Süreyya Serdengeçti ODTÜ'de para teorisi dersimde öğrencim olmuştu. Merkez Bankası'ndaki çalışmalarını uzaktan izliyor, o riskli ve çok zor günlerde Merkez Bankası tarafından alınan kararları takdirle, doğrusunu söylemek gerekirse zaman zaman da ürkerek takip ediyordum. Çok riskli bir ortam, her an beklenmedik bir gelişme yaşanabilir ve etkisini gecikmeli olarak gösteren bir para politikası kararı, herşeyi mahvedebilirdi. Ancak daha sonraları bu korkumun yerinde olmadığını, Merkez Bankası'nın kriz yönetiminde pekçok ülkenin başaramadığını başarabilecek donanıma sahip olduğunu anladım. Bankanın başında da eski bir öğrencim, Süreyya Serdengeçti bulunuyordu. Başarısında fazla bir katkım olmasa da, onunla daima gurur duydum. Hiçbir zaman eğilip bükülmedi, bütün eleştirilere rağmen dimdik, "demir başkan" niteliğini korudu ve doğru ne ise onu yaptı. Kendisi liyakat, deneyim, başarı, dürüstlük unsurlarının hepsini şahsında barındırıyor. 26 yıl Merkez Bankası'nın her kademesinde görev almış, AB ve ABD Merkez Bankacılığı'ndan çok farklı olan Türk Merkez Bankacılığı'nı çok iyi kavramış bir insan. İstikrarın olmazsa olmaz şartı olan "güven" ortamını yaratmadaki rolü yadsınamaz. Başarılı insanların harcanmaması, tam tersi görev süresi uzatılarak başarısının devamının sağlanması ülke menfaati için büyük önem taşımakta. Kriz dönemini, ülkeyi bir hiperenflasyona sürüklemeden nasıl atlattığımızı ve bunda Merkez Bankası'nın katkısını kısaca hatırlamakta yarar var.

Kasım 2000 krizi öncesi vade uyumsuzluğu (güven eksikliği nedeniyle Kamunun borçlanma vadesi 1 aya inmişti) ve pozisyon açıkları (Eylül 2000'de bankacılık kesimi pozisyon açığı 18 milyar dolar), Şubat 2001 krizi öncesi ise görev zararları yanında açık pozisyonlar nedeniyle hem faiz, hem de kur riski taşıyan bir bankacılık sistemi bulunmaktaydı. Krizlerin gelişimi şu şekilde özetlenebilir: Krizler, açık pozisyonu olan kesimlerin dövize hücumu ile tetiklenmiş; TCMB aşırı boyutta döviz satmak durumunda kalmış, piyasadan satılan dövizin karşılığı TL çıkışı yaşanmış, bunu likidite sıkışıklığı ve faizlerin aşırı tırmanışı izlemiş. (Merkez Bankası'nın o sırada piyasayı fonlamamasının bir nedeni, çıkan paranın dövize yönelmesi endişesi idi). TCMB döviz rezervi Şubat 2001 ortasında 27.6 milyar dolardan nisanda 18.8 milyar dolara gerilemiş, rezerv kaybı 8.8 milyar dolar olmuştu. Yalnız 19-22 Şubat aralığında TCMB 5 milyar dolar rezerv kaybetmişti (bu, 3.5 milyar YTL'nin piyasadan çekilmesi anlamına gelmekteydi. O dönemde para tabanının sadece 5.5 milyar YTL olduğunu düşünürsek, bu büyük bir likidite sıkışıklığı demekti). 22 Şubat 2001'de dalgalı kura geçildi, aynı gün hem kur hem faiz yükselmeye başladı (gecelik faiz yüzde 120; bono faizi yüzde 200-bileşik-).

Görev zararı diye adlandırılan kamunun kamu bankalarına olan borcu, 2001 Nisan itibariyle 15 katrilyon olup, Hazine bu borcu pazarlanamayan devlet iç borçlanma senedi (DİBS) vererek kapatmıştı.

Merkez Bankası 26 Şubat 2001 tarihinde kriz yönetimi çerçevesinde; Kamu bankalarını fonlama, kısa vadeli faize Bankalararası Para Piyasası'nda kotasyon vererek tavan koyma ve bankalara döviz depo işlemleri yoluyla, aktif müdahaleye başladı. Kamu ve fon bankalarının günlük likidite ihtiyacı 16 Mart 2001 tarihi itibariyle 21.7 milyar YTL idi (5.5 milyar YTL olan para tabanının 4 katı). Paranın çevrilememesi sonucu sistem kilitlendi ve şubat krizi yaşandı. Nisan 2001'de kamu ve fon bankalarının likidite gereksiniminin yüzde 41'i, mayıs sonu itibariyle yüzde 91.5'i Merkez Bankası kaynaklarından karşılandı.

Kriz boyunca Merkez Bankası zaman zaman döviz satmak durumunda kalarak karşılığındaki TL'yi piyasadan çekmiş, bazı dönemlerde de görev zararları ve fon bankaları ile ilgili olarak yaratılan likidite sıkışıklığını gidermek amacıyla bankaları fonlamak durumunda kalmıştı. Döviz satınca net dış varlıklar (NDV), buna bağlı olarak da net dış varlıklar ve net iç varlıkların (NİV) toplamı şeklinde hesaplanan para tabanı (PT) azalır. Merkez Bankası bunu hemen açık piyasa işlemleri (APİ) ile telafi yönüne gitmezse ekonomi daralmayla karşı karşıya kalabilir. Kamu ve fon bankalarının rehabilitasyonu amacıyla yapılan fonlama ise aşırı parasal genişlemeye, hatta hiperenflasyona neden olabilirdi. Aşağıdaki şekillerde de görüldüğü gibi Merkez Bankası gerekli önlemleri zamanında alarak net dış varlıklar ve net iç varlıklarda yaşanan dalgalanmaları sterilize etmeyi başarmış ve ülkenin likidite ölçütü olarak bilinen para tabanının kriz döneminde bile istikrarlı seyrini korumasını sağlamıştır (Şekil 1). Aşırı dalgalı kriz dönemini takiben, Şubat 2002'den itibaren parasal istikrarın sağlandığı Şekil 2'de görülebilmektedir. Bu kanımca büyük bir başarı öyküsüdür.

http://www.dunyagazetesi.com.tr/news_display.asp?upsale_id=255735&dept_id=80

Yapısal değişim sürecinde gerek üretim, gerek ihracatta emek yoğun tarım, tekstil gibi geleneksel sektörler paylarını kaybederken, sermaye yoğun, verimlilik artış potansiyeli yüksek sektörler ağırlık kazanmakta.

Nur Keyder  

2005 yılında ihracat 73 milyar dolar ile rekor düzeye ulaştı. Tarım 8.2 milyar dolar ile ihracatın yüzde 11.2’sini, madencilik 4.5 milyar dolar ile yüzde 6.2’sini, sanayi ürünleri ise 59.9 milyar dolar ile yüzde 81.9’unu oluşturdu (Tablo 1).


Tablo 1 - İhracatın Kompozisyonu  (yüzde )

  1996 2000 2003 2005
   
Tarım Ürünleri 21 14 11 11,2
Maden Ürünleri 4,2 4,1 4,2 6,2
Sanayi Ürünleri 74 81,7 83,8 81,9
(Tekstil, Hazır Giyim+Dokumacılık) 37 -36,7 -32,2 -25,7
Kaynak: DTM verilerinden hesaplanmıştır.        

İhracatta sektör ağırlıkları
Fasıl ağırlıkları 2005 değerlerine göre sıralandığında (Tablo 2), 2000’den bu yana ihracatın uğradığı yapısal değişiklik açıkca görülmekte. Birinci sırada yer alan motorlu taşıt, traktör, bisiklet, motosiklet grubunun payı 2000’de yüzde 5.7 iken 2005’de yüzde 13 olmuş. 2000 yılında yüzde 13.4 ile birinci sırada yer alan örme giyimin payı ise 2005’de yüzde 9 ile ikinci sıraya düşmüş. Benzer şekilde örülmemiş giyimin payı yüzde 9’dan 6.6’ya pamuk faslının payı ise yüzde 2.6’dan yüzde 1.6’ya gerilemiş. İlk 20’de, Tekstil haricinde tüm sektörlerin payı ya büyümüş ya da aynı kalmış. Elektrikli Makina, Reaktör-Kazan, Demir-Çelik, Örülmemiş Giyim, Demir Çelik Eşya, Mineral Yakıt-Yağ, Meyva grupları, 3, 4, 5, 6, 7, 8 ve 9'uncu sıralarda. Bunların payları yüzde 7.4’den başlayıp, aşağı indikçe yüzde 3.4’e doğru azalmakta.

 

hed

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İhracatın ekonomik faaliyete göre dağılımına (Tablo 3) baktığımızda, tarım ve ormancılığın 1996’da yüzde 9.3 olan ağırlığı 2005 yılında yüzde 4.5’e, maden ve taşocakçılığı’nın payı ise yüzde 1.6’dan 1’e gerilemiş. Buna karşılık imalat sanayinin 1996’da yüzde 88 olan payı, 2005’de yüzde 94’e yükselmiş. İmalat sanayiinin içinde yer alan tekstil ve hazır giyimin toplam ihracattaki payı aynı dönemde yüzde 38’den yüzde 25’e gerilemiş.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tablo 3-İhracatın Ekonomik Faaliyete Göre Dağılımı (yüzde)

 

  1996 2000 2003 2004 2005
Tarım ve ormancılık 9,3 6,1 4,4 4 4,5
Maden+taşocakçılığı 1,6 1,4 1 1 1,1
Sanayi 88,3 91,7 93,8 94,3 93,7
(Tekstil+hazır giyim)   37,5 35,9 31,7 27,4 25,3

Kaynak: TÜİK verilerinden hesaplanmıştır.

Geniş Ekonomik Grup Sınıflandırmasına göre ihracatın dağılımına bakıldığında (Tablo 4), 2000-2005 arasında sermaye malı payının yüzde 8’den 11’e yükselirken, tüketim malı payının yüzde 50’den 47 civarına gerilediği, aramal grubunun ise yüzde 41 civarındaki payını koruduğu görülmektedir.

Tablo  4 Geniş Ekonomik Grup Sınıflandırmasına
(GEGS) Göre İhracatın Kompozisyonu (yüzde )

  2000 2001 2002 2003 2004 2005
Sermaye Malı 7,8 8,5 7,7 9,2 10,3 10,9
Aramal 41,6 42,7 40,6 39,1 41,1 41,2
Tüketim Malı 50,4 48,7 51,2 51,1 48,3 47,4
             

Kaynak: DTM verilerinden hesaplanmıştır.

İhracatın ithalat bağımlılığı

Sektörlerin üretimde kullandıkları ithal ara malının toplam ara malı tüketimine oranları (ara malı kullanım oranı ) incelendiğinde, 1997-2000 ortalamalarına göre, Televizyon ve Radyo Alıcıları (yüzde 73), Elektrik-Elektronik (yüzde 50 civarı), Motorlu Kara Taşıt ve Aksamı (yüzde 38) gibi sektörlerin üretiminin ithal ara mallarına yüksek oranda bağımlı olduğu görülmektedir (T.C. Başbakanlık Dış Ticaret Müsteşarlığı, “Sektörler İtibariyle Üretim-Dış Ticaret İlişkisi ve Rekabet Koşulları”, Hazırlayan: Murat Tekin, s. 6). İthal aramalı kullanımı yüksek olan sektörlerin ihracatında da yüksek oranlı artışlar gözlenmiştir. Buna bağlı olarak ithalatta görülen artışın bir kısmının ihracat artışı ile bağlantılı olduğu açıktır.

2005 yılında ihracatın yüzde 55’i Dahilde İşleme Rejimi kapsamında gerçekleşmiştir. Bu bağlamda ithalatın aramal niteliğinde vergisiz ithal edilen önemli bir bölümü Türkiye’de işlenip, 1 yıl içinde aramalın çıktığı ülkeye yeniden ihraç edilmekte. Bu uygulama ihracatın ithalat bağımlılığının diğer bir göstergesi. Dahilde İşleme Rejimi kapsamında yapılan ithalat, ürünün ihraç değerinin yüzde 80’ini geçemez. Türkiye’de 1996-2003 ortalama döviz kullanım oranı yüzde 46.2. Diğer bir deyişle, Dahilde İşleme Rejimi kapsamında yapılan her 1 Dolar ihracat için 0.462 dolarlık  ithalat  yapılmış. Döviz Kullanım Oranı (DKO), aşağıdaki formül kullanılarak hesaplanmakta:

DKO = Dahilde işleme izin belgesi kapsamındaki CIF ithal tutarı/FOB ihraç tutarı

 

Birim ücret maliyeti ve rekabet gücü

Tekstil ve giyim üretimi 2005’de yıllık bazda yüzde 12 civarında daralma kaydederken, otomotiv ve elektrikli makine üretimi yüzde 9.6 ve yüzde 17.3 büyüme sergiledi. İhracatta da benzer durum var. Geleneksel sektörlerin ihracatı artmakta, ancak oransal olarak lokomotif sektörlerin gerisinde kalmakta. 2001-2005 arasında tekstil ihracatı yüzde 77 artarken, otomotiv ihracatı yüzde 299, elektrikli makina-cihaz ihracatı ise yüzde 139 artış göstermiş. 2001 ve 2005 üçüncü çeyrek saat başı verimlilik endeksleri karşılaştırıldığında, tekstil ve giyimde yüzde 0 ve eksi yüzde 1.7 değişim gözlenirken, otomotivde yüzde 73, elektronikte ise yüzde 60 civarında saat başı verim artışı gerçekleşmiş. Reel ücretler ise tekstil-giyimde artarken diğerlerinde gerilemiş. 2001 ve 2005 üçüncü çeyrekleri karşılaştırıldığında, birim ücret maliyeti tekstilde yüzde 7.6, giyimde yüzde 17 artarken; otomotiv, ana metal (2inci çeyrek karşılaştırması) ve elektronikte sırasıyla yüzde 48, yüzde 22 ve yüzde 50 düşmüştür.

Kısacası, yapısal değişim sürecinde gerek üretim, gerek ihracatta emek yoğun tarım, tekstil gibi geleneksel sektörler paylarını kaybederken, sermaye yoğun, verimlilik artış potansiyeli yüksek sektörler ağırlık kazanmakta.

http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=36786&KOS_KOD=33

Merkez Bankası verilerine göre, 2005 yılında Türkiye’nin ihracatı (FOB) 76.5 (3.47 milyar doları bavul ticareti), ithalatı (CIF, altın dahil) 116, dış ticaret açığı 32.6, cari açığı ise 22.85 (GSMH’nın yüzde 6.2’si) milyar dolar olarak rekor düzeylerde gerçekleşti. Ticaret açığının yükselmesinde en önemli etken, petrol ve demir çelik fiyatı, büyüme ve kur oldu. 18.5 milyar dolarlık ithalat artışının 6.8 milyar doları petrol ve petrol ürünleri, 1.3 milyar doları demir çelik faturası artışından kaynaklandı. Ortalama petrol fiyatı 2004’de 34.7 dolar iken 2005’de 50.5 dolara, yüzde 46 fiyat artışı  nedeniyle sadece hampetrol faturası 2.6 milyar dolar (yüzde 43) artışla 8.6 milyar dolara yükseldi.

Doğalgaz fiyat artışı yüzde 38, ithalat hacmi artışı ise yüzde 22 olmuş, doğalgaz ithalat faturası yüzde 68 artışla 5.5 milyar dolara ulaşmıştır. 2005’de hampetrol ve doğal gaz ithalatı birlikte, miktar bazında sadece yüzde  5.8 artarken, birim değer bazında yüzde 43 artış göstermiştir.

İhracatın yüzde 55’i Dahilde İşleme Rejimi kapsamındadır. Bu nedenle ithalat artışının bir kısmı artan ihracat için gereken vergiden muaf ara mal ithalatından kaynaklanmıştır.

Reel kur serisi 2005 yılında TL’nin yüzde 14.4 değerlendiğine işaret etse de, bu serinin ülkenin gerçek rekabet gücünü yansıtmadığını düşünüyoruz. Rekabet gücü; yapısal değişim, yurtiçi tasarruf-yatırım oranları arasındaki fark, verimlilik ve reel ücretin etkilediği birim maliyet, gibi etmenlerden de etkilenmekte. Örneğin,  2004-2005 üçüncü çeyrekleri karşılaştırıldığında birim reel ücret maliyeti yüzde 4 düşmüş, bu da rekabet gücünü artırıcı etki yaratmıştır.

2005’de ithalatın yüzde 17.4’ü sermaye malı, yüzde 70’i ara mal, yüzde 12’si tüketim malıdır. Büyüme nedeniyle sermaye malı ve ara mal ithalatına gereksinim  artmıştır. İhracatta ise tüketim malı yüzde 47.4 ile ağırlıkta olup, ara mal yüzde 41, sermaye malı yüzde 11’lik paya sahiptir. Miktar bazında ihracat yüzde 8, ithalat yüzde 10.7, birim değer bazında ise ihracat yüzde 4.7, ithalat yüzde 7 artmıştır. İhracat artış oranı (yüzde 15.8) ithalat artış oranının (yüzde 19) gerisinde kalmış, ihracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 63’e gerilemiştir.

 

İhracat ve turizm gelirleri

Türkiye’de üretimde olduğu gibi ihracatta da  yapı değişmekte. 2005’de emek yoğun tekstil ve konfeksiyon sektörünün ihracattaki payı yüzde 25’e gerilerken, sermaye yoğun sektörlerin (otomotif, makina, kimya, gibi) payı artmıştır. 2005 yılı ihracatının yüzde 82’sini sanayi ürünleri, yüzde 6.2’sini madencilik , yüzde 11.2’sini tarım ürünleri oluşturmakta.

 

Cari işlemler içinde dış ticaret açığını dengeleyen en önemli kalem olan net turizm geliri, 2005 yılında yüzde 14.3 artışla 15.3 milyar dolar olmuştur.

 

Cari açığın finansmanı

Cari açığın bir kısmı Net Hata Noksan kaleminde görülen kaynağı bilinmeyen döviz girişi ile karşılanmakta, böylece ödemeler dengesi ile ilgili finansman gereği cari açığın altında kalabilmekte. Net Hata Noksan Kalemi’ni etkileyen faktörler şu şekilde sıralanabilir:

·            bankacılık dışı özel sektörün döviz varlıklarının tam izlenememesi,

·           ithalat ve ihracatta malın hareketi ile ödemenin farklı bilanço döneminde olabilmesi,

·           gümrük işlemlerine ilişkin beyan hataları,

·           turizm ve bavul ticaretinin anket yoluyla elde edilmesinden doğan hatalar.

2005 yılında 22.85 milyar dolar olan cari açığın 1.98 milyar doları Net Hata Noksan kalemindeki döviz girişi ile karşılanmış, dolayısıyla finansman gereği 20.87 milyar dolara gerilemiştir. Böylece 2005’de finansman gereği GSMH’nın (357 milyar $) yüzde 5.6’sı civarında kalmıştır. 8.6 milyar dolar olan net doğrudan yatırımları (bunlar kalıcı, uzun vadeli niteliktedir) da düşersek finansman gereği 12.27 milyar dolar olmakta, bu da GSMH’nın yüzde 3.3’üne tekabül etmektedir. Bu durumda cari açığın finansmanı ile ilgili risk olmadığı söylenebilir. 8.6 milyar dolarlık net doğrudan yatırımın 1.83 milyar dolarını, yurtdışında yerleşiklerin Türkiye’de net gayrimenkul alımları oluşturmuştur. Cari açığın finansmanını sağlayan diğer sermaye hareketi net portföy yatırımlarıdır. 2005 yılında bu yolla  giren para net bazda 13.7 milyar dolardır. Bunun net 5.67 milyar doları hisse senedi piyasasında, 5.9 milyar doları DİBS alımında kullanılmıştır.

Cari açık, gelire oranla iç tasarrufun yatırımın altında kalması sonucu oluşur. Ülkenin yurtdışı finansman ihtiyacı, bu iki oran arasındaki farka eşittir. Türkiye’de tasarruf oranının düşmesi değil, yatırımın hızlı artışı cari açığı pompalamakta. Yatırımın verimli alanlarda ve ilerde ihracat potansiyelini arttıracak özellikte olması halinde, cari açığın iyileşmesi olasıdır.

Petrol fiyatlarının düşmesi veya en azından stabilize olması da cari açığı olumlu etkileyebilecektir. Yatırım malı ithalatı, gelecekte verim artışı, birim maliyet düşüşü ve ihracat artışının habercisidir. Ayrıca KİT’lerin özelleştirilmesi daha etkin üretim sağlayabilecek, ihracatçılar ara mal ihtiyacını ithalat yerine yurtiçi kaynaklardan karşılayabilecektir. Bütün bu nedenlerle önümüzdeki yıllarda cari açık/GSMH oranında iyileşme bekliyoruz.

www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=35562&KOS_KOD=36

 Uluslararası uygulamalarda dört tür para politikası rejimi görülmektedir. Bunlar sırasıyla, döviz kurunu çapa olarak kullanan Döviz Kuru Hedeflemesi, para miktarı veya seçilmiş alt kalemlerini çapa olarak kullanan Parasal Hedefleme, enflasyonu çapa olarak kullanan Enflasyon Hedeflemesi ve en son yine enflasyonu hedef alan, ancak açıklamadan örtülü çapa olarak kullanan para politikası rejimidir.
Bu tür rejimlerin genel amacı fiyat ve kurda istikrar sağlamak, kur ve enflasyon beklentilerini olumlu yönde etkilemektir. Aşağıda 2006 yılı başında uygulamaya konulması düşünülen Enflasyon Hedeflemesi kısa olarak anlatılacaktır.
Enflasyon hedeflemesinin başarılı olabilmesi için gereken başlangıç ön koşulları:
· Merkez Bankası'nın operasyonel bağımsızlığı (para politikası araçlarını uygulamada bağımsızlık),
· Kamu maliyesi baskısının azaltılmış olması, diğer bir deyişle kamunun ülke tasarruflarına gereksiniminin azalmış olması,
· Döviz kuru ile enflasyon arasındaki ilişkinin zayıf olması,
· Mali sistemin sağlam bir yapıya sahip olması.
· İstikrar gösteren bir enflasyon denklemi
.
· Esnek kur, esnek faiz politikası (Merkez Bankası'nın kur ve faiz oranına müdahalesi, istisnai durumlar haricinde, öngörülmemektedir).
· Düşük enflasyon.
· Para ikamesinin aşırı boyutlarda olmaması.

Enflasyon hedeflemesinin ana hatları:
· Kamu, orta vadeli enflasyon rakamlarını hedef olarak belirler.
· Uzun vadede para politikasının temel hedefinin, "enflasyonu düşürmek" olduğu yönünde bir kurumsal açıklama yapılır.
· Program'ın uygulanması sürecinde sürekli bilgi akışı içeren bir strateji izlenir.
· Para politikası uygulaması sırasında kamuoyu; Merkez Bankası'nın politikası, bu politikanın amaç ve gerekçeleri, ayrıca ekonomik parametrelerde hedefler-gerçekleşmeler hakkında sürekli bilgilendirilir. Buna şeffaflık koşulu denilir.
· Merkez Bankası, konan enflasyon hedefinin sağlanamaması durumunda, hesap verecek konuma getirilmektedir. Diğer bir deyişle aşırı bir sapma halinde başkan istifa etme durumunda bile kalabilecektir.
Burada iki noktayı vurgulamakta yarar var:
· Enflasyon hedeflemesi sürecinde, para politikası kuru etkilemek amacı ile kullanılamaz
; çünkü belirli bir kur hedefi enflasyon hedefi ile çelişebilir. Enflasyon hedeflemesinde kur serbest piyasa koşullarında belirlenir. Para politikasının birinci derecede önemli hedefi enflasyonu kontrol altına almaktır. Hükümet veya Merkez Bankası, ileriye dönük kur garantisi veremez. Ancak, enflasyon düştükçe, dolaylı olarak kurun da daha istikrarlı olması beklenir.
· Para politikası uygulamalarının enflasyon üzerindeki etkisi bir süre alacaktır. Para politikası ile ilgili kararlar ileriye dönük alınmalıdır, diğer bir deyişle düşmesi beklenen enflasyon hedefine uygun oluşturulmalıdır. Bu bağlamda, enflasyon hedeflemesinin başarısı için otoriteye güven çok önemlidir. Bu güven ancak enflasyon hedefinin tutturulması sayesinde oluşabilecektir.

Enflasyon hedefi uygulaması
Enflasyon Hedeflemesi
ilk defa Yeni Zelenda'da 1990 yılında uygulanmış, daha sonra 1991 yılında Kanada, 1992 yılında İngiltere, 1993 yılında İsveç ve Finlandiya, 1994 yılında Avustralya ve İspanya tarafından uygulanmaya başlanmıştır. Enflasyon hedeflemesini uygulayan gelişen ülkeler arasında ise Şili, İsrail bulunmaktadır.

Uygulamada, bazı gelişmiş ülkelerde enflasyon hedefi olarak üst ve alt sınır ilan edilmekte, diğer bir deyişle, bant sistemi kullanılmaktadır. Bant, genelde, belirli bir merkez hedefin etrafında oluşmaktadır. Bandın dar tutulması, Merkez Bankası'nın enflasyon hedefini tutturma yolundaki ciddiyetinin bir göstergesidir. Ancak dar bir bant, enflasyon hedefini tutturmak için faiz oranına daha çok müdahaleyi gerektirebilir, bu da istikrarı bozucu sonuçlar doğurabilir. Bandın geniş tutulması ise Merkez Bankası'nın enflasyonu düşürme çabasının fazla ciddi olmadığı kanısını uyandırabilecektir. Ancak bu durumda, döviz piyasasında, kur üzerinde daha az baskı yaşanacak, istikrarı bozabilecek politika değişikliklerine daha az gereksinim olacaktır. Bant şeklinde belirlenen bir hedef, tek rakam hedefe göre para politikası uygulaması açısından esneklik sağlamaktadır.
İsviçre'de sadece üst limit ilan edilmektedir. Enflasyon hedeflemesinin başarıyla yürütüldüğü ülkeler arasında Yeni Zelenda, Kanada, İngiltere ve Almanya sayılabilir. Ancak unutulmamalıdır ki bu ülkeler programın başlangıcında aşırı enflasyon ve krizle boğuşma durumunda kalmamıştır.
Türkiye'de, 2002-2005 yılları arasında örtük enflasyon hedeflemesi izlenmiştir. Enflasyonist ortamda para talebi tahmini zor olmakta, parasal göstergeler ile enflasyon arasındaki ilişki istikrarsızlık göstermektedir. Açık enflasyon hedeflemesi koşullarının oluşmaması nedeni ile resmi enflasyon hedeflemesine geçiş 2006'da düşünülmektedir.

www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=30222

Ekonominin 2005 yılındaki performansına temel göstergeler açısından yapılan dikkatli bir analiz, 2006 yılı açısından olumlu fikirler edinmeye izin vermektedir. Türkiye'nin istikrar yolunda emin adımlarla yürüdüğü artık rahatlıkla söylenebilir.

İstihdam
Son 4 yılda milli gelirin yüzde 33 artmasına karşın, işsizlik yeterince düşmedi. TÜİK işgücü istatistiklerine göre, eylül 2005 itibariyle işsizlik oranı yüzde 9.7, işgücüne katılma oranı yüzde 49, istihdam oranı yüzde 44.3. İstihdam edilen 22.6 milyon kişinin yüzde 50.5'i kayıt dışı çalışmakta. İşsizliğin nedenleri; sermaye yoğun teknoloji tercihi, Kamu'nun ekonomiden çekilmesi, kayıtdışı işsizlikte artış, TL'nin değerlenmesi nedeniyle ithal girdi kullanımı, 80'li yıllarda yaşanan yüksek nüfus artış oranının günümüzde işgücünü artırıcı etkisi ve sosyal güvenlik primlerinin yüksekliği,özetlenebilir. Kesintilerin toplam işçi maliyetine oranı yüzde 41 düzeyindedir. Son 1 yılda 1.2 milyon istihdam yaratılmasına karşın, her yıl 1 milyon civarında kişinin işgücüne katılması, işsizlik oranını yüksek tutmaktadır.
Sermaye yoğun teknoloji tercihi nedeniyle makina işgücünün yerini almış, "teknolojik işsizlik" yaratılmıştır. Getirilen vergi indirimleriyle, vergi yükü Türk yatırımcı için yüzde 44'den yüzde 34'e, küresel sermaye için ise yüzde 37'den yüzde 28'e indirilmiştir. Bu önlemler, kayıtdışını önlemede, ayrıca yatırım ve istihdamı teşvikte etkili olabilecek.

Kamu Kesimi Borçlanma Gereği (KKBG) - Bütçe açığı
Kamunun finansman ihtiyacı (borçlanma gereği) küçüldükçe,ekonomi üzerindeki mali baskısı azalır. 2001'de yüzde 16.5, 2005'de yüzde 0.9 olan KKBG'nin milli gelire oranının, 2007'de eksi bir değer alması bekleniyor. Bu durumda kamu net borç ödeyen durumuna gelecek. KKBG oranındaki düşüş, mali disiplin sonucu bütçe açığı-milli gelir oranındaki düşüşe paralel seyretmiş, bütçe açığının GSYİH'ya oranı 2001'de yüzde 15 iken, 2005'de yüzde 2.8'e gerilemiştir. Gerek bütçe açığı gerekse KKBG'deki iyileşmenin başlıca sorumlusu yüzde 30'lardan yüzde 7'lere gerileyen reel faizlerdir. Faiz ödemelerinin bütçedeki payı 2000'de yüzde 43.4 iken, 2005'de yüzde 36 olmuştur. Faiz ödemelerinin GSYİH'ya oranı ise; 2002'de yüzde 21.8 iken, 2006'da yüzde 4.6'ya gerileyecektir.

Borç stoku
Konsolide Bütçe Toplam Borç Stoku, 2004 aralık itibariyle 235.8, 2005 kasım sonu itibariyle ise 243 milyar dolardır. Kasım 2005'de borcun yüzde 25.7'si dış, yüzde 74'3'ü iç borç; toplam borcun yüzde 62.4'ü TL, yüzde 37.6'sı döviz bağlantılıdır. Stokun TL-döviz bileşimi TL lehine değişmekte, böylece borç stokunun kur riski azalmaktadır. Dış borcun toplam borç stoku içindeki payı 2002'de yüzde 38 iken 2005 kasım'da yüzde 25.7'ye düşmüştür. 2005 kasım sonu itibariyle toplam stokun yarıdan fazlası değişken, yarıdan azı ise sabit faizlidir. Düşen faiz ortamında değişken faizli borcun payının yükselmesi, zaman içinde Hazine için maliyeti olumlu etkileyecektir. 2004 sonunda 272 milyar YTL olan kamu net borç stoku, 2005 eylül sonu itibariyle 267 milyar YTL'ye gerilemiştir. Kamunun çifte kayıt önlendiği için gerçek borcunu yansıtan bu rakam, milli gelire oran olarak 2001'de yüzde 91 iken 2005 ikinci çeyrek itibariyle yüzde 58.4'e gerilemiştir. 2005'de oranın yüzde 59.5, 2006'da ise yüzde 56.5 olacağı tahmin edilmektedir. Bu rakamlar Maastricht kriterinin (yüzde 60) altındadır. Borcun faizi düşmekte, vadesi uzamaktadır.

Cari açık
Türkiye'nin cari açığının 2005 yılında 21.3 milyar doları bulacağı (GSMH'nın yüzde6'sı) tahmin edilmektedir. 2004 ve 2005'in ilk 11 ayı karşılaştırıldığında, ithalat 17.5 milyar dolar artmış, bu artışın 6.2 milyar doları petrol ve petrol ürünleri, 1.5 milyar doları demir-çelik faturasındaki artıştan kaynaklanmıştır. Bu dönemde petrol fiyatları yüzde 41, metal fiyatları ise yüzde 25.4 artmıştır. Türkiye'nin ham petrol ithalat faturası yüzde 42.5 artarken, miktar bazında yüzde 1.6 gerileme yaşanmıştır. Cari açıkta diğer etken, büyüme nedeniyle artan sermaye ve aramalı ithalatıdır (ithalatın yüzde 88'i). Türkiye'de ihracatın yarısı Dahilde İşleme Rejimi kapsamındadır. Dikey entegrasyon ifade eden bu uygulama nedeniyle Türkiye'nin ihracatı, Çin'e kotaların kaldırılmasından fazla etkilenmemiştir. Yatırım malı ithalatı, gelecekte verim artışı, birim maliyet düşüşü ve ihracat artışının habercisi olarak görülebilir.
Ayrıca KİT'lerin özelleştirilmesi de daha etkin üretim sağlayabilecek, ihracatçılar aramal ihtiyacı için ithalat yerine yurtiçi kaynakları tercih edebilecektir. Bu da cari açıkta iyileşme anlamına gelecektir. Reel kurun cari açık üzerindeki etkisinin sınırlı olduğu, reel kur serisinin bugünkü haliyle gerçek rekabet gücünü yansıtmadığı kanısındayız. Tasarruf ve yatırımın gelire oranları arasındaki fark, ekonomideki yapısal değişimin etkileri, birim ücret maliyetini etkileyen reel ücret ve verimlilik gibi değişkenler de kullanılarak daha gerçekçi bir rekabet gücüşiddetle ihtiyaç vardır. Cari açığın yüksek düzeyine karşın sürdürülebilir olduğunu, finansmanında sorun olmadığını, bu nedenle döviz kuru üzerinde baskı yaşanmayacağını düşünüyoruz.

www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=33361

Prof. Dr. Nur Keyder*

Uluslararası uygulamalarda dört tür para politikası rejimi görülmektedir. Bunlar sırasıyla, döviz kurunu çapa olarak kullanan Döviz Kuru Hedeflemesi, para miktarı veya seçilmiş alt kalemlerini çapa olarak kullanan Parasal Hedefleme, enflasyonu çapa olarak kullanan Enflasyon Hedeflemesi ve en son yine enflasyonu hedef alan, ancak açıklamadan örtülü çapa olarak kullanan para politikası rejimidir.
Bu tür rejimlerin genel amacı fiyat ve kurda istikrar sağlamak, kur ve enflasyon beklentilerini olumlu yönde etkilemektir. Aşağıda 2006 yılı başında uygulamaya konulması düşünülen Enflasyon Hedeflemesi kısa olarak anlatılacaktır.
Enflasyon hedeflemesinin başarılı olabilmesi için gereken başlangıç ön koşulları:
· Merkez Bankası'nın operasyonel bağımsızlığı (para politikası araçlarını uygulamada bağımsızlık),
· Kamu maliyesi baskısının azaltılmış olması, diğer bir deyişle kamunun ülke tasarruflarına gereksiniminin azalmış olması,
· Döviz kuru ile enflasyon arasındaki ilişkinin zayıf olması,
· Mali sistemin sağlam bir yapıya sahip olması.
· İstikrar gösteren bir enflasyon denklemi
.
· Esnek kur, esnek faiz politikası (Merkez Bankası'nın kur ve faiz oranına müdahalesi, istisnai durumlar haricinde, öngörülmemektedir).
· Düşük enflasyon.
· Para ikamesinin aşırı boyutlarda olmaması.

Enflasyon hedeflemesinin ana hatları:
· Kamu, orta vadeli enflasyon rakamlarını hedef olarak belirler.
· Uzun vadede para politikasının temel hedefinin, "enflasyonu düşürmek" olduğu yönünde bir kurumsal açıklama yapılır.
· Program'ın uygulanması sürecinde sürekli bilgi akışı içeren bir strateji izlenir.
· Para politikası uygulaması sırasında kamuoyu; Merkez Bankası'nın politikası, bu politikanın amaç ve gerekçeleri, ayrıca ekonomik parametrelerde hedefler-gerçekleşmeler hakkında sürekli bilgilendirilir. Buna şeffaflık koşulu denilir.
· Merkez Bankası, konan enflasyon hedefinin sağlanamaması durumunda, hesap verecek konuma getirilmektedir. Diğer bir deyişle aşırı bir sapma halinde başkan istifa etme durumunda bile kalabilecektir.
Burada iki noktayı vurgulamakta yarar var:
· Enflasyon hedeflemesi sürecinde, para politikası kuru etkilemek amacı ile kullanılamaz
; çünkü belirli bir kur hedefi enflasyon hedefi ile çelişebilir. Enflasyon hedeflemesinde kur serbest piyasa koşullarında belirlenir. Para politikasının birinci derecede önemli hedefi enflasyonu kontrol altına almaktır. Hükümet veya Merkez Bankası, ileriye dönük kur garantisi veremez. Ancak, enflasyon düştükçe, dolaylı olarak kurun da daha istikrarlı olması beklenir.
· Para politikası uygulamalarının enflasyon üzerindeki etkisi bir süre alacaktır. Para politikası ile ilgili kararlar ileriye dönük alınmalıdır, diğer bir deyişle düşmesi beklenen enflasyon hedefine uygun oluşturulmalıdır. Bu bağlamda, enflasyon hedeflemesinin başarısı için otoriteye güven çok önemlidir. Bu güven ancak enflasyon hedefinin tutturulması sayesinde oluşabilecektir.

Enflasyon hedefi uygulaması
Enflasyon Hedeflemesi
ilk defa Yeni Zelenda'da 1990 yılında uygulanmış, daha sonra 1991 yılında Kanada, 1992 yılında İngiltere, 1993 yılında İsveç ve Finlandiya, 1994 yılında Avustralya ve İspanya tarafından uygulanmaya başlanmıştır. Enflasyon hedeflemesini uygulayan gelişen ülkeler arasında ise Şili, İsrail bulunmaktadır.

Uygulamada, bazı gelişmiş ülkelerde enflasyon hedefi olarak üst ve alt sınır ilan edilmekte, diğer bir deyişle, bant sistemi kullanılmaktadır. Bant, genelde, belirli bir merkez hedefin etrafında oluşmaktadır. Bandın dar tutulması, Merkez Bankası'nın enflasyon hedefini tutturma yolundaki ciddiyetinin bir göstergesidir. Ancak dar bir bant, enflasyon hedefini tutturmak için faiz oranına daha çok müdahaleyi gerektirebilir, bu da istikrarı bozucu sonuçlar doğurabilir. Bandın geniş tutulması ise Merkez Bankası'nın enflasyonu düşürme çabasının fazla ciddi olmadığı kanısını uyandırabilecektir. Ancak bu durumda, döviz piyasasında, kur üzerinde daha az baskı yaşanacak, istikrarı bozabilecek politika değişikliklerine daha az gereksinim olacaktır. Bant şeklinde belirlenen bir hedef, tek rakam hedefe göre para politikası uygulaması açısından esneklik sağlamaktadır.
İsviçre'de sadece üst limit ilan edilmektedir. Enflasyon hedeflemesinin başarıyla yürütüldüğü ülkeler arasında Yeni Zelenda, Kanada, İngiltere ve Almanya sayılabilir. Ancak unutulmamalıdır ki bu ülkeler programın başlangıcında aşırı enflasyon ve krizle boğuşma durumunda kalmamıştır.
Türkiye'de, 2002-2005 yılları arasında örtük enflasyon hedeflemesi izlenmiştir. Enflasyonist ortamda para talebi tahmini zor olmakta, parasal göstergeler ile enflasyon arasındaki ilişki istikrarsızlık göstermektedir. Açık enflasyon hedeflemesi koşullarının oluşmaması nedeni ile resmi enflasyon hedeflemesine geçiş 2006'da düşünülmektedir.

referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=30222