Dün itibariyle 1 dolar+1 eurodan oluşan kur sepetinin değeri 3.75 YTL'yi geçmişti. Kriz öncesi sepetin değerini 2.85 YTL kabul edersek, YTL'nin değer kaybı yüzde 30'u aştı. Piyasa uzmanları kaybın daha da artabileceğini, dün 1.64'ten işlem gören doların 1.70'i geçebileceğini söylüyor. Bu uzmanlara göre değer kaybının nedeni hisse senetlerinden ve tahvilden çıkan "hedge funds" sermayesi. Bu fonlardan büyük çekilişler olduğu biliniyor. Buna karşılık ABD ve AB piyasalarında kuruyan likidite bu çekilişleri krediyle karışlamaya izin vermiyor. Dolayısıyla hedgefonların yöneticileri likidite ihtiyaçlarını karşılamak için gelişmekte olan ülkelerdeki yatırımlarını bir panik havası içinde geri çağırıyorlar.
Bu, yeni ve vahim bir durum. Yeni bir durum çünkü geçmişteki sermaye çıkışlarının ardında belirli bir ekonomik hesap vardı. YTL'nin aşırı değerlendiği, cari açığın artmakta olduğu yüksek büyüme dönemlerinde gerçekleştiler. Türk Lirası'nın değerinde bir düzeltmenin kaçınılmaz olduğu beklentisinin yaygınlaşması, ilk bahane olayda sermaye çıkışlarını tetikledi. Uluslararası likidite boldu. Sermaye geri dönmek üzere çıkılıyordu.
Nitekim faizler yükselip kur düzeltmesi son bulunca geri döndüler. Çıkarken yüksek kazançlar elde ettiler, yeniden girerken de yüksek faiz ve kur düzeyleri yine yüksek kazançlar vaat ediyordu.

Oysa şimdi durum oldukça farklı.
Aşırı düşük değerli hisse senetleri ve tahviller satılıyor, ele geçen parayla çok pahalı döviz alınıyor ve ülkeden çıkılıyor. Ekonomik bir hesap söz konusu değil. Çünkü merkezdeki likidite ihtiyacının fiyatı yok. Durumun vahameti de buradan kaynaklanıyor. Kur şokunu durdurmak için Merkez Bankası'nın faiz silahını çekmesi bir işe yaramaz. Yükselen faizlerin fon merkezlerindeki likidite ihtiyacını karşılamak için çıkan sermayeyi durdurması olanaksız.
Soru şu: Sermaye çıkışlarını kur ve faiz caydıramayacağına göre kur şoku nasıl durdurulabilir? Sorunun tek bir yanıtı var: Döviz arzını artırarak. Bu durumda gözler doğal olarak Merkez Bankası'na çevriliyor. Merkez Bankası'nın piyasaya satıcı olarak müdahalesi tek çare. Denilebilir ki bu durumda Merkez Bankası'nın döviz satışı, sermaye çıkışını engellemeyeceğine göre, ciddi döviz rezervi kaybına neden olabilir. Rezerv kaybı da bir noktadan sonra beklentileri olumsuz etkilemeye başlar ve döviz talebini iyice azdırır.

Kur şokunu önlemek için döviz arzını artırmanın esas yolu, yerleşiklerin üzerinde oturdukları ve kriz öncesinde sürekli dövize hapis olmaktan şikâyet ettikleri 100 milyarlık döviz hesaplarının bozdurulmasının teşvik edilmesidir.
Teknik deyimle ters para ikamesi için büyük bir fırsat söz konusudur. Çıkan sermayenin talep ettiği dövizler böylelikle Merkez Bankası rezervlerinden değil, vatandaşın dövizleriyle karşılanır. Ayrıca Türkiye ekonomisine günahkâr geçmişinden miras kalan aşırı dolarizasyona son vermek Merkez Bankası'nın da çok işine gelecektir. Bu sayede YTL'nin aşırı değerlenmesi ve para arzı artışı olmaksızın dolarizasyon büyük ölçüde hafifletilebilir.
İşin püf noktası
vatandaşın dövizini bozdurmak için eşsiz bir fırsatın ayağına kadar geldiğine ikna olmasıdır. Merkez Bankası'nın döviz piyasasına müdahalesi ve bunu yaparken aşırılıklara izin vermeyeceğini ilan etmesi bu iknayı büyük ölçüde sağlar. Ancak sonucu garanti altına almak için hükümetin de yapacakları var. Öncelikle şu gecikmiş IMF anlaşmasını yapacağını, daha iyisi prensipte anlaştığını ilan etmelidir. Bu iki hareket eşzamanlı olursa çok iyi olur. Bunu yarın yapabilirler.
Hükümet gerçekçi bir bütçe yapmadı. Artık çok geç. En azından yapısal reformlar konusunda niyet beyanlarını bırakıp, bir an önce az sayıda hedef içeren bir paket ve bu paketin uygulama takvimini açıklamalıdır. Bunu hemen yapamaz ama en azından böyle bir politika izleyeceğini hemen açıklayabilir. Paketin neleri içermesi gerektiği de belli: Verim artırıcı reformlar.

Dün haziran-temmuz-ağustos dönemini kapsayan aylık işgücü istatistikleri TÜİK tarafından yayımlandı. Tarım dışı işsiz sayısında dramatik bir artış var: İşsizler ordusu geçen yıldan bu yana 207 bin artmış. Tarım dışı işsizlik oranı da 0.7 puanlık bir artışla 11.6'dan 12.3'e yükselmiş. Yıllık gelişme olarak bu artışlar 2001 krizinden bu yana en yüksek artışlar. Ne oluyor? Krizin hayaleti işgücü piyasasına zuhur mu etti?
Rakamlar bu soruya, "hayır henüz değil" yanıtını gerektiriyor. İşsizlikteki dramatik artış ancak kısmen istihdamdaki gelişmelerden kaynaklanıyor. Nitekim tarım dışı istihdam son bir yılda 452 bin artmış. 500-550 bin arasında tahmin ettiğimiz tarım dışı işgücü artışını karşılamak için yeterli değil ama bir kriz havası da yok. Sanayide ve hizmet sektörlerinde istihdam sırasıyla 211 bin ve 265 bin artmış. Alarm zilleri inşaatta çalıyor. Uzun süredir ilk kez inşaatta çalışanların sayısı azalıyor. Kapıdaki durgunluğun prelüdü olarak kabul edilebilir. Bu arada, tahmin ettiğimiz gibi, esnaf tasfiyesinin bir hayli yavaşladığını bir kez daha not edelim. Kendi hesabına çalışan sayısında azalış 51 bin ile sınırlı.
İşsiz sayısının birden artması işgücündeki olağandışı artıştan kaynaklanıyor. Tarım dışı işgücü son bir yılda 658 bin kişi artmış. İşgücü piyasası üzerine yaptığımız çalışmalarda tarım dışı işgücünün yıllık artışını 500 binin biraz üzerinde tahmin ettiğimizi hatırlatayım. Fiili gerçekleşmeler biraz aşağı biraz yukarı olabilir. Trendden belirgin sapmalar ise ancak kriz dönemlerinde ortaya çıkıyor. İstihdamda daralma zıt yönlü iki etki birden yaratıyor. Bir kısım işsizler iş bulma ümidini iyice yitirip işgücü piyasasının dışına çıkıyorlar. Buna karşılık kriz endişesi ve düşen gelirler çalışmayan ama çalışmaya hazır aile fertlerini iş aramaya zorluyor. "Ek çalışan etkisi" adı verilen bu etki daha çok kadınlar arasında görülüyor.
Bu ek çalışan etkisinin bazı belirtileri yok değil. İşgücüne katılmama nedenlerine ilişkin rakamlar incelendiğinde tam olarak ev kadınlığı grubuna sokulamayan ama ağırlıklı olarak kadınlardan oluşan "diğer" grubunda olağandışı bir azalma dikkat çekiyor. Son bir yılda bu "diğer" grubundaki kişi sayısı erkeklerde 41 bin azalırken kadınlarda 383 bin azalmış. Diğer ifadeyle atıl durumdaki kadınlardan beklenenin oldukça üzerinde bir bölümü işgücü piyasasına giriş yapmış. Tabii bir bölümü iş aradığından, işsiz sayısındaki 200 binin üzerindeki artış bu koşullarda şaşırtıcı değil.
Önümüzdeki aylarda işgücündeki gelişmeler yakından takip edilmeli. Yüksek artışlar devam edecek olursa işsizlikte patlama yaşanabilir. Şimdilik istihdam fazla etkilenmiş değil. Ancak dün yayımlanan rakamların üçte ikisinin krizin henüz etkisini hissettirmediği haziran ve temmuza ait olduğu unutulmamalı. Ağustosta sanayi üretimi yüzde 4 azaldı. Eylül rakamları belli değil ama iyimser olmak için bir neden yok. Açıkçası Türkiye ekonomisinde büyüme trendi yüzde 4 civarından yüzde 2 civarına gerilemesinden endişe ediyorum. Bu durumda tarım dışı istihdam artışının 200 bin civarına düşmesi sürpriz olmaz.
Bir yandan istihdam artışının düşen büyümeye paralel olarak durgunlaşması, diğer yandan işgücü artışının trendinin üzerine çıkması işsiz sayısında çok ciddi artışlara neden olabilir. İşsizlik artışının Mart 2009 seçimleri öncesinde kuşkusuz siyasal sonuçları da olacaktır. En azından zararları sınırlamak için hükümet işgücü piyasası reformlarına acilen hız vermek zorunda.
 
Tarım dışı istihdam, işgücü ve işsizlik: 2007 (temmuz) 2008 (temmuz) (bin kişi)
 
2007
2008
Fark 
Tarım istihdamı
6.375
6.297
-78
T. D. İstihdam
15.873
16.324
451
Sanayi
 4.163
4.374
211
Hizmet
10.339
10.560
265
İnşaat
1.292
1.306
-25
T. D. İşgücü
17.854
18.354
658
T. D. İşsizler
2.053
2.111
207
T. D. İşsizlik oranı (%)
11,6
12,3
0,7
Katılım oranı(%)
49,5
49,9
0,4
T.D. Ücretli istihdam
10.797
11.306
487
T.D. Kendi hesabına
2.209
2.184
- 51

Kriz, gelişmiş ülkelerde her şeyi altüst ediyor. Para ve maliye politikalarında palamarlar tamamen çözülmüş durumda. Piyasa ekonomisine; özellikle finans sistemine olan inançlar da şiddetle sorgulanıyor. Yeni arayışlar gündemde... Ama bize bakıyorum, hükümet kriz yokmuş gibi davranmaya devam ediyor. Bu geçmişte kalma durumu en çarpıcı biçimde kendini maliye politikasında gösteriyor.
Hükümet "bozuk plak" gibi hep aynı şeyi söyleyip duruyor: "Orta Vadeli Program (OVP) devam ettirilecek, mali disiplinden taviz verilmeyecek". Gerçi plağı bozulan sadece hükümet değil. İş ve medyadan kimi ekonomi yorumcuları da "Aman ha mali disiplini bozmayın" deyip duruyor. Oysa bu program aylar önce henüz kriz patlamamışken yapıldı. Makro ekonomik varsayımları nispeten iyimser bir çerçeveye dayanıyordu; özellikle ekonomik büyüme açısından. Kriz bu çerçeveyi paramparça etti.
Maliye politikasının en kritik parametresi büyümedir. OVP'de büyüme 2009'da yüzde 5 olarak öngörülmüştü. Şu sıralar 2009 bütçesi hazırlanıyor ve hükümet OVP'de ifade edilen mali disipline sadık kalacağını söylüyor. Bu, OVP'de 2009 için öngörülen yüzde 1,4 oranındaki bütçe açığına sadık kalacağız anlamına mı geliyor? Aksi açıkça söylenmedikçe ben öyle anlıyorum. Öyleyse durum absürd, aynı zamanda da vahim demektir.
Yüzde 1,4'lük bütçe açığı oldukça sıkı bir maliye politikasına tekabül eder. Yüzde 5 büyüme Türkiye ekonomisinin yüzde 5,5-6 aralığında tahmin edilen büyüme potansiyeline çok yakındır. Enflasyonla mücadelenin öncelik taşıdığı ekonomik konjonktürde bu büyümeye bu bütçe açığı iyidir. Ama şimdi ekonomik görünüm tamamen değişmiştir. 2009 yılında büyümenin yüzde 5 olmayacağı aşikardır. Kaç olabilir? Burası tartışmalı. IMF yüzde 3,5 civarında tahmin ediyor. İhracatta AB pazarındaki daralma nedeniyle kur düzeltmesinin önceki benzer düzeltmelerde olduğu gibi ihracatı yeterince desteklemeyeceği endişesini taşıyorum. AB pazarından petrol zengini komşu pazarlara geçiş de kolay değil. Kaldı ki, Rusya ekonomisi de kötü durumda.
2009 yılında büyüme yüzde 2 civarına düşebilir. Eğer yatırımlar güven bunalımı nedeniyle aşırı düşerse ılımlı bir küçülme de ortaya çıkabilir. Büyüme daha düşük olacağına göre vergi gelirleri de düşecektir. Bu durumda hükümet bütçe açığını yüzde 1,4 düzeyinde tutmaya devam etmeli midir? Devam edecekse kamu harcamalarını da kısması gerekir. Bu, büyümeyi daha da düşürür ve resesyon riskini artırır.
Ayrıca bunu neden yapsın? Sıkı maliye politikası enflasyonla mücadelenin gereğiydi. Talep baskısının esas enflasyon kaynağı olduğu bir konjonktürde maliye politikasını sıkı tutmak gerekir. Krizle birlikte enflasyon dinamiği de değişime uğradı. Petrol ve emtia fiyatları TCMB'nin iyimser senaryosundaki düzeyin de altında. Buna karşılık gelecek aylarda talep baskısından söz etmek karamizah olur. Kuşkusuz enflasyon tehdidi küçümsenmemeli. Türk Lirası'nın değer kaybı maliyet enflasyonunu tahrik ediyor. Ama bunun panzehiri sıkı maliye politikası değil. Hükümetin yapması gereken, IMF'nin de son raporunda vurguladığı gibi otomatik dengelemeye izin vermek gerekiyor. Diğer ifadeyle kamu harcamalarının nominal düzeyini sabit tutup, düşen gelirlere paralel olarak bütçe açığının artmasına izin vermek gerekiyor. Tabii bir de bıkıp usanmadan vurguladığım gibi, kamu harcamalarını verimsiz harcamalardan üretken harcamalara olabildiğince kaydırmak gerekiyor.
Otomatik dengelemeye izin verirken ipin ucunu da kaçırmamak gerekiyor. Eğer artan bütçe açığı faiz dışı fazlayı kamu borç oranını yükseltecek kadar düşerse, bu aşırılığın faizler ve enflasyon üzerinde olumsuz etki yapacağı unutulmamalı. Ama öte yandan, ekonomi medyası da krizin gerektirdiği maliye politikasını popülizmle karıştırıp kafaları karıştırmamalı.

11.10.2008 | Seyfettin Gürsel | Yorum
1930 bunalımında, Türkiyede memur kazandı, işçi ve çiftçi kaybetti

 

Türkiye'de 1930'da kaybedenler çok büyük ölçüde köylüler ve tarıma bağlı taşralı tüccar kesimiydi. Kazanan kesim ise milli burjuvazi ve memurlardı. Ortalama bir memur, vasıflı bir işçinin iki katından fazla ücrete sahipti.
 
Şu sıralar en popüler konulardan biri de 1930-33 döneminde büyük ekonomik krizin etkilerinden nasıl korunabildiği. Gerçekten korunabildi mi? Kimler kazandı, kimler kaybetti? Bu soruların yanıtlarını aşağıda bulacaksınız. Resmi tarih "başarıyı" Atatürk'ün üstün yönetim yeteneğine atfeder. 1930'lu yıllar yönetici seçkinler için bir çeşit altın çağdır. Bu bakımdan bilimsel analizden çok, yüceltici efsaneler revaçtadır. Oysa tarihsel gerçekler çok farklıdır.
Önce 1930 bunalımını anlamaya çalışalım. 1930'dan 1933 sonuna kadar gelişmiş ekonomilerde küçülme hangi iktisadi mekanizmaların sonucu olarak gerçekleşti? Türkiye'de de aynı mekanizmalar gündemde miydi? Nasıl oluyor da deflasyona rağmen Türkiye ekonomisi küçülmedi, aksine büyüdü?
 
Deflasyon kâbusunun kaynağı
Krizin kaynaklandığı Amerikan ekonomisinde, daha sonra da Avrupa'da ekonomik daralmayı esas olarak iki etken yarattı. Biri "reel faiz etkisi", diğeri de "reel borç etkisi". Büyük bunalımın temel özelliği deflasyondu. Tüm dünyada fiyatlar dört yıl boyunca düştü. 26 sanayileşmiş ve sanayileşmekte olan ülkeyi kapsayan derneşik toptan fiyat endeksi, 1929 yılı 100 alınırsa 1934'te 70'e gerilemişti (Ben Bernanke, "The Macroeconomics of The Great Depression: A Comparative Approach", Journal of Money, Credit and Banking, Feb. 1995). Bu muazzam deflasyonun büyük bölümü bunalımın ilk iki yılında gerçekleşti.
Nominal faiz yüzde 10, enflasyon da yüzde 5 ise reel faiz yüzde 5'tir. Ama deflasyonda iş değişir. Nominal faize bu kez deflasyon oranını eklemek gerekir. 1930 yılında ve 1931 yıllarında söz konusu 26 ülkede deflasyon oranı sırasıyla yüzde 11 ve yüzde 12 oldu (Bernanke, 1995). Nominal faizler ise aynı yıllarda yüzde 5'in üzerindeydi. Sonuçta ekonomiler üzerine muazzam bir reel faiz baskısı bindi.
Deflasyonun ikinci etkisi "reel borç etkisi"dir. Fiyat düzeyi düştüğünde nominal borç düzeyi düşmez; hiçbir sözleşmede deflasyon olursa borcu indirmekten söz edilmez. Dolayısıyla fiyat düzeyi düştüğünde reel borç yükü artar çünkü nominal gelirler düşer. Bildiğiniz gibi firmalar borçludur. Bu durumda borç yükleri arttığına göre ilk başta büyük ölçüde yatırımlarını kısıtlarlar. Bilançosu bozulan firmaların bir bölümü de iflas eder. Bu da ekonomide daraltıcı bir etki yaratır. Sanayileşmiş ülkelerde, özellikle ABD'de hanehalkları da borçluydu. ABD'de bu yıllar dayanıklı tüketim mallarının kitlesel tüketime konu olduğu bir dönemdi. Bugün olduğu gibi o gün de tüketici kredisiyle alınan mallardı bunlar. Dolayısıyla hanehalklarının da reel borç yükü deflasyonla birlikte artmaya başladı, onlar da çareyi tüketimlerini kısmakta buldular.
 
Para buharlaştı
Deflasyon finans kesimine da ağır darbe vurdu. Geri dönmeyen kredi oranı hızla arttı. En sorunlu bankaların aktifleri ciddi biçimde zayıfladı ve banka iflasları yaygınlaştı. Ama sorun salt geri dönmeyen kredilerden ibaret değildi; ekonomide daralma ortaya çıktığında bankaların aktiflerindeki finansal varlıkların değerleri de hızla azalmaya başladı, bilançolar daha da bozuldu, iflaslar arttı.
Deflasyonun Pigou etkisi diye bilinen bir yönü vardır; fiyatlar düşüyorsa, tedavüldeki para miktarının gerçek değerinin artması gerekir. Fiyatlar bir yıl içinde yüzde 10 düşerse cebimizdeki 100 liranın satın alma gücü de yüzde 10 artar. Tabii bu arada cebinizdeki para azalmadıysa. Satın alma gücü arttığına göre talebi destekleyen bir etkiden söz ediyoruz. Oysa bu etki ortaya çıkamadı çünkü iflas eden bankalardaki mevduat buharlaştı. ABD'de ve Almanya'da banka iflasları o kadar şiddetli yaşandı ki, reel para arzında gerilemeler oldu. Krizden çıkış son derece zorlaştı. Ekonominin kendi kendine krizden çıkması mümkün olamadı.
 
Türkiye deflasyonu ithal etti
Türkiye ekonomisinde 1930-33 döneminde deflasyon yaşandı ama buna karşılık büyüme de yaşandı. Deflasyona rağmen büyümeyi açıklamak için depresyonu yaratan etkilerin var olup olmadığını, var idiyse neden sanayileşmiş ekonomilerdeki gibi etkili olmadıklarını incelemek gerekiyor. Türkiye açısından diğer ilginç bir konu da deflasyonun gelir dağılımını nasıl etkilediği ve bu etkilemenin siyasal sonuçlarıdır.
Türkiye'de yaşanan deflasyon ülke ekonomisinin iç dinamiklerinden kaynaklanan bir deflasyon değildi. Tamamen küresel deflasyonun Türkiye ekonomisine ithal edilmesinin sonucuydu. Çok şiddetli bir deflasyon gerçekleşti.
Dört yılda fiyat genel seviyesi yarı yarıya düştü. Tarımda deflasyon çok daha şiddetli yaşandı; en büyük darbeyi tahıl fiyatları yedi. Fiyatlar yüzde 60 düştü; sanayi ürünlerinde deflasyon yüzde 50'yi buldu. (Tuncer Bulutay, Nuri Yıldırım, Yahya S. Tezel, "Türkiye Milli Geliri 1923-1948", 1974). Sanayi mallarının fiyatı tarım ürünlerine kıyasla daha az düştüğü için nispi olarak sanayi mallarının fiyatları daha yüksek kaldı. 1929 yılında 1 kg şeker alabilmek için 3.2 kg buğday gerekiyordu. 1931 yılında bu rakam 7,76'ya çıkmıştı. Yine 1929'da 1 metre pazen almak için 2.5 kg buğday gerekiyorken 1931'de aşağı yukarı 7 kg gerekliydi. Bunlar çok ciddi nispi fiyat farklarıdır ve çiftçinin satın alma gücünün ne kadar düştüğünü gösterir.
 
Ekonomi büyüdü ama tarım perişan oldu
Bu dönemde gayri safi yurtiçi hasıla (GSYH) 1932 dışında hep pozitif oldu yani ekonomi büyüdü. 1932 yılında GSYH'nin yarısını oluşturan tarımsal üretim o yıl yaşanan büyük kuraklık nedeniyle yüzde 30 kadar düştü ve GSYH'nin yüzde 10 küçülmesine neden oldu. Daralmanın krizle ilgisi yoktu.
Deflasyon tarım üretimini hiçbir şekilde etkilemedi. Bu yıllarda (1932 hariç) tarım üretimi düşmedi. Ürünlerin fiyatları düşüyor ama tarım üretimi düşmüyordu. Çünkü tarım üretimi kâr amacı güden kapitalist tarz üretim değildi. Küçük ve orta üreticilik egemendi. Küçük çiftçi büyük ölçüde geçimlik üretim yapıyordu, pazar ilişkileri zayıftı. Buna karşılık pazar için az ya da çok üretim yapan orta ve zengin çiftçiler düşen fiyatlar ölçüsünde büyük gelir kayıplarına uğradılar. Tarım perişan oldu. 1932 yılında Atatürk'ün yurtiçi gezileri bu koşullarda gerçekleşmiştir.
Açıklanması gereken paradoks sanayideki büyümeyle ilgilidir. Sanayi dört yıl boyunca büyüdü. En düşük tahminler bile bu dönemde sanayinin yılık ortalama büyüme hızını yüzde 7 olarak veriyor (Beril Zendisayek, "Large and Small Enterprises in Turkish Industrialisation During The Great Depression", MA Thesis Boğaziçi Üniversitesi, 1997). Sanılanın aksine sanayinin bu performansında devletçiliğin rolü olmadı. Bu bir zamanlama meselesidir. Türkiye'de KİT'lerin Sovyet destekli 1. sanayi planı ile kurulmaya başlanması 1934'te başlar. 1930-33 döneminde büyüme çok büyük ölçüde özel sektörce gerçekleştirilmiştir.
 
Şiddetli korumacılık
Deflasyonu tüm şiddetiyle yaşayan Türkiye ekonomisinde reel faizlerin aşırı yükseldiğini görüyoruz. Osmanlı Bankası arşivlerindeki kredi sözleşmeleri nominal faiz oranının bu dönemde yüzde 8-9 düzeyinde olduğunu gösteriyor. Merkez Bankası'nın faiz oranı yüzde 8; Ziraat Bankası ise yüzde 12'lerden başlıyor. Tarım fiyatları düştüğü için çiftçinin perişan durumda olduğu, anaparayı ödeyecek durumda olmadığı bu dönemde banka yüzde 12 faiz istiyor. Basit bir hesap 1930 yılında reel faiz düzeyinin deflasyonla birlikte yüzde 30'u bulduğunu gösteriyor. Beklendiği gibi, 1930 öncesindeki döneme göre yatırımlar düşüyor ancak hâlâ ciddi miktarda yatırım yapılıyor. Bu durum ancak yatırımlardan beklenen kârlılığın çok yüksek olması ile açıklanabilir.
Yerli sanayi nasıl bu kadar yüksek kârlılığa sahip olabildi? Açıklama çok basittir. 1929 yılında Lozan'da zoraki kabul edilen serbest dış ticaret rejimine tanınan beş yıllık süre doluyordu. Dünyada bunalım henüz başlamamışken haziran ayında Hükümet Âli İktisat Meclisi'ni topladı ve korumacılığa geçiş kararını aldı. İttihat ve Terakki'den beri cumhuriyetçi kadrolar kalkınmanın ancak yüksek koruma duvarları ardında gerçekleşebileceğine inanıyorlardı. 1929 Ekimi'nden itibaren çok şiddeti bir korumacılık devreye girdi. İthalat vergileri iki kat arttı. Aynı zamanda kotalar, kısıtlamalar başladı. Bu da yeterli olmadı, bazı malların ithalatı tümüyle yasaklandı. Sonuçta yüksek korumacılık yerli sanayinin fiyatlarını aşırı yükseltti (nispi olarak). İç piyasaya üretim yapmak çok kârlı hale geldi. Bu dönemde hesaplamama göre tüketim malı ithalatı yüzde 75 daraldı (Seyfettin Gürsel, "Growth Despite Deflation: Turkish Economy During the Great Depression", WP, 2005). Deflasyona rağmen büyüme bu şiddetli korumacılığın yarattığı yüksek kârlılıkla mümkün oldu.
Şiddetli korumacılığın bir diğer yönü de kalitesi düşük yerli malların kaliteli ithal malları ikame etmesidir. "Yerli malı, yurdun malı, herkes onu kullanmalı" sloganı altında düzenlenen resmi kampanyalar bir rastlantı değildir. Bu olgu da sonuç olarak toplumsal refahtan bir miktar kayba tekabül eder. Tabii "buna değerdi" de denebilir.
 
Kaybedenler ve kazananlar
Çiftçi muazzam bir borç yükü altında ezildi. Bu da köylünün talebini kısıcı bir etki yaptı ama köylünün talebi zaten toplam talebin içinde çok büyük bir paya sahip değildi. Her ne kadar nüfusun yüzde 80'i çiftçi de olsa bunun bir bölümü geçimlik ekonomi içinde üretim yapmaktaydı.
Tarım kesiminde sanayi mallarına yönelik talepte bölgelere göre az ya da çok bir daralma ortaya çıktığına ama ekonomi büyümeye devam ettiğine göre bir başka kesimin talebini fazlasıyla artırmış olması gerekir. Bu kesim kentli sınıflardı.
1930'lu yıllarda geri dönmeyen kredi sorunu tarımda ve ticarette yaşandı. 1920'ler çok sayıda yerel bankanın kurulduğu yıllardır. Ticaretin nispeten yoğun olduğu kasabalarda, genellikle tek şubeli yerel bankalar kuruldu. Tarım ürünleri ticaretinde büyük şok yaşanınca bu bankaların önemli bir bölümü 1930'lu yıllarda battı. Ama banka iflaslarının para arzını ciddi biçimde kısıcı bir etkisi olmadı, çünkü çok küçük bankalardı bunlar.
Dolaşımdaki para 1929'da 165 milyon TL'den 1933'e gelindiğinde 153 milyon TL'ye düşmüştü. Bu paraya vadeli ve vadesiz mevduatı da eklediğinizde para arzı 1929'da 379 milyon TL'den 1933'te sınırlı bir düşüşle 343 milyon TL oldu. Fiyat genel seviyesi yarı yarıya düştüğüne göre, reel para arzı bu dönemde neredeyse iki kat arttı. Cebinde nakdi olan, bankada mevduatı olanlar, 1933'lü yıllarda nakit servetlerinde muazzam reel artışlar gördüler. Türkiye ekonomisinde ABD'nin aksine çok güçlü bir Pigou etkisi söz konusudur. Bu etkiden en çok yararlananlar da kârları yükselen sanayi burjuvazisi ile her ay aynı nakit maaşları alan ve deflasyonla birlikte satın alma gücü hızla artan memurlardır.
Sonuçta kaybedenler çok büyük ölçüde köylüler ve tarıma bağlı taşralı tüccar kesimiydi. Kazanan kesim ise milli burjuvazi ve memurlardı. Ortalama bir memur, vasıflı bir işçinin iki katından fazla ücrete sahipti. Bu arada bir fabrikatörün veya bir bürokratın yıllık kazancı çok daha fazlaydı. Memurlar açısından 1930-33 dönemi bir altın çağdır. Yönetici sınıfın tek artı dönemini efsaneleştirmesinin ardındaki nesnel olgu budur. Buna karşılık köylüler için 1930'lu yıllar sefalet yıllarıdır. Onlar da bunun acısını 1950 seçimlerinde çıkarmışlardır.
http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?YZR_KOD=161&HBR_KOD=107997

Kriz derinleştikçe ekonomi medyasında 1930'lar ile benzerlikler aramak yaygınlaştı. Kimi iktisatçılar dünya kapitalizminin 1930'lu yıllarda yaşadığı türden sistemik bir krizle karşı karşıya olduğunu düşünüyorlar. 1930 bunalımı ile muhtemel benzerlik salt ekonomik nedenlerle endişe verici değil. Bunalımın Almanya'da Nazileri iktidara taşıdığını biliyoruz. Sonrasında yaşanan savaşı ve insanlık trajedisini de biliyoruz. Geçen hafta Sultani'den iki sınıf arkadaşımla olağanüstü bir İsrail gezisi yaptım.
Gezinin son durağı Yad Vaşem müzesiydi. Soykırım üzerine bugüne dek çok film gördüm, kitap okudum. Ama hem ustaca hem de alçakgönüllülükle tasarlanmış bu sıra dışı müzeyi gezerken bir kez daha dehşetle farkına vardım ki, bu türden trajediler yine yaşanabilir.
Ama ben iyimserim. En azından bugünkü kriz itibariyle. 1929 ekiminde Wall Street'in çöküşüyle başlayan, başta Amerikan ekonomisi olmak üzere dünya ekonomisinin 1930-33 arası dört yıl boyunca küçülmesiyle gelişen büyük bunalımın gerek nedenleri, gerek yayılma mekanizmaları bugünkü krizden temel farklılıklara sahip. Çıkış noktasından başlayalım.
1930'u bugünden farklılaştıran en temel fark deflasyondur. 1929 baharında FED Wall Street balonunu patlatmaya karar vererek faizleri artırmış, ağustosta da dayanıklı mal talebi gevşemeye başlamıştı. Wall Street ekimde çökünce toplam talep düşmeye başladı. Bu düşüş, ilk banka iflasları ve FED'in sıkı para politikası ile birleşince para arzında daralma başladı. O zamanlar uluslararası para sistemi Altın Standard'ına dayanıyordu. Dünya parası dolar değil altındı. Dış fazla veren ülkenin altın rezervi arttığından para arzı artar, açık verenin düşerdi. Altın rezervi artan ekonomide fiyatlar artar, rekabet gücü düşer dış fazla azalırdı. Açık verende tersi olurdu. Daha doğrusu sistem icabı böyle olması gerekirdi. Ama böyle olmadı. FED altın standardının çalışmasına izin vermedi. Ünlü iktisatçı Eichengreen'in deyimiyle "altın prangalar" dünya ekonomisini hareketsizleştirdi.
1930'dan itibaren önce tarım fiyatları ve emtia fiyatları, ardından tüm fiyatlar baş aşağı gitmeye başladılar. Örnek, iki yıl içinde buğday fiyatı yüzde 60 düştü. 1930 yılında deflasyon oranı ABD'de yüzde 15 oldu. 1933'e gelindiğinde fiyat düzeyi kriz öncesine göre yüzde 30 aşağıdaydı. Felaketi deflasyon yarattı. İki etkiyle: Reel borç ve reel faiz etkileri.
Reel borç etkisini ortaya çıkaran FED'in bugünkü patronu Bernanke'dir. Deflasyonda gelirler düşer ama borçlar azalmaz. Nominal borç tutarı aynen kalır. Dolayısıyla gelirleri düşen borçluların reel borç yükü artar. 1930 yılına gelindiğinde 1920'lerin ekonomik patlamasının ardındaki otomobil ve diğer dayanıklı tüketim mallarına hücum eden Amerikan orta sınıfı bir hayli borçlanmıştı. Keza Wall Street'te şirketlerin değeri sürekli arttığından yatırımlara gaz veren firmalar da aşırı borçlanmıştı. Sonuçta iflaslar arttı. İflas etmeyenlerde harcama ve yatırımları kıstı.Tüketim ve yatırım büyük darbe yedi.
Bir diğer darbe de reel faiz etkisinden geldi. Deflasyon oranı yükseldikçe reel faiz düzeyi de yükselir. Çünkü negatif faiz eşyanın doğasına aykırıdır. Faizler sıfır bile olsa, deflasyon oranı yüzde 15 ise, reel faiz de yüzde 15 demektir. Oysa faiz oranı sıfırın bir hayli üzerindeydi. 1931'de bile deflasyon yüzde 10 oldu. Sonuçta Amerikan ekonomisi yüzde 30 daraldı ve ardından diğer ekonomileri sürükledi. 1990'ların başında Japon ekonomisi durgunluk-deflasyon tehdidiyle karşı karşıya kalınca küresel kapitalizmin merkezleri soğuk terleri boşuna dökmediler.
Oysa bugün deflasyon değil enflasyon gündemde. Artık altın prangalar ve dar kafalı FED'çiler yok. Krizin üzerine kürekle, çuvalla dolar saçılıyor. ABD bütçe açığı rekora gidiyor. Finans sitemi yüzdürülecek. Büyük durgunluk olmayacak. Ama enflasyonla mücadelenin gereği olarak düşük büyüme çok uzun sürecek. Tabi toplumsal sonuçlar da olacak. Fatura adil olarak paylaştırılırsa, fanatizme ve akıldışılığa geçit verilmeyeceğini umuyorum

Büyüme düşük ama istihdam nispeten canlı. Büyüme istihdam ilişkisi açısından Türkiye ekonomisinde son 4 ay böyle özetlenebilir. Bu tam bir paradoks. Geçen perşembe günü düşük büyümeyi irdelediğim yazımda konuya kısaca değinmiştim. Dün açıklanan ve 2. çeyreğin son iki ayı ile 3. çeyreğin ilk ayına karşılık gelen mayıs-haziran-temmuz dönemi işgücü istatistikleri büyüme ile istihdam gelişmeleri arasındaki tutarsızlığı daha da güçlendirdi.
2. çeyrekte Türkiye ekonomisi yüzde 1,9 büyüdü. Tarımın milli gelir içindeki payı artık yüzde 10'un altında. Bu bakımdan tarımı ihmal edebiliriz. Zaten tarımdaki üretim miktarı ile istihdamın fazla bir ilişkisi yok. Tarım dışı büyüme hızı 2. çeyrekte yüzde 2,3. Buna karşılık tarım dışı istihdam artışı yüzde 2,8. 2. çeyrekten nisan çıkartılıp temmuz eklediğinizde (TÜİK üç aylık ortalamaları veriyor) tarım dışı istihdam artışı yüzde 3,3'e yükseliyor. Büyüme istihdam ilişkisini 2004'ten itibaren yakından izleyen tarım dışı ücretli çalışan sayısı artışları da sırasıyla yüzde 4,7 ve 5,6.
Türkiye ekonomisinin 0,5 olarak tahmin ettiğimiz uzun dönem büyüme tarım dışı istihdam esnekliği dikkate alındığında istihdamdaki artışlar yüzde 6 civarında bir büyümeye işaret ediyor. Temmuz ayında da ne iç talebi ne de dış talebi canlandıracak bir gelişme oldu. Aksine küresel ekonomide düşen büyüme ve artan tedirginlik, içeride kapatma davası nedeniyle tüketici güveninin dip yapması olsa olsa büyümeyi daha da düşürmüş olmalı.
Gerçi bu büyümeyi kamunun 1 puanlık negatif katkısını dışlayarak yüzde 3,3'e yükseltebiliriz. Bilindiği gibi kemer sıkıldı, kamu küçüldü diye memurların bir bölümünün işten çıkarılması söz konusu olmuyor. Büyümeyi 3.3'e yükseltsek de hesap yine tutmuyor. Büyüme istihdam esnekliğini büyük çapta değiştirecek bir işgücü piyasası reformu yapılmadığına göre, ya büyüme düşük ölçüldü ya da istihdam fazla tahmin edildi. Tabii her iki hata da bir arada yapılıyor olabilir.
Bu durumun birden ortaya çıkması da çok ilginç. TÜİK bu konuda ne düşünüyor? Bir açıklama iyi olur. Bu arada biz iktisatçılara da birkaç çeyrek büyüme-istihdam ilişkisini yakından takip ederek ne olduğunu anlamaya çalışmak kalıyor.
İşgücü piyasasında bir başka çarpıcı gelişme de istihdamdaki nispeten yüksek artışa rağmen tarım dışı işsiz sayısının 110 bin, işsizlik oranının da 0.2 puan artarak yüzde 11,5'ten 11,7'ye çıkması. Burada bir paradoks yok. Sadece tarım dışı işgücü artışında trend üstü artış var. Nitekim yılda 520 civarında artması beklenen tarım dışı işgücü haziran döneminde 629 bin artmış. Yüzde 3,5 ediyor, ki bu çok yüksek bir artış. Bu sayede katılım oranı da 49,3'ten 49.6'ya yükseliyor. Bu anormalliğin yeni bir yapısal eğilime işaret edip etmediğini önümüzdeki aylarda anlayacağız.
 
Tarım dışı istihdam,
işgücü ve işsizlik
 
2007 (Haziran)
2008 (Haziran)
Fark
Tarım istihdamı
6.284.000
6.226.000
-58.000
Tarım dışı istihdam
15.811.000
16.330.000
519.000
Sanayi
4.188.000
4.367.000
179.000
Hizmet
10.237.000
10.547.000
317.000
İnşaat
1.385.000
1.417.000
32.000
Tarım dışı işgücü
17.865.000
18.494.000
629.000
Tarım dışı işsizler
2.054.000
2.164.000
110.000
Tarım dışı işsizlik oranı (%)
11,5
11,7
0,0
Katılım oranı
49,3
49,6
0,3
Tarım dışı ücretli istihdam
10.728.000
11.330.000
602.000
Tarım dışı kendi hesabına
2.209.000
2.157.000
- 52.000