06.10.2008 | Şevket Sürek | Dizi Yazı

Amerikan Rüyasının sonu mu

 

3 günlük Paris fuarları ziyareti sonrası ver elini Amerika. Bayram tatilini fırsat bilerek Paris'ten sonra Amerika'ya geçip 10 gün süre ile Alabama, North Carolina ve Georgia eyaletlerinde bazı tekstil sanayi bölgelerinde iş görüşmeleri yapacak, iş adamlarıyla, işçilerle, sokaktaki adamlarla konuşacak, duruma yerinde vakıf olacağım.
İlk durağım Georgia Eyaleti'nin başkenti Atlanta. Burada ekonomik kriz beklerken hayli farklı bir sorun ile karşılaştım. Kredi krizi bir yana, farklı olarak nitelendirdiğim görüntü benzin yokluğuydu. Benzin yokluğunun ekonomik kriz ile alakası yok. IKE fırtınası Teksas'ı vurunca, Meksika körfezindeki rafineriler hasar almış ve o hasar Atlanta ya benzin yokluğu olarak yansımış . Her arabaya 50 dolarlık benzin kotası koymuşlar. Bazı benzincilerde ise hiç benzin yok . Saatlerce bekleme sonunda "Benzin bitti" tabelasını gördüğünüzde yıkılıyorsunuz. Amerika daki yaşam arabalı yaşam üzerine kurulduğundan benzin sıkıntısının ne anlama geldiğini anlamanız zor olmasa gerek.
 
Krizin yansıması tasarruf
Benzin yokluğunu kabullenip ekonomik krizin yansımalarına odaklanıyorum. Gıda maddesi satan alış veriş yerleri dışındaki Mall'arda ve Outlet lerde işler kesat. Kesatlığın ana nedeni krizin yarattığı tasarruf ortamı. Bu tasarruf önce giyim kuşam sonra gezme tozma ve eğlence sonra da yeme, içme alanlarını vuruyor. Başka ülkelerde ilk sırada olan otomotiv sektörü tasarruf etkisi Amerika da tekstil ve turizmden sonraki tasarruf sırasında ama, o sektörde de sıkıntı had safhada. Amerikan otomotiv sanayi uzak doğu kökenli arabalar karşısında havlu atmış durumda. Ekonomik kriz nedir bilmeyen halk son yaşanan ekonomik kriz ardından ekonomik terimlerin aşinası olmuş. Televizyonlarda artık spor ve magazin programlarından daha çok ekonomi programları ve haberler dinleniyor. Yoğun bir tüketim toplumu olan ve her şeyi borçla alan Amerikan toplumunda tasarruf yaşamın her aşamasını açık bir şekilde hissediyorsunuz.
Bir çok bölgede akşam yemekleri genelde restoranlarda yenilir. Şimdi bir restorana gittiğinizde masanız hazır ve bir çok masayı da boş görmeniz olası. Yerleşim bölgelerine girip etrafınıza biraz dikkatli baktığınızda evlerin önlerindeki "Satılık" tabelalarının çokluğu dikkatinizi çekiyor. Ev fiyatları her geçen gün düşüyor. Hele, hele bankaya borcunu ödeyemeyenlerin evleri bankaya geri dönmüşse banka tarafından bedelinin altında ve sadece bankanın alacağı kadar fiyatla satılıyor. Bir çok yerde yarım kalmış yüzlerce inşaat görebilirsiniz. Şirketlere kredileri kesen bankaların kredi kartları limitlerinde de kısıtlama yaparak risklerini küçültecekleri ifade ediliyor. Bu söylenti gerçekleşirse günlük harcamalarda aynı oranda kısılacak ve tüketim bundan payını alacak. Tüketimin yavaşlaması üretimleri yavaşlatacak ve stoklar artacak. Böylece sıkıntı Reel sektöre de yansıyacak. İşte bu noktada korku dağları bekliyor.
 
Buharlaşan dolarlar
Bir çok kişi paralarını Lehman Brodhers'e ve diğer batan bankalara kaptırmışlar. Bu mağdurların çoğunun emekliler olduğu söyleniyor. Bir kafede sohbet etiğim Jhon adındaki emekli muhasebe uzmanı bana Lehman Broders'da 800 bin dolar kaybettiğini anlatıyor. Bir doktor dostumun 400 bin doları buhar olmuş. Bu nedenle kulaklar başka batan var mı konusuna ve Hükümetin batan finans kuruluşlarını kurtarma programında. Bush hükümeti vergi veren her kişiye ve 18 yaşının altındaki çocuklarına 600 dolar cep harçlığı vermişti. Toplam 182 milyar dolar tutan bu meblağın başarısız sonuç verdiğini, 600 dolarları alanların borçlarını ödedikleri ve piyasalara harcama anlamında yansımadığını bildiklerinden 700 milyar doların da aynı akıbete uğrayacağından korkuyorlar. Alabama, North Carolina ve Georgia da konuştuğum Amerikalı işadamları "kurtarma paketi işe yaramazsa sonrasını sadece biz değil tüm dünya düşünmelidir" diyor.
 
 
İŞSİZ KALMA KORKUSU
Konuştuğum işadamları da firmalarında büyük bir tasarruf çabası içindeler. Bu günlerde "Tasarruf tedbirleri üreten ve yöneten firmaların ve risk yönetimi satan firmaların" işleri çok iyi olduğu söyleniyor. İş hayatındaki tasarruf tedbirlerinin ilk ayağı dünyanın her yerinde personelden tasarrufla başlar. Amerika da da öyle oluyor. Küçük tasarruf sahipleri ve çalışanlar bankalardaki birikimlerini kaybetme korkularına ilaveten bir de işlerini kaybetme olasılığı morallerini hayli bozuyor. Borçla yaşayan bir toplum için iş sahibi olmanın önemini anlatmama gerek yok. Patronlar çıkardıkları işçi sayılarından bahsederlerken, işçileri bu korkunun verdiği stresle yaşıyorlar. İş yerlerine girerlerken kullandıkları kartlar çok önemli. Ertesi gün işe gittiklerinde ellerindeki o kart iş yerine girmesini engellemesi kovulduğunu anlaması için yeterli bir gösterge. Bu durumun en karlı çıkardığı meslek şüphesiz psikologlar.
Yayınlanan Üçüncü çeyrek işsizlik raporunda son Bir yıl içerisinde 605 bin kişinin işsiz kaldığı, işsizlik oranının yüzde 6.1 olduğu, son bir ay içinde işsizlik oranının yüzde 7.2 arttığı belirtiliyor. 2008 yılı üçüncü çeyreğinde işten çıkarılan sayısı 287.142 kişi ve son yıl işten çıkarılan sayısının nerede ise yüzde 50'si.
 
SEÇİM GERİ PLANA İTİLDİ
Benzin yokluğu ve ekonomik kriz seçim yarışını üçüncü plana itmiş. Benzin yokluğu kısa sürede bitecek ve Amerikalılar ekonomik kriz ve seçimlerle baş başa kalacaklar. McCane ve Obama'nın televizyon tartışmaları ekonomik krizin dahi gerisinde. Televizyon tartışmasında bazı Amerikalıya göre Obama önde bazılarına göre McCane. Sıradan vatandaşlar McCane'nin güçlü sermaye yanlısı görüntüsüne karşılık Obama'nın etnik yanını ön plana çıkarıyorlar. Obama ya "Hayır" demeyi ırkçılık olarak yorumlayanlar çoğunlukta. Obama'nın televizyon tartışmasında "İran ile dahi görüşürüm" demesini, dahası "Irak politikalarını eleştirmesini" olumlu görenler Obama ya güç veriyorlar. Obama konuşmalarında sıklıkla Irak , Afganistan , cephelerine 1 trilyon dolara yakın harcama yapılmasını, bunlara ilaveten İran ve Kuzey Kore gibi ülkelerde yeni cepheler açma çabasını ekonomik krizin nedeni olarak gördüğünü söylüyor. İkinci dünya savaşından bu yana Amerika hep bir düşmana ihtiyaç duymuş ve düşman bulmakta zorlanmamıştır. Bu politikayı eleştiren iş adamları "bu politika artık bitmiştir, Amerika dostlar edinmeli ve ekonomiyi güçlü kılmalıdır" diyorlar. Bu düşünceyi Obama da benzer bir ifade ile seslendiriyor ve o da "çok düşman edindik dünyanın Amerika ya daha olumlu bakmasını sağlamalıyız" diyor.
 
ABD PAZARI KAYBEDİLDİ

Amerika benzin yokluğu , ekonomik kriz ve seçimlerle boğuşa dursun benim dersim mal satmak ve almak. Bu nedenle buradayım zaten . Yaptığım toplantılar ihracattan yana olumsuz. Tek sıkıntı Türkiye deki güçlü YTL ve düşük dolar. Burada öylesine düşük fiyatlarla mallar satılıyor ki, satış fiyatlarına baktığınızda hemen bir maliyet hesabı yapıp ümitsizliğe düşüyor ve "Ne işim var benim burada" demekten kendinizi alamıyorsunuz. Zaten rakamlar da bu sıkıntıyı açık, seçik gösteriyor. Amerika-Türkiye dış ticareti 13 milyar dolar ithalat ve 1.6 milyar dolar ihracat rakamlarıyla uzak ara Amerika'dan yana. ABD ile aramızda gerçekleştiremediğimiz Nitelikli Sanayi Bölgeleri bu rakamlardaki dengesizliğin en büyük nedeni. Son 5 yılda Amerikan dolarının dan YTL karşısında değer kaybetmesi ihracatımızın gerilemesine ithalatımızın artmasına neden olmuştu. Dolaştığım alışveriş merkezlerinde Türk malı nerede ise hiç yok. Bu merkezlerde Çin mallarının yanı sıra Malezya, Endonezya, Vietnam, Kamboçya menşeli mallar daha çok. Tasarruf nedeniyle tüketimin düşmesi fiyatlara yansımış. Belki moralinizi bozacağım ama Amerikan pazarı Türk ihracatçısı için artık kaybedilmiş bir pazar ve yakın gelecek için hiç umutlu değilim.



Amerikalılar için artık rüyadan uyanmanın vakti geldi (2)

07.10.2008 | Şevket Sürek | Dizi Yazı
Amerikalılar için artık rüyadan uyanmanın vakti geldi

 

Wall Street'teki borsayı kurtarma planı devrede ama Amerikalıların 'Main Street' dedikleri, bizdeki karşılığı 'Reel Sektör' olan bir piyasa daha var. Amerika da 'Main Street' olarak tanımlanan bu piyasaların durumu Wall Street'ten daha hallice görünmüyor.
  
Amerika izlenimlerinin ikinci gününde reel sektörde yaşanan sıkıntılara değinmek gerek. Kasırganın rafinerilere verdiği zarardan dolayı Georgia'da yaşanan benzin sıkıntısı özellikle gıda ürünleri satışlarında patlama yaratmış. Ama bu yoğun talep fiyatlara zam olarak yansıyamamış. Arabalarıyla alışverişe giden insanlar benzin tasarrufu nedeniyle gıda maddelerini daha çok alarak evlerinde depolama eğilimindeler. Talebin nedeni de bu ve bu, suni bir talep. Çevre eyaletlerdeki çok sayıda üretim yerinde stoklar büyük. Her ne kadar henüz kapasite kısıtlamasından söz edilmiyorsa da bu beklenti çok uzak değil. Elektronik ve diğer ürünlerin satışlarında ciddi düşmeler söz konusu. Amerika'nın en büyük elektronik satıcısı Best Buy'un cirosunun yüzde 40 düştüğü söyleniyor.
Araba satışlarındaki düşüşler korkutuyor. Eylül ayında Ford'un yüzde 34,6, Chrysler'in yüzde 33, Toyota'nun yüzde 29.5, Honda'nın yüzde 28, General Motors'un yüzde 16 oranında satışlarının düştüğünü açıklaması bu sıkıntıyı açık seçik gösteriyor. Daha az benzin yakan güçteki araba satışlarında dahi düşüşler söz konusu. Güçlü motorlara sahip arabaların satışları nerede ise durmuş. Ayda 49 dolarlık taksitlerle Japon veya Kore malı sedan araba alabilmeniz mümkün. İkinci ellerdeki güçlü araba satış fiyatları komik denecek fiyatlarda ama alan olmadığından birçok araba satıcısı şirket kapanmış durumda.
Otellerde yer bulma sorunu yok. Üstelik otel fiyatları Avrupa'ya göre hayli ucuz ve lüks. Buna rağmen televizyonlarda "yarı fiyatına oda" reklamları yapılıyor. Avrupa-Amerika arasındaki uçuşlarda yer yok. Uçak firmalarının bunu fırsat bilerek fiyatları yükseltmelerine, ucuz mal almak için günü birlik dahi Avrupa'dan Amerika'ya doğru yoğun bir trafiğin olduğu söylenmesine rağmen Amerikan hava yolu şirketleri ayakta zor duruyorlar.
 
Reel sektörün durumu
Wall Street'teki borsayı kurtarma planı devrede ama Amerikalıların "Main Street" dedikleri, bizdeki karşılığı "Reel Sektör" olan bir piyasa daha var. Amerika'da "Main Street" olarak tanımlanan bu piyasaların durumu Wall Street'ten daha hallice görünmüyor. Amerika'da bulunduğum sürede reel sektörün durumunu anlatmak için sıklıkla ve slogan halinde kullanılan bir cümle dikkatimi çekti. "Wall Street Bailout, is not Main Street Bailout" (Wall Street'i kurtarmak, reel sektörü kurtarmaz) anlamına gelen bu cümle reel sektörün de acilen kurtarılmayı bekleyen yapısını anlatıyor.
10 günlük temaslarımda gördüklerim had safhada tasarruf ve endişe. Bu endişe içerisinde birikimlerini, yatırımlarını kaybetme, evinden ve işinden olma, işyerini kapama dahil birçok korkuyu içeren bir yapıda ve giderek büyüyor.
700 milyar dolarlık kurtarma planının oylanacağı 29 Eylül günü öğlenden sonra, North Carolina'da büyük bir tekstil grubu CEO'su Bill Murrey ile toplantıdayken asistanı endişeli bir ifadeyle toplantıyı bölüyor ve Bill'e bir not uzatıyor. Notu okuyan Bill'in yüzü bembeyaz oluyor ve hemen odadaki televizyonu açmasını istiyor asistanından. Ekranda "Breaking News" uyarısı ve "700 milyar dolarlık kurtarma planı 205'e 228 oy ile reddedildi" haberi var. Yan göstergelerin hepsinde hisse senetleri borsaları kırmızı renkte ve düşüş oranları hızla artıyor. Bill ve diğer Amerikalı yöneticilerin yüz ifadeleri değişiyor ve telaşlanıyorlar. Bill özür dileyerek toplantıyı kesmek ve yönetim kurulu ile acil toplantı yapmak ihtiyacında olduğunu söylüyor ve giderayak bana dönerek "Biz hep Amerikan rüyası ile büyüdük, okullarımızı bu rüya ile bitirdik, iş sahalarımızı bu rüya ile kurduk, uzaya bu rüya ile gittik, en büyük üretim ve ihracat gücünü bu rüya ile gerçekleştirdik, en büyük finans gruplarını bu rüya içinde kurduk, süper güç olmayı bu rüya ile hedefledik ama gelin görün ki bu kadar güçlü olmamıza rağmen gücümüz bize yetmiyor, korkarım bu rüya bitti" diyerek telaşla uzaklaşıyor.
10 gündür ABD'de "Kredi Krizi" adı verilen krizi çeşitli platformlarda izledim. 10 gündür yazılı ve görsel basında "Is your Money safe? Wall St. Crisis- Main St Crisis, No Gaz, Bailout Operatıon Bailout Vote-Breaking News, American Vote" manşetlerini gördüm, okudum. "McCaine, Obama, Palin, Biden" tartışmalarını izledim, işadamlarıyla, işçilerle konuştum. Benzinsiz kaldım ve edindiğim bilgileri sizlerle paylaştım. Buradaki 10 gün içerisinde "süper güç de olsanız", kontrolü kaybettiğinizde "nasıl bir hiç olunur"u bizzat yaşadım. Son krizin Amerikalılara "Amerikan rüyasının bittiğini ve artık rüyadan uyanma vakti geldiğini" hatırlatması anlamında fayda sağladığını yerinde gördüm. Global dünyada değerlerin nasıl bir anda yayılarak domino etkisi yarattığını, hızla dünyanın her yerine uzanarak diğer ekonomileri de etkilemesini hep beraber yaşadık.
 
 
EKRANDAKİ HÜZÜNLÜ GÖRÜNTÜ
700 milyar doların reddedildiği haberini aldığımda yaşanları görmek için Wall Street'te olmak isterdim. Ama ben binlerce kilometre uzakta sanayici ağırlıklı bir toplantıdaydım. Olanları televizyonda izleyebildim. Ekrandaki görüntüler hüzünlüydü. Başını iki elinin arasına almış bir broker geliyor ekrana. Yüzünde umutsuz ve çökmüş bir ifade var. Ret kararı gerçekten bir şok oldu. Amerikan toplumu ciddi bir şok yaşadı dersem yanlış olmaz. Oylama bir başka gerçeği gündeme getirdi. Çevremdeki Amerikalı sanayiciler ağız birliği etmişçesine bu kararın ardından Demokratlar'ın oy kaybedeceklerini söylediler. Aslında ret kararında Cumhuriyetçiler'in de payı vardı ama senatodaki çokluklarından fatura onlara çıkmış görünüyordu. Çevrem bir anda alternatif bir plan uygulamadan sadece McCaine'ye siyasi bir darbe vurmak amacıyla alınan bu ret kararının toplumun çekeceği sıkıntıları artırmak pahasına siyasi amaçları için kullandıklarını ama çok yanlış yaptıklarını söyleyenlerle doldu.
Hazırlanan yeni kurtarma planı için 1 Ekim günü oylama yapıldı. Yeni kurtarma planı senatodan 74 evet ve 25 hayır oyu ile geçerek Temsilciler Meclisi'ne gönderildi.
 
 
KURTARMA PAKETİ İŞE YARAR MI
Beklenen gün 3 Ekim Cuma günü oylamayı bekliyoruz. Akşam yapılması planlanan oylama öğlen saat 13.15'te başladı ve 15 dakika sürdü. Bu kez bir iş toplantısında değil bir arkadaşımın evinde takip ediyoruz oylamayı. İlk 5 dakikada Demokratlar'ın oylarıyla "Evet" oyları öne geçti ve oylama süresince aynı tempoda giderek "263 evet, 171 Hayır" sonucuyla "kurtarma paketi" geçer oy aldı. Oylamanın en ilginç yanı ise "evet" oylarının çoğunluğunu oylamayı isteyen Cumhuriyetçiler'den değil de, muhalefette olan Demokratlar'dan gelmesiydi. Bu oylamanın bir diğer ilginç yanı ise günlerdir kurtarma paketi üzerine odaklanan piyasalar ve bu piyasalardaki uzmanların 700 milyar dolarlık kurtarma paketinin işe yarayıp yaramayacağı konusunda net bir şey söyleyememeleriydi. Gün boyu televizyonlarda konuşan uzmanlardan hiçbirisi "Paket şu aşamada şu sonucu verecek, olumlu veya olumsuz sonuç verecek" şeklinde ikna edici bir görüş belirtemedi.
Pazartesi gününe göre televizyon ekranlarındaki borsa gösterge renkleri cuma günü kırmızı değil yeşildi. Kurtarma operasyonu neler getirip, neler götürecek bekleyip göreceğiz.

 

1 dolar = 1.1 YTL

''Bu kuru bir tahmin değil. Geçen yılki özelleştirmelerin parası bu yıl gelecek. Normal döviz akışı da 2005' teki gibi sürer Dolar kuru 1.1-1.2 YTL aralığında seyreder''

 

Şaşırtıcı olabilir ama dolar kuru Mart 2003'ten bu yana sürekli düşüyor. YTL karşısında 21 Mart 2003'te (Irak Savaşa'nın başlangıcı) 1.772'yi (1 milyon 772 bin TL) gören dolar, Cuma günü 1.32 YTL'den kapandı. Şu anda üç yıl önceki zirve seviyesinden yüzde 25 aşağıda. Geçen yıl 9 Mart'ta 1.24'le gördüğü son 5 yılın en düşük seviyesinin ise sadece yüzde 6.4 üzerinde. Kurdaki bu gerileme, YTL'yi Türkiye'nin serbest piyasa ekonomisine adım attığı 24 Ocak 1980'den bu yana, reel anlamda dolar karşısında en değerli seviyesine ulaştırdı.

Döviz hesapları eridi
Bu olağandışı durum Türkiye'nin en muhafazakar tasarrufçu kitlesi olan 'dövizcileri' de ters köşeye yatırdı. Rakamlar çarpıcı: 2003 Mart'ında doların zirve yaptığı seviyeden döviz alan bir yatırımcının bugüne kadarki kaybına enflasyonu da (2003 Mart-2005 Aralık TÜFE: Yüzde 25) eklediğinizde, reel olarak parasının yüzde 41'inin buharlaştığını buluyorsunuz. Dolarda sadece 2005'teki reel değer kaybı yüzde 9.3'ü buldu (Üstelik bu gelişme Merkez Bankası' nın piyasadan 22.3 milyar dolarlık alım yapmasına rağmen gerçekleşti).

Dövizdeki bu karamsar tablo yatırımcının tercihlerini geç de olsa değiştirdi. Mart 2003'ten bu yana bankalardaki TL mevduatlarda yaşanan artış oranı yüzde 171'i bulurken, döviz hesaplarındaki yükseliş yüzde 11.5'te kaldı. Bunun sonucunda bankalardaki döviz hesaplarının toplam mevduata oranı yüzde 56'dan, yüzde 32'ye indi.

Dövizdeki durum özetle bu. Peki bundan sonra ne olacak? Döviz yatırması son üç yılda olduğu gibi yine ters köşeye yatacak mı? VATAN'ın yaptığı araştırmaya göre bu sorunun cevabı: Büyük ihtimalle EVET. Anketimize katılan Türkiye'nin ünlü ekonomistleri ve büyük bankaların başekonomistleri 2006'da da YTL'nin döviz karşısındaki güçlü konumunu sürdüreceğini düşünüyor.

Reel değerin ne olduğunu ortaya koymak için şu hesabı yapmak gerekli: Dolar kuru 2005'i 1.35 YTLden kapattı. Yüzde 5'lik yıl sonu enflasyon tahminini eklediğinizde, doların YTL karşısında reel değerini koruması için yıl sonunda 1.41'e çıkması gerekiyor. Bu seviyenini altı reel değer kaybı, üzeri ise kazanç olarak konumlandırılıyor.

Dolar kuru ne olcak?
2006'ya ilişkin kur tahminlerinde doların reel anlamda değer artışı yaşayacağını savunanların en büyük dayanağı rekor cari açık rakamı. 2005'te 22 milyar dolar düzeyinde beklenen cari açığın 2006'da 25-26 milyar dolara çıkacağını söyleyen uzmanlar var. Bunun da kurları reel anlamda yükselteceği kaydediliyor. Kur artişı konusunda en yüksek tahmini yapan kesim, dövizin düşük kalmasından canı yanan sanayiciler. Örneğin TÜSİAD, yüksek cari açık nedeniyle ABD para biriminin 2006'da 1.45-1.50 aralığına çıkabileceğini kaydediyor (Bu yüzde 2.2-5.8 arasında reel kazanç demek).

YTL değerlenmesin mi?
Tersi görüşler de var. Örneğin Hazine eski Müsteşarı Mahfi Eğilmez ise cari açığa rağmen artan döviz girişiyle birlikte doların 1.1-1.2 YTL aralığına gerileme ihtimalinin yüksek olduğunu kaydediyor (Yüzde 15.3 ile 22,39'luk reel kayba işaret ediyor).

Diğer taraftan genel beklentiler de döviz açısından çok iç açıcı değil. Merkez Bankası Beklenti Anketi'ne göre 2006 sonu dolar kuru beklentisi 1.41 YTL. Bu ankete göre YTL'deki reel değer artişı devam edecek. Hükümet ise 2006 bütçesinde ortalama dolar kurunu 1.41 alırken, yıl
sonu için 1.44'lık bir rakam öngörüyor. Yani kamu kesiminde de döviz için çok güçlü beklentiler yok.

Son sözü, üç yılda piyasadan yaptığı alımlarla döviz rezervlerini 25 milyar dolar artırıp 51 milyar dolara yükselten Merkez Bankası Başkanı Süreyya Serdengeçti'den verelim: "Ekonomide her şeyin doğrusu yapılıyor. YTL değer kazanmasın mı?"

2006 kur tahminleriyle ilgili en çarpıcı tahmini Hazine eski Müsteşarı Mahfi Eğilmez yaptı. Eğilmez VATAN'ın kur tahmini sorusuna "YTL'nin bu yıl dolara çok yaklaşacağını tahmin ediyorum" dedi. Eğilmez' in açıklamasının açılımı, şu anda 1.32 YTL olan 1 doların, 2006'da düşüşünü sürdürüp l YTL'ye doğru gerileyeceği. Yani Eğilmez'e göre dolar bırakın reel anlamda değer kazanmayı nominal bazda düşecekti. E-mail'le gelen bu tesbitin ardından Eğilmez'i arayarak "Neden, böyle düşünüyorsunuz? Arkasındaki etkenler nedir?" diye sorduk. Eğilmez tahmininde ısrar edip "Bu kuru bir tahmin değil. Bakın özelleştirme ve TMSF'den sağlanan gelirlere. 2005'te yapılan birçok saüşın parası bu yıl devletin kasasına girecek. Ayrıca bu yıl yapılacak özelleştirmeleri ve diğer kanallardan sağlanacak döviz girişini de saymıyorum. Bu kadar döviz piyasaya girdiğinde ne olacağını düşünüyorsunuz?" yanıtını verdi. Eğilmez'e "1 YTL'ye yaklaşmak ne demek açabilir misiniz" deyince aldığımız yanıt "1.1-1.2 YTL aralığından bahsediyorum. Benim tahminin kabaca bu" oldu. Bu kez şunu sorduk: "Peki Merkez Bankası buna müdahale etmeyecek mi? Geçen yıl dövize yapılan alım müdahaleleri hep aynı seviyeden, bu yıl da benzer bir sistemle kurların düşmesini engellemeyecek mi?"

Eğilmez buna şu yanıtı verdi: "Merkez Bankası'nın 51 milyar dolara yakın rezervi var. Hükümetin Merkez Bankası'nın rezerv artırmasını desteklediğini biliyoruz. Burada bir sınır yok. Rezervler 100 milyar dolara bile çıkabilir. Rezerv artırmak için yapılan alımlar hep aynı seviyeden olmayabilir. Yani Merkez Bankası rezerv artrsa bile kurlardaki düşüş sürebilir."

Kötü senaryo: 1.50-İyi senaryo: 1.35
Türkiye Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) birkaç gün önce, "2006 Yılına Girerken Türkiye Ekonomisi" adlı raporu yayınladı. Bu raporun 111'inci sayfası reel kurlardaki değerlendirmelere ayrılmış. TÜSİAD şu tespiti yapıyor:

YTL yüzde 10 daha değerli:
Reel efektif döviz kuru üzerinde yapılan hesaplamalar, 2005 yılı sonunda YTL'nin uzun dönem denge seviyesine kıyasla yüzde 10 civarında daha değerli olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak, söz konusu değerlenme eğiliminin cari açıktaki mevcut genişleme hızı dikkate alındığında önümüzdeki dönemde devam edebilmesi mümkün görünmemektedir.

Ani çıkış beklemiyoruz ama:
Kurlarda, yüksek miktarda ve/veya ani sermaye çıkışma dayalı bir değer artışı beklenmemekle birlikte, mevcut finansman yönteminin dış borçlanmayı artırmasının önümüzdeki dönemde kurların kademeli olarak yükselmesine neden olacağı tahmin edilmektedir. Ayrıca, döviz rezervlerinin kısa vadeli borçlara oranının henüz arzu edilen seviyeye ulaşmamış olması da kurlar üzerinde yukarı yönlü bir baskı oluşturmaktadır.

Kötü senaryoya göre kur tahmini :
Öte yandan, son dönemde Türkiye ekonomisinin kredi notlarının artırılmış olmasının da etkisiyle, 2006 yılında dış borçlanma olanaklarında ciddi boyutta bir azalma beklenmemektedir. Bu nedenlerden ötürü, 2006 yılında nominal kurların artma eğiliminde olacağı ve yıl sonunda 1.45-1.50 seviyelerine ulaşacağı tahmin edilmektedir. Reel efektif döviz kuru seviyesinin de benzer şekilde yıl içerisinde gerileme eğiliminde olacağı, ancak enflasyondaki düşüşün de etkisiyle söz konusu gerilemenin nominal kurlara göre daha yavaş olacağı hesaplanmaktadır.

İyi senaryoda YTL güçlenir:
Bunların dışında, 2005 yılındaki mevcut eğilimin korunması ve beklentilerin iyimser yönde gerçekleşmesi halinde ise, nominal dolar kurunun yıl genelinde 1.35 seviyesi etrafında dalgalanması ve reel efektif döviz kurunun ise yüzde 5- yüzde 6 daha değerlenmesi olasıdır.

Ve görüşler...
* Saruhan Doğan (Finansbank Başekonomisti): Uzun vadede YTL güçlü kalacak.

* Ali İhsan Gelberi (Garanti Bankası): 2006 yılında da ülkeye döviz girişinde bir azalma olmayacak. Döviz arzının döviz talebinden fazla olduğu bir ortamda yatırımcıların portföy tercihlerini değiştirmesini gerektirecek bir devalüasyon olacağını tahmin etmiyoruz.

* Seyfettin Gürsel (Ekonomist): Petrol şoku YTL'nin değer kaybına da neden olabilir. Bu şok dışında YTL'nin değer kaybedeceğini sanmıyorum.

* Asaf Savaş Akat (Ekonomist): Cari işlemler açığı 2006 yılında ekonomik kırılganlığı artıran bir unsur. Bunun gerisinde, 2003 yılından bu yana sürdürülen yanlış para politikalarının yol açtığı YTL'deki değerlenme ve bunun yarattığı iç talep balonu yatmaktadır. 2006 yılında mali piyasalarda bir çalkantı olmasını bekliyorum.

* Gazi Erçel'de (Merkez Bankası eski Başkanı): Risk unsurlarının gerçekleşmemesi durumunda YTL'nin değerli kalacağı tahminini yapanlardan. Kur tahmini ise 1.40...

* Salih Neftçi: Dünya genelinde doların gerilemesini, altının yükselmesini bekliyorum.

* Uğur Gürses (Ekonomist): 2006 yılında döviz kuru sepet değerini (1 dolar + 0.77 euro) 2.75 gibi tahmin ediyorum. Dolar euro karşısında değer kaybedecek. Yıl sonu seviyesi 1.28 olacak. Buna göre 2006 sonunda dolar kuru 1.38 YTL olur.

* Ali Ağaoğlu (Ekonomist): Sınırlı hareketler olabilir. YTL'nin yüksek değerini korumasını bekliyorum. Eğer 1.41 seviyesi aşılırsa, daha da yükselmesi beklenmeli.

Not: Bu değerli katılımcıların görüşlerini daha detaylı bir şekilde önümüzdeki günlerde sayfalarımızda değerlendireceğiz...

VATAN' ın notu: Mahfi Eğilmez'in görüşünü destekleyen bazı kuvvetli veriler var. Örneğin geçen yıl gerçekleştirilen özelleştirme ve TMSF satışlarının toplam tutan 21.9 milyar dolan bulurken, bunun en muhafazakar tahminle 13.9 milyar dolan 2006'da devletin kasasına girecek. Buna karşın Hazine'nin 2006 finansman programına özelleştirme ve TMSF satışları için 7.4 milyar dolarlık tahmin konulmuş. 'Yani özelleştirme ve TMSF satışlarında bütçelenenin yaklaşık 6.5 milyar dolar üzerinde bir gelir sağlanacak. Hazine'nin Merkez Bankası'ndaki 9.4 milyar dolarlık döviz hesabı da göz önünde bulundurulduğunda, kamunun borç ödemeleri için (Dış ve iç borç dahil döviz bazında yapılacak net ödeme: 7.8 milyar dolar) bu yıl piyasalardaki dövize hiç dokunmayacağı ortaya çıkıyor. Ayrıca artan kredi notunun doğrudan ve finansal yabancı yatırımlar üzerindeki artırıcı etkisi de döviz girişini yükseltecek bir gelişme olarak ortaya çıkıyor. Bütün bunlar piyasadaki döviz fazlasının sürmesi demek.

 

Merkez müdahale etmeseydi dolar kuru 90 kuruşa inerdi

Döviz düşük diye eleştirenlerin Merkez Bankası'na teşekkür etmesi gerekiyor. Çünkü kötünün ne olduğuna tanık olmadık

 

Merkez Bankası piyasadan son üç yılda yaklaşık 37.7 milyar dolarlık alım yaparken aynı dönemde döviz kuru önemli ölçüde değer kaybetti. Peki ya bu kritik seviyelerden yapılan müdahaleler olmasaydı ne olurdu? Bu soruyu Merkez Bankası kökenli ekonomist yazar Uğur Gürses'e sorduk. İşte yanıt:

"Dalgalı kur sistemine geçişin ardından yaşanan 5 yılda, döviz kurları yaklaşık 20 kez inip-çıktı. Bu 5 yıllık sürede (1 dolar + 0.77 euro) biçiminde ifade edilen döviz kuru sepeti 2.50-3.00 aralığında seyretti. Merkez Bankası'nın alım yönündeki müdahaleleri ise sepet değeri 2.50'ye yaklaştığında yoğunlaştı. 5 yıl içinde, Merkez Bankası'nın döviz alım ihaleleri ve müdahalelerinin belirgin olduğu üç ana dönem var.

Mayıs 2003-Ekim 2003 döneminde 10 milyar dolar, Ocak 2004-Nisan 2004 döneminde 5 milyar dolar, Aralık 2004-Aralık 2005 döneminde de 22.5 milyar dolarlık döviz alımı yapıldı. Mayıs 2003-Aralık 2005 arasında yapılan döviz alımlarının toplamı 37.7 milyar dolar yapıyor. Acaba Merkez Bankası müdahaleleri olmasaydı, bugün döviz kuru ne olurdu " sorusuna yanıt bulmak zor. Ancak, genel eğilime göre bakıldığında, Mayıs 2003-Nisan 2004 döneminde toplam 15 milyar dolarlık alım olmasaydı, Nisan 2004 döneminde tahminimce sepet değeri 2.20, buna uygun dolar kuru da 1.13 olabilecekti.

Buradan hareketle, son bir yıldaki 22.5 milyar dolarlık alımlar da yapılmamış olsaydı, bugün olasılıkla döviz kuru sepet değeri 1.75, dolar kuru da 0.90 seviyesinde olabilirdi. Bugün düşük döviz kurundan şikayet ederek Merkez Bankası'nı eleştirenlerin teşekkür etmeleri gerekiyor. Çünkü," kötünün ne olduğuna " tanık olmadık."

Neftçi' ye göre dünya piyasalarında...

Dolar değer kaybedecek altın ise değer kazanacak

 

* 2006 yılı için riskler nelerdir? Söz konusu riskler hisse senedi, faiz, döviz, altın ve petrol piyasalarını nasıl etkileyebilir?
2006 yılının en büyük riski ABD ekonomisinin bir daralma sürecine girmesidir. Bu dolar cinsi faizleri düşük tutabilecek, netice olarak da Amerikan doları diğer dövizler karşısında nispeten hızlı bir gerileme sürecine girebilecektir. Bu dinamiğin bir kısmı şimdiden piyasalarca satın alınmıştır.

Böyle bir durulma karşısında dünya borsaları geriler. En büyük darbeyi Amerika ve sonra da Asya borsaları yiyebilir. Türkiye ve Avrupa daha sonra gelir. Bono yatırımcısı açısından fazla bir tehlike görmüyoruz. Ama bono yatırımcısı cari açığı dikkatli izlemelidir.

* 2006 yılında hisse senedi, faiz (bono-eurobond), döviz, altın ve petrol piyasalarında nasıl bir seyir bekliyorsunuz? Bu enstrümanlarındaki yılsonu öngörüleriniz nedir? endeks, kur ve bileşik faiz tahminleri). Doların gerilemesi, altın fiyatlarındaki yükselişin devam etmesini bekliyoruz. Borsalarda yılsonu gibi yüzde 6-7'lik bir düşüş fazla abartılı olmaz. Kısa vadeli faizler dış piyasalarda biraz, içeride ise 300 baz puanı kadar gerileyebilecektir.

* 2006 yılında tasarruf sahiplerinin portföyünde hangi yatırım aracı ne ağırlıkta bulunmalı. Vadeler ne olmalı?
Türkiye için ağırlıklı olarak YTL ve kısa vadeli YTL faizi. Küçük bir miktar bono. Yen ve İsviçre Frangı döviz olarak tercih edilebilir.

* 2006 yılında büyüme, işsizlik, dış ticaret açığı (ithalat ve ihracat rakamı tahminleri), cari açık ve enflasyon öngörünüz nedir?
Zor bir soru. Çünkü 2006 olağan bir yıl olmayabilir. Hata payı yüksek tahminler şöyledir.
Büyüme yüzde 6 (ABD ekonomisinin büyümeye devam ettiğini varsayarsak). Aksi takdirde büyüme yüzde 4.5. Enflasyon düşük. Yüzde 5. Cari açık bu yılki seviyede.

* 2006 büyümesi ne ölçüde iç talep, ne ölçüde dış talep-ihracat kaynaklı olacak?
2006 büyümesi yatırım ve inşaat sektörü ağırlıklı olacak. Dış talep göreceli olarak düşük kalacak.

* 2006'da iç piyasadaki büyümeyi etkileyecek lokomotif sektörler hangileri olacak?
İnşaat.

* Dış ticaret açığı ve cari açık üzerinde olası risk faktörleri nedir? Örneğin kuş gribinin nasıl bir etkisi olabilir?
Burada en büyük risk Amerikan ekonomisinin daralmaya girmesi, Asya ve Japonya'nın da bundan olumsuz etkilenmesidir. Böyle bir durumda ihracat ciddi bir darbe yiyebilir. Bir ikinci olasılık doların hızla yükselmesidir ki... Ben elimdeki verilere göre bunun gerçekleşeceğini sanmıyorum.

* 2006 yılında kaç kişiye iş yaratılmasını bekliyorsunuz?
Bu konuda bir görüşüm yok.

* Enflasyon hedeflerinin tutturulmasının önündeki riskler nedir?
Enflasyondaki düşüş dünya ekonomisinden kaynaklanmaktadır. Burada fazla bir risk görmüyorum. Risk Çin ve Hint ekonomilerinin "kapanması" durumunda ortaya çıkar ki, şu anda bunun olasılığı sıfır gibi bir şey.

* Petrol fiyatlarındaki oynamalar Türk ekonomisi üzerinde nasıl bir etki yaratır?
Fazla etkili olacağını sanmıyorum.

Dünyada emlak balonu sönebilir
* Emlakta talep ve fiyat artışı sürecek mi?
Kısmen dünya ekonomisindeki emlak spekülasyonun devam etmesine bağlı. Dünya ekonomisindeki emlak balonları bence bu yıl sönebilir. Ancak Türkiye'nin özel bir konumu var. Emlak çekiciliğini biraz yitirse bile yine güçlü bir sektör olmaya devam edecektir. Bu soruya görece bir evet yanıtı veriyorum.

* Tüketici borçlanırken hangi vadeyi ve para birimini seçmeli?
Tüketici bu yıl fazla borçlanmamak...

Konut piyasası daha da canlanır
* Konut kredilerinde faiz indirimi sürecek mi? Vadeler uzamaya devam eder mi?
Konut sektöründeki gelişmeler bizim bankaların bu sektörde ne kadar deneyimsiz olduğunu gösteriyor. Ancak şansları var. Dünya ekonomisindeki trendler konut sektörünün lehine. Buradaki faiz haberleri iyi olacak ve vadeler uzayacak. Elbette dünya ekonomisinde beklenmedik bir kaza çıkmazsa.

Petrol fiyatı büyük risk
Detaylı Resim

Bu yıl dünya ve Türkiye ekonomisi için en önemli risklerden biri petrol fiyatları. Reel anlamda son 22 yılın zirvesine çıkan petrol fiyatındaki artışın sürmesine yönelik beklentiler var.

 

Bu yıl dünya ve Türkiye ekonomisi için en önemli risklerden biri petrol fiyatları. Reel anlamda son 22 yılın zirvesine çıkan petrol fiyatındaki artışın sürmesine yönelik beklentiler var. Uluslararası Enerji Ajansının tahminlerine göre 2005 yılında varil başına ortalamada 56 dolar olan petrol fiyatının bu yıl 63 dolar olması bekleniyor. Bazı görüşler fiyatın 70 dolara kadar çıkabileceğini öngörüyor.

Dolayısıyla 2006 yılında petrol fiyatlarında halihazırdaki seviyenin devam edeceği hatta yükselmesi öngörülebilir. Petrol fiyatlarının yükselmesi durumunda ise global ekonomide daralma mümkün. Türkiye gibi net petrol ithalatçısı gelişmekte olan ülkeler böyle bir durumdan en fazla etkilenecek olan ekonomilerdir. Çünkü ekonomileri ithal petrole daha fazla bağımlı olup, enerji kullanımı yoğundur. Ayrıca enerji daha az randımanlı kullanılmaktadır. Bu ülkeler dış ticaret dengelerinde bozulma yaşamakta olup, enflasyonist etkiler daha yüksektir. Yüksek petrol fiyatları bir yandan üretim maliyetleri yoluyla enflasyonu artırırken, diğer taraftan tüketimi azaltan bir vergi işlevi görüyor. Böylece enflasyonist baskıları hafifletiyor.

 

1)Türk halkı kriz kavramını unuttu mu? Türkiye'de yakın gelecekte kriz riski var mı? Bu iki soru, 2001 yılından beri hiçbirimizin aklından çıkmadı. AKŞAM ekonomi ekibi, ekonomi profesörlerine, bankacılara, borsacılara, sanayicilere, küçük ölçekli şirketlere bu soruyu yöneltti... Herkesin aklındaki sorunun yanıtını aradık. Bunu bir yazı dizisi haline getirdik. İlk iki günümüzü de ekonomi profesörlerine ayırdık. Aralarında iyimserler de var, kötümserler de... AKŞAM’ın yazı dizisinde bugün ilk olarak “Türkiye’de kriz var” diyenlere söz veriyoruz. İyimserlerin tezleri ise yarın yine bu sayfalarda olacak.

AKŞAM Gazetesi olarak bu yazı dizisindeki amacımız kriz tellallığı yapmak değil. Amacımız ekonomi kulislerinde konuşulanları tarafsız bir platforma taşımak. Oluşturduğumuz bu platformda, krizlerden çok çeken Türkiye’nin hayatından kriz kavramı çıktı mı? Yoksa yine endişelenmemiz mi gerekiyor? Türkiye ekonomisinin karşı karşıya olduğu riskler neler? Bu risklere karşı ne gibi önlemler alınmalı? gibi konuları masaya yatırdık ve uzmanlara teşhislerini ve çözüm önerilerini sorduk. İşte uzmanların tespit ve önerileri...

Türkiye derin bir uçurumun eşiğinde

PROF. DR. İZZETTİN ÖNDER

Türk ekonomisi iyi görüntü verirken, derin uçuruma gidiyor. Türkiye kronik krizin içinde. Şu anda, hastalığın gidişatı yavaş seyrediyor ancak derinde ekonomide ciddi kaynamalar var. Hükümetin halka gerçekleri anlatması gerekiyor. Krizin asıl nedeni, siyasiler. Siyasiler, ekonomik durumu algılamak ve yansıtmak istemiyorlar. Gerçek çözüme yaklaşmıyorlar. Türk ekonomisindeki verimsizliğin krizi yarattığını söyleyebiliriz. Ekonomi, ne devleti, ne SSK’yı, ne de ihracatı besleyemiyor. Bütün bunlar, ekonominin verimsizliğinden kaynaklanıyor. Kısa vadede çözüm olarak halka doğruları söylemek lazım. Cari açık büyüyor, borç stoğu artıyor. Uzun sürede, ihracat baltalanıyor.

Krizden çıkmadığımızı iddia ediyorum!

PROF. DR. SADİ UZUNOĞLU

Kriz olması için dövizde faizde patlama, borsada bir çöküş mü olması gerekiyor? İçinde bulunduğumuz ortamda "krizden çıkmadık" iddiası da yapılabilir. Dünyanın ekonomik ve politik yapısındaki risklere rağmen Türkiye'deki finansal piyasaların davranışlarını anlamak mümkün değil. Finansal piyasalar sıkıştı. Ellerindeki bono ve hisse senedi portföyünü boşaltamıyorlar. Bir diğer ifadeyle amatör yatırımcı dövizini bozup piyasaya girmiyor. Ama profesyoneller amatörleri ikna için piyasayı sürekli maniple ediyorsa bu farklı anlamda bir kriz ortamını ifade etmez mi?

En büyük risk: İthalat

PROF. DR. GÜLTEN KAZGAN

Türkiye ekonomisinde sadece riskler değil, yapısal bozulmalar da ortaya çıktı. Cari işlemler açığının boyutu önemli riskler taşıyor. Hükümetin IMF'le anlaşması, sadece riskleri erteledi. Türk Lirası'nın döviz karşısında aşırı değerlenmesi, ekonomideki yapısal bozuklukları artırıyor. Şu anda, Türkiye'de riskler arttı. En büyük riziko: 'Türkiye'nin ihracatının ithalata bağımlı olması'. Türkiye'de başta cari işlemler açığı, istihdam gibi makro ekonomik göstergelerde büyük sorun var. Bütün bunlar bizi sürdürülemez büyüme sürecine sokuyor. 2004 ile 2005 yılları sürdürülemez büyüme sürecini gösteriyor. Yakın gelecek birçok tehlikeye açık. Türkiye, sömürge durumuna gelir. Eski Osmanlı'dan beter olur. TL'sının giderek denge kuruna göre değiştirilmesi gerekiyor. IMF'nin prestiji dünyada sıfırlandı. Tek gösterge aracı Türkiye. Bundan dolayı da, IMF Türkiye'yi ayakta tutmaya çalışıyor. Bunun bedelini Türkiye gelecekte ödeyecek. IMF'ten aldığımız borçlar arttıkça, daha fazla IMF'in boyunduruğu altına giriyoruz. Şu anda, ekonomi Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerine benziyor. Petrol fiyatlarındaki artış devam eder, FED faiz artırımına devam ederse, dünya krizi çıkabilir. Türkiye'den de yüklü miktarda para çıkışı olur ve krizin boyutu büyür.

Şirketlerde zorunlu izin var

PROF. DR. ESFENDER KORKMAZ

Şu anda, ihracata dönük sektörlerde ve özellikle tekstil sektöründe bir kriz yaşanıyor. Geçen hafta, tekstil sektöründe en büyük firmalardan birisi olan Sanko, 800 işçisini zorunlu olarak yıllık izne çıkardı. Akkök de iki işletmesinden birini kapattı, birini de devretti. Bu hafta ihracatta önemli bir firma olan Neyir, ihracatı durdurdu. Bu firmalar piyasaya ve ihracata yön veren firmalardır. İstanbul Tekstil ve Konfeksiyon Fasoncuları Derneği araştırmasına göre, son 18 ayda 200 bin atölyeden 16 bini kapandı. Bir milyon kişi işsiz kaldı.

2006 yılında 70 bin atölyenin kapanacağı tahmin ediliyor. İhracatta ve tekstil sektöründeki bu sorunlar, bugünkü kur politikası devam ederse genişleyecek. 2006 yılında ekonomik kriz riski olmasaydı, şimdi bu konuyu tartışmazdık. Kriz riskinin yüksek olmasının temel nedeni 2001 yılında yangın söndürme olarak tarif edilen kısa vadeli politikalara aynen devam edilmesi olduğunu düşünüyorum.

Şu anda Türkiye’de hükümet tarafından uygulanmakta olan ekonomi politikaları, bugüne kadar ekonomik risklerde meydana gelen aşırı birikimi ortaya çıkarmıştır.

Bu ekonomi böyle gitmez

DR. YAŞAR ERDİNÇ

Ekonomi böyle gitmez. 2007 Kasım seçimlerine kadar bir kriz bekliyorum. Ancak bu kurların kendini düzelteceği bir türbülans şeklinde olacak. Reel kurlar çok değerli. Ekonomide bazı sıkıntılar var. En önemli sıkıntı, cari açığın giderek büyümesi. Seçime kadarki dönemde, kurlarda önemli düzeltme olacak. Bu sistem içinde, hükümetin veya Merkez Bankası'nın yapabileceği hiçbir şey yok. Piyasa döviz kurlarını kendi kendine düzeltecek. Kurlarda ani artışlar yerine, önemli türbülanslar yaşanacak. Türkiye'yi uçağa benzetirsek, ciddi irtifa kaybedecek. Ancak düşmeyecek. Kriz, 2001 krizi gibi olmayacak. İhracatı canlandıracak. Döviz kurlarında yüzde 15-20 civarında düzeltme olabilir. En büyük çözüm olarak, istihdam üzerindeki vergilerin kaldırılmasını görüyorum.

Cari açık, yüksek maliyetler, ekonominin önündeki en büyük riskler olarak ortaya çıkıyor.

Türkiye’de her an kriz çıkabilir

UĞUR CİVELEK - EKONOMİST

Evet, Türkiye'de kriz çıkabilir. ABD'de faizlerin seri yükselişe geçmesi, ABD'de menkul ve gayrimenkul balonlarını patlatır. Bu da ciddi bir krize yol açabilir. Böyle bir gelişme tüm dünyanın ve Türkiye'nin krize girmesi anlamına gelir. Döviz kurunun yükselişe geçmesi ve bu durumun kalıcı olması krize neden olabilir. Kurdaki yükselişi pek çok faktör tetikleyebilir. Dünyada faizlerin yükselmesi de, emtia fiyatlarının yükselmesine neden olan gevşek para politikası bunun alt yapısını hazırlayabilir. Türkiye'de, 2006 yılında orta vadeli enflasyon beklentisi yavaş yavaş yukarıya yönelecek. Bu durum dış piyasalardaki gelişme ve beklentilerden kaynaklanacak. Bu da Türkiye'nin sermaye beklentilerini azaltacak. Orta vadede enflasyon yükselip, nominal faizler aynı seviyede kaldıkça, reel faizler geriliyor olacak. Bu da sıcak paranın hareketini etkileyeceğinden, cari açığın boyutları olumsuzluğa katkı yapacak.

Şirketler zor durumda

PROF. DR. ÖZER ERTUNA

Türkiye ekonomisi çok çarpıtılmış bir vaziyette ve çok ciddi riskler taşıyor. Bunun en açık belirtisi cari işlemler açığı. Bunun arkasındaki temel neden ise 40 milyar dolar civarındaki dış ticaret açığı ve Türk Lirası'nın aşarı değerlenmiş olmasıdır. Bunun sonucunda dış ticaret açığı doğuyor. Türkiye'de şirketler ihracat avantajlarını sürdürebilmek için ara mallarını dışardan almak mecburiyetinde kalıyor ki rekabet edebilsinler. Bu durum ihracatçı şirketlere ara malı yapanları zor durumda bırakıyor. Bunlar da hammaddelerini dışardan almak mecburiyetinde kaldığında da ekonomiye olumsuzluk olarak yansıyor. Şu anda Türkiye'de pek çok küçük ölçekli ara malı yapan şirket çok zor durumda. Bunların kâr marjları ve rekabet gücü kalmamış, yaşam savaşı veriyorlar. İkinci büyük risk faktörü dış ticaret açığıyla cari açığın dış borçlar üzerindeki etkisi.

Herkesin pozisyon açığı var

PROF. DR. OSMAN ALTUĞ

Türkiye krizin içinde. Kriz sadece doların ve faizin yükselişiyle borsanın düşüşüne bağlı değil. Bu ancak parası olanın krizi ama Türkiye'de işsizlik var. Ekonomik göstergelere baktığımızda, ekonominin tamamen kayıt dışı olduğunu görüyoruz. Bu nedenle göstergeler gerçeği yansıtmıyor ve veri tabanı sağlıklı değil. Bu nedenle enflasyon da, fert başına düşen milli gelir hesabı da gerçeği yansıtmaz. Bütçemiz açık, ödemeler dengesi açık, dış ticaret dengesi açık, bankaların pozisyonları açık, Hazine pozisyonu açık, Merkez Bankası pozisyonu açık, özel sektörün pozisyonu açık, istihdam dengesi işsizlik nedeniyle çok açık. Ülkeyi yönetenler o kadar güzel konuşuyor ki; borsa coşuyor, kur düşüyor, enflasyon iyi gidiyor gibi. Madem her şey halledildi, neden Türk insanına iş bulunamıyor?

Fert başına düşen milli gelir rakamı 2006'da 5 bin 139 dolar olacakmış. Biri çıkıp, ben ve eşim artı iki de çocuğum var ve toplam gelirimiz 20 bin dolar diye biliyor mu?

Sefer Yüksel,
www.aksam.com.tr/haberler.asp?a=0,11&tarih=28.01.2006

2)AKŞAM Ekonomi’nin hazırladığı ‘Türkiye’de kriz olacak mı?” yazı dizisinin dün yayınlanan ilk bölümünde “Türkiye’de kriz olacak” diyen ekonomi profesörlerinin görüşlerine yer vermiştik. Yazı dizimizin dünkü bölümünde ekonomi hocaları, Türkiye ekonomisini masaya yatırıp tahlil ettiler. Tahlil sonuçlarını ve onlara göre ekonominin içinde bulunduğu olumsuz tabloyu ve bizi bekleyen sorunları dün AKŞAM’a değerlendirdiler.

Yineliyoruz. AKŞAM Gazetesi olarak bu yazı dizisindeki amacımız kriz tellallığı yapmak değil. Amacımız ekonomi kulislerinde konuşulanları tarafsız bir platforma taşımak. Yazı dizimizin bugünkü bölümünde de ‘Türkiye’de kriz olmayacak’ diyen bir başka ifadeyle ‘İyimser’ profesörlerin tezlerine yer veriyoruz. Aşağıda okuyacağınız gibi, kriz ihtimalini “sıfır” olarak görenlerden, siyasi şartları en büyük risk olarak görenlere kadar çok çeşitli fikirler var. Ancak genel kanı, Türkiye’nin dengelerini koruduğu sürece kriz ihtimalinin olmadığı... Yarın da bankaekonomistlerinin görüşlerini ele alacağız.

BEKLENİYORSA, O FELAKET DEĞİLDİR

l PROF. DR. DENİZ GÖKÇE

Ekonomi teorisinde bilinen bir şey vardır: “Beklenen felaket gerçekleşmez. Beklenmeyen felaket gerçekleşir.” Şu anda, Türkiye’deki insanların çoğu kriz beklediğine göre, ben beklemiyorum. Türkiye’de insanlar, cari açıktan, YTL’nin aşırı değerlenmesinden korkuyor. Yabancı sermaye yatırımından net hata doksanını düşerseniz, cari denge açığı büyümemekte küçülmekte. Döviz arzı, döviz talebini yenmekte. Cari açığın yarattığı sorun tekstil gibi sektörlerde işsizlik tehlikesi doğurur. Bu bir yapısal sorun. Faizin yüksek tutulmasıyla ilgili bir hata değil. Bu nedenle ortada, kriz tehlikesi olduğuna inanmadığım gibi çözüm olarak faiz indiriminin de çözüm olacağına inanmıyorum. Petrol krizi 73’te başladı 80’lerde de sona erdi. Dolayısıyla petrol fiyatlarındaki yükselişi uzun dönem faktörü olarak değerlendiriyorum. Ayrıca erken seçimin de siyasi gündemi değiştireceğini düşünmüyorum.

MALİ PİYASALARDA KRİZ SİNYALİ YOK

l PROF. DR. ASAF SAVAŞ AKAT

Türkiye’de ekonomik krizden kastedilen şey döviz kuru, faiz, borsa gibi mali göstergelerde yaşanan büyük çalkantılardır. Bu anlamda 2006 yılında kriz olmaz. Ancak iç talepte ciddi bir şişme söz konusu. Dolayısıyla 2006 yılında iç talepte şişen balon yavaş yavaş sönmeye başlayacak. Bu durumun yaşanmaya başlanmasıyla birlikte ekonomide bir yavaşlama görülebilir. Cari açık rekor düzeylere ulaştı ancak cari işlemler açığının kriz çıkarmaz ama ekonominin kırılganlığını arttırıcı etki yapar. Yukarıda da belirttiğim gibi, esas risk cari açıktan ziyade o açığın nedeni olan iç talep balonundadır. Buna rağmen ekonominin acilen önlem alınması gereken bir noktada olduğunu düşünmüyorum. Sorunlar olağan makro politikalarla çözümlenmelidir. Türkiye’nin de içinde bulunduğu bölgede oluşacak siyasi sorunların doğal olarak ekonomiyi olumsuz etkileyebilir. Bu durumda mali çalkantı ihtimali artar.

İki yakamız ilk defa bir araya geliyor

PROF. ERDOĞAN ALKİN

Ben şu anda Türkiye ekonomisinde önemli bir kriz olacağını düşünmüyorum. Dolayısıyla, kesinlikle böyle bir beklentim yok. Türkiye’de üretimle ilgili göstergeler ve açıklanan rakamlar, ekonominin çok iyi gittiğini gösteriyor. Yılın ilk çeyreğinde, yüzde 5 oranında büyüme hızı göreceğiz. Açıkcası ben, 2006 yılının sonuna kadar büyümenin böyle devam edeceğini düşünüyorum. Şu anda, Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri olan enflasyon denetim altında alınmış bulunuyor. Uzun yıllardır, ilk kez Türkiye’de devletin iki yakası bir araya geliyor.

Kriz yok ama reel sektör sorunlu

PROF. GÜNGÖR URAS

Türkiye’de bir kriz beklentisi yok. Türkiye’de acil önlem alınması gereken reel ekonomi sorunları var. Üretim yetersizliği, istihdamın artmaması ve gelir dağılımı bozukluğu gibi toplumun bütün kesimlerini etkileyen sorunlar. Parasal kaynaklı sorunlara gelince... Türkiye’nin yaşayabileceği tek sorun dövizden kaynaklı olabilir. Türkiye’de şu anda cari açık oldukça yüksek seyrediyor ama açık sıcak para girişiyle finanse ediliyor. Eğer bu sıcak para girişinde her hangi bir aksama yaşanırsa ekonomide sıkıntı yaratır.

BURADA SİYASET BELİRLEYİCİ

PROF. DR. ÜMİT EROL

İlk önce krizin tanımını yapmak lazım. Krizi dolardaki ani artış olarak değerlendirirsek, Türkiye’de, şu an için herhangi bir kriz beklentim yok. Ancak siyasi tabloda yaşanacak ciddi bir değişiklik, bu tablodaki bütün beklentileri değiştirir. Türkiye, 2001 krizinden bu yana epey yapısal değişimler geçirdi. Bana göre, Türkiye’de yaşanan ekonomik krizlerin temel nedeni, kamu bankalarının denetimsiz kredi vermeleriydi. Bu alanlarda, Türkiye’de çok büyük yapısal değişimler oldu.

Herkes tarafından büyük bir tehlike olarak gösterilen, cari açığın kriz yaratacağını düşünmüyorum. Artık, Türkiye’de ekonomik süreç tersine döndü. Türkiye’de, on yıldır dolarizasyon yaşandı. Şu anda enflasyon yüzde 10’nun altında. Ayrıca, TL’den altı sıfır atılarak yeni para birimine geçilmesi halkta Türk Lirası’na karşı güven oluşmasını sağladı. Türkiye’de dolarizasyon, yani dolara kaçma sürecinin bittiğini söyleyebiliriz. Bugün, artık YTL’ye dönüş var. Bunu hem yerli hem de yabancı yatırımcılar rahatlıkla gözlemliyor.

1994 VE 2001 GİBİ KRİZ OLMAZ PROF. SEYFETTİN GÜRSEL

2006’da ekonomide herhangi bir kriz beklemiyorum. Özellikle de 1994 ve 2001 yıllarında yaşanan finansal kriz türünde kriz olası değil. Birkaç esaslı nedenle: Merkez Bankası bağımsız ve dalgalı kur rejimi uygulanıyor. Bu nedenle kur ve enflasyon beklentilerinde büyük bozulmalar olmaz. Siyasal şoklar yaşanabilir ancak banka sisteminin kur ve faiz değişimlerine duyarlılığı azaldığı için reel kesime etkisi sınırlı kalır. Böyle şoklarda daha çok durgunluk beklemek doğru olur. Dolayısıyla hükümetin, istihdam vergilerinde, enerji fiyatlarında, sosyal güvenlikte ve genel etkinliği artırıcı diğer alanlarda yapısal reformlar kısa süre içinde yapılması gerekiyor. Aksi takdirde ekonomi yılın ikinci yarısında durgunluğa girer. Mevcut durumda en büyük risk siyasaldır. AB ile kriz, Merkez Bankası’nın bağımsızlığından (fiilen) ve dalgalı kur rejiminden vazgeçmek, türbülans yaratır.

Sadece programdan sapma beklİyorum

PROF. DR. MERİH PAYA

Türkiye’nin 2001’de yaşadığımız kriz ortamıyla tekrar karşılaşması mümkün değil. Özellikle bankacılık sisteminin sağlam bir zemine oturması ve dalgalı kur rejimi gibi yapısal değişimler böyle bir kriz olasılığını yok denecek kadar aza indirgiyor. Ancak yüksek seyreden cari işlemler açığıyla ilgili önemli bir düzeltmenin gerçekleşme olasılığı var. Bu oldukça riskli bir olasılık. Zamanı konusunda ise bir şey söylemek zor. Bu bakımdan şiddetini kestirmek çok güç. Kurlarlarda güçlü bir düzeltme olursa program hedeflerinde sapmalara yol açar. Program hedeflerinde sapmalar da yeteri kadar can sıkıcı. Ama yine de krizden söz etmek pek olası değil. Eğer ABD’de güçlü bir faiz ayarlamasının meydana gelirse ABD ekonomisinde bir durgunlaşma yaşanacaktır. Bu durgunlaşma da uzak doğu ekonomisini olumsuz etkiler.

Şu anda kriz olasılığı çok az

PROF. DR. SALİH NEFTÇİ

Dış piyasalarda büyük bir kriz yaşanmadıkça Türkiye’de kriz beklemiyorum. Ben kriz olasılığını sıfıra yakın görüyorum. Ancak yurtdışında büyük bir çalkantı durumunda bu olasılık değişir. İçeride ekonomi her geçen gün daha istikrarlı bir çizgiye oturuyor. Şu anda en büyük risk cari açık. Ama cari işlemler açığı herhangi bir sorun çıkarmaz. Sorun çıkaracak en büyük risk Güneydoğu’da büyük sorunlar yaşanma riskidir. Ancak bu da ekonomik değil, siyasi bir olaydır. Öte yandan Suriye ve Kuzey Irak bizim için en büyük risk olarak gözüküyor. Ancak bu risk karşısında Türkiye’nin önlem alması çok zor. Çünkü bu konuda Türkiye’nin eli kolu artık bağlı.

Ayçe Tarcan

3)Asıl tehlike dısarıda

Finans sektörü Türk ekonomisinde kriz olasılığına pek ihtimal vermiyor. Uygulanmakta olan kur, para ve maliye politikaları Türk ekonomisinin krizlere karşı en büyük silahı olarak görülüyor. Banka ekonomistleri ve borsacılar, ekonomide bugünkü şartlarda herhangi bir kriz olasılığı görmüyor ama finans çevrelerine göre, ‘Tamamen her şey toz pembe de değil.’ İç ve dış riskler hâlâ devam ediyor. Yurtiçinde seçim olasılığı, yapısal reformların gecikmesi nedeniyle IMF ile ilişkilerin gerilmesi ve büyümenin yavaşlaması en büyük riskler arasında.

DÖVİZ DEĞERLENEBİLİR

Cari açık da gözardı edilmiyor ama kısa vadeli ve doğrudan yabancı sermaye girişleri devam ettiği sürece endişeye gerek yok. FED, Avrupa Merkez Bankası ve Japon Merkez Bankası tarafından global likitideyi etkileyecek faiz kararları, ABD’nin İran’a olası bir askeri operasyonu da dış riskler arasında sıralanıyor. Ancak bütün bu risklere rağmen finans çevreleri, 1994 ve 2001 yıllarında yaşandığı gibi makro bir kriz yaşanmayacağı konusunda hemfikir. Uzun süredir yerinde sayan döviz kurlarında yüzde 5 ila yüzde 10 arasında bir değerlenme olsa bile yapısal reformlar devam ettiği sürece bütün bu gelişmelerin finansal piyasaları ve Türk ekonomisini etkilemesi imkansız olarak görülüyor.

YABANCI İLGİSİ

Finans çevreleri hatta kriz kelimesinden bile hoşlanmıyor. İç ve dış siyasal riskler nedeniyle piyasalarda çalkalanmalar olsa bile bunun genel olarak Türk ekonomisine yansıması beklenmiyor.

Akademisyenlere göre daha iyimser pencereden bakan banka ekonomistelerinin dayanak noktası, dalgalı kur sisteminin yanı sıra, 2005’te rekor kıran özelleştirme gelirleri ve yabancı ilgisinin devam etmesi. Yarın da yazı dizimizde siyasetçilerin görüşlerine yer vereceğiz.

GLOBAL PİYASALAR RİSKLİ

Altuğ Karamenderes/Ata Yatırım

Türkİye kaynaklı bir kriz beklentim yok. Ancak dışarıdan gelebilecek riskler var. Bunlardan birincisi İran’ın komşusu olmamız itibarıyla Amerika’nın politikasına dair bir belirsizlik durumu söz konusu. Enerji fiyatları ile ilgili sorun yaşamamız olası. Hala çözülemeyen Kıbrıs konusu var. Dışsal risklerden biri de global likiditede yaşanabilecek olası hızlı daralmalar. Son dönemde gündemde olan kuş gribinin dünyada yayılması Türkiye’nin dünya risk haritasında ön plana çıkmasına neden olabilir. Fakat bunlar dışsal riskler. İçeride ise 2005’te yapılan özelleştirmeler sayesinde 2006 sigortalandı. Bu dışsal riskler gerçekleşse dahi Türkiye’nin bu risklerden etkilenme derecesi eskiye nazaran çok daha az olacaktır.

SOK KRİZLERE DAYANIKLIYIZ

Berrin Önder/Ak Yatırım

Krİz beklentim yok. Çünkü uluslararası piyasalar büyüyor. Türkiye’ye yoğun bir ilgi var. Uluslararası piyasalarda likidite bolluğunun devam edeceğini ve finansal piyasalara kayışın süreceğini düşünüyorum. Bu trend devam ettiği sürece Türkiye’de bir problem yaşanacağını zannetmiyorum. Ancak uluslararası anlamda çok ciddi boyutlarda yaşanabilecek gerginlik Türkiye’yi ve dolayısıyla finansal piyasaları olumsuz etkileyecek. Ama finanal piyasaların eskiye oranla şok krizlere karşı daha dayanıklı olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de öncelikli olarak istikrarın devam etmesi şart. Bunun için AB süreci ile ilgili adımların atılması, özelleştirmelerin devamı, hukuk sisteminin ve sosyal güvenlik sisteminin düzeltilmesi gerekli.

MALİYE POLİTİKASI SAĞLAM

Tuğrul Belli/Turkish Bank

Ekonomİde kriz olacağını düşünmüyorum. Benim daha çok dikkatimi çeken husus; petrol fiyatlarındaki, enerji fiyatlarındaki gelişmeler. Enerji fiyatlarındaki gelişmelerin bugünkü düzeylerin çok üstüne çıkması durumunda döviz dengemizde problem çıkabilir. Kurun kendi kendini ayarlaması söz konusu olabilir. FED’in de faizleri yüzde 4.75’te durduracağı piyasa tarafından kabul edilmiş bir nokta. Onun için orada kendi iç unsurları içerisinde yine fazla bir risk görmüyorum. Yabancı ilgisi sürüyor. Son 3 yıldır hükümet maliye alanında çok ciddi politikalar uyguluyor. Maliyesini sağlam tutan bir ekonomi normal şartlarda krize girmez. Kur rejimi ve uygulanan maliye ve para politikaları en büyük güvence

KRİZ OLASILIĞI GÖRMÜYORUM

Haluk Bürümcekçi/Fortis

Ekonomİde bugünkü şartlarda herhangi bir kriz olasılığı görmüyorum. Bence Türkiye için kriz şudur: ‘Büyüme oranının düşük kalması, durgunluk olması.’ Yüzde 4.5’in altındaki bir büyüme olmasını sıkıntı olarak görürüm. Onu da öngörmüyorum. Kurlar uzun süredir yerinde sayıyor. Yüzde 5-10 aralığında döviz kurlarında bir değerlenme olabilir ama bunların önemi yok. Genel trendleri değiştirmez. Dolayısıyla kısa vadede büyümede bir sorun görmediğim için iyimser taraftayım. TL’deki değerlenme nedeniyle ihracatçılar yakınıyor ama onun çözümü kurları artırmak değil. Öncelikli olarak sanayinin yapısal dönüşümden geçmesi lazım. Sanayisinin yapısı değişmeli, ithalata bağımlılığın değişmesi gerekiyor.

POLİTİK RİSKLER VAR

Ömer Gencal / Abank

Türkİye’nİn en büyük sorunu enflasyon konusuydu. Bu yıl itibarıyla adım atılmış durumda. Para ve maliye politikalarının hedefler doğrultusunda uygulanması halinde makro ekonomik anlamda ciddi bir problem beklemiyorum. Cari açık bir risk, ancak dalgalı kur rejimlerinde toplumun tamamını etkileyecek tarzda ciddi bir risk unsuru olduğunu düşünmüyorum. Cari açığı oluşturan unsur, yatırımlarla yurtiçindeki tasarrufların açığı arasındaki fark olduğuna göre, bu farkın finansmanı hali hazırda yurtdışından sağlanıyor.

KISA DÖNEMDE KRİZ YOK

Bu finansman, eğer çok kısa vadeli sermaye hareketleriyle karşılanıyorsa ciddi bir risk olmaya devam edecek. Ama gördüğümüz kadarıyla doğrudan sermaye yatırımlarının geldiği ve özelleştirmelerin başarıyla devam ettiği bir ortam var ve kısa dönemde bir kriz çıkması olasılığı yok. Hatta kriz olasılığı düşük. Kur rejimi ve uygulanmakta olan para ve ekonomik politikalar bunun en büyük güvencesi. Politik anlamda ise riskler devam ediyor. Türkiye konum itibariyle oldukça riskli bir bölgede. AB ile entegrasyon süreci içinde politik anlamdaki risklerin önümüzdeki dönemde minimizasyonu konusunda çok ciddi adımlar atılıyor.

FİNANS KRİZİ BEKLENMİYOR

Özgür Altuğ / Raymond James

makro ekonomik dengeler açısından bakıldığında Türkiye’de bu yıl herhangi bir finansal kriz olmasını beklemiyoruz. Fakat son üç yılda devam eden olumlu trendin kesintiye uğraması bazı risklere rağmen çok da olası gözükmüyor. FED, Avrupa Merkez Bankası ve Japon Merkez Bankası tarafından global likiditeyi etkileyebilecek bazı faiz karararları risk unsurları arasında. AB ile ilişkilerde Kıbrıs konusu nedeniyle yaşanabilecek bazı sorunlar, ABD’nin İran’la olası bir askeri operasyonu, IMF ile ilişkilerde sosyal güvenlik yasalarıyla ilgili çıkabilecek problemler ve kuş gribi diğer risk taşıyan unsurlar. Bu risklere karşın Türkiye’nin AB ve IMF çıpasından çok da fazla ödün vermeyeceğini ve dolayısıyla son üç yılda cari işlemler dengesi hariç, makro ekonomik dengelerdeki iyileşmenin sürmesini bekliyoruz.

CARİ AÇIK DEVAM EDECEK

Cari işlemler açığıyla ilgili olarak da Türkiye’deki üretim yapısının bozuk olması, YTL’nin değerli konumu ve artan petrol fiyatları nedeniyle büyüme tarafında küçük çaplı bir yavaşlama olsa dahi cari açığın artmaya devam edeceğini öngörüyoruz. Fakat bu artışın Türkiye’ye olan yüklü sermaye girişleriyle finanse edilmesini bekliyoruz.

MAKRO GÖSTERGELER GÜCLÜ

Ozan Gökler / Koç Yatırım

Krİz beklentimiz yok. Olağanüstü politik belirsizlikler, AB ve IMF ile ilişkilerde sorun yaşanmadığı sürece kriz beklemek anlamlı değil. Makro göstergelerdeki güçlenen yapının krizleri önlediğini düşünüyoruz. Cari açığın büyük kısmı enerji ve özellikle petrol fiyatlarındaki artıştan kaynaklanıyor. Ayrıca ekonomideki büyüme de ithal girdilere olan talebi artırıyor. Bu doğrultuda güçlenen YTL’nin cari açık üzerinde doğrudan etkisi olduğunu düşünmüyoruz. 2006’da erken seçim beklentimiz yok. 2007 yılı hem cumhurbaşkanlığı hem de genel seçim yılı olacak. Özellikle cumhurbaşkanlığı seçimi öncesindeki olası tartışmalar siyasi ve ekonomik görünümü etkileyebilir.

GÖSTERGELERDE BOZULMA OLMAZ

Bu yılın ilk aylarında Merkez Bankası’nın yeni başkanı belirlenecek. Bu süreç piyasalar açısından önem taşıyor. IMF ve AB ile ilişkilerin rayında gitmesi ve ilgili reformların yerine getirilmesi çok önemli. Dolayısıyla 2006 yılı genelinde belli dönemlerde piyasalardaki kâr satışı beklense dahi önceki iki yılda olduğu gibi ekonomik parametrelerde çok büyük bozulma beklemiyoruz. Ancak en önemli sorun olan işsizliğin de de nüfus yapısı itibarıyla çözümlenebileceğini düşünmüyoruz.

YURTDISINA DİKKAT!

Serkan Çevik/Denizbank AG

TÜRKİYE stratejik hatalar yapmazsa sanırım bundan sonra kolay kolay kriz olmaz. En azından böyle olmasını dilemek hepimizin daha yararına. Kriz bizde değil fakat yurtdışında bir yerlerde olabilir ve tabii ki gelişmekte olan ülkelere yansıması da çok uzun sürmez.

Avrupa, Amerika ve Uzakdoğu’daki hareketleri dikkatli takip etmek gerekiyor. Türkiye’nin politik risklerine bakacak olursak; önümüzde erken veya zamanında bir seçim riskimiz var. Avrupa Birliği ile devam eden görüşmelerimizde her zaman tahmin edilemeyecek olaylarla karşılaşabiliriz. Irak’ta iç savaşın artarak devam etmesi veya bölünmenin ön plana geçmesi Türkiye’yi etkileyecek hale gelmesi olasılığı. Tüm bunlardan ayı olarak, İran olayının kontrolden çıkması göz önünde tutulması gereken tehlikeli noktalarımızı oluşturuyor.

YABANCI GİRİSİ ÖNEMLİ

Saruhan Doğan/Finansbank

TÜRKİYE’DE cari açık dışında risk görmüyorum. Cari açık riskinin de ekonomiye olan güvenin değişmesi ve kurların değişmesiyle hızla kapanabileceğini tahmin ediyorum. Ancak bu Türkiye’de risk yok anlamına gelmiyor.

Şu anda Türkiye piyasalarındaki değişkenlikleri belirleyen ne Türkiye’deki merkezi otoriteler ne de piyasalardaki büyük oyuncular. Burada tamamen yurtdışından gelen sermaye akımları belirleyici durumda. Bu akım global bir kötümserlik dalgasıyla kesilmemesi halinde Türkiye’de olumsuz bir gidiş beklemiyorum.

Ancak böyle bir kötümserlik dalgasının esmesi de her an mümkün. Bunun çok çeşitli kaynakları olabilir; kuş gribinden İran ve doğalgaz kesintisine, petrol fiyatlarındaki artıştan nükleer gerginlik ve ABD faizine kadar bir dizi etken kötümserliği tetikleyebilir.

İSTİKRAR GEREKİYOR

Saruhan Özel/Denizbank

TÜRKİYE’nin istikrarlı büyüme trendine girmeye ihtiyacı var. Hem özel sektör ve tüketiciler bazında ciddi bir borçlanma ile yatırımlar yapılmış olması hem de bu yatırımların katma değer yaratması önemli. Eğer Türkiye katma değeri yaratıp istikrarlı büyüme trendine girerse önümüzdeki dönemi atlatır. Şu an en büyük sorun bu.

Bunu da imalat sektörü üzerinden yapmak zorundayız. Servis sektörünün tek başına ekonominin yükünü kaldırması kolay olmaz. Çünkü servis sektörü döviz kazandırmayabilir ve global sorunlara ve mevsimselliklere daha gebe bir sektör. Bu nedenle Türkiye’nin büyüme trendini imalat sanayi üzerinde yapması şart.

Büyümenin imalat sanayi sektörü üzerinden yapılması enflasyondaki kazanımları kalıcı hale getirecek. Bunu da 2006’da göreceğiz.

Ayfer ARSLAN / Hilal IŞIK ARI

5)Reel sektörün gündeminde kriz yok ama sorun da çok

Üç gündür devam eden yazı dizimizde sırasıyla kriz konusunda kötümser ve iyimser olan akademisyenleri, bankacıları ve borsacıları dinledik. Bugün ise olası bir krizden belki de en çok etkilenecek olan kesimi, yani ticaret ve sanayi dünyasının görüşlerini sayfalarımıza taşıyoruz. Anadolu’nun farklı bölgelerinde yer alan ticaret ve sanayi odalarının başkanlarının büyük çoğunluğu kriz beklemiyor. Hatta içlerinde kriz kelimesinin Türkçe’den çıkarılmasını bile isteyenler var. Ancak tüm bu görüşler sanayi ve ticaret kesiminde her şeyin yolunda olduğunu da göstermiyor.

Sanayi ve ticaret odalarının başkanlarına göre ekonomik istikrarın yakalanması çok önemli. Hükümet bu konuya çok dikkat etmeli. Özellikle de erken seçim tartışmalarından uzak durulmalı. Kısacası Anadolu, ekonomik istikrarın yanına siyasal istikrarın da gelmesi gerektiğini düşünüyor.

Makro ekonomik göstergelerdeki iyileşmenin sanayici ve halka yansımadığını düşünen oda başkanları, acil çözülmesi gereken sorun olarak ‘istihdam’ı gösteriyor. Enerji, yatırım ve işgücü maliyetlerinin rekabet edilebilir seviyelere getirilmesi gerektiğini düşünen oda başkanları, YTL’nin aşırı değerli olmasının Anadolu’dan ihracat yapan firmaları çok zor durumda bıraktığını düşünüyor.




Celal Sönmez (Bursa Tic. ve San. Odası)

2006,DAHA ZOR GEÇER

Türkİye yeni bir krizle karşı karşıya kalmaz. Türk Lirası inanılmaz değerlenmiş durumda. Cari açık büyüyor. İthalat hortladı. Yurtdışından gelen her ara mal yurtiçinde bir üretici tesisin kapanması anlamına geliyor. 2006 yılı 2005’ten çok daha zor geçecek. Kuş gribi konusu bir ay daha bu şekilde abartılırsa turizm sektöründen bir şey beklememek lazım. Otomotiv ihracatı iyi gidiyor fakat ithalat rakamlarına baktığınızda ihracatın üzerinde. İstihdam üzerindeki yükler kalkmadığı sürece Türkiye dış pazarlarda rekabet şansını kaybedecektir. Sadece küçük firmalar değil, bir bir büyük firmalar da kapanmaya başladı. Çünkü enerji, işçilik maliyetleri, vergi yükü çok yüksek.




Adnan Sakoğlu (Samsun Tic. ve San.Odası)

SIKINTILAR MEVCUT

Türkİye’de kriz lafını telaffuz edecek bir ekonomik ortam olmadığını düşünüyorum. Bu tarz yaklaşımların seslendirilmesinden de rahatsızlık duyuyorum. Ekonomi istikrar ister. Elbette her ortamda istikrarın bozulmasını isteyen ve kriz naraları atanlar oluyor. Ancak bunlar sadece ekonomiye zarar veriyor. Bizim bölgemiz sanayicileri ağırlıklı olarak metal ve makine sektörlerinde faaliyet gösteriyor. Ve bu sektörlerde gözle görülür bir daralma yok. Tekstil sektöründe bazı sıkıntılar olduğu biliniyor. Zaten bu sektördeki sıkıntıların da farklı argümanlarla çözülebileceğini düşünüyorum. Sorunları büyütmek sadece kargaşa ortamı yaratır.




Ümit Özgümüş (Adana Sanayi Odası)

KRİZ BİR YIL SONRA

Çok yakın bir zamanda kriz beklemiyorum. Ama bu yanlış politikalar uygulanmaya devam edilirse bir yıl sonra ciddi bir krizle karşı karşıya kalabiliriz. Düşük döviz ve yüksek faiz politikasının getirdiği dış ticaret açığı ve cari açığı endişe veriyor. Yakın zamanda bir ekonomik kriz beklemememin sebebi ise özelleştirmeler sayesinde gelen sıcak para. Bu şekilde önümüzdeki bir yıl kurtarıldı. Ancak bir yıl sonra satacak bir şey kalmadığında kur kendini kırılma olarak gösterebilir ve sonuçta 2001 krizinden de daha güçlü bir krizle karşı karşıya kalabiliriz. Sanayinin girdi maliyetlerinin azaltılması gerekiyordu.




Mehmet Yüksel (Denizli Tic. Odası)

KÂR MARJI DÜŞTÜ

Makroekonomik göstergeler konusunda taşlar yerine oturdu. Sorunumuz yok. Erken seçim söylentilerinden rahatsızız. Bu istikrarın devam etmesi gerekir. Ekonomik istikrarın temel nedeni siyasi istikrar. Kâr majları çok düştü, dövizdeki düşüşte sıkıntı yaratıyor. Geçen yıllara göre ihracatta yüzde 20’lik bir artış yaşadık. Ancak, kâr marjlarımız çok düştü. Girdi maliyetlerimiz yükseldi. Stok yapan firmalar zarar ediyor. Artık üreticinin tüketicinin talebine göre kendini ayarlaması lazım. Eskiden kötü yönetenler en az yüzde 20 kazanırdu. Şimdi kurumsallaşamayan, altyapısı yenileyemeyen firmaların şansını yok.




Tanıl Küçük (İstanbul Sanayi Odası)

2006 KRİTİK BİR YIL

BU olumlu havanın sürdürülmesi için neler yapılması gerektiğinin tartışılması önemli. 2001 sonrası dönemde, YTL’deki değerlenmeye de bağlı olarak parasal politikalarda başarı sağlandı ama başarının bedeli, sanayimizin rekabet gücünü kaybetmesi ve cari açık tehdidini oluşturdu. Yüksek girdi maliyetlerine, değerli YTL eklenip, dünyada kotaların kalkması ile birleşince tekstil ve hazır giyim başta olmak üzere ihracat ve istihdam açısından büyük önem taşıyan alt sektörlerimizde ciddi sıkıntılar ortaya çıktı. Değerli YTL ithalatı özendirmekte ve bugün üretici olmak değil, ithalatçı tüccar olmak çok daha cazip hale gelmiştir. İşletmeler kapanıyor. Bu gidiş devam ettiği takdirde Türkiye’nin üretim altyapısında ve istihdamında ciddi kayıplar gündeme gelebilecektir. 2006 üretim, ihracat, istihdam ve rekabet gücü açısından kritik bir yıldır.




Sinan Aygün (Ankara Ticaret Odası)

GÖLGE KADAR YAKIN

Bİr insan gölgesine ne kadar yakınsa, Türkiye de krize o kadar yakın. Türkiye’yi krize aşırı borçlanma, cari açık, sıcak paradan oluşan ‘mahşerin 3 atlısı’ taşıyacak. 80 yılda toplam 57 milyar dolar cari açık veren Türkiye’nin, 2003-2005 yılları arasındaki cari açıkları 47 milyar doları buldu. Türkiye’de krizlerin çoğu cari açıklar nedeniyle çıktı. Gözümüzü kapatıp, kendimizi kandırıp, cari açık sorun değil dedikçe sorun kronikleşiyor. Cari açığın motoru olan dış ticaret açığı konusunda tedbirler alınmalı. 2003 yılında 4 bin 59 dolar olan kişi başına borç miktarı da 2005 yılı sonu itibarıyla 4 bin 800 dolara çıktı. Ödemeler dengesinin finansmanında net sermaye girişlerinin 2003 yılından itibaren büyük ölçüde arttı ve 58.4 milyar dolar net sermaye girişi oldu. Sıcak para kuş gibidir. Ürküttün mü uçar gider. Geriye de kuş gribi bırakır.




Ekrem Demirtaş (İzmir Ticaret Odası)

CARİ AÇIK DERT OLMAZ

Sİyasİ istikrar sürdüğü sürece, bir risk oluşacağını sanmıyorum. Biz siyasi istikrarın devamından yanayız. Yatırımcıların da istediği istikrar, sürekli değişen politikalar değil. Ülkemize sermaye akışını kesecek bir dış ekonomik kriz olmazsa, ekonominin yumuşak karnı olan cari açığın krize yol açmayacağı kanaatindeyim. Enflasyon, dış ticaret, özelleştirme ve faizler yüzümüzü güldürüyor ancak düşük enflasyon ortamına ayak uyduramayan firmalar için bir risk. Kâr marjları düşüyor, fiyatın yanında başka unsurlar ön plana çıkıyor.




Tamer Taşkın (Ege Bölgesi Sanayi Odası)

ASIL TEHLİKE DIŞARIDA

2006’da bir kriz beklentisi görünmemektedir. Yakalanan siyasi ve ekonomik istikrar kriz ortamına müsaade etmez. 2006 yılında Türkiye dışında, bizim kontrol edemediğimiz pek çok sıkıntı nedeni olabilir. Irak’taki, İran’daki gelişmeler, petrol fiyatları, ABD ve AB merkez bankalarının faiz politikaları, Kıbrıs meselesi gibi konular canımızı sıkabilir. Yurtiçinde ise bir erken seçim sürecinin başlaması son 3-4 yılda ekilenlerin biçilmeden telef olmasına neden olabilir. Diğer sıkıntılar ise cari açık ve sıcak paradır.




Mehmet Aslan (Gaziantep Ticaret Odası)

SEKTÖREL TEŞVİK ŞART

Krİz beklentisi içinde değiliz. Sektörel teşvikler verilirse hem istihdam hem de bölgemizden ihracat daha da artar. Cari açık dışında, Türkiye ekonomisi teknolojisi ve kalifiye işgücüyle krizlere çok daha dayanıklı hale geldi. Seçim konusunun tartışılmasını erken. Ekonomik açıdan yersiz. Uzakdoğu’dan ithal edilen ucuz ürünler, sektörleri savunmasız bıraktı. İmalat sektörü, dünyayla rekabet açısından zorlanıyor. Sektörel teşvik açısından ciddi adımlar atılamadı. Teşvik Yasası ihtiyacı karşılamaktan uzak.




Zafer Çağlayan (Ankara Sanayi Odası)

KRİZ ORTAMI YOK

‘Ekonomİk kriz’, kavramını Türkçe’den çıkarmalıyız. Şu anda makro ekonomik dengelere ve verilere baktığımızda bir kriz ortamının olduğunu söylemek çok zor. Enflasyon ve faiz oranı oldukça düştü. İthalatımızın 115 milyor dolar, ihracatımızın 74 milyar dolar seviyesinde olması bir gerçek. Ancak böyle global dünya ekonomisi gerçeği varken, ithalatımızı düşürmek için dünyaya kapılarımızı mı kapatalım. Küreselleşmenin önüne geçemezsiniz. Cari açığın yüksek olması elbette bir risk ancak finansmanında problem olmadığı için tehlike arzetmiyor.

Makro ekonomiden, mikroya geçtiğimizde sektörler bazında sorunlarla karşılaşıyoruz. Anadolu’daki şirketlerde, tekstil sektöründe sıkıntılar var. Bizlerin Türkiye’nin en önemli sorunu olan işsizliğe çözüm bulması gerekiyor. Bunun için de yatırımı artırmak şart.




Yılmaz Kambak (Kocaeli Sanayi Odası)

ENERJİ SORUNU VAR

Krİz beklentimiz yok. Makro ekonomik göstergeler olumlu. Enerji ve yatırım teşvikleri konusunda da büyük sıkıntı yaşıyoruz. Senelerdir yatırım, enerji ve işgücü maliyetlerinin indirilmesi için konuşuyoruz ama bunu bir türlü gerçekleştiremiyoruz. Yatırım indiriminin kaldırılması sanayi için elverişli değil. Yatırım indirimi kaldırılınca sanayici bunu yatırıma dönüştüremiyor. Şimdi otomotivciler ucuz lastiği kendileri ithal etmeye başladı. Gittikçe kaosa doğru sürükleniyoruz. Enerjide, doğalgaz depolarımız yok, günlük yaşıyoruz.




Ali Kilci (Kayseri Ticaret Odası)

OYUN OYNANIYOR

Makro ekonomik göstergeler çok iyi ancak bunu hâlâ esnaf ve sanayici hissedemedi ki halk hissetsin. Türkiye’de sadece 15 ile 20 holding büyüyor. Özsermayeyle çalışan Kayseri’de bile karşılıksız çek oranı yüzde 30 arttı. Sıcak para olduğu için kriz yaşanması gecikiyor. Türkiye’nin üzerinde oyun oynanıyor. Kısa vadede herhangi bir kriz ihtimali görmüyorum. Ancak, böyle devam ederse, Türkiye’den yeniden kriz yaratılabilir.

Gökay ÇAKO / Ayçe TARCAN/Şenay BÜYÜKKÖŞDERE

 

5)Türkiye’de ekonomik kriz olmaz

AkŞam Gazetesi’nde yayınlanan “Türkiye’de kriz olacak mı” dizisi büyük ilgi gördü. 2005 yılının ikinci yarısından itibaren yoğun olarak tartışılmaya başlanan “Türkiye’de yeni bir ekonomik kriz olur mu? sorusuna, ekonomistlerden, sanayi odalarından farklı açıklamalar geldi. Ekonomistler ve sanayi odaları, kriz konusunda ikiye bölündü. Bazı ekonomistler önümüzdeki dönemde bir kriz riski olduğunu ifade ederken bir kısmı ekonominin önünde kriz riskinin olmadığı görüşünü savundu. Biz de, soruları ve endişeleri Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener’e sorduk.

AKŞAM YAZARLARINA KATILIYORUM

Şener ile Devlet Planlama Teşkilatı’ndan (DPT) birifingi aldığı 27 Ocak’ta görüştük. Şener, görüşmeden önce, 2005 yılı rakamları ve 2006 yılı beklentileriyle ilgili DPT’den çok geniş kapsamlı görüş almıştı. Röportaj başlamadan önce DPT’den kendisine sunulan tüm raporları masanın üzerine yayan Şener, sorduğumuz her soruya “raporlardaki verilere” bakarak cevap verdi. Röportajdan önce, AKŞAM Gazetesi’nin “Türkiye’de kriz olacak mı?” dizisinde yer alan ekonomistlerin görüşlerini inceleyen Şener, “AKŞAM Gazetesi’nin yazarlarının görüşlerini aynen katılıyorum” diyerek espri yaptı. Şener ile görüşmemizde dikkatimizi çeken bir nokta da, Şener’in kendisine gönderilen tüm raporları tek tek okuduğu oldu. Görüşmemizin ortasında, bir ticaret odası tarafından hazırlanarak kendisine sunulan ekonomik beklentiler raporuna işaret eden Şener, raporda yer alan önerileri tek tek bize göstererek, kendisine sunulan her

raporu titizlikle değerlendirdiğini de kanıtladı.




ŞENER’İN RİSK UNSURLARINA KARŞI YORUMLARI

  • Şener, Türk ekonomisinde gelinen noktayı rakamlarla açıklayarak, “Türkiye’de kriz olur” diyenlerini iddialarını tek tek yanıtdı. İşte Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Şener’in, “Türkiye’de kriz olur mu?” dizisinde, “kriz olur diyenlere” verdiği yanıtlar:

  • CARİ İŞLEMLER AÇIĞI:

    Cari açık konusunda daha önceki koşullarla şimdikiler aynı değildir. Cari açığın finansmanı da kaliteli hale gelmiştir. 2002 yılında yabancı sermaye girişi 1 milyar dolardır. 2005 yılının Kasım ayı itibarıyla ise 7 milyar doları geçmiştir. Doğrudan yabancı sermaye girişi demek, cari açığın finansmanı demek. Aynı zamanda uzun vadeli para girişi var. Ocak - kasım dönemi itibarıyla, 35 milyar dolar sermaye girişi var. Bu dönemde açık 18.7 milyar dolar seviyesinde. 35 milyar dolar sermaye girişi var. Cari açığa bakıp ‘risk var’ demek doğru değil.

  • AÇIK POZİSYONLAR:

    “Kriz olacağını iddia ederken, sadece cari işlemlar açığına değil, diğer göstergelere de bakmak lazım. Örneğin, bankaların açık pozisyonları. 2000 yılında 14.5 milyar dolar olan bankaların açık pozisyonu, 9 Ocak itibarıyla 2.1 milyar dolar. Kısa vadeli dış borç stokunun ihracata oranı da önemli bir gösterge. Bu oran 2000 yılında yüzde 102’dir. Şimdi üçünce çeyrek itibarıyla yüzde 52’dir. Baskı azalmış durumda.

  • TL’NİN DEĞERLENMESİ:

    TL’de aşırı değerlendirme var dediğiniz zaman hangi yılı baz alacaksınız? İşin doğrusunu söylemek gerekirse yıllarca değersiz kalmış bir TL vardı. Şimdi de TL’nin değerlenmiş olması tartışılıyor. Ekonomik açıdan baktığımızda para, değer ölçüsü, mübadele ve servet biriktirme aracıdır. Bu üç fonksiyonu yakın zamana kadar yoktu. Her gün değeri düşüyordu. Değer ifade edeceği zaman insanlar TL’yi kullanamıyordu. Mark, dolar üzerinden değerlendirme yapılabiliyordu. Memurlar bile maaşlarını dolarla ifade ediyordu. Para olma niteliğini kaybetmiş paradan, para olma özelliği olan paraya geçtik. Bu da usul olarak iyiye gittiğimize inanacağımız bir husus.

  • İHRACATÇILARIN ŞİKAYETLERİ:

    Ölçülemeyen şey bilim değildir. 2002 yılında 36 milyar dolar ihracatımız vardı. 2005 yılında 73.4 milyar dolar oldu. Üç yılda iki kattan daha fazla arttı. İhracat ikiye katlandı. Böyle bir miktarda, kâr paylarının düştüğünü söyleyebiliriz. Ancak kâr etmeden de bu kadar ihracat artmaz. Rakamlar neyi gösteriyor? Bir de ona bakmak lazım. İhracatta ocak -kasım dönemi itibarıyla, yüzde 16’lık artış var. Motorlu taşıtlarda yüzde 18’lik artış var. Sektörlerde ihracat artıyor.

  • KAPASİTE KULLANIM ORANLARI:

    Kapasite kullanım oranları da yüksek. Ocak-aralık itibarıyla imalat sanayiinde yüzde 80.4’tür. 2004 yılında yüzde 84.5’tir. Biraz düşmüştür. Ama geçmişte yüzde 80 oranında bir kullanım gerçekleşmemiş. Sanayi üretim endekslerine bakıyoruz, artış devam ediyor. Üretim endeksindeki 2005 yılındaki artışlar, önceki üç yıldan daha düşük. Ama artış devam ediyor. Demek ki üretim devam ediyor. Üretim artışının yaşanmadığı sektör tekstil.

  • DÖVİZ KURLARI:

    Kurlar piyasada belirleniyor. Döviz de mal gibidir. Türkiye’de döviz bolluğu var. Sıkıntı yok. Dövizin kendi dengesindeki fiyatını bulmasını sağlıyor. MB’nin bağımsızlığına son derece de önem veriyoruz. Ekonomik politikaların en önemlilerinden birisi MB’nin bağımsızlığına. Döviz rezervlerinin ne kadar artırılacağını gecelik faizlerin ne kadar düşürüleceğine onlar karar verir.

  • SOKAĞA YANSIMIYOR İDDİASI:

    Ekonomide iyileşme sokağa yansıdı bile. Bunu hiç kimsenin hissetmemesi mümkün değil. Herkesini cebinde güçlü bir TL var. Vatandaş milyonları telaffuz etmeden alışveriş yapıyor. Sadece somut olaylarla hatırlatmak lazım. Kimse, gömlek elbise alırken, fiyatların artmadığını, hissetmiyorum diyemez. Kimse, deterjan fiyatlarının, beyaz eşyanın fiyatlarının düşmediğini iddia edemez. Piyasanın bunu hissetmediği doğru laf değil. İnsanlar bunu görüyor.l İYİ

  • ESNAF İYİLEŞMEYİ NEDEN HİSSETMİYOR:

    Tüketim kalıplarında da değişiklik var. Geleneksel harcama alanlarının dışında başka alanlarda da harcama başladı. Mesala tekstil daha ucuz. İhtiyacını karşılarken insanlar daha az para harcıyor. Bu arada her eve girmiş iki üç cep telefonu var. Piyasadaki talebe bütün olarak bakmak lazım. Artık hiç kimse, kendini yenilemeden ayakta kalamaz. Herkes ‘daha ucuz ve kaliteli ne sunabilirim?’ demeli.

  • MEMUR VE İŞÇİNİN DURUMU:

    Memur, işçi ve emeklilere de düşük zam verildiği doğru değil. Bakın, 2002-2005 döneminde enflasyon yüzde 34.4 artmış. Aynı dönemde memur maaşları yüzde 61, işçi ücretleri yüzde 55, asgari ücret yüzde 90, SSK maaşları yüzde 75, Bağ Kur maaşları yüzde 254 artmış.

  • SEÇİM EKONOMİSİ:

    Bir defa 2006’da seçim yok ki, seçim riski olsun. Seçim 2007’nin sonunda. Bütçe açığı 2004’te yüzde 7.1, 2005 yılında yüzde 3 olacak dedik. Geçici gerçekleşme rakamlarına göre yüzde 2. Denk değil, fazlayı yakaladık. Denk ve fazla bütçeye doğru gidiyoruz. Ama bütçe açık mı olmalıdır, fazla mı vermelidir ayrı bir konu. Ekonomiyi içinde bulunduğu duruma göre değerlendirmek lazım. Bazen açık veren bütçe faydalıdır. Buna karşılık, bazen de fazla veren bütçe faydalı olabilir.

  • PETROL FİYATLARI VE İRAN RİSKİ:

    Petrol beş yıl önce 10-15 dolardı. Şimdi 65-70 dolar. Türk ekonomisi petrol fiyatlarındaki olumsuzlukları karşılar. Ekonomi dış şoklara karşı dayanıklı halde. İran konusunda da, tabii ki sağımızda solumuzda gürültü ve patırtı olmasını istemeyiz. Ancak olursa da ekonomimiz bunu karşılar.




    İşadamları çelişkili davranıyor

    Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Şener, hükümet ile Merkez Bankası arasındaki ilişkileri de değerlendirdi. Hükümet ile Merkez Bankası arasında bir “anlaşmazlık” olduğuna ilişkin iddiaların doğru olmadığını ifade eden Şener, “Bazen olayların değerlendirilişinde bazı eksiklik anlamalar ortaya çıkabiliyor. Bazı açıklamaları da bunu tamamlamak için yapıyoruz. Hükümet ile Merkez Bankası arasında bir anlaşmazlık yok” dedi. İhracatçılardan gelen “kurların düşük olduğuna” ilişkin eleştirileri de değerlendiren Şener, işadamlarının kur politikası konusunda çelişkili davrandıklarını söyledi. Şener, “Elimde bir ticaret odasının ekonomik raporu var. Bu raporda, ticaret odamız, baştan sona kurun düşük oluşundan şikayet ediyor. Ve hükümete de önerilerde bulunuyor. Raporun sonunda da, MB’nin bağımsızlığını asla dokunmayın ifadesi yer alıyor.”




    MB atama tartışmalarını hayretle karşılıyorum

    “Merkez Bankası Başkanı kim olacak? Hayretler içersindeyim. Bu konuyu bilen sağlıklı düşünen ekonomi bilgisi, dünyayı algılaması sağlıklı olan kişiler MB Başkanlığı’nın sahibi ‘falan kişidir’ diyor. O olmadığı takdirde kötü olur, deniliyor. Olaya böyle bakmamak lazım. Türkiye 50 yıl önceki Türkiye

    değil. Bugün kurumları yönecetek kişileri bulmakta zorlanılmıyor. Çok sayıda insanımız ekonomi konusunda çok iyi yetişti. Zaman zaman bu vatandaşlarımız sadece Türkiye’deki kurumları değil, uluslararası kuruluşları da yönettiler. Bizdeki bazı kurumların değişmez şekilde alternatiflerinin bulunmayacağı düşünülmemelidir. Kurumun başında bulunan şahıs devam da edebilir, değişebilir de bilir. Devam ederse ilave bir kazanç, başka biri gelirse de ilave bir kayıp ortaya çıkmaz. Önemli olan doğru iş yapmaktır. Gerekli liyakata sahip kişileri burayı atamaktır.”

    Hazırlayan: Hüseyin ÖZAY
  •  

    AB müzakerelerini başarıyla bitirenler (1)

    Polonya'nın müzakerecisi Jan Truszczynski: Müzakereler her ülke için zor geçer. Kamuoyunun çıkarlarıyla AB'nin talepleri arasında bir uzlaşı noktası bulmak kolay değil

    Başarı için halk desteği ve hükümetin kararlılığı önemli. İş dünyası sürece destek olmalı. Küçük işletmeler ve çiftçiler genelde AB'ye kuşkuyla yaklaşır. Medya desteği de şart

    Gazeteci Mehmet Ali Birand'ın sorularını yanıtlayan Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkelerin müzakerecileri üyelik yolundaki deneyimlerini, yaşadıkları sıkıntıları, o sıkıntıları nasıl aştıklarını, müzakereler sırasında dikkat edilmesi gereken noktaları anlattı. Beş günlük dizide ilk dört gün Polonya'nın müzakerecisi Jan Truszczynski, Yunanistan müzakerecisi Byron Theodoropoulos, Macaristan müzakerecisi Peter Balazs ve Çek Cumhuriyeti müzakerecisi Pavel Taliçka soruları yanıltlayacak. Son gün ise söz masanın karşı tarafında oturan AB Komisyonu müzakerecesi Pierre Mirel'de olacak. Söyleşiler aynı gün CNN Türk'teki Manşet programında da yayımlanacak.

    Siz AB'ye tam üyelik başvurusu yaptığınız sırada ülkenizdeki atmosfer nasıldı? İnsanlar ne tür tepkiler veriyordu? Halkın çoğunluğunun tam üyeliğe destek verdiğini söyleyebilir misiniz? Yoksa kararsızlık mı vardı, neydi hava?
    Aslında kamuoyunun çoğunluğu destek verdi. Yüzde 80'in üzerinde bir kamuoyu desteği vardı. Ama bu sürecin kendisi aslında herkes tarafından çok fazla fark edilerek yaşanmadı. Çok resmi bir başvuru söz konusu oldu. Bir cümlelik resmi bir mektup, dışişleri bakanımız ve başbakanın imzaladığı bir mektuptu bu. Formal bir üyelik başvurusu mektubu. Ne eksiği ne de fazlası diyebilirim. Bu dönem bütün bu yapılanlar çok fazla fark edilmedi. Ama bu başvuruya yeşil ışık yakılmadan önce yılların geçeceğini biliyorduk. Ve üyelik müzakeresinden önce de yıllar geçti.
    Peki beklentiler ne yöndeydi? Sokaktaki insan için Avrupa ne ifade ediyordu? Çünkü benim ülkemde herkes farklı bir beklenti içinde. Kimileri başka başka sebepler için tam üyeliğin gerçekleşmesini istiyor. Sizin için durum nasıldı?
    Kesinlikle şöyle bir hava hâkimdi. Polonya'nın Batı uluslar topluluğuna katılması, bu topluluk içinde yerini alması isteniyordu. Yalta Konferansı nedeniyle 2. Dünya Savaşı sonrası biz bundan mahrum bırakılmıştık. Oysa bunu talep etmek bizim hakkımızdı. Herkes ekonomik çıkarların gelişmesini istiyordu, büyük ya da küçük. O dönemde büyük bir bilinçlenme yoktu. AB'ye giriş ne gerektiriyor, ne kadar zaman alacak, ne gibi düzenlemeler, ayarlamalar gerekecek? Tabii ki hiçbir şey bilmiyorduk diyemeyiz ama 10 yıl önce o dönemdeki genel bilinç düzeyine bakarsak AB ile ilgili bilgi düzeyi çok düşüktü.

    Her şeyin bedeli var
    Bu zaman içinde nüfuz etti insanlara öyle mi?
    Evet, ama bunun birtakım bedelleri oldu. Sonuç olarak eğer birtakım ekonomik reformlar gerçekleştirdiğiniz bir geçiş dönemindeyseniz, işleyişiyle ilgili bir değişim sürecindeyseniz bunun bir bedeli oluyor. Sadece fayda sağlamış olmuyorsunuz, herkes için bedeli ağır bir egzersiz bu. Bir de benim bunu söylememin bir nedeni var. Şunun için söylüyorum: AB
    üyelik şartlarını yerine getirebilmek için yapılması gereken düzenlemeler kamuoyunun gözünde ekonomik sıkıntılarla özdeşleştirilmeye başlandı. Yani AB bütün ekonomik sıkıntılar için suçlanan hedef olmaya başladı. İnsanlar tarafından olumsuz görülmeye başlandı.
    Kamuoyunun Avrupa'ya yaklaşımı ne şekilde değişti? Olumsuzdan olumluya doğru mu gitti yoksa olumludan olumluya doğru mu?
    - Her ikisi de oldu. Evet, AB'nin en başında algılanış biçiminde bir parça düşüş yaşandı 1990'ların sonunda bu bakış açısı olumsuza doğru gitmeye başladı. Her şeye rağmen üye olmamız gerekiyor diyenler için dahi bu söz konusu. Bir de tabii baştan beri AB'ye karşı olanlar da vardı. Ülkenin çoğunluğu aslında Polonya'nın AB'ye üyeliğine başta destek veriyordu. Ancak bütün bunlara rağmen insanlarda gittikçe artan bir tedirginlik başladı. 'Sosyal doku ya da ekonomi üzerinde olumsuz etkileri olur mu?' şüpheleri ortaya çıkmaya başladı.
    O zaman muhalefet mi güçlendi?
    Özellikle de 2001'deki değişiklerden sonra ilk defa çok ciddi bir biçimde AB'ye karşı olanlar, Avrupa'yla bütünleşmeye karşı seslerini yükselterek, katılım anlaşmasına karşı olduklarını söylediler. Ancak başarılı olamadılar.

    Bizde muhalifler azınlıkta
    Peki onların bakış açısı siz üye olduktan sonra değişti mi?
    Kısmen evet. Çok büyük bir değişiklik olduğunu söyleyemem. Genel olarak bu partiler, muhalefette olanlar Avrupa'nın risk anlamına geldiğini, fırsat anlamına gelmediğini düşünüyor. Avrupa ile entegrasyonun, bütünleşmenin Polonya'nın geleneklerine zarar verebileceği görüşünü savunuyorlar. Biz kendi evimizi yöneten kişi olmaktan çıkacağız duygusuna kapılıyorlar. Ama yine de azınlıklar, çoğunlukta değiller. Polonya siyasetinde muhalefet çok önemli ama yine de azınlıktalar.

    Siz de sıkıntı çekersiniz
    Dolayısıyla hükümetin bu işe bağlılığı çok önemli, öyle mi?
    Sadece hükümet değil. Gerçekten de çok ciddi bir biçimde halk desteğine ihtiyacımız var. Çünkü insanlar şöyle düşünüyor: Bunun size bir bedeli olsa bile bir fayda sağlamalı. Öyle olduktan sonra durumların düzeleceğine inanılmalı. AB ailesi içinde olmanın dışında kalmaktan daha iyi olduğuna inanıyor bu ülkedeki pek çok insan ve böyle duygular, bilinçlilik düzeyi, destek olmasa hiçbir hükümet kendi kamuoyunu ikna edemez. Politikacıları da ikna edemez. Tabii iş dünyasının da Avrupa entegrasyonunun taraftarı olması lazım. Sınırların açılmasından, piyasanın açılmasından korkan küçük işletmeler de var tabii. Çiftçilerin büyük bölümü korktukları için karşı çıktılar. Ne gibi sıkıntılarla karşılaşacaklarını bilemediklerini düşündükleri için karşı çıktılar. Gençler genellikle destek oldu. Basın da, bu katılıma destek verdi. Medya belki karar alan bir merci değil ama önemli bir faktör. Gerçekten de Avrupa yanlısı politikacılara destek olunması açısından önemliydi.
    O zaman bir anlamda sayın bakan şunu söylememiz mümkün. Aslında Türkiye'de olup bitenler bir parça sizin yaşadıklarınızın kopyası gibi.
    Sanırım siz de benzer sıkıntılarla, benzer tepkilerle karşı karşıya kalacaksınız. Şunu söylemek istiyorum. Kamuoyunun beklentilerini kontrol edebilmek, onlara cevap verebilmek, elitin siyasi, askeri, iş dünyasının beklentilerine cevap verebilmek gerçekten büyük zorlukların başında geliyor. Hükümet için bu çok zor. Korkarım sizin için de böyle olacak.

    İmkânsız istenmemeli
    Şimdi isterseniz müzakere sürecine gelelim. Sonuçta nasıl bir yapı içinde çalışıyordunuz? Bir müzakere heyeti, heyetin başında bir başmüzakereci mi vardı? Nasıl bir örgütlenme içindeydiniz? Sadece bir kişi çar gibi yetki sahibi miydi?
    Hayır hayır. Bu, bir ekip işi, grup işi.
    Kaç kişi vardı?
    Hükümet yetkililerinin büyük bir bölümü aslında karar alma düzeyinde. Bakan, bakan yardımcıları gerekirse heyette yer alıyordu. Tabii bu doğası gereği uzlaşması gereken bir örgütlenme ve bir oylama süreci var. Ama diyelim ki bir konuyu oylamaya sunuyorsunuz. yedi kişi olumlu oy kullanılıyor, altı kişi karşı oy kullanıyor. Böyle olduğu zaman sorun ortadan kalkmıyor tabii ki. Sorun yeniden hükümet oturumlarında, görüşmelerinde, bakanlar arasında çatışmaya dönüşüyor. Dolayısıyla müzakere heyetinin öncelikli görevlerinden biri önemli olan konuları algılayabilmek, neyin müzakere edilebileceğini tam olarak belirlemek ve tabii ki uzlaşma sağlamak. Bir taraftan ne isteniyor. Bir taraftan da ne elde edilebilir.
    Tabii gerçekçi de olmanız gerekiyor bunu yaparken. Üye devletler kendi konularını ortaya koyuyorlarsa, onların müzakere yetkisi tabii ki sizin gücünüzden daha fazla olacak. Sonuçta siz kulübe üye olmak istiyorsunuz. Karşı taraf size üye olmak istemiyor. Tabii zaman zaman sıkıntılar yaşanıyor. Gerçekçi bir uzlaşmaya varılması için bazen hükümetteki bakanlıkları temsilen birtakım çıkar gruplarının sözcüleri ortaya çıkar. Ya da şirketlerin çıkarlarını temsil eden sözcülerin görüşlerini dile getiriyorlar. Mesela ben kendi müzakere tecrübeme dayanarak şunu söyleyebilirim. Siyasi açıdan şu çok zor:
    Gerçekçi bir müzakere konumunu oluşturmak. Brüksel'de bunu mantıklı bir şekilde sunabileceğiniz hale getirmek çok zor. Ama sonuç olarak bu çok karşılaştığımız bir sorun oldu. Çok talepkâr bir düzeyle karşılaşıyorsunuz. Daha sonra bu sizin beklentilerinize yaklaştırılıyor. Yeniden Brüksel'de müzakere masasına yatırılıyor konular. Sonra bakanlar arasında ya da hükümet grupları arasında, ilgili gruplar arasında tartışmalar sürüyor.
    Oran açısından bakarsak ülke içinde vaktinizin ne kadarını müzakereye
    ayırdınız? Avrupa Birliği ile müzakereler ne kadar vaktinizi alıyordu?

    Şimdi biz geçmişten oldukça ders aldık. Biz de üye ülkelerden ders aldık, örnek aldık. İsveç, Finlandiya ve Avusturya 1995'te AB'ye üye olmuşlardı. İspanyollar da üyeydi. Herkes, yüzde 90 sizin göstereceğiniz çaba, gerisi Brüksel'de diyorlardı.

    Gerçekleri unutmayın
    Bu doğru mu?
    Ben başmüzakereci olmadan önce de müzakere heyetinin üyelerinden biriydim. Şunu söyleyebilirim: Aslında benim vaktimin yüzde 90'ını gerçekten ülke içindeki müzakere alıyordu. Çünkü çok anlamlı mantıklı bir konuma getirmeniz gerekiyor heyeti. Tabii ki Brüksel'den maksimumu almaya çalışacaksınız fakat gerçeklerin ne olduğunu unutmamak gerekiyor. Talep edenin siz olduğunu unutmamak gerekiyor. Herkes bunu anlamayabilir ama başmüzakereci bunu anlamak durumunda.
    'Biz haklıyız, bunu yapmalıyız, kesinlikle egemenlikten vazgeçmeyelim' tavrı oluyor mu?
    Bütün bunlar hep aynı savlar değil mi? 'Neden vazgeçelim, neden Brüksel'in söylediğine boyun eğelim? Biz davamızda haklıyız' tavrı çıkıyor ortaya. Bu, kaçınılmaz ve çok da doğal ve gerçekten sizin kendinize yüksek hedefler belirlemeniz gerekiyor. Diğer taraftan iddialı olmak demek aptalca davranmak anlamına gelmiyor. İmkânsızı istememeniz lazım.
    Sizin karşı karşıya kaldığınız en önemli çatışma neydi?
    Varşova-Brüksel arası mı? Yoksa Varşova hükümetinin içindeki sıkıntıları mı soruyorsunuz?
    Her ikisini de...
    Aslında her ikisi içinde hiç kuşkusuz tarım. Çünkü Varşova-Brüksel arasında bütçe ilişkileri de sıkıntılıydı. Tabii bu aile gibi bir kulüp ama her avronun değerinin bilindiği, bedavaya verilmediği bir klüp.
    Peki bunu iyi yapmak nasıl mümkün? Yani masaya oturduğunuzda ne yapıyorsunuz, ne diyorsunuz?
    Bu gerçekten müzakerenin en ilginç taraflarından biri. Formal müzakereler hiçbir anlama gelmez çünkü resmi oturumlarda sadece belge alışverişinde bulunuyorsunuz. Üye devletler oybirliğiyle karar alıyor. Ancak meslektaşlarınızla telefon görüşmeleri yaparsanız, veya sohbet ettiğinizde ya da Avrupa Komisyonu'nun teknik heyetiyle oturduğunuzda birbirinize yaklaşmaya çalışıyorsunuz. İşte gerçek müzakere bu noktada yapılıyor.

    Müzakere konser gibi
    Bir de başkentler arasında değil mi?
    Elbette. Tabii bu aslında birçok enstrümanla her yerde verdiğiniz bir konser. Gerçekten büyük bir yönetim egzersizi. Çünkü kamuoyunun beklentilerini karşılamanız gerekiyor bir taraftan. Bir şekilde karar alma sürecini yönetebiliyor olmanız lazım. Kendi tecrübemize dayanarak bunun kolay bir tecrübe olmadığını söyleyebilirim. Elbette Avrupa Komisyonu ile temaslarımızı çok iyi kurmamız gerekiyor. Üye devletler kendi kamuoyu ile de ilişki içinde olmalılar ve bizim böyle durumlarımız oldu. Sanayideki çıkar gruplarının çıkarları, bizim kendi sanayicilerimizin çıkarlarıyla çatıştı mesela. Bu sıkıntıların aşılması gerekiyor. Bu durumlarda bir anlayış olması gerekiyor. Batı Avrupa'daki çıkar gruplarıyla da görüşmek gerekiyor.

    Müzakereci başbakandan güç alır
    Peki siz bir başmüzakereci olarak bir bürokrat, siyasi bir kimlik değilsiniz. O zaman şunu anlatabilir misiniz bana? Hangisi daha önemli? Hangisi hayati önem taşıyor müzakereler söz konusu olduğunda? Siz başmüzakereci olarak müzakere heyetinin başındaki kişinin siyasi bir kimlik olması gerektiğini mi düşünüyorsunuz? Ülkede siyasi bir konumu olması gerektiğini mi düşünüyorsunuz?
    Bu konuyla ilgili herhangi bir kural yok aslında, ama yeni üye devletlerin tecrübeleri böyle tek bir örnek olmadığını gösteriyor. Kaçınılmaz
    olarak dikkate alınması gereken bazı noktalar var. Siz uzman da olsanız, siyasetçi de olsanız bir şekilde başbakanın size güven duyması gerekiyor ve önemli bakanlıklardaki kişilerin özellikle başbakana güven duyması gerekiyor. Başbakanla doğrudan bir hattınızın olması gerekiyor. Başbakanın sizi güvende görmesi gerekiyor. O zaman kendi düzeyinizde zaten yetki sahibi olursunuz diğer üst düzey yetkililerle, Brüksel'de daha büyük bir ağırlığınız olur. O zaman onlar bir şey söylediğinizde şunu bilirler ki söylediğiniz şey gerçekten de ülkedeki anahtar kişilerin desteğine sahip.
    O zaman müzakere heyetinin başındaki kişi ya da başmüzakereci anahtar konumda ve onların başbakanın güvenine sahip olmaları sonuçta karar alacak kişi olmalarının bilinmesi gerekiyor.
    Evet bunun hiç istisnası yok.
    Bu çok normal bütün dünyada ama tabii pratik uygulamada diyelim ki bir sorun varsa bunu hızla çözmemiz gerekiyor. O zaman doğrudan başbakana ulaşabilmemiz lazım ve başbakanın size vakit ayırabilmesi, dinlemesi lazım. Bir hakemlik konumunda olması, size yardımcı olması gerekiyor. Anlamlı bir müzakere durumu oluşturabilmeniz için bu şart.

    Çevrede zorlandık
    Siz müzakereleri ve başbakanla ilişkileri yürüten tek kişi miydiniz? Aynı zamanda sizin dışınızda heyetin başında kimse var mıydı?
    Hayır yoktu.
    O zaman siz çardınız. İşin başındaydınız.
    Evet ama bizim sistemimizde benim doğrudan bağlı olduğum patronum dışişleri bakanıydı. Ben başbakana doğrudan ulaşmak yerine önce dışişleri bakanına başvuruyordum. Bir de devlet genel sekreteri vardı. Avrupa entegrasyonu ile ilgili olarak görev yapıyordu. Yasal kurumsal düzenlemeler katılım öncesi yardımlarla ilgili koordinasyonun sağlanmasından yükümlüydü. Tabii bu kişi de gerçekten Avrupa bütünleşmesiyle çok yakından ilgili ben onunla da sık sık yakın çalışma içindeydim. Dolayısıyla karar alma mekanizmasında anahtar konumda olan insanlar bu işin içine girdiler. Dolayısıyla başbakana ulaşmak da böyle daha kolay oluyordu.
    En büyük sıkıntı neydi? Bürokrasi miydi? Bürokrasi kuralları değiştirilmemeye mi çalışılıyordu?
    Durumdan duruma değişiyordu bu. Çünkü her sektör farklı Polonya'da. Aslında bu değişiklikler hızlı bir biçimde gerçekleşti diyebilirim.
    Bir de "Bunu kendi sistemimizde yapabiliriz. Bizim Brüksel'den
    tavsiyeye ihtiyacımız yok, onlardan daha akıllıyız" diyenler vardı. Mesela çevre sektöründe bu söz konusu oldu. http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=157637

     

    Macaristan müzakerecisi Peter Balazs: Kulübe katılmak istiyorsanız, uyum sağlamak zorundasınız. Çünkü bu sizin tercihiniz. AB yasalarını çok iyi analiz edin. Dininiz çok önemli bir faktör değil. Çünkü Türkiye, İslam dünyasında en modernleşmiş ülke

     

    Gazeteci Mehmet Ali Birand'ın, AB üyesi ülkelerin müzakere sürecinde yaşadıklarını ele aldığı röportaj-ların bugünkü konuğu Macaristan müzakerecisi Peter Balazs. AB yolundaki deneyimlerini anlatan Balazs, Türkiye'ye de önerilerde bulunuyor.
    Hoş geldiniz. Türkiye'ye bu ilk ziyaretiniz mi?
    Hayır değil.
    Kaç kez geldiniz?
    30 yıldır Türkiye'ye gidip geliyorum.
    Neden bu kadar çok gidip geldiniz?
    Gençliğimde bir süre Macaristan Dışişleri'nde Türk masasındaydım. 1970'li yıllardı. Kötü senelerdi. O zamandan beri Türkiye'yi birçok kez ziyaret ettim. Türk siyasetinin evrimini izledim. Özellikle Türkiye'nin AB ile ilişkisini izliyorum.

    Sahada oyuncu çok
    Söyleyin bana. AB nedir şu anda? AB nasıl bir şey? Daha önce altıydı, dokuzdu, 11'di, 12'ydi, 15'ti, şimdi de 25 oldu. Ne tür bir imajınız var?
    Bir değişim oldu. Ne zaman olduğunun tam farkına varamadık ama. Ben bunu futbol takımlarıyla karşılaştırmak istiyorum. Bir futbol maçını 11 oyuncuyla oynayabilirsiniz. 11 oyuncu olduğu zaman tam olarak ne olup bittiğini görebilirsiniz. Oyun sahasında sürekli olarak topu görürsünüz, oyuncuların hareketlerini takip edersiniz ve isimlerini bilirsiniz. Sistem de açıktır.
    Orada oturursanız bütün maçı seyredebilirsiniz. Stratejisini de anlayabilirsiniz. İyi olup olmadığını izleyebilirsiniz. Ama şimdi 25 oyuncuyuz. En son genişlemeyle 15'ten 25'e çıktı ülke sayısı. Ama artık futbol oynamıyoruz. Bir tür koşuşturma oynuyoruz. Çok büyük bir yığın olduğu zaman topu göremiyorsunuz her zaman ve oyuncuların yüzlerini de her zaman göremiyorsunuz. Farkı bu.

    Anayasa devreye girer
    Ama takımların oyuncuları da, rolleri de değişiyor. Top her an bir yerden fırlayıp çıkabilir. O zaman skor için yıldızlar olması lazım.
    Daha karmaşık bir şekilde yani bir grup dinamiğinin şu anda şekillendiği söylenebilir yeni AB'de. Bunu ciddiye almanız lazım. Yakın zamanda Romanya ve Bulgaristan da kulübe katılacak. Ondan sonra daha fazla ülke katılacak. Bu sorunların haricinde, yeni anayasa bazında bu sorunlar çözülebilir. O yüzden bu anayasanın kabul edileceği, onaylanacağı ve yakın zamanda devreye girmesi konusunda çok ümitliyim.
    Ama anayasadan hemen sonra da derhal çalışmalar başlamalı. Zira karar verme süreçleri konusunda yeni pratik önlemler bulmalıyız. Hazırlık safhası ve uygulama aşaması dahil olmak üzere.
    Yani bir şekilde, bir ülkenin müzakerelere girmesi lazım bu ragbi maçında. Çok olağanüstü 25 oyuncu dizilecek ve biz tam olarak topun nerede olduğunu, ne yapmamız gerektiğini bilemiyoruz. Bu son derece zor olacak gibi görünüyor.
    Biliyoruz, çünkü müzakere, katılım müzakereleri çok iyi organize olmuş durumda. Siz komisyonun yarısıyla müzakere ediyorsunuz. Değişik bölümleri, AB yasalarının ele alındığı süreci, üye ülkelerin varlığını daha çok hissedersiniz. Son aşamaya gelindiği zaman ve yeni dağılımdan bahsettiğiniz zaman, yeni para dağıtımını AB içerisinde görebilirsiniz. O zaman bireysel olarak üye ülkelerin menfaatleri ortaya çıkar. Ama çok uzun bir süre boyunca tek bir Avrupa pozisyonuyla karşılaşırsınız.

    Menfaat çatışmaları olur
    Diyelim ki, Türkiye burada olsun. Bunu da bir masa olarak algılayalım (kâğıda çiziyor). Burada komisyon oturuyor. Burada da 25 üye ülke oturuyor, ragbi ekibinin 25 üyesi. Başlangıçta durum böyle olacak. Sonuna doğru ise Türkiye üye ülkelerle de karşılaşmak durumunda olacak. Öyle mi?
    Çok uzun bir süreç. Bütün bu insanlar AB'de tek bir pozisyona sahip olacaklar. Müzakerelerin sonuna doğru, özellikle pasta paylaşıldığı zaman, hepsi aynı pastadan iyi bir parça almaya çalıştığı zaman...
    Paradan bahsediyorsunuz.
    Evet paradan. O zaman AB üye ülkelerle daha fazla çalışmaya başlayacak. Bütün bunlar müzakereler esnasında devam ediyor. Çünkü ülkelerin her biriyle normal ilişkileri var. Türkiye, Almanya ile, Fransa ile ve tüm üye ülkelerle düzenli konuşmalar, tartışmalar yapacak. Çok ilginç konulardan bir tanesi de Avrupa Birliği katılımı. Üye ülkelerle temas yapacaksınız ama sonunda size şunu söyleyebilirler: Siz bunu alırsanız bana daha az kalacak diyebilirler. O zaman menfaat çatışmaları ortaya çıkacak. Bunlar doğal ama daha önce de olduğu gibi bunlar çözülebilir.

    Sorun hep çıkar
    Müzakereler nedir? Gerçekten müzakere yapacak mıyız Avrupa Birliği ile? Yoksa nerede, nasıl olacak? Sizin durumunuzda nerede, ne yaptınız?
    Bakın ben bunu son derece ilginç üç parçaya bölüyorum. Birinci durumda, yeni bir ülke olmak için yeterli derecede iyi misiniz? Standartlar, insan hakları, demokrasi, Kopenhag Kriterleri ve bütün ayrıntılarıyla tabii ki. Ülkenin kendine özgü özellikleri ile uygulanıyor. Bu iş o zaman bitmiyor. Her zaman sahne arkası da mevcut. Tam bir uyum içinde olsanız bile sorun varsa ortaya çıkabilir.
    İkinci sorun, çok uzun bir süre boyunca kuralların, Avrupa Birliği yasalarının bölüm bölüm kabul edilmesinde.

    Pasta aynı kaldı
    Gerçekten müzakere mi? Yoksa AB ile pazarlık olmayacak mı? Şu paragrafı değiştir, şunu yap gibi mi oluyor?
    Hayır bunlar değişmeyecek. Siz kulübe katılmak istiyor musunuz? O zaman uyum sağlamak zorundasınız. Kendinizi uyarlamak zorundasınız. Çünkü bu sizin tercihiniz, hedefiniz. Her yeni gelen için durum böyle. Burada sadece bir zaman meselesi. Her zaman belli konular...
    Yani, iki şey müzakere olacak. Bir tanesi ne kadar hızlı bir şekilde biz birliğe kendimizi uyarlayabileceğiz? İkinci olarak da Türkiye'ye ne kadar parasal yardım gelecek. Bunlar mı müzakere edilecek iki konu?
    Evet. Sonuçta net bir katkı yapıcı olmayacaksınız AB bütçesine. En azından başlangıçta böyle olmayacak. AB'nin kendisi için bir sorun bu. Bu en son aşama. Bu pastayı paylaştığımız zaman belli şeyleri gözden çıkarıyorsunuz. Çünkü bu oldu. Mesela AB'ye katıldığımız zaman kotalar vardı. Fonların dağılımı vardı 15 ülke arasında. 20 yeni ülke katıldığı zaman yeniden herkesin parçasını şekillendirmek istedik.
    Yeni gelenler için parçalar mı?
    Parçalar küçüldü, ama pasta büyümüyor.

    Kimisi genişlemeye karşı
    O zaman hiç kimse birlik içinde genişleme istemiyor. Özellikle Türkiye gibi bir ülkeyle.
    Evet sorun bu. Doğru tarih ne olacak Türkiye için ve nasıl bunu yönetebiliriz. Bütün üye ülkelerin menfaatlerine saygı gösterdiğimiz zaman yeni üyeleri nasıl katabiliriz? Burada boy gerçekten fark ediyor. Çok büyük bir esneklik olması lazım burada. Çünkü doğal olarak Türkiye'deki insanlar müzakereler konusunda iyi sonuçlar bekliyor ama Fransa, Hollanda ve İsveç'teki insanlar da kendi menfaatlerini korumak istiyorlar. Bu çok kolay bir konu değil.
    Bence son genişleme bile henüz hazmedilmiş değil. AB'de bazı sesler var. AB finansmanında çatışmalar, sorunlar ortaya çıkıyor. Bütçe hâlâ tartışma altında. Hizmetlerin serbest dolaşımında sorun var. Sanayi yerellikten, Avrupa içinde batıdan doğuya doğru hareket ediyor. Sermayenin serbest dolaşımı çerçevesinde. Bazı ülkeleri tedirgin ve mutsuz ediyor. İşçilerin serbest dolaşımında bazı geçici kısıtlamalar var.
    Bu arada da unutmayın ki. AB'nin 'euro zone' adı verilen üst katı var. Herkes buna üye değil. Yeni üye ülkeler onun içerisinde değiller. Diğer bir üst kat konusu bir hazım süreci olması lazım en son genişleme konusunda. Ondan sonra düşünmeye devam etmesi lazım ek üyeler için. Çünkü bütün yararlar mümkün olduğu kadar yayılmalı, genişletilmeli, standartlar, değerler vs... Teknikleri de buna eklememiz lazım. Bu, en önemli konu.

    Süreç uzun olacak
    Sizinle aynı yaştayız. Türkiye'nin AB'ye katıldığını görebilecek miyiz? Yoksa biraz uzak mı bize?
    Umut ediyorum ki bunu göreceğiz.
    Umut başka bir şey. Gerçekten ne hissediyorsunuz? Ne algılıyorsunuz?
    Bence uzun bir süreç olacak. AB'nin anayasa değişikliğinden sonra gelecek olan anayasanın bir daha değiştirilmesi gerekecek. Ama hâlâ görünebilir gelecek içinde.
    Evet görünüyor. Biz birbirimizi görebilecek miyiz? Biz genciz sonuçta. Şunu söyleyebilir miyiz: 2015, 2016 hiç kötü bir şey olmazsa, bu tarihler mümkün olur mu sizce?
    Ben buna hayır demem, ama birçok önemli ön şarta bağlı. Birçok şarta bağlı.

    Birlikte düşünelim
    Teşekkürler. Ben sizden çok şey öğrendim. Eğer tek bir şey söyleyecek olsaydınız, Türk kamuoyuna ne önerirdiniz? Sadece sabırlı mı olsunlar yoksa başka bir şey mi?
    Şunu düşünmeye başlayın. AB kafasıyla düşünün. Birlikte düşünelim. Çünkü sorun çözmemiz lazım. Önemli sorunlar her iki taraf için. Sadece Türk olarak düşünmeyin. Sadece müzakere yoktur. Masada oturalım, mücadele etmeyelim ulusal menfaatler için. Daha büyük bir Avrupa'nın nasıl işleyeceğini birlikte bulalım.

    Türkiye'nin boyutu zorluk olabilir
    En büyük dezavantajı nedir Türkiye'nin? Din mi, boyutları mı, nedir?
    Dezavantaj demeyelim, boyutu zorluk olabilir. Evet gerçekten Türkiye'nin boyu fark ediliyor. Küçük bir ülke için bütün bu sorun son derece basit. Çünkü diğer üye ülkeler farkına bile varmıyorlar bu ülkenin içeride mi dışarıda mı olduğunun. Bu sabah örneğin İstanbul'da şundan bahsettim. Macaristan'ın tamamının nüfusu İstanbul'un nüfusundan az.
    Türkiye'nin boyutu fark ediliyor ve Türkiye'nin boyutu kritik kitlenin ötesinde. Çünkü AB'de temel mekanizmaları değiştirebilir. Bu yüzden Türkiye düşünmeye başlamalı. AB ile birlikte bütçeleri Türkiye'nin katılımından sonra göz önüne almalı. Karar verme tekniklerini ve süreçlerini ve birçok başka konuyu. Bunlar çok önemli. Sadece Türkiye için değil bütün birlik için önemli. Eğer AB'yi erişilebilir, açık, esnek, rekabetçi hale getirmek istiyorsak dış dünyayla, bütün bu sorunları çözmemiz lazım.

    Böyle devam edin
    Müslüman bir ülke olmasının da dezavantajları yok mu? Yoksa avantaj mı? Çünkü psikolojik olarak gerçekten zor buzu kırmak.
    Ben kişisel görüşümü söyleyebilirim. Ben bunun büyük bir sorun olabileceğini düşünmüyorum. Özellikle Türkiye'nin durumunda. Çünkü bana göre Türkiye İslam dünyasında en modernleşmiş ülke. Çok büyük başarıydı ve sadece şunu dileyebilirim. Türkiye bu şekilde devam etsin ve başarılar kazansın. Modernleşmeyi başarsın. Bu, büyük bir sorun değil ve belki insanlar yanılıyorlar. Çünkü insanlar da Türkiye'nin tamamının Avrupa'ya geleceğini düşünüyorlar. Hayır insanlar kendi ülkelerinde kalırlar. Doğu genişlemesinde bunun olacağını düşünüyorlardı. Daha ikinci günde çok büyük bir işçi hareketi başlayacağı düşünülüyordu. Ama olmadı. İnsanlar evlerinde kalmayı tercih ediyorlar ve eğer serbestse o zaman daha az baskı var dolaşım konusunda eskisine kıyasla.
    Eğer yasak olursa o zaman insanlar yasadışı olarak görüyorlar. Ama serbest olduğu takdirde görmüyorlar. Tabii ki Türkiye'de istihdam konusunda bazı sorunlar var. Ama benzer işsizlik düzeyleri Fransa ve Almanya'da da var. O yüzden birbirimize karşı dikkatli olmalıyız. Herkesin kendi sorunlarına saygı göstermeliyiz. AB içerisinde göç sorunu üçüncü bir ülkeye kıyasla daha iyi çözülebilir. O yüzden büyük bir sorun olacağını zannetmiyorum.

    Sabırlı olun, saate bakmayın
    Peki siz ne önerirsiniz Türkiye'ye, Türk başmüzakerecisine ve onun ekibine. Ne yapmalı ve ne yapmamalı?
    Bakın ben şunu önerebilirim. Benim meslektaşlarımın herhangi birisi aynı şeyi söyleyeceklerdir. Ayrıntılara son derece dikkat edilmeli. AB yasalarını çok fazla okumanız, iyi analiz etmeniz lazım. Analiz ederken kendi durumunuzu AB ile kıyaslamanız çok yararlı olacaktır.
    Çok geniş, entegrasyon bölgenize getirirken ülkenizi, kendi yakanızı çalışmanız lazım, Avrupa'nın durumunu incelemeniz lazım. Bütün bunları bir araya getirmeniz lazım. Evet böyle. Sabırlı olmak.
    Biz sabırlı değiliz.
    Sabırsız olmamanız lazım. Benim yapacağım en iyi öneri çok fazla acele etmemek ve doğru bir şekilde çalışmak. Bu da zaman gerektiriyor. Bu durumda artık futbol oynamıyorsunuz. O yüzden zamanı 90 dakika olarak sabitleyemezsiniz. Ondan sonra skora baktığımız zaman 3-0'sa maç bitti diyemezsiniz. Hayır tenis oynamanız lazım. Skoru daha önceden sabitleyip gerektiği kadar uzunlukta o skora ulaşıncaya kadar oynamanız lazım ama saate bakmamanız lazım.
    Basın nasıl davranmalı? Basın yardımcı bir unsur mu olacak, yoksa yaşamı daha mı zor yapar müzakere takımı için?
    Bakın medya görevini yapıyor doğal olarak ve çok ilginç şeyler medyaya yansıyabilir. Ne ilginç.
    Örneğin bir sorun olduğu zaman veya her şey düzgün gitmediği zaman ben basına şunu önerebilirim. Ülkenin menfaatleri için sabırsız olmasınlar.
    Tabii ki basın eleştiriyor. Tabii ki demokratik yaşamın parçası bu. Ama nihai bir yargıda bulunmasınlar arada. Tabii ki müzakereleri eleştirebilirler. Ama en sonuna kadar bekleyelim, ondan sonra görelim neyi getireceğini Türkiye'ye.
    Müzakereler süreci sırasında AB her gün şunu yapın, bunu yapın diye sizi ikaz etti mi? Bizim kamuoyumuza her gün çeşitli ikazlar geliyor. Bakın şunu doğru yapmıyorsunuz, bunu doğru yapmıyorsunuz gibi. Bu normal mi? Çok mu fazla karışıyorlar müzakereler sırasında, yoksa sürekli mi bu oluyor?
    Bu tabii ki bir uyum süreci ve sizin seçeneğiniz üye olmak. Eğer üye olmak istiyorsanız o zaman belli kurallar olduğunu kabul etmeniz lazım. Örneğin çevre koruma. Atık suyun arıtılması gibi konular için AB uzmanları sizin durumunuzu birer birer karşılaştırıyor. Şunu bunu yapmanız lazım diyorlar. Bu çok fazla maliyet getiriyor. Özel sektör veya kamu sektörünün bu parayı ödemesi lazım. Kendi durumunuza bakmanız lazım. Hedef tarihinden önce mi yapmanız lazım yoksa geçiş süresini sonradan mı istemeli siniz? Bu bir soru ama daha sonra bunu yapmanız lazım. Bu tek bir pazar ve kendine özgü yasaları var. Aynı normlar her yerde kullanılmalı.
    Sizin sorunlarınız oldu mu müzakereler sırasında? Zorluklar yaşadınız mı? Bunlar neredeydi? Dramatik bir konu muydu? Müzakereler askıya alındı mı? Krizler çıktı mı?
    Tabii ki bu sorunlar oldu. Çok uzun bir süreç, sorunlar ortaya çıktı. Toprak mülkiyeti, yabancılar Macaristan'da toprak arazisi satın alabilir mi? Çalışan işçilerin serbest dolaşımı, eşit haklar önemli sorunlar her ülke için ve sona doğru bir liste alıyorsunuz. Benim tek sayfalık bir listem vardı. Bir sayfalık bir sorun listesi. Özel bir dağıtım vardı, çünkü ben üye ülkelere bakıyordum. Brüksel'de müzakere masasında oturuyorduk. Ondan sonra süre gittikçe kısaldı.
    Ama listede kalanlar daha önemliydi. Kısmen tarım kotaları sorunu, kısmen para ve nihai paket ve kısmen de çok yüksek gereksinimleri vardı AB'nin. Örneğin yabancı yatırımcılara verdiğimiz vergi teşvikleri konusunda bir kırılma noktası yaşadık. Müzakerelerin sonundan birkaç ay önce öyle bir duruma geldik ki bizim başbakanımız şunu söyledi:
    Eğer bu özel sorunu çözmezsiniz biz askıya almak durumundayız. Müzakereleri durdurmamız lazım. Çünkü yabancı yatırımcıların yüzlerine bakamayız bu şartlarda. Müzakerelerin bitmesinden birkaç hafta önce iyi bir çözüm bulabildik ama son derece zordu. Çünkü AB gereksinimleri ve bizim gerçeklerimiz arasında çok büyük fark vardı.
    O zaman çok zor olacak diyebiliriz. Krizlerle, iniş çıkışlarla dolu olacak, Avrupa Birliği bizim içişlerimize karışacak. Bununla yaşamamız lazım, öyle mi?
    Ülke içinde de bir müzakere olacak. AB normları da bunun arkasında. Duvara yazılı.
    Biz kendimiz müzakere edeceğiz. Bu, bu işten kurtulmanın tek yolu.
    Ama daha sonra kendinizi iyi hissedeceksiniz. Yüksek normlara ulaşacaksınız.
    Ne kadar önemli Türkiye'nin tam üyeliği. Biz buna uzun dönemde baktığımız zaman bir İslam ülkesi, büyük bir ülke AB'ye katılıyor. AB'ye ne getirecek?
    Eğer AB kendisini Türkiye'yi de içine dahil etmek için esnek ve açık hale getirebilirse o zaman Türkiye'nin katılımı ne zaman olursa temel bir değişiklik getirecek AB'ye. Zira bu, şu anlama gelecek. Bir uyum, adaptasyon daha büyük bir ülkeler çevresi olacak.
    AB'deki normlar dramatik bir şekilde her şeyi değiştirecek.
    Aynı zamanda bütün yapıda daha fazla rekabet ortaya çıkacak

    Çek Cumhuriyeti müzakerecisi Pavel Teliçka: Dar, ama konular hakkında bilgi sahibi olan bir ekip gerekiyor. Siyasi talimat ve kamuoyu desteği hedef için çok önemli                                        Toplantıdan önce karşı tarafla ilgili bilgilenmeniz lazım. Önemli olan boyun kırmak değil, karşılıklı anlaşabilmek. Kesinlikle, birisi sizi kandırmak istiyor diye düşünmeyin

  • Gazeteci Mehmet Ali Birand'ın, AB üyesi ülkelerin müzakere sürecinde yaşadıklarını ele aldığı röportajların bugünkü konuğu Çek Cumhuriyeti müzakerecisi Pavel Teliçka.

    Bu işi bize en başından anlatmanızı rica ediyorum. Acaba size kamuoyunun çok büyük bir desteği oldu mu?
    Aslında işin başında Çek halkının bilgisi, bilinç düzeyi oldukça sınırlıydı. Ancak yine de müzakerelere başlamıştık ve yapılan birtakım reformlar heyecan yaratmıştı. Dolayısıyla genel anlamda bir destek vardı ve bu destek de, AB'ye katılım için verilen destekti. Ancak halkın bu katılım müzakerelerine dahil olması sonradan oldu.
    Diyorsunuz ki, başında, çok mütevazı bir destek vardı.
    AB'ye katılım hedefine destek vardı. Ama sürece katılım yoktu. Bununla ilgili bir bilinç oluşmamıştı. Halk, müzakerenin ayrıntılarıyla ilgili bilgi sahibi değildi. Dolayısıyla müzakere heyetine başta destek yoktu. Ama yavaş yavaş bunu elde ettik.
    Neden peki kamuoyu bunu istedi? Mesela şimdi Türkiye'de kamuoyunun yüzde 70'i AB'ye katılıma destek veriyor. Belki bilmeden. Sizin durumunuzda Çek halkı neden destek verdi?
    Şimdi Çek Cumhuriyeti'ne şöyle bakmak lazım. Bizim için belirli bir sembol söz konusuydu. Yani bizim varmamız gereken hedeflerle ilgili bir sembol. Totaliter bir rejimden, komünizmden, tam bir demokrasiye, piyasa ekonomisine geçiş hedefi söz konusuydu. Dolayısıyla böyle bir düzene ait
    olan Çek vatandaşı için bu önemliydi.
    Şimdi size bir müzakere tarihi verildi. Müzakereler başlamadan önce nasıl hazırlandınız? Kaç kişiyi dahil ettiniz hedefe? Neydi hazırlıklar?
    Bunu birkaç dakika içinde özetlemek oldukça zor. Elbette bizim müzakerelerin ilk aşamasına hazırlanmamız gerekti. Tarama sürecini, birçok Türk bunu şimdiden aştık diyor. Bunu biliyorum. Ama şunun altını çizmek istiyorum: Bu, Türkiye'nin daha önce tecrübe ettiği süreçten farklı.
    Peki nedir? Bunu anlatın bize.
    Bu son derece karmaşık ve ayrıntılı bir egzersiz. Komisyonun farklı bölümleriyle yapılacak bir egzersiz. Farklı tavırlar sergilenecek.
    Ne soracaklar peki? Mesela Tarım Bakanlığı'na gidecekler.
    Hayır. Onlar gitmeyecek. Sizin Tarım Bakanlığı yetkilileriniz Brüksel'e gidecek. Aslında şöyle bir şey yaşanacak. Öncelikle bir açıklama süreci ortaya çıkacak. Ayrıntılı olarak. Sonra karşılıklı tepkilerin verildiği bir bölüme geçilecek. Türk tarafı diyecek ki; 'Evet biz mevzuattan haberdarız. Haberdar olmakla kalmayıp, bir bölümünü uyumlu kıldık bile. Bu mevzuatın, belirli bir tarihe kadar hepsini uyumlu kılacağız. Ya da parça parça yapacağız. Ama birtakım sıkıntılarla karşılaşacağız. Dolayısıyla bu sıkıntılarla ilgili müzakere etmek istiyoruz.'
    Ama daha önceki sorunuza geri dönecek olursak, şunu söylemek doğru olur. Öncelikle içerik olarak hazırlanmanız gerekiyor. Müzakere edilecek
    ana başlıklarla ilgili bilgi sahibi olmanız gerekiyor. Gerçekten bir ekip, altını çizmek istiyorum, müzakere ekibi oluşturulması gerekiyor.

    Baskıya direndim
    Tabii bu, ülkeden ülkeye göre değişir, ama bence mümkün olduğunca dar kapsamlı bir ekip olmalı. Her bakanlığın bir temsilcisi olmayabilir,
    ama bu ekipteki kişilerin sonuçlarla ilgili sorumluluk sahibi olabilmeleri gerekiyor. Ekibin başındaki kişi bir müdür olabilir, bir bakan yardımcısı olabilir. Güveneceğiniz, yetki vereceğiniz insanlar olmalı ekipteki kişiler.
    Farklı çıkar gruplarıyla iletişim halinde olunması gerekiyor. Biz burada, ekonomik ve sosyal ortaklarınızla, kamuoyuyla birlikte çalışacak bir heyet, ekipten bahsediyoruz. Dolayısıyla çok karmaşık bu, müzakerelere başladıktan sonra tam olarak odaklanabilirsiniz bu sürece ancak.
    Müzakere aşamasına gelmeden önce sizin söylediğiniz çok ilginç bir şey var burada. Müzakere edecek olan heyetten bahsettiniz. Ve dediniz ki bürokratlardan oluşması şart değil. Farklı bir görevdir diyorsunuz bu öyle mi?
    Bunu söylemeye cüret etmem. Yani, bu kişi olsun demem. Farklı yaklaşımlar sergilenebilir. Ama ben, özellikle Finlandiya'nın tecrübesinden çok faydalandım. Burada çok küçük bir heyet vardı. Birkaç kişi vardı. Şimdi bizim durumumuzda esas çekirdek grupta, en fazla 12 kişi bulunuyordu.
    Size bir örnek vereceğim. Hükümet değişikliği olduğunda bu heyetin, bu ekibin üyelerinden bazıları bakan yardımcıları oldu. Daha sonra bu heyette yer almamaya başladılar. Daha sonra bakan gelip, 'Bunun yerine şu kişiyi
    atıyorum' dedi. Ben de 'Hayır' dedim. 'Bu seçimi ben yaparım ve sizin önerdiğiniz kişinin bu ekipten çıkarılanın yerine geçmesini istemiyorum. Bütün bakan yardımcıları ve sizinle çalışacağız, ama müzakere bambaşka bir görevdir. Dolayısıyla bu tek seçilecek kişiler çok farklı bir konudur' dedik.
    Aynı zamanda bakanlıklarda başka heyetler oluşturulabilir. Ama müzakere edecek ekip, başka bir ekip olmalı. 'Ben, benim çalışmak istediğim ekip bu olmalı' dedim. Siyasi baskılara direnç gösterdiğim zaman da, çok daha büyük yetki sahibi oldu aslında kurmuş olduğumuz heyet, ekip.

    Hedef net olmalı
    Çok ilginç. Çünkü, 'Müzakere edecek ekip, başmüzakereci tarafından belirlenmeli' diyorsunuz.
    Şimdi işin başında ben ve bakanlık yetkilileri öneride bulundu. Büyük ölçüde bakanlığın önerileri üstünde durduk. Ama bu kararları da etkileyebilecek konumdaydık. Ama zaman ilerledikçe, bu ekibin üyeleri dışişleri bakanlığı ve bizim seçimimizle oluştu. Tabii hükümet de onayladı.
    Şunu belirtmek lazım. Bu heyetin hükümetin onayını alması gerekiyor. Ama, hükümetin, 'Ekipte şu kişi, bu kişi yer almalı' diyebilmesi için, bu kişinin çok profesyonel olması lazım. Çok uzun saatler çalışabilmesi, dosyalara hâkim olması lazım. Mali bakanlıktan gelen kişi kendi bakanlığına şunu diyebilmeli: 'Hayır. Bizim ekibimiz bakanlıktan farklı görüşlere sahip.' Dolayısıyla hiç kolay bir iş değil bu.
    Ama burada önemli olan nihai anlamda baktığınızda ekibin iyi bir sonuca ulaşabilmesi. Geniş bir yelpazede bu heyetin üyeleri bakanlıktan gelen her bir hedefe varmak için çalışacak olursa o zaman hiç hedefe varamazsınız. Hiç müzakere edemeyecek bir dosyalar listesi oluşur.
    Şimdi sizden ricam şu: En iyi başmüzakerecinin profilini çizmeniz gerekse, nasıl olurdu?
    Bunu söylemek çok mümkün değil. Çok farklı olabilir. Otoritesi yüksek olan biri.
    Siyasi gücü yüksek olan biri mi?
    Siyasi sözcüğünü kullanmadan güç sahibi olmalı diyorum. Bu bir politikacı, üst düzey yetkili olabilir, başka biri olabilir. Önemli olan bu kişinin güvene, hükümetin güvenine sahip olması, güce sahip olması. Her konuyu kalkıp da hükümete onay için götürmek durumunda kalmaması.
    Belli bir karar alma gücüne sahip olması çok önemli. En iyi sonuca varabilmek için hedeflerini belirleyebilecek bir kişi olmalı bu. Ama müzakere tarafının karşısında oturan kişileri de bilen, bunun bilincinde olan bir insan olmalı. Teknik bir beyne sahip olan ancak kavramsal düşünebilen, iyi iletişim kurabilen, müzakere becerilerine sahip olan, kurumlarla çalışmış olma özelliği olan ve diğer taraftaki kişileri tanıyabilen ve kendisi de tanınan bir kişi, kendisine güven duyulan bir kişi olması gerekiyor.
    Bu belki en iyi başmüzakereci olabilir. Ama bir de çok merkezi bir modele doğru gitmeli. Adem-i merkeziyetçi modele doğru gitmeli.

    Merkezi sistem iyidir
    Bu ikisi arasındaki fark nedir?
    Ben sadece başmüzakereci değildim. Dışişleri bakan yardımcısıydım, Avrupa işlerinden sorumluydum, bir çalışma grubunun üyesiydim ve çok önemli merkezi güçlere sahip bir ekip kurmuştuk ve hükümetin desteği vardı. Başka ülkelerde mesela başmüzakereci vardı. Başbakanlık veya dışişleri bakanlığıyla bağlantılı başka kişiler de tayin edilmişti. Merkezi bir sistem kurmak zor, ama size avantaj sağlar. Bazı bakanlıklar bizim durumumuzda müzakere ekibine bağlıydı.
    Tavsiye, kurumsal örneği çok iyi belirlemeniz gerekiyor. Müzakere heyetini belirttiğim özelliklere göre seçmeniz gerekiyor. Ülkenizin özelliklerini yansıtabilmeniz gerekiyor.
    Peki, siz ilk kez AB'yi müzake-re ediyordunuz. Yaklaşımları sizi şaşırttı mı? Sizinkilerle onların yaptıkları sizi şaşırttı mı?
    Benim avantajım, ilk defa birlikte müzakere ediyor değildim. Başka anlaşmalar söz konusu olduğunda müzakereler yapmıştım. 1989'dan itibaren AB ile ilgili konuları biliyordum.
    Dolayısıyla konulara vâkıftınız.
    İzafi olarak biliyordum diyelim. Hiçbir zaman tam olarak bildiğinizi iddia edemezsiniz. Konumum belliydi. Müzakere heyetini biliyordum. Bana duyulan bir itimat vardı.



     

    Karşı tarafı anlamak önemli
    'Hayır' dedikleri zaman bunu anlayabilmeli. Eğer akıllı değilseniz, kırıcı davranışlarla karşılaşırsınız. Bağırmanıza hiç gerek yok. İlginç bir mutfak aslında, çok keyif veriyor

    Müzakere nedir? Bunun üzerinde biraz durmak lazım. Müzakere ediliyor mu gerçekten?
    Tabii ki ediyorsunuz. Ediyorsunuz, ama bunu yaparken bazı şeyleri yeniden biçimlendiriyorsunuz. Biz 31 Mart 1998 tarihinde başladık. Fransa'da yaptık. Sonra eve döndük ve birtakım gelişmelerin kaydedilmesi gerektiğini fark ettik. Aylarca teknik ve bürokratik bir süreçten geçtik. Bizim ilk toplantılara girebilmemiz için aylar gerekti.
    Ben meslektaşlarımı ikna etmek durumunda kaldım. Avrupa'nın Sesi'yle ilgili bir makale yayımlanmıştı. Karşı tarafı küçük duruma düşürüyor şeklinde yorumlar yapılmıştı. Bu doğru değildi. Taktiklerinizi değiştirmeniz gerekiyordu. Prodi'nin komisyonunda yer aldım. Artık daha iyi biliyorum.
    Türklere tavsiyeniz var mı? İyi bir AB bilgisi mi olması gerekiyor, yoksa iyi insanları mı seçmesi gerekiyor?
    Son 12-13 yılda tatil için Türkiye'ye gittim. Türkiye'yi çok iyi bildiğimi söyleyemem. Türkiye için şu formül işe yarar diyemem. Bizim üst düzey bir danışmanımız vardı. Avrupa komisyonu başkan yardımcısı da bizimle birlikte çalışıyordu. Bu önemliydi. İçeriğe dair bilgiyi onlar bize verebiliyorlardı. Ama tabii Türkiye hükümetine kalmış bir mesele. Duruma göre müzakerenin nasıl yapılacağının belirlenmesi. Sizin çok bilgili insanlarınız var.
    En önemli mesele nedir? Ülkenin ihtiyaçları hakkında mı, Avrupa hakkında mı bilgi sahibi olunmalı?
    İkisinin de olması lazım. Tek biri yeterli olmaz. Ama diğer tarafı anlayabilmek çok önemli. 'Hayır' dedikleri zaman bunu anlayabilmek lazım. Müzakere için beş kez Berlin'e gittim. Alman devlet sekreterliği ve dışişlerindeki özel bölümlerle görüştüm. Vergi mevzuatı için kilit nokta burasıydı.
    Diyorsunuz ki esnek olmanız lazım. Masalara vurur musunuz zaman zaman?
    Hayır bu olmaz. Brüksel'de basında beni küçük düşürmek isteyenler oldu. Prag'da, 'Yeterince sert değilsin' diyenler oldu. Ama bu sertlikle ilgili değil. Sizin müzakerelerde ne kadar akıllı davrandığınızla ilgili. Bağırmanıza gerek yok. Çok ilginç bir mutfak aslında. İçine girdiğinizde çok keyif verir.

    Sivillere kulak verin
    Kaba olabiliyorlar mı?
    Sadece bürokrat değiller. Daimi temsilci yardımcılarından oluşan Coreper'e gözlemci olan ilk Çek'tim. Gerçekten bu Avrupa politikasını belirleyen bürokratların elit kesimi. Bir toplantıya girmeden önce karşı tarafla ilgili bilgilenmeniz lazım. Kurumun temsilcilerini anlamanız lazım. Önemli olan karşı tarafın boynunu kırmak değil, karşılıklı anlaşmaya varabilmek. Birisi sizi kandırmak istiyor diye düşünmemek lazım. Kurallar çok farklı işliyor.
    Sizce Türkiye kamuoyu zaman zaman sert tepkiler almaya hazırlıklı olmalı mı?
    Küçük düşürme gibi konularla karşılaşmadım. Sadece akıllı değilseniz böyle davranışlarla karşılaşırsınız. Belki bu kısmı kesmeniz gerekebilir. Ama dört ana başlık vardı ve çok zor bir durumla karşı karşıya kaldım. İlk başlıktan sonra onlardan fikirlerini istedim. Bir tepki vermeden önce
    1.5 dakika durmak zorunda kaldılar. Çizilen güzergâhtan çıkmış olduk. Hiç kimse oraya sizi küçük düşürmek için gelmiyor. Hep bir manevra alanınız
    var. Siyasi talimat ve kamuoyu desteği çok önemli. Bunlar ne kadar kuvvetli olursa daha fazla sonuca varırsınız.
    Son olarak. Bu müzakereleri siz nasıl tanımlardınız? Sert, zor, yumuşak, nasıl?
    Ben böyle sözcükleri sevmiyorum. Bence bunlar saçma. Bunların tersi
    olabilir. Karmaşıktır, zordur, tekniktir. Siyasi anlamlar farklıdır, insanlar değişir. Mesafeli olmak isteyebilirler. Gündemde başka başlıkların öne çıktığını söyleyebilirler. Kendinizi ayarlayabilmelisiniz. Basın da bunu takip ediyor olacak. Bu süreçte her iki tarafın da kamuoyuyla birlikte çalışmak gerekiyor.
    Dersi iyi çalışmak gerekiyor diyorsunuz. Karşı tarafı iyi anlamak, hem kendi hem de Avrupa kamuoyuna satmanız lazım diyorsunuz.
    Ekonomik ve sosyal ortaklarınızla çalışmanız lazım. Bazen öyle olur ki, çıkar grupları farklı bir şey söyler, bakanlık farklı bir şey söyler.
    Bazen gerçek, sivil grupların söylediklerinde olabilir veya diğer tarafta. Çok teknik bir konuyu müzakere ederken, bununla ilgili grupların söylediklerine kulak kabartmak gerekir. İçerik olarak çok önemli.
    Ben hep bunu yapmaya çalıştım.