüzmen, şöyle devam ediyor:
    "İhracat rakamlarına baktığımız zaman 4.5 milyar dolara yakın ihracat rakamına ulaşacağımız gözüküyor. Şu anda 3 milyar dolarlık bir rakama zaten ulaşmış durumdayız. Müteahhitlik alanında da Afrika ülkelerinde toplam 16 milyar dolarlık bir çalışmamız var. Örneğin şu anda Fas'ta 1.5 milyar dolarlık bir çalışma yaptık, onlar bağlandı. Ve önümüzdeki dönümde bu artarak devam edecek."
    Türkiye'nin Güney Afrika ile de ticaret hacminin arttığını vurgulayan Tüzmen, serbest ticaret anlaşması yapmak istediklerini, bu konuda çalışmaların sürdüğünü belirtiyor.
    Tüzmen, "Sudan'ı defalarca çalıştık. Etiyopya, Nijerya gibi ülkelerle de topyekün bir çalışma yapmaya gayret ediyoruz. Önemli bir pazar Afrika. Başka ülkeler tam olarak yerleşmeden pazar payımızı artırmak istiyoruz" diyor.
    Tüzmen, Türk girişimcilerinin Afrika ülkelerine tekstil ve konfeksiyon, otomotiv, cam eşya, seramik, petrokimya gibi alanlarda yatırımlar yapabileceklerini belirtiyor.


    'Devletin iradesi, özel sektörün arzusu Afrika'nın uyanışıyla süreç başladı'

    Afrika ile Türkiye arasındaki ilişkilerin son beş yılda ivme kazandığını söyleyen Türk Kuzey Afrika İş Konseyleri Başkanı Devrim Erol, "Türk ihracatının yüzde 50'den fazlası Batı ülkelerine yapılıyor. Dolayısıyla ihracatı genişletmek ve geliştirmek için yeni pazar bulmak lazım" diyor.
    Özel sektörde de yeni pazar arayışının ortaya çıktığını belirten Erol, "Anadolu'daki küçük ve orta boy işletmeler, daha kolay bir pazar olan Afrika'yı hedef aldılar. Devletin iradesi, özel sektörün arsuzu ve fuarlar da gündeme gelince Afrika'daki süreç başladı. Afrika ülkeleri, devletçi pazar politikalarından, liberal pazar politikalarına doğru gitmeye başladılar. Böylece kendi işadamları ortaya çıktı, özel sektörleri ayağa kalktı" diye konuşuyor.
    Son beş yıldır kuzeyden başlayarak bir Afrika harekatından sözedebileceğini anlatan Erol, "Henüz çok büyük yatırımcı olduğumuz söylenemez. Türk firmaları şimdilik mal satmanın peşinde" diyor.
    Afrika ülkelerinde Türk inşaat firmalarının önemli projeleri bulunduğunu söyleyen Erol "Cezayir ve Fas'ta ciddi projelerimiz var. Gıda, ilaç ve beyaz eşya alanlarında yeni yatırımlarımız olacak" diyor.
    Afrikalıların Türklere karşı önyargılarının bulunmadığını söyleyen Erol, "Bizi örnek ülke olarak algılıyorlar. Hem hizmet ve sanayi alanında bu ülkelerin çok önündeyiz" diye konuşuyor.
    LDN Fuarcılık olarak Cezayir ve Fas'ta on yıldır fuar düzenlediklerini belirten Erol, Cezayir'e on yılda 3 bin 500 firma, Fas'a bin firma taşıdıklarını kaydediyor.
    Etiyopya, Zimbabwe ve Güney Afrika'da fuarlar düzenlediklerini söyleyen Erol, önümüzdeki dönemde Tunus'ta fuar düzenlemeyi planladıklarını belirtiyor.


    Müteahhitler, 16 milyar dolarlık proje üzerinde çalışıyor, Libya yine gözde...

    Libya'dan yıllardır alacaklı olan müteahhitler için, kabuğundan sıyrılan Afrika yeniden gözde bir pazar olma yolunda. Hatta dış ticaret fazlası veren Libya bile yeniden gündemlerinde. Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen'in verdiği bilgilere göre Türk müteahhitlerin bu pazarda 16 milyar dolara yakın inşaat projesi bulunuyor. Bunun 1.8 milyar doları Libya'da. Ağırlık olarak Kuzey Afrika'da alt yapı projelerini üstlenen müteahhitler, önümüzdeki dönemde de orta ve güney Afrika ülkelerinde projelere imza atmaya hazırlanıyor.
    2003'te Türk müteahhitlik firmalarınca Afrika'da üstlenilen işlerin toplamı 580 milyon dolar. Bu rakam, sektörün toplam üstlendiği işlerin yüzde 20'sini oluşturuyor.
    2004'te Türk müteahhitlik firmaları, toplam 5.4 milyar dolarlık yurtdışı müteahhitlik projesi üstlendi. Bu projelerin 1.3 milyar dolarlık kısmı Afrika kıtasında. Afrika kıtasında üstlenilen müteahhitlik projelerinin tutarı yaklaşık yüzde 130 oranında artırılmış.

    Fas ve Cezayir'de projeler var
    Kuzey Afrika ülkelerinde yatırımlar artınca inşaat işlerinin de hareketlendiğini söyleyen Türkiye Müteahhitler Birliği Başkanı Erdal Eren, son iki yıldır Fas ve Cezayir'de önemli projelere imza attıklarını anlatıyor.
    Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın son Afrika ziyaretinde Fas Başbakanı ile tanıştığını söyleyen Erol, "Kendisine Fas'ta önemli bir yatırım ve turizm hamlesi olduğunu gözlemlediğimizi söyledim. Fas'ın altyapı projelerine talip olduğumuzu, bu işi Avrupalı firmalardan daha hızlı, eşit kalitede ve daha ekonomik yapacağımızı anlattım. Fas Başbakanı da bize öncelik vereceklerini çünkü Türk firmalarının Fas'ta devam eden çalışmalarından memnun olduklarını aktardı" diyor.
    Fas'ta turizm projeleriyle de ilgilendiklerini belirten Eren, "Libya ile ilişkilerimizde bir ara duraklama olmuştu. Yeniden pozitif gelişmeler var. Libya'da bundan sonra 1.8 milyar dolarlık projemiz var. Etiyopya, Nijerya gibi ülkelerle de ilgileniyoruz" diye anlatıyor.

    Altyapı projeleri
    Türk müteahhitlerinin Kuzey Afrika ülkelerinde altyapı projelerini üstlendiğini belirten Eren, "Yol, sulama, köprü gibi projeleri üstleniyoruz. Mesela Tunus'ta TAV firmamız havaalanı ihalesinde yeterliliği aldı" diye konuşuyor.
    Eren, Afrika ülkelerinde yatırım hamlesi yaşandığını belirterek "Biz de bunun içinde pay almaya çalışacağız" diyor.
  • http://www.milliyet.com.tr/2005/04/08/business/abus.html
  • Dünya doları konuşuyor. Euro karşısında kan kaybı süren dolarda neler olabilir, hangi gelişmeler, hangi ülkelere yarar, hangilerine zarar verir?.. Üzerinde durulan iki olasılık var: Birisi dolarda 'küresel bir çöküş', diğeri ise toparlanma. Bunlar teorik değil, gerçek olasılıklar. AB destek çıkmazsa, ABD, dış açıkları azaltmak için yapısal tedbirler almazsa, 1.5 trilyon dolar rezerv tutan Asya ülkeleri, tereddütlü açıklamaları aşıp gerçekten rezervlerindeki dolar payını azaltırsa... Bunlar, birinci olasılığı güçlendirebilecek gelişmeler olarak sıralanıyor. Ancak tersi olursa, G - 8, dolara destekte kararlı bir politika izler, ABD, 'sıfır tasarruf, tüketimle büyüme, el kesesinden harcama' politikasını bırakır, Çin de yuan'da dalgalanmaya izin verirse dolar değerlenir, Asya ülkeleri dolardan çıkmaktan vazgeçerler... Bu da ikinci olasılık. Türkiye'nin, 'değerli TL - yüksek cari açık - açığın sıcak parayla finansmanı' gibi üç ayaklı bir 'paket' sorunla başa çıkmak için politikalar geliştirmek zorunda olduğu belirtiliyor. En kötü olasılık, yüksek getiri cazibesiyle akan sıcak paranın yön değiştirmesi

    TARIK YILMAZ

    ABD'de 'İkiz Kuleler'e saldırı, dünyada politik süreçleri derinden etkilemişti. Hâlâ da etkilemeye devam ediyor. Dünya ekonomisini derinden etkileyen bir başka 'ikiz' daha var ve bunlar da ABD kökenli: ABD'nin büyük bütçe ve cari açığı! Ekonomistler bu iki açığı, 'İkiz açıklar' olarak adlandırıyor. Bütçe açığı 412 milyar dolar, cari açığı ise 666 milyar dolar! Bu rakamlar 11.7 trilyon dolarlık ABD ekonomisi için bile çok büyük!
    ABD'nin bu büyük açıkları 'şimdilik' göğüsleyebilmesinin en önemli nedeni doların dünyada 'rezerv para' olması. Dünyadaki döviz rezervlerinin yüzde 70'e yakını dolar cinsinden. Geçmişte tüm dünya rezervlerinin yüzde 70'ini tek başına tutan ABD'de bu oran şimdi yüzde 4. Yani ABD, artık döviz biriktirmiyor. Bu işlev Japonya, Çin, Kore, Almanya gibi ülkelere aktarılmış durumda. ABD parasını dünyaya rahatlıkla pazarladığı için (rezerv para) istediği gibi para basıyor. Rakamlar para arzının ABD'de inanılmaz hızla büyüdüğünü gösteriyor. Ancak bu arz dış piyasalar tarafından çekildiği için içeride enflasyonist bir etki yaratmıyor. Üstelik ABD buradan ciddi bir senyoraj geliri de elde ediyor.
    Dizginlenemeyen tüketim talebini karşılamak için 1.8 trilyonluk ithalat yapan ABD'nin büyük dış açığının finansmanı, özellikle Asya ve Avrupa ülkelerinin büyük dış fazlaları ile sağlanıyor. ABD tahvillerinin en büyük alıcıları durumundaki Asya ülkeleri 1.5 trilyon dolar civarında rezerv tutuyorlar. Başka bir ifade ile ABD tüketimini kredilendiriyorlar...
    Amaaa, nereye kadar?.. Sorunun yanıtı açık aslında. Bu rezerv değerini koruduğu ve artırdığı sürece... Ancak ABD Doları değer kaybediyor! Tam da bu nedenle, rezervlerindeki dolar ağırlığını azaltmak eğilimindeler. (Bazı ekonomistler bu gelişmenin dolarda küresel bir çöküşü tetikleyebileceği görüşünde!) Doların değerini daha da zorlayabilecek böyle bir gelişme halinde, ortaya çıkacak dolar arzına talep nereden gelecek? Değer yitiren bir paraya kimse yatırım yapmayacağından eninde sonunda bu paranın 'sahibine' dönmesi kaçınılmaz. Bu da doların anavatanında enflasyonist zorlamalar geleceğinin işareti olarak değerlendiriliyor. ABD Merkez Bankası'nın daha kısa aralıklarla ve daha yüksek oranlı faiz artışı kararları alabileceği beklentisi oluşuyor. ABD, dolara destek kararı alırsa ne olur?

    Daha hızlı faiz artırımı
    ABD'nin kısa vadede kullanabileceği en önemli silahı faiz. ABD Merkez Bankası (FED) Haziran 2004'te yüzde 1 olan faizleri altı kez artırarak yüzde 2.5'e çekti. Ancak geçen haftaki hareket dışında bu faiz artırımları ile borsasına ve tahvillerine yatırımcı çekmeyi başaramadı. Çünkü bu faiz oranıyla ABD, yatırımcılara neredeyse negatif getiri (enflasyonun altında) sunuyor. Salı günü yapılacak FED toplantısından çıkabilecek yarım puanlık artış faizleri yüzde 3'e çıkaracak ve getiri beklentisi pozitife dönecek. Ancak yine de oranın daha da yukarı çıkması gerektiği konuşuluyor.
    Öte yandan hafta içinde ABD'de gösterge olarak kabul edilen tahvillerin faizi yüzde 4.5'i aşması ve yabancı yatırımcıların bu tahvilleri talep etmesi bundan sonraki olası artırımlara tepkinin ABD lehine sonuçlar vereceğini gösteriyor. G7 - G8'de 'rezervlerini dolar olarak tutma' kararı alırsa dolar beklenenden daha hızlı toparlanabilir. Çin'e yapılan 'esnek kura dön' baskısının sonuç vermesi bu gelişmeyi destekleyebilir.

    Ya dolar kaçarsa...
    Bu gelişmeleden Türkiye'nin nasıl etkileneceğine gelince... Türkiye'nin bu gelişmelere en duyarlı göstergesi yüksek cari açığı. ABD ile benzer bir sorun yaşıyor. 16.2 milyar dolarlık açık, önemli ölçüde sıcak parayla finanse ediliyor. Türkiye'nin çapı itibariyle etkileyemeyeceği dolarla ilgili küresel gelişmeler, kırılganlığını artırıyor. Türk tahvilleri hâlâ cazip, hâlâ yüksek getiri sunuyorlar. Ama ABD'nin faiz artırımı ve diğer başka etkenlerle doların değer kazanması, Türkiye'nin müşteri olduğu fonların yönünü değiştirebilir. İşte o zaman Türkiye bu açığı finanse etmekte zorlanabilir.
    Son iki yıldır sadece Türkiye'ye değil yükselen piyasaların tümüne akan sıcak paranın tekrar ABD'ye dönmeye başlaması, bu ülkelerin tamamında sıkıntı yaratma potansiyeli taşıyor. Son haftalarda yaşananlar doların YTL karşısındaki değerinin içsel gelişmelerden çok dış akımlara daha duyarlı olduğunu gösterdi. Yatırımcıların getirisi artan ABD tahvili almak için Türk tahvili satıp dolara yönelmesi, kuru yükseltebilir. Hafta içindeki gelişmeler bunun ilk işareti olarak yorumlandı.

    'Türkiye yaralı parmak gibi çıkıyor'
    Ekonomist Ergin Yıldızoğlu'na göre, Türkiye konjonktüre dezavantajlı giriyor. Piyasaya dönen Arjantin'e yatırımcıların ilgi gösterdiğine dikkat çeken Yıldızoğlu, "Hem Asya hem de Latin Amerika'da cari açık, dış ticaret açığı konusunda bir sorun yok ve büyümenin kaynağı belli. Türkiye bu ülkeler içinde yaralı parmak gibi ortaya çıkıyor. Son zamanlarda ABD ile süren tartışmalar da eklenince Türkiye'den risk primi daha düşük ülkelere sermaye kayışının olabileceği söylenebilir. Türkiye'de 37 milyar dolarlık sıcak paradan söz ediliyor. Eğer doğruysa, bu paranın salt ekonomik nedenlerle Türkiye'de olduğunu söylemek zor. Bu kadar büyük para kaçmak istese kapıda sıkışır. Büyük kısmı telef olur. Bu nedenle ekonomik gerekçeler bir yana, jeopolitik bağlantılar nedeniyle Türkiye'de büyük türbülans olacağını tahmin etmiyorum. Ama politik baskı unsurları yavaş yavaş artırılabilir, kısa türbülanslar olabilir. Dolar Türkiye'de yükselmeye devam edecektir. Ancak değerlenme sıcak paranın buna ne kadar izin vereceğine bağlı" diyor.

    Greenspan bütçe açığından endişeli
    Cari fiyatlarla 11.7 trilyon dolarlık bir ekonomi olan ABD, 2004'ü 412 milyar dolar bütçe, 665.9 milyar dolar cari açıkla tamamladı. Cari açığın gayri safi yurtiçi hasılaya oranı da yüzde 5.7'ye kadar yükseldi. Bu açıklar ABD ekonomisinin gördüğü en yüksek açıklar olarak tarihe geçti.
    FED Başkanı Alan Greenspan, bütçe açığının cari açıktan daha önemli olduğunu düşünüyor. 11 Mart'ta ABD Dış İlişkiler Konseyi'nde yaptığı açıklamada, bütçe açığından endişe duyduğunu çünkü bütçe açığının piyasa mekanizması içinde düzeltilebilecek bir dengesizlik olmadığını söyledi.
    Bu açıklama, ABD'de mali istikrarsızlığa neden olan unsurlarda bir miktar düzelme olabileceğine ilişkin sinyal olarak algılandı. Bütçe açığının azaltılması Bush'un başkanlığı döneminde hızla artan askeri harcamaların kısılmasına bağlı olduğu görüşü genel kabul görüyor. Ancak başta İran olmak üzere Ortadoğu'da farklı bir rol üstlenmeye soyunan ABD'nin tavrı, başta bütçe olmak üzere tüm makroekonomik verilerin belirlenmesinde önemli bir etken olacak. Bu arada ABD'de 2005 yılı bütçe açığı 430 milyar dolara yaklaşması bekleniyor.
    Cari açığın ise 665.9 milyar dolarlık (Türkiye'nin milli gelirinin 2.2 katı) rekordan sonra faiz artırımlarıyla birlikte dolarda yaşanacak toparlanmanın ardından gerilemesi bekleniyor. Ancak faiz artırımı dışında henüz bir önlem alınmaması cari açıktaki belirsizliğin sürmesine neden oluyor. Yapısal sorunlara çözüm üretilmemesi durumunda bu açıkta ciddi bir iyileşme beklenmiyor.

    Euro hâlâ güçlü ama gözler FED'de
    Türkiye'de para ve sermaye piyasaları bu hafta nefesini tutup Amerikan Merkez Bankası'ndan (FED) çıkacak faiz artırım kararını ve yansımalarını bekleyecek. Eğer çeyrek ya da yarım puanlık artırım gelirse Türkiye'de bono piyasasına satışların artması beklenmeli. Önceki hafta sonuna kadar piyasanın gösterge tahvili 27 Eylül 2006 vadeli tahvilde dolar bazında yüzede 9 getiri sağladığı düşünüldüğünde yabancılar getirilerin azalacağı düşüncesiyle satışa geçebilir. Bu, dövize alım gelir ve dolar geçen hafta başlattığı yükselişine devam eder.
    Hatırlanacağı üzere Merkez Bankası'nın 9 Mart'taki 2.4 milyar dolarlık müdahalesinden sonra bile sakinliğini koruyan ve 1.2650 YTL'den işlem gören dolar, ertesi gün yabancıların satışa geçmesiyle yükselişe başlamıştı. 11 Mart'ı 1.2750 YTL'den kapatan dolar geçen haftaya ise 1.2930 seviyesinden başladı.
    Yatırımcıların ABD tahvillerine yönelmesi ise Brezilya, Rusya ve Türk piyasalarında bono satışlarını ve döviz alımlarını beraberinde getirdi. Perşembe günü serbest piyasada 1.3320 YTL'den satılan dolar son iki ayın en yüksek düzeyine ulaştı.
    Yükselişte, euro dolar paritesinin de etkisi vardı. ABD tahvillerine gelen alımlar sonrası 1.34 seviyesinde bulunan parite 1.31'e kadar geriledi. Haftanın son işlem günü bir miktar yükselerek 1.32 seviyesini aşan dolarda gözler kısa vadede FED toplantısında olacak. Ancak ABD'nin içinde bulunduğu durum dikkate alınmayıp yapısal sorunların çözümü ertelendiği sürece paritede dolar lehine ciddi bir düzelme beklenmek yanlış olur.

    'Ortadoğu'dan elini çekerse dolar da ABD de rahatlar'
    Mahfi Eğilmez (Garanti Bankası Yönetim Kurulu Üyesi)
    ABD kısa vadeli faizleri artırması bizim piyasaları da olumsuz etkiler. Bundan sonraki faiz artırımı 0.25 değil yarım puan olur. Bu da Türkiye'nin de dahil olduğu piyasalardan sermaye çıkışına neden olabilir. Dolayısıyla bu çıkış dolarda bir yükselişin işareti anlamına gelir.
    Türkiye iki yıldır beklentilerle gidiyor. IMF ve AB ile ilgili beklentiler piyasalarda olumlu atmosfer yarattı. Ama bu beklentiler terse dönerse elbette dolar yukarı gider. Biz diğer ülkelerden biraz farklıyız. Bizden sermaye kaçışı diğerlerine göre daha az olabilir.
    Ancak dünyada 'ABD ekonomisi krize girebilir' endişesi var. Ellerinde büyük dolar cinsi rezerv olan ülkelerin rezervini çeşitlendirmeye gidecekleri de konuşuluyor. Bunun kısa vadede olacağını sanmıyorum. Ama rezervlerde bir değişiklik olursa ABD sıkıntı yaşar. 666 milyar dolar olan cari açık da azalacak. Önemli olan bu açığın ne kadarı ABD için hayati önemde. Bana göre 400 - 450 milyar dolarlık hayati. Yani ABD açığını buralara çekerse dolar ve piyasalar sakinleşir. ABD'nin krize gidip gitmeyeceği politik seçişlerine bağlı. Eğer Irak'tan çıkar, Ortadoğu'dan elini çekerse toparlanır.

    'ABD ekonomisinin ciddi yapısal sorunları var'
    Selim Somçağ (Ekonomist)
    ABD ekonomisindeki sorunların kökeninde doların düşüşü değil yapısal sorunlar bulunuyor. ABD imparatorluğunun büyümeye ihtiyacı var. Büyümek için de tüketime. Sanayisini ortadan kaldırmış bir ülke olarak kısa vadede sanayisini tekrar kuramayacağına göre yatırımla büyümeyi sağlayamaz. Dolayısıyla yapısal sorun devam edeceğinden cari açıktan kolay kolay kurtulamayacak.
    2004 yılı ortasından bu yana Uzakdoğu ülkelerinin dış ticaret fazlalarıyla sağladığı rezerv artışını, ABD tahvillerine yönlendirme eğilimini artırdığı gözlendi. Özel kesim yatırımcılarının ABD'den tahvil alımları ise kesildi. Şimdi ABD yüzde 1'e kadar çektiği faizleri artırarak sıcak para kaynaklarını çeşitlendirmeye çalışıyor. Yüzde 2.5 olan faizlerin denge faiz düzeyi olarak kabul gören yüzde 3.5'e kadar süreceği tahmin ediliyor. Ama bence denge noktası daha yukarıda. Bu gelişmeler nedeniyle Türkiye'nin de bir an önce tarihinin en yüksek cari açık düzeyini aşağıya çekmesi gerekiyor. Ayrıca sıcak paraya da tedbirler getirilmesi gerekiyor. Ancak bu istek IMF görüşleriyle taban tabana zıt. Dolayısıyla sıcak para hükümetin önünde çözmesi gereken önemli bir sorun.

    Değerli YTL üretimi baltalıyor,
    Son iki yıldır iyi bir performans yakalayan Türkiye, akan kısa vadeli yabancı sermaye nedeniyle TL'de aşırı bir değerlenmeyle karşı karşıya kaldı. Belli bir bant içinde belirlenen kura dayalı istikrar programını uygulayan Türkiye 2001 krizine sürüklenmeden önce de TL'de aşırı değerlenme gözlenmişti. Merkez Bankası verilerine göre 1995 bazlı endeks değeri Ocak 2001'de 148.1'e ulaştı. Bu TL'nin 1995'e göre yüzde 48.1 daha değerli olduğu anlamına geliyor. Cari açığın ve dış ticaret açığının hızla artmasına neden olan değerli TL, Şubat 2001 krizinden sonra dalgalı kura geçilmesiyle birlikte ortadan kalkmıştı.
    Ekim 2001'de 96 endeks değerine kadar gerileyen reel kur 2002 ortalarına kadar tekrar hızlı bir değerlenme sürecine girdi. Ancak gelen düzeltmeyle birlikte endeks değeri düştü. Ancak 2003 yılı başından itibaren tekrar değer kazanmaya başlayan reel kurlar 2004 yılını yüzde 44 değerli kapattı.
    2005 ile birlikte yabancıların Türk piyasalarına yönelmesiyle hızla değer yitiren dolar reel kur endeksinin değerini tekrar yükseltti ve şubat sonu itibariyle 155.5 düzeyine kadar çıktı. Endeks değeri böylece 1995'ten bu yana en değerli dönemine girdi. Türkiye'nin dışarıda rekabetini ciddi biçimde bozan reel kurlardaki artışın tersine dönmesi ihracatçı ve ithal girdi kullanan üreticilere rahat bir nefes aldıracak. Giderek daha dışa bağımlı bir ekonomi haline gelen Türkiye, ithalatını azaltırken ihracattaki performansını devam ettirebilirse dış ticaretle birlikte cari açığını da azaltma fırsatı yakalayacak.

    ABD tahvilinde kıpırdanma işaretleri
    FED'in Haziran 2004'ten bu yana altı kez yükselttiği faizler yabancıların ABD piyasalarına akmasını sağlayamadı. Kısa vadeli faizlerdeki yükselişler ABD'nin uzun vadeli tahvil faizlerinin artışını getirmedi. Faizin yükselmemesinin nedeni Çin gibi yüksek döviz rezervine sahip Asya ülkelerinin elindeki fazla parasını ABD tahvillerine yatırması. Düşük getiriler sıcak paranın Türkiye, Brezilya, Polonya ve Asya ülkelerine akmasına neden oldu. Uluslararası Finans Enstitüsü (IIF) gelişmekte olan ülkeler akan paranın 2003'te 194 milyar dolar iken 2004'te 225 milyar dolar çıktığını açıkladı. 2005 beklentisi de akışın süreceği yönünde.
    Ancak geçen hafta ABD tahvil faizlerinin yüzde 4.5'e yükselmesi ve sıcak paranın ABD'ye kayması bu sürecin acaba sonuna mı geliyoruz sorularına neden oldu.
    Aslında bu sürecin başlayacağına ilişkin sinyalleri, global risk algılamasını yansıtan Şikago Borsası Volatilite Endeksi (VIX) vermişti. Son yılların en düşük seviyelerinde olmasına karşın VIX'in şubat ortasından bu yana yüzde 20 artışla 13.5 seviyesine yükselmesinin ardından tahvil alımlarının gelmesi tabii ki tesadüf olarak algılanmadı.
    ABD tahvillerine gelen alımlar Türkiye'de 27 Eylül 2006 vadeli gösterge tahvillerin bileşik faizinin de yükselmesine neden oldu. Bono satıp dolar alan yatırımcıların etkisiyle söz konusu tahvilin faizi yüzde 16.6 seviyesinden yüzde 17.50'ye kadar yükseldi. Tahvilin bir hafta içindeki değer kaybı yüzde 1.5. ABD'nin faiz artırımıyla birlikte Türkiye'de bonolarda satışların sürmesi bekleniyor.

    Doların eğer kaybı Çin'in rezervini eritecek
    ABD süper güç olması daha rahat hareket etmesini sağladığı bir gerçek. Bu kadar sıkıntılı bir dönemde geçerken rahat davranması zaten bunu gösteriyor. Süper gücün elindeki en önemli silahı ise doların rezerv para olması.
    Geçmişte tüm dünya rezervlerinin yüzde 70'ini ABD tek başına tutarken bugün bu oran sadece yüzde 4. Dolayısıyla dolardaki düşüşün rezervlerde değer kaybı riskini Japonya, Çin, Kore, Almanya gibi ülkelere bırakmış durumda. Hesaplar da, dolardaki düşüşün yüksek döviz rezervine sahip ülkelerde milyarlarca dolarlık kayıplara neden olacağını gösteriyor.
    ABD merkezli Centre for Economy Policy Reserarch - CEPR (İktisat Politikaları Araştırma Merkezi) yaptığı bir araştırmada, doların düşüşünün 15 gelişmekte olan ülkenin döviz rezervinde yaratacağı kayıpları hesapladı. Buna göre, dolarda yüzde 13.8'lik bir kayıp 600 milyar doların üzerinde rezerv tutan Çin'de 56 milyar dolarlık bir rezerv kaybına neden olacak. Kayıp oranı arttıkça rezervlerin aşınma miktarı da artacak. Dolardaki kayıp yüzde 22.8 olursa Çin'in rezervindeki erime 93.1 milyar dolar, yüzde 42 olursa 171 milyar dolara kadar çıkacak. Bu da doların düşüşünün özellikle Asya ülkeleri için neden bu kadar önemli olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
    CEPR'ye göre doların düşüşünden Türkiye'de nasibini alacak. Dolarda yüzde 13.8'lik kayıp Türkiye'nin rezervlerinde 3.2 milyar doları kayba neden olacak. Dolardaki düşüş arttıkça Türkiye'nin kaybı 10 milyar dolara kadar çıkacak.
    İşte bu tehlikeyi gören Rusya, Kore, Çin'den gelen"rezervlerimizi çeşitlendireceğiz" açıklamalarının nedenlerinden biri de bu. Aslında Bank for International Settlement (BIS) verileri bu sürecin başladığına işaret ediyor. BIS'e göre 2001 yılında dünya döviz rezervlerinin yüzde 81'i dolar cinsinden tutulurken oran 2004 sonunda yüzde 68'e gerilemiş durumda. http://www.milliyet.com.tr/2005/03/22/business/abus.html

    aaGalatasaray borsada yatırımları üçe katladı

    Süper Lig'de ikinci sırada bulunan Galatasaray'ın borsadaki getiri performansına diğer futbol kulüpleri yaklaşamıyor. Galatasaray borsada adeta gövde gösterisi yapıyor. Şirket hisseleri ilk işlem gördüğü günden bu yana yatırımcısına hisse başına tam yüzde 192 kazandırdı. Şirkete, halka açıldığı 2002 yılında 10 milyar TL yatırıp hisselerini satmayanların portföylerinde dağıtılan nakit temettüler de dikkate alındığında geçen hafta itibariyle 29 milyar 200 milyon TL'ye vardı. Galatasaray halka açıldığından bu yana 73 milyon dolar tutarında temettü dağıttı. Galatasaray, Süper Lig'de Fenerbahçe'nin 5 puan gerisinde olsa da borsada getiri şampiyonu oldu


    SONGÜL HATISARU /ORHAN TEKEOĞLU

    Taraftarlarını UEFA ve Süper Kupa şampiyonluklarıyla mutlu eden Galatasaray, borsada da yatırımcısını adeta ihya etti. Galatasaray, Beşiktaş ile birlikte 2002 yılında borsada işlem görmeye başlayarak spor kulüplerinin bu yöntemle kaynak yaratma ve aynı zamanda şeffaf yapılara kavuşmasının önünü açtı. Kulüplerin halka açılması, futbolun zengin başkan patronajından kurtularak kurumsallaşmasını sağlıyor.
    Sahalarda Fenerbahçe ile kıyasıya rekabet içine giren Galatasaray borsada ise getiri şampiyonu oldu. Fenerbahçe cuma itibariyle 259 milyon dolarlık piyasa değeriyle borsada gövde gösterisi yapıyordu. 145.5 milyon dolarlık piyasa değeriyle işlem gören Galatasaray ise yüksek getiri performansı ile yatırımcının gözbebeği olmaya devam etti.

    Diğer kulüplere örnek oldu
    Galatasaray 2002 yılında futbol takımının giderlerini içermeyen, bilançoya önemli gelir kalemlerinin aktarıldığı ve yatırımcısına her yıl temettü dağıtma sözü veren bir modelle borsaya geldi. Şirket halka açılırken kulüplerin giderlerinin yaklaşık yüzde 80'ini oluşturan transfer ve bonservis giderlerini şirket yapısına dahil etmeyerek düzenli kâr etme ve yatırımcısına temettü dağıtma sözünü de garanti altına almış oldu. Galatasaray ve Beşiktaş'ın arkasından Deniz Yatırım liderliğinde halka açılan Fenerbahçe de Galatasaray modelini benimsedi. Fenerbahçe de Galatasaray gibi dağıtılabilir kârının yüzde 80'ini her yıl kâr payı olarak dağıtma sözüyle borsaya geldi. Yine Deniz Yatırım'ın halka arz etmeye hazırlandığı Trabzonspor ise Galatasaray'ın temettü yaklaşımını bir adım ileri götürerek dağıtılabilir kârının yüzde 100'ünü paylaşma sözüyle borsaya geliyor. Yatırımcıların yanı sıra görünen o ki futbol kulüpleri de Galatasaray modelini çok sevdi. Çünkü halka arzdan bu yana geçen üç yıllık süre içinde Galatasaray tam 73 milyon dolar temettü dağıttı ve bu rakamın büyük kısmını ana hissedar olarak Galatasaray Kulübü elde etti.

    Ligde geride olsa da yükseliyor
    2004 - 2005 sezonunun başladığı 6 Ağustos'tan bu yana Galatasaray Sportif A.Ş. hisseleri 50 YTL liradan 90.50 YTL'ye yükselerek yüzde 81 oranında prim yaptı. Hisselerin yılbaşından bu yana ise değer kazancı yüzde 29.29'u buldu. Geçen yıl halka arz edilen Fenerbahçe hisseleri ise yılbaşından bu yana yüzde 25.96 oranında değer kazandı. Fenerbahçe hisseleri ise borsadaki ilk işlem gününden bu yana yüzde 6.20 oranında prim yapabildi.

    AIG ile ayrılan yollar hisselere yaradı
    Galatasaray hisseleri Şubat 2002 tarihinden bu yana yatırımcısına yaklaşık 3 katı kazandırdı. Hisseler Şubat 2002'den bu yana yüzde 192 oranında değer kazandı. Aynı dönemde Galatasaray üç defa temettü ödemesi gerçekleştirdi. Galatasaray hisselerinin son dönemde iyi bir performans göstermesinde AIG ile problemlerini çözmesi de etkili oldu.

    Borsanın asları olacaklar
    SPK'nın son düzenlemesiyle borsa şirketleri yüzde 30 oranında temettü dağıtmak durumunda. Galatasaray ve Fenerbahçe ise halka açılırken yatırımcılarına yüzde 80 oranında temettü dağıtma sözü verip bunu da şirketlerin anayasaları sayılan esas sözleşmelerinde kayıt altına aldılar. Fenerbahçe ve Galatasaray'ın bu sözü vermesinin diğer şirketlerin bu sözü vermesinden çok daha farklı bir anlamı var ki o da bu şirketlerin borsaya geliş modelleri nedeniyle düzenli nakit yaratan, sermaye ihtiyacı olmayan ve istikrarlı temettü verme potansiyeli taşıyan yapıda olmaları. Kulüplerin giderlerinin en büyük kısmı olan ve toplam giderler içindeki payı yüzde 80'lere kadar yükselen ve dünyadaki sportif şirketlerin kârlılığını düşüren bonservis, transfer ücretleri, antrenör maaşları gider kalemi olarak Galatasaray ve Fenerbahçe modellerine dahil edilmedi. Ancak gelir yaratan kalemler önemli ölçüde bilançolara aktarılarak kârlılık ve dolayısıyla yatırımcıya temettü dağıtılmasının önü açıldı. Bu anlamda, bu şirketlerin futbol kulüplerinin en büyük gider kalemi olan transfer ve bonservis ücretlerini gider olarak yazmadıkları ve temettü dağıtma taahhütleri düşünüldüğünde şirketlerin sürekli muhafaza edecekleri temettü ödeme gücü ile özellikle önümüzdeki dönemde yatırımcı açısından gözde şirketler olacaklarını söyleyebiliriz.

    Yatırımlar 6 yılda geri dönüyor
    Geçtiğimiz yıl Galatasaray yatırımcısına 32.4 milyon dolar temettü verirken, geçen yıl halka açılan Fenerbahçe 7.7 milyon dolar temettü dağıttı. 2002 yılında halka arz edilen Galatasaray o tarihten bu yana toplam 73 milyon dolar değerinde temettü dağıttı. Şirket, 2002 yılında 18 milyon dolar, 2003 yılında 22.6 milyon dolar, 2004 yılında ise 32.4 milyon dolar temettü verdi.
    Galatasaray'ın geçen sene dağıttığı temettü miktarı 32.4 milyon dolar, piyasa değeri ise 131 milyon dolardı. Galatasaray hisselerinde temettü verimliliği yüzde 24 seviyesinde. Galatasaray Sportif'in önümüzdeki yıllarda yıllık 20 - 25 milyon dolar civarında kâr etme potansiyeli göz önüne alındığına yatırımcıların 6 - 7 yılda yatırımlarını kâr olarak geri alabileceklerini söyleyebiliriz.

    Şampiyonlar ligi geliri yok
    Şirketlerin 2004 yılı 6 aylık tablolarına baktığımızda Galatasaray ve Fenerbahçe'nin yayın hakları gelirlerinin birbirine yakın olduğunu görüyoruz. Ancak, stadyum hasılatı ve bu yıl şampiyonlar ligine katılması nedeniyle Fenerbahçe'nin UEFA performans primi almasının gelirlerini yükselttiği görülüyor. Fenerbahçe'nin halka arz modelinde Galatasaray'dan farklı olarak her yıl maç hasılatı gelirlerinin 8.5 milyon dolar tutarında bir bölümü halka açık şirketin içerisine bir gelir kalemi olarak yer alıyor.
    2004 altı aylık bilançosunda şirketin stadyum hasılatının 3.7 milyon dolarlık bölümünü muhasebeleştirerek bilançosuna gelir kalemi olarak kaydettiği görülüyor. Galatasaray ise stadyum hasılatını bilançosuna dahil etmediğinden böyle bir gelir kalemi söz konusu değil. Öte yandan bu yıl sezonda göz dolduran ve şampiyonlar ligine kalan Fenerbahçe'nin UEFA'dan şu ana kadar aldığı 1.1 milyon dolarlık performans primi de gelirlerini yükseltti.
    2004/6 aylık bilançosuna göre Fenerbahçe'nin faaliyet dışı gelirleri 2.7 milyon dolar seviyesinde bulunurken Galatasaray'ın faaliyet dışı geliri 700 bin dolarda kaldı. Bunun nedeni ise Fenerbahçe'nin TL pozisyonunda değerlendirdiği nakit varlığından gelen faiz gelirinin yüksek olmasıydı. Galatasaray'ın 2004 yılı altı aylık verilerine göre net satışları 11.7 milyon dolar ve net kârı 6.8 milyon dolar. Oysa Fenerbahçe'nin net satışları 14.7 milyon dolar olmasına karşın net kârı 16.5 milyon dolar oldu. Fenerbahçe'de giderlerin düşük olması ve şirketin TL pozisyonu alması ve diğer faaliyet gelirleri kârlılığının daha yüksek olmasına neden olurken Galatasaray'ın giderlerinin yüksekliği ve döviz pozisyonu kâr marjını düşürdü. Galatasaray bu sene şampiyonlar ligine katılmadığı için ilk altı aylık dönemde UEFA primi gelirinden de mahrum kaldı.

    Galatasaray bir Avrupa markası
    Türkiye 3 Ekim'de müzakarelere başlayarak tanzimattan bu yana bir parçası olmak istediği Avrupa rüyasını gerçekleştirmeye hazırlanıyor. Biz Türklerin tarihi biraz da Avrupa ile yaşadığımız aşk ve nefret ilişkisiyle açıklanabilir. Bir parçası olmak istediğimiz AB ülkelerine üstünlük sağladığımız her alanda adeta savaş naraları atıyoruz. Bilim, sanat, insan hakları gibi alanlarda karşımıza AB kriterleri çıktığı zaman ise haksızlığa uğramış mağdur ülke rolü oynuyoruz.
    Galatasaray tam da bu noktada hepimizin milli duygularını okşayan bir rol üstlendi. Türklerin Osmanlı'dan bu yana yaşadığı Avrupa kompleksini yenmesinde öncülük rolü oynadı. UEFA kupasını alan, süper kupayı Türkiye'ye getiren Galatasaray, ordudan sonra Avrupa'da en çok bilinen kurumumuz neredeyse. Ve ne zaman bir Türk takımı Avrupa sahalarında yenilse, "Galatasaray olsaydı bu maçı alırdı" cümlelerini duyuyoruz.
    Geçmişte UEFA şampiyonu olan ve Avrupa futbolunda bir marka haline gelen GS'nin hisselerine halka arzda da yabancılardan yoğun talep gelmişti. GS'nin halka arz edilen hisselerin yüzde 65'ini yabancılara ayrılmıştı. FB hisselerinin ise sadece yüzde 10'u yabancı yatırımcılara ayrıldı.

    Sportif'in borcu yok, kulübün 140 milyon $
    Borsada işlem gören Fenerbahçe Sportif A.Ş ve Galatasaray Sportif A.Ş şirketlerinin net borcu bulunmuyor hatta bu iki şirketin nakit pozisyonları bulunuyor. Galatasaray Kulübü borsada işlem gören ve 145.5 milyon dolar piyasa değerine sahip Galatasaray Sportif'in dolaylı olarak yüzde 84'üne sahip. Buradan bakınca kulübün borsadaki dolaylı varlığının 122.2 milyon dolar değerinde olduğu söylenebilir. Ancak Galatasaray Kulübü'nün 140 milyon dolar civarında borcu bulunduğu tahmin ediliyor. Kulübün sahip olduğu gelir potansiyeli ve üzerinde çalışılan projeler bu borçluluğu kolaylıkla aşağı çekebilecek güçte. Kulüp üzerinde çalıştığı Riva projesiyle önümüzdeki dönem için hem borçluluğunu aşağı çekmeyi hem de kulübün mali yapısını sağlamlaştırmayı planlıyor. Kulüp önümüzdeki dönemde Riva'daki değerli arazisi üzerinde lüks konut projeleri inşat ettirerek 100 milyon dolara ulaşabilecek bir gelir sağlamayı hedefliyor. Öte yandan Seyrantepe Projesi'nin gerçekleştirilmesi halinde yapılması planlanan stadyum, Galatasaray kulübünün seyirci hasılatının artmasına ve mali yapısının güçlenmesine olanak sağlayacak.

    AIG alışkanlığı dövizde kaybettirdi
    Galatasaray, 19 Eylül 2000 tarihli Pay Alım Sözleşmesi ile şirketin ödenmiş sermayesinin yüzde 21.05'i oranındaki payı AIG Blue Voyage Fund L.P. ve AIG Global Sports & Entertainment Fund L.P.'ye satmıştı. Ve bu ortaklık karşılığında Galatarasay 21 milyon dolar değerinde bir finansman sağlamıştı. AIG, bu anlaşma kapsamında Galatasaray'ın elindeki nakitin önemli kısmını döviz bazında Citibank'ta tutmasını istemişti. Galatasaray AIG ile yollarını ayırmasına karşın (Galatasaray aleyhinde çeşitli davalar açan AIG, 14 Şubat 2004 tarihinde şirket ve Galatasaray Spor Kulübü arasında imzalanan Sulh Anlaşmasına göre, AIG, sahip olduğu şirket hisselerini sulh miktarı olarak anılan 32.5 milyon ABD Doları karşılığında kulübe devretti) belki buradan gelen alışkanlıkla döviz kurunun gerilediği bir ortamda döviz pozisyonunda yakalandığı için kârlılığı Fenerbahçe'den daha düşük oldu. İlk 6 aylık bilanço performasına göre; dövizdeki değer kaybının Galatasaray'ın gelir tablosuna 2.1 milyon dolar kur zararı yazmasına sebep olduğu görülüyor.

    Nakit yönetim stratejisi değişecek
    Şirket yetkilileri, nakdin dövizde tutulma stratejisini gözden geçirebileceklerini ifade ediyor. Öte yandan, Galatasaray'ın pazarlama ve genel yönetim giderlerinden kaynaklı olarak faaliyet giderlerinin yüksek olduğunu görüyoruz. Bu durum şirketin faaliyet kârlılığının düşmesine neden oluyor. Fenerbahçe'nin ise reklam ve pazarlama faaliyetlerini kendi iç bünyesinde gerçekleştirildiğinden faaliyet kârlılığı daha yüksek bir noktada oluşmuş durumda. 2004 yılı altı aylık verilerine göre Fenerbahçe'nin 14.7 milyon dolarlık net satışı bulunurken faaliyet giderleri sadece 199.5 bin dolar civarında kaldı. Oysa Galatasaray'ın 11.7 milyon dolarlık satışına karşın 3.4 milyon dolarlık faaliyet gideri olduğunu görüyoruz.

    'Acemiydik, şampiyonluğu paraya çeviremedik'

    Galatasaray 100 yıllık bir takım. Dört kez arka arkaya şampiyonlukla Türk futbol tarihinde bir ilki gerçekleştirdi. Hiç yenilgi almadan UEFA kupasını alan ve dünya sıralamasında ilk 10'a giren ilk Türk takımı oldu. Bu parlak başarılara imza atan takımın başında şimdi Özhan Canaydın var. Takımı, bu başarıları paraya çevirmeyi başaramamış, büyük borç altındayken aldı. Kendisi bir rakam vermiyor ama cebinden 15 milyon dolar harcadığı söylenen Canaydın, mali durumu düzeltmek için büyük çaba içinde. Kendisi de başarıların nakde çevrilemediğini kabul ediyor. Büyük projeler gündemde. Bu arada borçlar sıkıştırıyor. Ama hiç umutsuz ve yılgın değil. Bu büyük takımın daha büyük işler başaracağını düşünüyor. Canaydın'la 100'üncü yılda GS'yı konuştuk.

    Galatasaray'ın 100'üncü yıldönümünün sizin başkanlık döneminize rastlaması nasıl bir duygu?
    Son Genel Kurul'da Mart 2004'te seçilerek 100'üncü yılda başkan olma onuruna eriştim. 50 yıllık Galatasaraylılığımda en mutlu sene bu 100'üncü yıl. Her sene olduğu gibi bu yıl GS'nın şampiyonluk hedefidir. 100'üncü yılda böyle bir mutluluğa ulaşırsak sevincimiz katlanacaktır. 100'üncü yıl komitemiz, kulübümüze yakışır her türlü kutlama organizasyonları için hazırdır.

    Nasıl bir 100'üncü yıl kutlaması planlıyorsunuz?
    100'üncü yıl kutlamaları apayrı bir komite tarafından, içinde profesyonel çok insanın olduğu gruplar tarafından hazırlanan programla yürütülüyor. Haziran ayının sonunda bitirilmesi düşünülen ve Mehmet Ali Birand tarafından hazırlanan GS belgeseli, yeni sezonla birlikte gösterime girecek. En iyi goller, en iyi maçlar, en iyi futbolcular gibi konuları da içerecek. Bugüne kadar hiç böyle geniş kapsamlı bir belgesel yapılmadı. Bunun yanı sıra, birçok Galatasaraylı duayen ve birçok tarihçi ortaklaşa Galatasaray tarihi kitabı hazırlıyor. Bu da 100'üncü yıla yetişecek. 2000 yılı UEFA Kupası'nın perde arkası yine bir belgesel şeklinde hazırlanıyor. Dolmabahçe'de GS balosu olacak. 10 ili kapsayacak Road Show'lar yapılacak. Yurtdışı kutlamaları olacak. 100 yıl kapsamında yaşayan 40 efsane futbolcu, Diyarbakır maçı öncesi maç yapacak. Hatıra paralar, hatıra pullar ve hatıra şaraplar çıkacak. 100'üncü yıl formasının 29 Mart'ta tanıtımını yapacağız. Bunun yanı sıra konserlerimiz de olacak.

    Hangi sanatçıyı getireceksiniz?
    Dünya çapında ünlü bir şarkıcı gelecek. Ancak 100'üncü yıl komitemizin aldığı kararla adını açıklayamıyoruz. Sürpriz olacak.

    GS taraftarı 100'üncü yılda şampiyonluğa kilitlendi. GS şampiyonluğa ne kadar yakın ?
    Biz her sene şampiyonluğu hedefliyoruz. Ama futbol bu. İnşallah 100'üncü yılımızı şampiyonlukla süslemeyi istiyoruz. Şampiyon adayları arasında en şanslılardan biriyiz.

    Dört kez üst üste Türkiye şampiyonu olarak bir rekor kıran ve ardından UEFA şampiyonluğu ile bir tarih yazan GS, sportif başarıyı neden finansal başarıya dönüştüremedi?
    Galatasaray sadece Türkiye'de değil, Avrupa'da Türkiye'yi en iyi tanıtan markalardan biri. Yüzde 61 tanınma oranına sahip. Bu çok büyük bir oran. Devletimizin çok takdir ettiği bir pozisyon bu. Niye çeviremedik derken, acemiydik, beklemiyorduk, hazırlığımız yoktu. Hedefe varmak için çok çalışırken, finansman problemlerimiz oldu. Bu tip bir müessesenin finansman problemi olursa doğru şeyler üretemez. İşte o karambolün içinde bunu maddi açıdan bir verime dönüştüremedik. Bu hepimizin suçu. Hepimizin acemiliği. Ummadığımız bir başarı oldu. Neticesinde gelir olarak bir şeyler yazamadık.

    Galatasaray'ın en büyük problemi nedir? Bundan nasıl kurtulacak?
    Galatasaray Kulübü'nün problemi her kulubün başındaki problemlerden biridir. Bizimki biraz daha büyüktür. Finansman problemi vardır. Nakit akışında birtakım sıkışıklıklar vardır. Bunları yavaş yavaş aşacağız. Galatasaray kıskanılan bir takım olduğu için üstünde çok spekülasyon yapılıyor. Bazı ödemelerin gecikmelerinde, diğer kulüpler de aynı pozisyonda olmasına rağmen Galatasaray'ın gecikmesi ön plana çıkıyor. Gayet normal karşılıyoruz. Ödeme ahlakı olan bir kulübüz. Sırasıyla borçlarımızı tasviye etmeye çalışıyoruz. Her ticari müessesede olduğu gibi sıkışıklıklar oluyor, olacaktır. Çok daha sıkışık günlerden daha az sıkışık günlere geldik. İnşallah hepsini kökünden kaldıracağız.

    Son durum itibariyle borç ne kadar?
    Şubat ayı mali kongre kitapçığımızda 12'inci sayfada. Bütün alacağımızı, borcumuzu tek sayfada görebilirsiniz. Sayfada detay ararsanız, bulursunuz. Her şeyimiz şeffaftır.

    Seyrantepe projesinin iptal edilmesi durumunda bir B planı var mı?
    İptal edilmesi söz konusu değil. Çünkü üst kullanım tapusu elimizde. Bir araziye sahip olmaya çalışıyoruz. Bunun için bazı gecikmeler var. İnşallah onu da aşacağız. Üst hakkı tapumuzla orada stadımzı ve spor komplekslerimizi yapma hakkına bugünden sahibiz. Onun için hiçbir problem ve B planı yok.

    İki bakanlık arasında bir evrak gidip gelmesi mi var?..
    Bizim lehimizde bir evrak eksikliği var. O tamamlanıyor. İhaleye çıkacağız.

    GS bu proje ile rahatlığa kavuşacak mı?
    Galatasaray, stadını şehir içi gibi şehir dışı gibi bir arazinin üstünde yapacak. Metro bittiği zaman 600 metre yürüyüş mesafesi kalan bir konumda stadını yapacak. En modern stadlardan biri yapılacak. Çünkü önümüzdeki 30 senede Türkiye'nin başka stadının yapılacağına inanmıyorum. Olimpiyat Stadı'ndan sonra devlet stad yapımına giremez. Fenerbahçe stadını yeniledi, Beşiktaş yeniledi, Trabzonspor yenileyecek. Yeni bir stad ancak Galatasaray tarafından inşa edilmiş olacak. Bunun Avrupa standartlarında çok modern tesis olması lazım. 100'üncü yılımızda bunun temelini atmak bizi çok mutlu edecek. Maksimum üç sene kadar bir zaman içinde bitmiş olacak. O dönemde maçlarımızı Ali Sami Yen'de oynayacağız. UEFA standartlarına erişebilmek için eski açık tribünümüzü yıktık, yeniden inşa etmek üzere çalışmalar başladı. Yeni sezonda 6 bin 500 - 6 bin 750 kişi arasında yeni bir kapasite elde etmiş olacağız. Stadımız toplam 24 - 25 bin kişilik kapasiteye erişecek. En az 2.5 sezon Ali Sami Yen'de oynayacağız.

    Galatasaray borcunu nasıl ödeyecek. Borcun geri ödenmesinde arsa ve gayrimenkulün satışı olacak mı?
    Bugün hiçbir spor kulübü, futbol ve amatör branşları olan kulüp borçlarını futbol gelirleriyle, yani sportif gelirle ödeyemez. Avrupa'daki borcu olan birçok kulüp de aynı pozisyondadır. Tek çıkış yolu futbol dışı gelirler temin ederek, bu borçları tasfiye etmektir. Bizim çeşitli planlarımız var. Üç senedir zaten altyapı olarak bu planlarla uğraşıyoruz. Bu gelirleri temin etmek için bütün hazırlıkları bitirdik. İnşallah realize edeceğiz.

    Galatasaray'ın Ünal Aysal'a olan borcu ödenecek mi, ötelenecek mi?
    Ünal Aysal sevgili kardeşim, çok iyi bir Galatasaraylıdır. Kendisiyle okul dönemlerinden beri dostluğumuz devam etmektedir. Galatasaray'a büyük katkıları olmuştur. AIG hisselerinin alınmasında kulübümüze büyük kolaylık sağlamıştır. Hisseleri kendisi almış ve yaptığımız anlaşmayla aldığı fiyattan belli bir zaman dilimi içinde aynı fiyatla geri almayı taahhüt etmiş durumdayız. Hisseler kendi elinde kaldığı sürece gelirleri kendi alacak. En kısa zamanda da hisseleri geri almayı planladık. Bilançomuzda da 23.5 milyon doları borç hanemize deklare ettik.

    FB ve BJK'nin TV'si var, Galatasaray'ın televizyon kurma projesi var mı?
    100'üncü yaşımızı doldurduğumuz senenin içinde böyle bir projeyi düşünüyoruz. Fakat rantabl olmadığını da biliyoruz. TV kanallarının ciddi maddi zararları olduğu kanaatindeyiz. Avrupa'da da tam gün yayın yapan büyük kulüp televizyonlarının kendisini finanse edemediğini biliyoruz. Tedbirli hareket ediyoruz. Bu sıkıntılı dönemimizde böyle bir yatırımı şimdilik düşünmüyoruz. Bütün çalışmalarımız, 2005 Ekim'de 100'üncü yaşına girdiğimiz döneme rastlayacak.

    Milyonlarca taraftarın, GS'ye katkısı hangi boyuttadır?
    12 bin civarında üyemiz var. Aidatını ödeyenler 6 bin civarında. Senelik aidat 100 milyon lira. Ortalama 17 bin taraftarla maçlarımızı oynuyoruz. İnşallah yeni stadımızla yaptığımız ekstra hizmetlerle bu ortalamayı 35 - 40 binlere taşımayı düşünüyoruz. Böylece seyirci adedimiz 2 - 2.5 katı artacak. Maddi olarak tabii daha fazla olacağı kanaatindeyiz.

    Röportaj öncesi bekleme odasında Schalke'nin formasını gördüm. GS ile ne gibi bir bağlantısı var?
    Kardeş kulübüz. Bizden bir yaş büyük bir kulüp ve ilk onursal üyesi benim. Yani 101 senelik bir kulübün ilk onursal üyesiyim. Schalke kulubüyle çok iyi bir münasebetimiz var. Schalke belediye başkanı onursal kulüp başkanı. Çok yakın dostumuz. Tamamen kişiliğimden kaynaklanan bir durum. İlk defa burada size söylüyorum.

    Yurtdışında hedef Almanya
    GS'nin Avrupa ile ilgili projeleri neler?
    Avrupa taraftar kart projesi 100'üncü yıl projesi içindedir. Galatasaray Europa yani taraftar kartı organizasyonu iyi gidiyor. Almanya'da yapılan anketlere göre GS'nin 800 bin taraftarı var. İnşallah iki yıl içinde Avrupa'nın en büyük sivil toplum örgütünü kurmuş olacağız. Yüzde 90'ı bize ait Düsseldorf'ta bir şirketimiz var. Merkezimiz orası. Bu organizasyon için çok profesyonel çalışıyorlar. GS, Avrupa'da yaşayanların gurur kaynağı. Schalke stadında yaptığımız maça 45 bin taraftarımız geldi. En büyük seyirci potansiyeline sahip kulübüz. Avrupa'da yaşayan bütün Galatasaraylıları bir gönüldaşlık içinde biraraya toplamak istiyoruz. Maddi gelir de düşüncelerimiz içinde. 115 ve 65 euroluk iki taraftar kartımız var. Bunların yanında bir de hediyelerimiz var. Bir paket halinde taraftarımıza sunuyoruz. İyi gelirler elde edeceğimizi düşünüyoruz.

    İngilizler GS'yi inceliyor
    GS Başkanı Özhan Canaydın; ilkokul, lise ve üniversitesiyle Galatasaray'ın 5 asırlık bir eğitim yuvası olduğunu belirterek şunları söyledi:
    "Galatasaray'ın Avrupa şampiyonu olması İngiltere Kraliyet Ailesi'nin dikkatını çekti. Avrupa'da Galatasaray'a emsal kültür yuvaları olan kulüpler mahalli takımlarda oynuyor. İngiliz Kraliyet ailesi bir Araştırma Fonu teşekkül ederek, Galatasaray isminin araştırılmasına karar verdi."


    Araştırmalar büyük futbol organizasyonlarının ülke ekonomilerine büyük katkısı olduğunu gösteriyor. Kupaları izlemeye akın edenler milyarlarca dolarlık döviz bırakıyor. Milli hasılalar büyüyor. Japonya son kupada 24.7 milyar dolar gelir sağlamış

    DİLEK TAŞ

    Sıradan bir spor organizasyonundan çok neredeyse bir ülke ekonomisi kadar gelir getiren futbol ekonomisi, en büyük kazancı dünya kupalarında sağlıyor. Son 35 yılda futbolun dünya ekonomisi üzerindeki etkilerine bakıldığında, bunu açıkça görmek mümkün. Bu durum, futbolu hem ekonomistler hem de taraftarların gözünde güzel bir spor oyunun olmanın yanı sıra komplike finansman savaşlarına dönüştürüyor. Futbol; dünyada rüşvet, oylamalarda yapılan hileler, şikeler, futbolcu ücretleri ve büyük transferlerle de konuşuluyor.
    Futbol dünyasında en bilinen şey, dünya kupalarına ev sahipliği yapan ülkelerin olimpiyatlara diğer takımlardan bir adım önde başlamaları. 2002 yılında Dünya Kupası'na evsahipliği yapan Japon için, ülkenin kupayı kazanması ya da turnuvadan daha erken çekilmesi faktörleri göz önüne alınarak bir araştırma yapıldı. Dentsu İnsan Araştırmaları Merkezi'nin (DIHS) yaptığı çalışmada, eğer Japonya turnuvadan daha geç elenseydi 27 milyar dolar kazanacaktı. Oysa Japonya turnuvadan beklendiğinden çok erken, üstelik Belçika, Rusya ve Tunus takımları karşısında bile zorlanarak kupadan elendi. Yine de kârlı bir ev sahipliği yaparak 24.7 milyar lirayı cebine koydu. Kupa için yaptığı harcamaları, yeni stadyum ve çalışma kampları da dahil olmak üzere 4.3 milyar dolardı.

    G. Kore 8.3 milyar dolar kazandı
    DIHS'nin yaptığı araştırmaya göre eğer Japonya en azından ilk sekiz takım arasına girebilseydi kazancı daha yüksek olacaktı. Yine de Japonya'nın kupaya ev sahipliği ona ciddi kazançlar sağladı. Benzer bir şekilde Güney Kore, Dünya Kupası'na ev sahipliği yaptığında Kore Dünya Kupası Organizasyon Komitesi (KOWOC), organizasyonun ülke ekonomisine katkısını 8.3 milyar dolar olarak hesaplamıştı. KOWOC, kupanın aynı zamanda 35 bin kişilik istihdam yarattığını açıklamıştı.
    Turnuvaların yapıldığı ülkelere gelenler, günlerce o ülkede kalıyor. Daha çok dışarı çıkıyor, yemek yiyip içki içiyorlar, daha fazla ev partileri yapılıyor. Güney Kore'de turnuvaların düzenlendiği haziran ayında tüketim doruk noktasına ulaşmıştı.

    ABD'ye bile yaradı
    Yıl Ev sahibi Kupa yılı büyüme oranı (%) Bir sonraki yıl büyüme oranı (%) Değişim (yüzde)
    1970 Meksika 6.9 4.2 -2.7
    1974 Batı Almanya 0.2 -1.3 -1.5
    1978 Arjantin -3.4 7.1 10.5
    1982 İspanya 1.2 1.8 0.6
    1986 Meksika -3.7 1.7 5.4
    1990 İtalya 2 1.4 -0.6
    1994 ABD 4 2.7 -1.3
    1998 Fransa 3.5 3 -0.5



    Ertesi yıl küçülme veya daha düşük oranlı büyüme
    Ancak dünya kupaları tüm ekonomileri aynı şekilde etkilemiyor. Daha geniş bir perspektifle ele alındığında olimpiyatların bazı ekonomiler üzerindeki 'durgunlaştırıcı' etkisi de saptanabiliyor. Örneğin Güney Kore'de tüketimi doruğa çıkaran kupa dönemi, Brezilya'da ciddi ekonomik sorunlara yol açıyor. Brezilya'da çalışanlarda yarattığı konsantrasyon eksikliği ve düşük üretim milyonlarca dolarlık üretim kayıplarına neden oldu. Kupa günlerinde çalışanların maçları izlemek için daha fazla izin alması ekonomide durgunluk yarattı.
    Araştırmada dünya kupasının yapıldığı yıl ile izleyen yılların büyüme oranları karşılaştırılmış.
    Bu karşılaştırma kupaların genellikle yapıldığı ülkelerde milli hasılayı büyüttüğünü ortaya koyuyor. İzleyen yıl büyüme rakamları daha düşük oluyor. 1970'de Meksika kupa yılında yüzde 6.9 büyümüş. İzleyen yıl büyüme oranı yüzde 4.2, Batı Almanya yüzde 0.2, izleyen yıl büyüme oranı yüzde - 1.3 olmuş.
    İspanya, İtalya ve Fransa'da da benzer sonuçlar var. Kupa yıllarında her üç ekonomi de daha yüksek oranlı büyümüş. ABD'de büyüme yüzde 4'ü bulmuş. İzleyen yıl ise yüzde 2.7'ye gerilemiş. Ancak Arjantin'de kupa yılı ekonomi küçülmüş. Meksika da 1986'daki ikinci kupa döneminde, birincinin aksine küçülmüş.


    Yönetmek ya da yönetmemek işte bütün mesele bu!..

    Türkiye'de herşey topun çizgiyi geçip geçmemesine bağlı. Top çizgiyi geçerse mesele yok. Galatasaray'ın mali durumunu düzeltip futbolda da aynı konsantrasyonu göstermesi şart. Özhan Canaydın, hatalarına rağmen büyük mücadele veriyor. Sağlığı bozuldu ancak bırakmadı. Sadece Galatasaray için çalışıyor. Galatasaray'ın en büyük avantajı başkanların herşeyi ile kendilerini kulübe vermesi. Faruk Süren ve Mehmet Cansun bu uğurda işlerini feda ettiler. Canaydın sıkıntıdan hastanelere düştü


    HALİL ÖZER

    Galatasaray'ın son 10 yılı, aslında camianın 'neydi o günler' diye anacağı başarılarla dolu geçti. Türkiye ölçülerinde böyle bir başarıyı yakalayan çamianın mali yönden de rahatlamış olması gerekiyordu, ama olmadı. Faruk Süren döneminde yaşananlar kulübün bugün çok sıkıntı çekmesine neden oldu. UEFA Kupası kazanıldığı gün ve ertesi günü kulüpte başlayan iç kavga ve tartışmalar belki de kafalarda bulunan birçok projenin uygulanmamasına neden oldu. O dönemde Galatasaray Kulübü'nün forma satışı kupa sonrasındaki beş ay içinde 100 bini bile geçmedi. Üretkenlik yapılamadı. Bugün taraftarların yüzde 90'ının evinde ne UEFA Kupası ne de Süper Kupa hatırası var. Talepler karşılanamadı. Taraftarın büyük bir istek ile cebinde harcamak için beklediği ve kulübe aktarmak istediği para olduğu yerde kaldı.
    Bugün futbol dünyasında isim yapmış bir futbol takımı mali yönden taraftarını büyük hedef kitlesi olarak görür ve ona göre yatırım yapar. Nakit akışını da sağlayarak ayakta kalır. Yani takım içinde futbolcu isimleri değişerek forma satışı ve reytingleri yükseltilir. Ancak Galatasaray takımının taraftarları hâlâ bir Galatasaray Store'a gittiği zaman 10 yıl önce olduğu gibi yine Hakan Şükür formasını görüyor.
    Oysaki kupa sonrası kayıkçı kavgasından kopup geleceğe dönük projeler içine girmeliydi. Süren o dönemlerde belki bunu düşündü. AIG anlaşması Süren'in bu düşüncelerinin başlangıcıydı. Ancak Fatih Terim ile anlaşamamaları ve Terim'in Fiorentina'ya gitmesi sıkıntının başlangıcı oldu. Üstelik Terim'in ayrılması öyle karşılıklı hoşgörülerle yapılmadı. O günkü tartışmalar bugün bile tartışılıyor. Bu durum tüm birimleri etkiledi. Kupalara rağmen kulübe moralsizlik hakim oldu. Kimse kupaların getireceği nimetlerden yararlanmayı düşünmedi. AIG ile anlaşılmaya rağmen beklenen girdiler olmadı. Para gelmeyince de borçlar borçla kapatıldı, borçlar büyüdü.

    Para yanlış harcandı
    Peki neden kulüp bu kadar borç altına girdi? Bu paralar nereye gitti?.. Kimsenin cebine gitmedi tabii. Sonuçta Galatasaray için harcandı ancak yanlış harcandı!.. Örneğin stad projesi
    için Süren döneminde 15 milyon dolara yakın para harcandı. Feriye'de stadda yapılacak localar için satış günü bile yapıldı. O gün satılan localar için bin dolar peşinat bile alındı. Ancak stad hâlâ ortada yok. Proje belki de 10 kez değişip düzeltildi, bir türlü başlatılamadı. Yıllardır Ali Sami Yen yıkılamadı. Çünkü tapu Galatasaray'da değil, üst kullanım hakkı var. Ayrıca gerekli krediyi de bulamadı. Seyrantepe için tapu ısrarı bundan. Böylece harcanan paralar da boşa gitti.
    Mehmet Cansun da stad sözü ile geldi ancak o da yapamadı. Kanadalı bir şirkete proje çizdirmişti. Süresi kısa olduğu için kaldı. Bugün hâlâ yeni stad için para harcanıyor. Birçok kişi, 'Süren zamanında, Fenerbahçe gibi, Ali Sami Yen de kredisiz, parça parça yapılsa çoktan bitmişti' yorumu yapıyor. Süren Fenerbahçe'nin tarzını 'gecekondu' diye yorumlamıştı, bugün 'Hata yaptık. Aynı sistemde yapabilirdik' diyor. Proje için harcanan paralar, yeni stad tribünlerinin büyük bir bölümünü karşılayabilirdi.

    Jardel zararı 11 milyon dolar
    Cansun'un kısa döneminde kulübün iniş çıkışı sürdü. İlk yıl Jardel gibi fantastik bir transfer yapıldı. Forma satışında bir hareketlenme sağlansa da sonrası iyi gitmedi. Jardel yarı yolda bıraktı. Büyük paralara alınan bonservisi elde kaldı. 11 milyon dolar zarar edildi. Kötü transferler başladı. Bir maç bile forma giyemeyen transferler yapıldı. Cansun ve sonrasında yapılan transferlerden 20 milyon dolar civarında zarar ortaya çıktı. Uçup giden bu paralar kulübü mali yönden zorlamaya başladı. O dönemlerde en çok yapılan espri, danışmanından, "Galatasaraylı yöneticilerin geldiğini' öğrenen banka müdürünün arka kapıdan kaçması hakkındaydı. Kasaba, bakkala, futbolcuya borç birikiyordu. Süren ve Cansun dönemi sportif açıdan tarihsel başarıyı yakalasa da mali açıdan bir felaketti.
    Galatasaray başkanlar konusunda 'ortasını' bulamadı. Süren transferlerde çok başarılı bir performans çizerken, Özhan Canaydın kulübü ayağa kaldırma ya da mali yönden başarılı oldu. Ama transfer politikası tam bir felaket oldu. Terim olayı, Florya'da, dumanaltı bir basın odasındaki açıklamayla noktalandı. Süren döneminde futbolda başarıya imza atan Ali Dürüst ve Burak Elmas'dan yararlanamadı. Canaydın son kararı hep kendisi verdi. Yanlışlar hasarı büyüttü. Büyük başarı sözleri verilmese Canaydın'a bakış farklı olabilirdi. Ancak seçim kazanmak adına verilen sözler başa bela oldu. Oysa kulübün borçlarını olağanüstü azalttı. Bakkala, kasaba, futbolcuya borçlar temizlendi. Bankalar kaldı ve kredi kapıları yeniden açıldı. Sıkıştığı yerde kendisi para verdi. Tam olarak bilinmiyor ama cebinden (kendi işine tehlikeye atararak) 15 milyon dolardan fazla bir para verdiği söyleniyor.

    Top çizgiyi geçerse...
    Bir ödeme disiplini getirdi. Yeni kaynak arayışları başladı. Stad projesinin seyri değişti ve Seyrantepe daha mantıklı ve rasyonel bir proje olarak dikkati çekti. Avrupa projesi başlatıldı ve uzun yıllar sonra ilk kez Galatasaray gelecek için planlar yapmaya başladı.
    Ancak tabii ki Türkiye'de herşey topun çizgiyi geçip geçmemesine bağlı. Top çizgiyi geçerse Canaydın belki de bu sıkıntıları aşacak. O yüzden futbolda da aynı konsantrasyonu göstermesi şart. Hatalarına rağmen büyük bir mücadele veriyor. Sağlığı bozuldu ancak bırakmadı.
    Sadece Galatasaray için çalışıyor. Zaten yaşananları başka bir kulüp yaşasaydı bugün kesinlikle iflas ilan edilmişti. Ancak Galatasaray'ın en büyük avantajı göreve gelen başkanların herşeyi ile kendilerini kulübe vermesi. Faruk Süren ve Mehmet Cansun bu uğurda işlerini feda ettiler. Canaydın sıkıntıdan hastanelere düştü. Hepsinin amacı sadece Galatasaray'dı.

    1995'te Uluslararası Tekstil Anlaşması ile 2005'te tekstil ticaretinin tamamen serbestleşmesi kararlaştırılmıştı. Karar, Türkiye gibi önemli üretici ve ihracatçılar için umut olmuştu. Ancak o dönemlerde pazara yeni giren Çin, ucuzluk avantajıyla bütün büyük ihracatçıların en büyük rakibi oldu. Şimdi anlaşma gereğince kotalar da kalktı. Herkes pazar kaybetme korkusu yaşıyor. Türkiye, ABD ve Avrupa'da pazar kaybına uğrayacak. Daha da kötüsü iç pazarda Çin malları istilası var. Bazı ürünlerde pazarın yüzde 70 - 80'i Çin'in elinde. Hükümet, Çin'i müzakereye çağırdı. Anti - damping mekanizmaları ile Çin'i durdurmaya çalışıyor

    TARIK YILMAZ

    Eğer bir 'dünya piyangosu' olsaydı, 2005'te bunun 'çekilişsiz - kurasız' Çin'e çıktığını söylemek gerekecekti. Çin, 2005'e mutlu girdi. Fakat bunun, yedi yılda Türkiye büyüklüğünde bir nüfus yaratan ülkede, 1 milyar 300 milyonuncu bebeğin doğum müjdesi ile bir ilgisi yok. Aksine hükümetin 'daha az bebek' için çeşitli programları. Piyangonun nedeni, tekstil kotalarının kalkması! Çin, artık tekstil ticaretinde daha büyük bir avantaja sahip.
    Yakın gelecek öngörülerine göre 'bir numaralı süper güç' olma yolunda ilerleyen, dünyanın ikinci büyük ekonomisinin büyüklük ve hızına dayalı analizler; üretim gücü, uluslararası piyasa hâkimiyeti, sermaye akımları gibi birçok konuda, birçok ülkenin başına dert olmaya başladığını gösteriyor. Türkiye dahil hemen herkesin bu muazzam ülke ile bir derdi muhakkak var. Bir Çin korkusu, hatta bazı açılardan bir Çin sendromu yaşanıyor dünyada...
    2005 yılı, bu sendromu derinleştirecek bir gelişmeyi başlattı. Global tekstil ticaretindeki kota engelleri 1 Ocak 2005 itibariyle kalktı. Çin tekstilinin iç pazarını istila etmesine karşı kota engelleri ile mücadele eden ülkeler, bu olanağı kaybettiler. Aynı şekilde, tekstil ticaretinin bütün iddialı - iddiasız ülkeleri, dış pazarlarda da ciddi kayıplarla karşı karşıya kaldılar ve kalacaklar.
    350 milyar dolarlık dünya tekstil ticaretinde Çin'in, artık daha önemli bir oyuncu olması, en önemli tüketici pazarlar ABD ve AB'de çok daha güçlü bir konuma gelmesi bekleniyor. Tahminler, AB pazarının yüzde 29'unu, ABD pazarının ise yüzde 50'sini kontrol edeceğini gösteriyor.
    Ucuz işçilik, devlet destekli finansman, ucuz (hatta bedava) enerji gibi maliyet avantajları ile girdiği her pazarı adeta 'dağıtan' Çin, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) üyesi olarak, tekstil ticaretinde serbestliği öngören yeni koşullardan en çok yararlanacak ülke. Türkiye ise bu gelişmelerden en fazla zarar görecek ülkelerin başında geliyor. Çin'in de Türkiye'nin de en önemli ihracat kalemlerinin başında tekstil var. Bu durum iki ülkeyi birçok pazarda karşı karşıya getiriyor. Bu nedenle, ABD ve AB'de yıllarca 'kotaların kalkması' için mücadele eden Türkiye, Çin tehdidine karşı, zarar görecek birçok ülkeyle birlikte şimdi gelişmiş ülkelere kota koymaları ya da Çin'in yıkıcı etkileri nedeniyle koruma önlemi almaları için telkinde bulunuyor.

    Destekleri çok
    Birçok ülkeye çok düşük fiyatlarla girerek kısa zamanda yüzde 20 - 25 pazar payı yakalayan Çin, bu başarıyı ABD, İtalya gibi reklam, moda ve pazarlamanın gücüyle değil ucuz işçilik, bedava enerji ve sıfıra yakın finansman maliyetiyle sağlıyor. 10 - 70 dolar arası aylık ücretle işçi çalıştırıyor. Enerji maliyetini devlet karşılıyor. Firmalar büyük kredi avantajlarına sahip. Geri ödemediklerinde bile batırılmıyorlar.
    Şimdi de dünyanın en büyük tersanesini ve deniz filosunu kuracak. Böylece ucuz Çin mallarının büyük partiler halinde nakliyatı kolaylaşacak ve ucuzlayacak.

    ABD pazarının yarısını kapacak
    'Kotasız tekstil ticareti'nin dünya ekonomilerine etkilerini inceleyen DTÖ çarpıcı sonuçlara ulaştı. Örgütün 2003 yılı verilerine göre, Çin, ABD pazarına 16.3 milyar dolarlık tekstil, 61 milyar dolarlık konfeksiyon ürünü ihraç ediyor. Bu ülkenin tekstil pazarında payı yüzde 11, konfeksiyondaki payı yüzde 16. Kotaların kalkmasıyla bu paylar yükselecek. Tekstildeki payı yüzde 18'e, konfeksiyondaki payı yüzde 50'ye çıkacak. Başka bir ifade ile bu büyük pazarın yarısı Çin'e geçecek.
    Bu pazarda, Meksika gibi Amerika kıtası ülkeleri büyük kayba uğrayacaklar. Tekstilde payları yüzde 23'ten yüzde 19'a, hazırgiyimde yüzde 26'dan yüzde 13'e düşecek. Halen ABD pazarının yüzde 2 - 3'ünü kontrol eden Türkiye'nin bu pazarda ilerlemesi çok ciddi bir Çin engeli ile karşı karşıya kalacak.
    DTÖ'ye göre ucuz Çin tekstili ABD tekstil pazarında ithalatın payını yüzde 33.8'den yüzde 45'e çıkaracak. Dolayısıyla Türkiye aynı miktarda ihracat yapsa bile pazardaki payı oransal olarak küçülecek.

    AB'de büyük kapışma olacak
    Türk tekstilcileri asıl korkutan AB pazarı. Türkiye İhracatçılar Meclisi'nin (TİM) verilerine göre Türkiye 2004 yılında 13.1 milyar dolarlık (Toplam ihracattaki payı üzde 20.5) hazırgiyim, 4.6 milyar dolarlık da tekstil ve hammaddeleri ihracatı yaptı. Bu ihracatın yüzde 73'ü, son genişleme öncesindeki AB üyesi 15 ülkeye yapıldı. Almanya, İngiltere, Fransa ve İtalya Türkiye'nin en önemli pazarları.
    DTÖ verilerine göre AB'nin 2003 yılı tekstil ithalatı 52.5 milyar dolar, konfeksiyon ürünleri ithalatı ise 101.3 milyar dolar. Türkiye AB tekstil pazarında yüzde 13, hazırgiyimde yüzde 9'luk paya sahip. Kotaların kalkmasından sonra bu payda ciddi bir düşüş olacak. DTÖ tahminlerine göre Türkiye'nin tekstil ürünlerindeki pazar payı yüzde 12'ye, hazırgiyimde yüzde 6'ya kadar gerileyecek.
    Çin ise pazar payını tekstilde yüzde 10'dan 12'ye, hazırgiyimde yüzde 18'den 29'a çıkaracak. Çin faktörü, yeni dönemde Türkiye'nin gelişen pazarları içinde yer alan Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) özellikle de Rusya'da da karşısına çıkacak. Rusya pazarında Çin, yalnızca ucuzluk avantajını değil, bu ülke ile siyasal yakınlaşmasının meyvelerini de toplayacak.

    Deklarasyon sonuç vermedi
    Türkiye, DTÖ, AB Komisyonu gibi uluslararası platformlarda hem hükümet hem de özel sektör temsilcileri aracılığıyla girişimlerde bulunarak, 2005 başında kotaların kalkmasını erteleme çabasına girdi. Ancak sonuç alamadı. İstanbul Tekstil Konfeksiyon İhracatçılar Birliği (İTKİB) Çin ile rekabet sorunu yaşayacak 52 ülkenin altına imza attığı İstanbul Deklarasyonu'nu hazırladı. DTÖ'den kotaların kaldırılmasının 2008'e ertelenmesi istendi. Ancak DTÖ, ülkelerin dış pazarlardaki kayıplarına ilişkin bir yaptırım uygulanmasına, 'tamamen gümrüksüz bir dünya' amaçlı kuruluş mantığına uymadığı gerekçesi bu talebi geri çevirdi.

    Tek çare iç pazarı korumak
    DTÖ'de Türk temsilciler, 'dampingli Çin mallarına karşı, ülkelerin iç pazarlarını koruma önlemleri almasını' savundular. DTÖ, iç pazarda rekabeti bozucu unsurlar için ülkelerin önlem almasına izin veriyor. Ülkeler bunun için DTÖ'ye katılım anlaşmasının 242. maddesini işletiyorlar. Ülkeler, damping soruşturması açarak, kota veya benzeri önlemler alabiliyor. Eğer önemli tekstil pazarı olan ülkeler, Çin'e karşı iç pazarı koruma önlemleri alırlarsa, bu, Çin rekabetinden etkilenen Türkiye gibi ülkelerin durumunu görece iyileştirecek.
    Türkiye, DTÖ'de çok ucuz olmalarını gerekçe göstererek, ülkelerin Çin mallarında 'damping' incelemesi yapmasını istedi. Bu konuda ilk girişim 11 kategoride inceleme yapacağını açıklayan ABD'den geldi. Bu incelemelerden biri Çin ürünlerine kota kararı ile sonuçlandı.
    Türkiye, çoğu AB ülkesi toplam 25 ülkenin üye olduğu Avrupa Tekstil ve Konfeksiyon Organizasyonu (Euratex) içinde de girişimlerde bulunuyor. Derneğin yönetiminde de yer alan Türkiye Giyim Sanayicileri Derneği Başkanı Umut Oran şöyle diyor:
    "Hem içte hem de dışarıda savaş veriyoruz. Dışarıda ülkelere 'Çin damping yapıyor kota uygulayın' tezini savunurken içte de pazarımızı ve üreticimizi korumak zorundaydık. AB Komisyonu'nda Euratex kanalıyla etkili olmaya çaba gösteriyoruz. 17.5 milyar dolarlık tekstil ihracatının yüzde 70'in üzerinde bir kısmı AB ülkelerine. 25 AB ülkesiyle müzakere zaman alıyor. Euratex'te sekiz aydır bu konuda müzakereler sürüyor. Diğer ülkeler tekstil sanayilerini başka ülkelere kaydırdığı ve tedarikçi olduklarından fazla sıkıntı çekmiyor. Ancak bu işten Türkiye dışında İspanya, Belçika, Portekiz de zarar görüyor. Bu olumsuz duruma karşın Euratex'te 17 Aralık'ta bir karar çıkartmayı başardık. Buna göre AB en az bir en fazla beş kategoride koruma önlemi koymak için karar aldı. Bu büyük bir başarıdır. Şimdi Euratex olarak bu kategorileri belirlemeye çabalıyoruz."

    Bir de Hint tehdidi var
    Daha küçük çapta olsa da Hindistan'ın da Çin gibi bir gelişme göstereceği görülüyor. DTÖ senaryosuna göre Hindistan, ABD konfeksiyon pazarında yüzde 5 olan payını kotaların kalkmasından sonra yüzde 15'e çıkacak. AB pazarında ise tekstilde yüzde 9 olan payı kotaların kaldırılmasından sonra yüzde 11'e, hazırgiyimde ise yüzde 6'dan yüzde 9'a çıkaracak.



    Anlaşma, 10 yıl önce imzalandı
    Dünya ticaretinin küresel düzeyde serbestleştirilmesini sağlamak amacıyla, 1994 yılında imzalanan Tekstil ve Hazır Giyim Anlaşması (ATC) kapsamında, kotaların, 1995 yılından başlayarak 10 yılda aşamalı olarak kaldırılması kararlaştırıldı. O dönemde bu karar, Türkiye, Meksika, Fas, Pakistan, Brezilya gibi tekstil ürünleri sektöründe uzmanlaşmaya çalışan birçok ülkede büyük bir kazanç olarak görüldü. Bunu 'fakirlikten kurtuluş reçetesi' olan gören birçok ülke, bu alandaki yatırımlarını hızlandırdı.
    1995 başında kategorilerin yüzde 16'sında kotalar kalktı. Kotasız kategoriler 1999'da toplam kategorilerin yüzde 33'üne, 2002'de yüzde 51'ine çıktı. 2005 yılında da kalan yüzde 49'luk kısım için kotalar tamamen kaldırıldı. Gelişmekte olan ülkelerin 'iple' çektikleri 2005 yılı, 2001 yılından itibaren kabusa döndü. Çünkü bu tarihte, anlaşma yıllarında hayal bile edilmeyen bir gelişme ile Çin, Dünya Ticaret Örgütü'ne katıldı. Böylece diğer üyelerle aynı haklara sahip olarak, tekstil ticaretinin serbestleşmesinden de en fazla yararlanacak ülke oldu.

    Türkiye, üç cephede mücadele ediyor
    Türkiye, önce DTÖ nezdinde girişimlerde bulundu. 52 ülkeyi biraraya getirme başarısını gösterdi. İstanbul Deklarasyonu ile kotaların kalkmasını 2008'e erteletmeye çalıştı. Bu konuda başarı sağlanamadı. Fakat 'ülkelerin iç pazarı koruma önlemleri ile Çin'e karşı önlem geliştirilmesi' önerisinde kısmen başarılı oldu.
    ABD, 11 farklı Çin ürününde inceleme başlattı. Diğer birçok ülke de benzer önlemler geliştirmeye çalışıyor. Euratex nezdindeki girişimlerde ise önemli bir başarı sağlandı. Üye 25 ülke beş ürüne kadar Çin mallarına karşı koruma önlemi getirme kararı aldı. İçerdeki mücadele Dış Ticaret Müsteşarlığı (DTM) kanalıyla yürütülüyor. DTM, 42 üründe koruma önlemi geliştirmek için Çin'i görüşmeye çağırmış durumda.

    İç pazarı adım adım fethediyor
    Çin malları iç pazarda ciddi bir sıkıntı yaratmış durumda. Son yıllarda özellikle tekstilciler, önlemler konusunda etkili bir kampanya yürüttüler.
    Türkiye'de birçok üründe Çin malları pazarı ele geçirmiş durumda. Örneğin; Türkiye'nin ithalat ettiği her 10 eldivenden 9'u Çin malı. Üstelik piyasaya fiyatının neredeyse yarısı fiyatına ithal ediliyor. 17 kategoride kotaların kalkmasıyla Çin ürünleri pazarı adeta istila etmiş durumda.
    İTKİB verilerine göre, Türkiye 2001'de 1 milyon eldiven ithal etmiş. Bir çift ithal eldivenin maliyeti ortalama 62 sent. Ancak Çin'den gelen eldivenlerin ithal fiyatı 41 sent. Piyasadaki pazar payı yüzde 51.25. Kotaların kalkmasıyla birlikte Çin, fiyatını 29 sente düşürmüş. Pazar payı Ekim 2004 itibariyle yüzde 88.9'a çıkmış.
    Anorak, rüzgarlık ve montlarda da durum aynı. Çin, bu ürünlerde pazar payını yüzde 47'den Ekim 2004'e kadar yüzde 80.56'ya çıkarmış.

    42 üründe müzakere çağrısı
    Eşofmanda aynı dönemler itibariyle pazar payı yüzde 27.38'den yüzde 70.28'e ulaşmış. Bu artışın başlıca nedeni fiyat!.. 2001'de 16.3 dolara ithal edilen eşofmanların fiyatı 2004'te 9 dolar civarına düşürülüyor. Böylece Çin'in pazar payı yüzde 70'i aşıyor.
    Kravat, iç çamaşırı, pijama da Çin'in tüm ithalat içindeki payı yüzde 15 - 20'lerden 2003 sonunda yüzde 70 - 90'a çıkmış.
    Türkiye bu tabloya dayanarak Çin mallarının dampingli olduğu, piyasayı bozduğu, fabrikaların sıkıntıya girdiği gerekçesi ile Çin mallarına kotayı gündeme getirdi. Aralarında 2001'de kota konulan ürünlerin de olduğu 42 kategoride müzakere için Çin'e çağrıda bulundu.
    Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB), Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM), İstanbul Tekstil ve Konfeksiyon İhracatçıları Birliği (İTKİB), Türkiye Tekstil Sanayii İşverenleri Sendikası (TÜTSİS), Türkiye Giyim Sanayicileri Derneği (TGSD) ile Pamuklu Tekstil Sanayicileri Birliği'nin (PTSB) başvurusu üzerine DTM, 23 Aralık 2004'de tebliğ çıkardı. DTM 14 Ocak'a kadar tebliğle ilgili görüş ve önerileri toplayacak.
    Çin'in, uluslararası anlaşmalar gereğince kota kararı alan ülkeyle bir ay içinde müzakere isteme hakkı var. Edinilen bilgiye göre henüz müzakere kararı almadı. Ancak bu hakkı kullanacağı belirtiliyor. Ocak ayı sonuna kadar Çin ile Türkiye kotaların şekli konusunda müzakerelere başlayacak. Konunun ayrıntıları ise bu görüşmeler sonunda ortaya çıkacak.


    Papyondan iç çamaşıra paltodan bornoza kadar
    Türkiye'nin kota koyacağını açıkladığı bazı ürün grupları şöyle: Kurdelalar, kadife, pelüş ve tırtıl mensucat, tüller, gömlekler, tişörtler, balıkçı veya polo yakalı kazaklar süveterler, anoraklar, rüzgârlıklar, kolsuz ceketler, kısa pantolonlar, şortlar, pantolonlar, astarlı spor kıyafetleri, kadın ve kız çocuklar için bluzlar, bukleli mensucat; pamuktan tuvalet ve mutfak bezleri, eldivenler, külotlu çoraplar, taytlar, soketler, külotlar, slipler, paltolar, yağmurluklar, kolsuz kısa ceketler, pelerinler, mantolar, kabanlar, astarlı spor kıyafetleri, blazerler, fanilalar, atletler, slipler, gece gömlekleri, robdöşambrlar, kaşkorseler, kombinezonlar, jüp veya jüponlar, lizözler, sabahlıklar, yatak çarşafları, tulumlar, sütyenler, masa örtüleri, yün veya ince hayvan kıllarından dokunmuş mensucat, bebekler için giyim eşyası ve aksesuarı, uzun ve kısa konçlu çoraplar, soketler, peçeler, duvaklar, papyonlar, kravatlar, ketenden veya ramiden dokunmuş mensucat, ipek veya ipek döküntülerinden örme bluzlar ve süveterler, fularlar, kaşkollar, peçeler, duvaklar ve benzeri eşya.


    Fiyatı indirip iç pazarı 'istila' etti
    Birim fiyat (dolar) Pazar payı (miktar - %)
    2001 2002 2003 2004/9 2001 2002 2003 2004/9
    Eldiven
    Çin'in fiyatı 0.41 0.29 0.32 0.42 51.25 82.58 89.5 88.9
    Ort. ithal fiy. 0.62 0.45 0.40 0.47
    Erkek - çocuk iç çamaşırı
    Çin'in fiyatı 2.77 2.08 3.23 6.64 15.46 48.63 71.0 64.48
    Ort. ithal fiy. 13.54 7.78 6.58 12.92
    Mont, anorak, rüzgarlık
    Çin'in fiyatı 15.34 9.35 9.94 10.92 47.1 70.73 69.7 80.56
    Ort. ithal fiy. 17.1 12.85 12.64 12.25
    Bornoz, sabahlık, pijama ve gecelik
    Çin'in fiyatı 10.87 3.37 3.5 2.21 0.03 1.82 14.2 25.08
    Ort. ithal fiy. 3.48 4.04 5.75 5.12
    Etek
    Çin'in fiyatı 9.03 7.82 7.54 10.93 5.9 2.53 3.4 19.17
    Ort. ithal fiy. 8.46 7.19 7.36 8.16
    Suni filament mensucat
    Çin'in fiyatı 5.86 3.73 2.6 3.24 14.48 51.27 70.4 50.32
    Ort. ithal fiy. 9.84 6.53 4.84 6.06
    Yünlü kumaş
    Çin'in fiyatı 14.22 15.95 19.54 21.21 4.8 5.28 17.4 27.5
    Ort. ithal fiy. 18.72 20.06 23.96 26.38
    Bebek giyim eşyası
    Çin'in fiyatı 21.64 12.55 16.31 27.29 24.09 16.52 33.82 33.82
    Ort. ithal fiy. 30.28 27.04 22.55 31.31
    Yüzme kıyafetleri
    Çin'in fiyatı 5.18 4.37 4.15 5.25 42.1 49.11 47.4 61.02
    Ort. ithal fiy. 7.95 7.73 7.34 8.5
    Örme eşofman
    Çin'in fiyatı 21.97 16.3 9.53 9.22 27.38 29.64 50.8 70.28
    Ort. ithal fiy. 16.47 11.35 9.81 10.67
    Örme bayan takım elbise
    Çin'in fiyatı 7.27 4.16 7.24 6.08 0.42 7.2 28.6 38.6
    Ort. ithal fiy. 8.38 7.14 6.87 9.2
    Mesleki giyim eşyaları
    Çin'in fiyatı 14.13 42.58 33.35 17.19 1.41 2.19 5.00 24.66
    Ort. ithal fiy. 16.08 20.92 32.67 33.60
    Şal, eşarp, kaşkol, peçe, duvak
    Çin'in fiyatı 0.8 0.71 0.63 0.80 19.62 23.53 26.3 42.48
    Ort. ithal fiy. 0.72 0.68 0.62 0.97
    Kravat ve papyon
    Çin'in fiyatı 0.68 0.66 0.77 1.98 90.23 89.7 90.0 77.44
    Ort. ithal fiy. 1.16 1.09 0.88 1.71
    Dokunmamış mensucat
    Çin'in fiyatı 2.83 2.22 2.09 2.49 9.51 10.0 11.5 11.91
    Ort. ithal fiy. 3.28 3.16 3.41 3.53
    Lamine edilmiş mensucat
    Çin'in fiyatı 1.99 1.23 1.43 1.93 5.85 24.28 37.9 50.57
    Ort. ithal fiy. 4.91 4.37 4.16 5.38


    Türkiye, 2001 yılı sonunda 17 kategoride kotaları kaldırdı.

    Kaynak: İTKİB

    İç pazarda da durum kritik
    Bu sütundaki tablolar ilk kez yayımlanıyor. DTÖ analizlerini içeren tablolarda, Çin'in ABD ve AB pazarında, kotaların kalkması ile birlikte büyük bir atak gerçekleştirebileceğini gösteriyor. Her iki pazar da Türkiye için çok önemli. Türkiye'nin ABD pazarında yüzde 1 - 2'lerde dolaşan payını artırması artık çok zor. AB pazarında ise analizler pazar payı kaybedeceğini gösteriyor.
    İç pazara ilişkin tablolar ise son dört yıllık dönemde Çin fiyatlarının, ortalama ithalat fiyatlarının çok çok altında kaldığını ve yine bu dört yıllık dönemde pazar paylarının katladığını gösteriyor. Eldiven, eşofman, erkek - çocuk iç çamaşırı gibi ürünlerde payını yüzde 70 - 80'lere çıkarmış. Başka bir ifade ile pazarı ele geçirmiş. Hükümet işte buna dur diyebilmek için çare arıyor. Çin müzakereye çağrıldı. Damping gibi karşı önlemler üzerinde duruluyor.


    13.1 milyar dolarlık konfeksiyon ihracatının yüzde 73'ü AB ülkelerine
    Hazırgiyim Tekstil hammadde
    2003 2004 2003 2004
    Almanya 30.3 28.1 7.3 6.9
    Fransa 7.8 7.4 3.4 2.9
    Hollanda 5.8 6.0 1.5 1.5
    İngiltere 14.8 15.5 5.4 4.5
    İspanya 2.4 3.5 3.5 3.6
    İtalya 2.8 3.6 11.4 11.1
    AB 15 toplamı 72.9 73 39.9 38
    Yeni AB ülkeleri 1.0 1.0 5.5 6.5
    ABD 13.7 11 5 4.7
    Eski SSCB ülkeleri 1.4 1.6 6.7 7.7
    - Rusya 1.0 1.2 5 5.6
    Ortadoğu ülkeleri 1.7 1.7 7.8 8
    Toplam (milyon $) 11.610 13.097 3.681 4.667


    Kaynak: İTKİB

    Kotaların kalkmasından önce ve kalktıktan sonra iç talepte Çin'in payı (%)
    ABD ve Kanada Avrupa Birliği
    Tekstil Konf. Tekstil Konf.
    Kotalı dönem 20.9 33.8 52.5 48.5
    Kota kalkınca 21.5 45.0 53.0 51.0



    İhracat vergisi, kalite kozunu boşa çıkarıyor
    Çin, kotaların kaldırılmasıyla birlikte tekstil üreticisi ülkelerin sert tepkisiyle karşılaştı. Bu tepkileri azaltmak için ihraç ettiği tekstil ürünlerine vergi koydu. Vergi, ilk bakışta Çin mallarını pahalılaştıracak ve rekabet etmede Çin'e bir dezavantaj sağlayacak gibi görünüyor. Ancak uzmanlar konuya, verginin oransal değil parça başına belirlenmesi nedeniyle daha farklı yaklaşıyor. Uzmanların görüşü şöyle:
    "Uygulanan vergi kalitesi farklı olsa da her bir ürün için aynı düzeyde belirleniyor.
    Bu durumda Çin'deki bir ihracatçı pantolonu 100 dolara da 10 dolara da ihraç etse aynı miktarda vergi ödüyor. Dolayısıyla ihracatçı daha kaliteli bir pantolon üretmesi ve ihraç etmesi için teşvik ediliyor. Bu da Türkiye'nin 'Çin kalitesiz ürünle piyasaya giriyor. Bizim farkımız kalitemiz' söyleminin yakında geçersiz hale gelebileceği endişesi yaratıyor."

    http://www.milliyet.com.tr/2005/01/15/business/abus.html