AB müzakerelerini başarıyla bitirenler (1)

Polonya'nın müzakerecisi Jan Truszczynski: Müzakereler her ülke için zor geçer. Kamuoyunun çıkarlarıyla AB'nin talepleri arasında bir uzlaşı noktası bulmak kolay değil

Başarı için halk desteği ve hükümetin kararlılığı önemli. İş dünyası sürece destek olmalı. Küçük işletmeler ve çiftçiler genelde AB'ye kuşkuyla yaklaşır. Medya desteği de şart

Gazeteci Mehmet Ali Birand'ın sorularını yanıtlayan Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkelerin müzakerecileri üyelik yolundaki deneyimlerini, yaşadıkları sıkıntıları, o sıkıntıları nasıl aştıklarını, müzakereler sırasında dikkat edilmesi gereken noktaları anlattı. Beş günlük dizide ilk dört gün Polonya'nın müzakerecisi Jan Truszczynski, Yunanistan müzakerecisi Byron Theodoropoulos, Macaristan müzakerecisi Peter Balazs ve Çek Cumhuriyeti müzakerecisi Pavel Taliçka soruları yanıltlayacak. Son gün ise söz masanın karşı tarafında oturan AB Komisyonu müzakerecesi Pierre Mirel'de olacak. Söyleşiler aynı gün CNN Türk'teki Manşet programında da yayımlanacak.

Siz AB'ye tam üyelik başvurusu yaptığınız sırada ülkenizdeki atmosfer nasıldı? İnsanlar ne tür tepkiler veriyordu? Halkın çoğunluğunun tam üyeliğe destek verdiğini söyleyebilir misiniz? Yoksa kararsızlık mı vardı, neydi hava?
Aslında kamuoyunun çoğunluğu destek verdi. Yüzde 80'in üzerinde bir kamuoyu desteği vardı. Ama bu sürecin kendisi aslında herkes tarafından çok fazla fark edilerek yaşanmadı. Çok resmi bir başvuru söz konusu oldu. Bir cümlelik resmi bir mektup, dışişleri bakanımız ve başbakanın imzaladığı bir mektuptu bu. Formal bir üyelik başvurusu mektubu. Ne eksiği ne de fazlası diyebilirim. Bu dönem bütün bu yapılanlar çok fazla fark edilmedi. Ama bu başvuruya yeşil ışık yakılmadan önce yılların geçeceğini biliyorduk. Ve üyelik müzakeresinden önce de yıllar geçti.
Peki beklentiler ne yöndeydi? Sokaktaki insan için Avrupa ne ifade ediyordu? Çünkü benim ülkemde herkes farklı bir beklenti içinde. Kimileri başka başka sebepler için tam üyeliğin gerçekleşmesini istiyor. Sizin için durum nasıldı?
Kesinlikle şöyle bir hava hâkimdi. Polonya'nın Batı uluslar topluluğuna katılması, bu topluluk içinde yerini alması isteniyordu. Yalta Konferansı nedeniyle 2. Dünya Savaşı sonrası biz bundan mahrum bırakılmıştık. Oysa bunu talep etmek bizim hakkımızdı. Herkes ekonomik çıkarların gelişmesini istiyordu, büyük ya da küçük. O dönemde büyük bir bilinçlenme yoktu. AB'ye giriş ne gerektiriyor, ne kadar zaman alacak, ne gibi düzenlemeler, ayarlamalar gerekecek? Tabii ki hiçbir şey bilmiyorduk diyemeyiz ama 10 yıl önce o dönemdeki genel bilinç düzeyine bakarsak AB ile ilgili bilgi düzeyi çok düşüktü.

Her şeyin bedeli var
Bu zaman içinde nüfuz etti insanlara öyle mi?
Evet, ama bunun birtakım bedelleri oldu. Sonuç olarak eğer birtakım ekonomik reformlar gerçekleştirdiğiniz bir geçiş dönemindeyseniz, işleyişiyle ilgili bir değişim sürecindeyseniz bunun bir bedeli oluyor. Sadece fayda sağlamış olmuyorsunuz, herkes için bedeli ağır bir egzersiz bu. Bir de benim bunu söylememin bir nedeni var. Şunun için söylüyorum: AB
üyelik şartlarını yerine getirebilmek için yapılması gereken düzenlemeler kamuoyunun gözünde ekonomik sıkıntılarla özdeşleştirilmeye başlandı. Yani AB bütün ekonomik sıkıntılar için suçlanan hedef olmaya başladı. İnsanlar tarafından olumsuz görülmeye başlandı.
Kamuoyunun Avrupa'ya yaklaşımı ne şekilde değişti? Olumsuzdan olumluya doğru mu gitti yoksa olumludan olumluya doğru mu?
- Her ikisi de oldu. Evet, AB'nin en başında algılanış biçiminde bir parça düşüş yaşandı 1990'ların sonunda bu bakış açısı olumsuza doğru gitmeye başladı. Her şeye rağmen üye olmamız gerekiyor diyenler için dahi bu söz konusu. Bir de tabii baştan beri AB'ye karşı olanlar da vardı. Ülkenin çoğunluğu aslında Polonya'nın AB'ye üyeliğine başta destek veriyordu. Ancak bütün bunlara rağmen insanlarda gittikçe artan bir tedirginlik başladı. 'Sosyal doku ya da ekonomi üzerinde olumsuz etkileri olur mu?' şüpheleri ortaya çıkmaya başladı.
O zaman muhalefet mi güçlendi?
Özellikle de 2001'deki değişiklerden sonra ilk defa çok ciddi bir biçimde AB'ye karşı olanlar, Avrupa'yla bütünleşmeye karşı seslerini yükselterek, katılım anlaşmasına karşı olduklarını söylediler. Ancak başarılı olamadılar.

Bizde muhalifler azınlıkta
Peki onların bakış açısı siz üye olduktan sonra değişti mi?
Kısmen evet. Çok büyük bir değişiklik olduğunu söyleyemem. Genel olarak bu partiler, muhalefette olanlar Avrupa'nın risk anlamına geldiğini, fırsat anlamına gelmediğini düşünüyor. Avrupa ile entegrasyonun, bütünleşmenin Polonya'nın geleneklerine zarar verebileceği görüşünü savunuyorlar. Biz kendi evimizi yöneten kişi olmaktan çıkacağız duygusuna kapılıyorlar. Ama yine de azınlıklar, çoğunlukta değiller. Polonya siyasetinde muhalefet çok önemli ama yine de azınlıktalar.

Siz de sıkıntı çekersiniz
Dolayısıyla hükümetin bu işe bağlılığı çok önemli, öyle mi?
Sadece hükümet değil. Gerçekten de çok ciddi bir biçimde halk desteğine ihtiyacımız var. Çünkü insanlar şöyle düşünüyor: Bunun size bir bedeli olsa bile bir fayda sağlamalı. Öyle olduktan sonra durumların düzeleceğine inanılmalı. AB ailesi içinde olmanın dışında kalmaktan daha iyi olduğuna inanıyor bu ülkedeki pek çok insan ve böyle duygular, bilinçlilik düzeyi, destek olmasa hiçbir hükümet kendi kamuoyunu ikna edemez. Politikacıları da ikna edemez. Tabii iş dünyasının da Avrupa entegrasyonunun taraftarı olması lazım. Sınırların açılmasından, piyasanın açılmasından korkan küçük işletmeler de var tabii. Çiftçilerin büyük bölümü korktukları için karşı çıktılar. Ne gibi sıkıntılarla karşılaşacaklarını bilemediklerini düşündükleri için karşı çıktılar. Gençler genellikle destek oldu. Basın da, bu katılıma destek verdi. Medya belki karar alan bir merci değil ama önemli bir faktör. Gerçekten de Avrupa yanlısı politikacılara destek olunması açısından önemliydi.
O zaman bir anlamda sayın bakan şunu söylememiz mümkün. Aslında Türkiye'de olup bitenler bir parça sizin yaşadıklarınızın kopyası gibi.
Sanırım siz de benzer sıkıntılarla, benzer tepkilerle karşı karşıya kalacaksınız. Şunu söylemek istiyorum. Kamuoyunun beklentilerini kontrol edebilmek, onlara cevap verebilmek, elitin siyasi, askeri, iş dünyasının beklentilerine cevap verebilmek gerçekten büyük zorlukların başında geliyor. Hükümet için bu çok zor. Korkarım sizin için de böyle olacak.

İmkânsız istenmemeli
Şimdi isterseniz müzakere sürecine gelelim. Sonuçta nasıl bir yapı içinde çalışıyordunuz? Bir müzakere heyeti, heyetin başında bir başmüzakereci mi vardı? Nasıl bir örgütlenme içindeydiniz? Sadece bir kişi çar gibi yetki sahibi miydi?
Hayır hayır. Bu, bir ekip işi, grup işi.
Kaç kişi vardı?
Hükümet yetkililerinin büyük bir bölümü aslında karar alma düzeyinde. Bakan, bakan yardımcıları gerekirse heyette yer alıyordu. Tabii bu doğası gereği uzlaşması gereken bir örgütlenme ve bir oylama süreci var. Ama diyelim ki bir konuyu oylamaya sunuyorsunuz. yedi kişi olumlu oy kullanılıyor, altı kişi karşı oy kullanıyor. Böyle olduğu zaman sorun ortadan kalkmıyor tabii ki. Sorun yeniden hükümet oturumlarında, görüşmelerinde, bakanlar arasında çatışmaya dönüşüyor. Dolayısıyla müzakere heyetinin öncelikli görevlerinden biri önemli olan konuları algılayabilmek, neyin müzakere edilebileceğini tam olarak belirlemek ve tabii ki uzlaşma sağlamak. Bir taraftan ne isteniyor. Bir taraftan da ne elde edilebilir.
Tabii gerçekçi de olmanız gerekiyor bunu yaparken. Üye devletler kendi konularını ortaya koyuyorlarsa, onların müzakere yetkisi tabii ki sizin gücünüzden daha fazla olacak. Sonuçta siz kulübe üye olmak istiyorsunuz. Karşı taraf size üye olmak istemiyor. Tabii zaman zaman sıkıntılar yaşanıyor. Gerçekçi bir uzlaşmaya varılması için bazen hükümetteki bakanlıkları temsilen birtakım çıkar gruplarının sözcüleri ortaya çıkar. Ya da şirketlerin çıkarlarını temsil eden sözcülerin görüşlerini dile getiriyorlar. Mesela ben kendi müzakere tecrübeme dayanarak şunu söyleyebilirim. Siyasi açıdan şu çok zor:
Gerçekçi bir müzakere konumunu oluşturmak. Brüksel'de bunu mantıklı bir şekilde sunabileceğiniz hale getirmek çok zor. Ama sonuç olarak bu çok karşılaştığımız bir sorun oldu. Çok talepkâr bir düzeyle karşılaşıyorsunuz. Daha sonra bu sizin beklentilerinize yaklaştırılıyor. Yeniden Brüksel'de müzakere masasına yatırılıyor konular. Sonra bakanlar arasında ya da hükümet grupları arasında, ilgili gruplar arasında tartışmalar sürüyor.
Oran açısından bakarsak ülke içinde vaktinizin ne kadarını müzakereye
ayırdınız? Avrupa Birliği ile müzakereler ne kadar vaktinizi alıyordu?

Şimdi biz geçmişten oldukça ders aldık. Biz de üye ülkelerden ders aldık, örnek aldık. İsveç, Finlandiya ve Avusturya 1995'te AB'ye üye olmuşlardı. İspanyollar da üyeydi. Herkes, yüzde 90 sizin göstereceğiniz çaba, gerisi Brüksel'de diyorlardı.

Gerçekleri unutmayın
Bu doğru mu?
Ben başmüzakereci olmadan önce de müzakere heyetinin üyelerinden biriydim. Şunu söyleyebilirim: Aslında benim vaktimin yüzde 90'ını gerçekten ülke içindeki müzakere alıyordu. Çünkü çok anlamlı mantıklı bir konuma getirmeniz gerekiyor heyeti. Tabii ki Brüksel'den maksimumu almaya çalışacaksınız fakat gerçeklerin ne olduğunu unutmamak gerekiyor. Talep edenin siz olduğunu unutmamak gerekiyor. Herkes bunu anlamayabilir ama başmüzakereci bunu anlamak durumunda.
'Biz haklıyız, bunu yapmalıyız, kesinlikle egemenlikten vazgeçmeyelim' tavrı oluyor mu?
Bütün bunlar hep aynı savlar değil mi? 'Neden vazgeçelim, neden Brüksel'in söylediğine boyun eğelim? Biz davamızda haklıyız' tavrı çıkıyor ortaya. Bu, kaçınılmaz ve çok da doğal ve gerçekten sizin kendinize yüksek hedefler belirlemeniz gerekiyor. Diğer taraftan iddialı olmak demek aptalca davranmak anlamına gelmiyor. İmkânsızı istememeniz lazım.
Sizin karşı karşıya kaldığınız en önemli çatışma neydi?
Varşova-Brüksel arası mı? Yoksa Varşova hükümetinin içindeki sıkıntıları mı soruyorsunuz?
Her ikisini de...
Aslında her ikisi içinde hiç kuşkusuz tarım. Çünkü Varşova-Brüksel arasında bütçe ilişkileri de sıkıntılıydı. Tabii bu aile gibi bir kulüp ama her avronun değerinin bilindiği, bedavaya verilmediği bir klüp.
Peki bunu iyi yapmak nasıl mümkün? Yani masaya oturduğunuzda ne yapıyorsunuz, ne diyorsunuz?
Bu gerçekten müzakerenin en ilginç taraflarından biri. Formal müzakereler hiçbir anlama gelmez çünkü resmi oturumlarda sadece belge alışverişinde bulunuyorsunuz. Üye devletler oybirliğiyle karar alıyor. Ancak meslektaşlarınızla telefon görüşmeleri yaparsanız, veya sohbet ettiğinizde ya da Avrupa Komisyonu'nun teknik heyetiyle oturduğunuzda birbirinize yaklaşmaya çalışıyorsunuz. İşte gerçek müzakere bu noktada yapılıyor.

Müzakere konser gibi
Bir de başkentler arasında değil mi?
Elbette. Tabii bu aslında birçok enstrümanla her yerde verdiğiniz bir konser. Gerçekten büyük bir yönetim egzersizi. Çünkü kamuoyunun beklentilerini karşılamanız gerekiyor bir taraftan. Bir şekilde karar alma sürecini yönetebiliyor olmanız lazım. Kendi tecrübemize dayanarak bunun kolay bir tecrübe olmadığını söyleyebilirim. Elbette Avrupa Komisyonu ile temaslarımızı çok iyi kurmamız gerekiyor. Üye devletler kendi kamuoyu ile de ilişki içinde olmalılar ve bizim böyle durumlarımız oldu. Sanayideki çıkar gruplarının çıkarları, bizim kendi sanayicilerimizin çıkarlarıyla çatıştı mesela. Bu sıkıntıların aşılması gerekiyor. Bu durumlarda bir anlayış olması gerekiyor. Batı Avrupa'daki çıkar gruplarıyla da görüşmek gerekiyor.

Müzakereci başbakandan güç alır
Peki siz bir başmüzakereci olarak bir bürokrat, siyasi bir kimlik değilsiniz. O zaman şunu anlatabilir misiniz bana? Hangisi daha önemli? Hangisi hayati önem taşıyor müzakereler söz konusu olduğunda? Siz başmüzakereci olarak müzakere heyetinin başındaki kişinin siyasi bir kimlik olması gerektiğini mi düşünüyorsunuz? Ülkede siyasi bir konumu olması gerektiğini mi düşünüyorsunuz?
Bu konuyla ilgili herhangi bir kural yok aslında, ama yeni üye devletlerin tecrübeleri böyle tek bir örnek olmadığını gösteriyor. Kaçınılmaz
olarak dikkate alınması gereken bazı noktalar var. Siz uzman da olsanız, siyasetçi de olsanız bir şekilde başbakanın size güven duyması gerekiyor ve önemli bakanlıklardaki kişilerin özellikle başbakana güven duyması gerekiyor. Başbakanla doğrudan bir hattınızın olması gerekiyor. Başbakanın sizi güvende görmesi gerekiyor. O zaman kendi düzeyinizde zaten yetki sahibi olursunuz diğer üst düzey yetkililerle, Brüksel'de daha büyük bir ağırlığınız olur. O zaman onlar bir şey söylediğinizde şunu bilirler ki söylediğiniz şey gerçekten de ülkedeki anahtar kişilerin desteğine sahip.
O zaman müzakere heyetinin başındaki kişi ya da başmüzakereci anahtar konumda ve onların başbakanın güvenine sahip olmaları sonuçta karar alacak kişi olmalarının bilinmesi gerekiyor.
Evet bunun hiç istisnası yok.
Bu çok normal bütün dünyada ama tabii pratik uygulamada diyelim ki bir sorun varsa bunu hızla çözmemiz gerekiyor. O zaman doğrudan başbakana ulaşabilmemiz lazım ve başbakanın size vakit ayırabilmesi, dinlemesi lazım. Bir hakemlik konumunda olması, size yardımcı olması gerekiyor. Anlamlı bir müzakere durumu oluşturabilmeniz için bu şart.

Çevrede zorlandık
Siz müzakereleri ve başbakanla ilişkileri yürüten tek kişi miydiniz? Aynı zamanda sizin dışınızda heyetin başında kimse var mıydı?
Hayır yoktu.
O zaman siz çardınız. İşin başındaydınız.
Evet ama bizim sistemimizde benim doğrudan bağlı olduğum patronum dışişleri bakanıydı. Ben başbakana doğrudan ulaşmak yerine önce dışişleri bakanına başvuruyordum. Bir de devlet genel sekreteri vardı. Avrupa entegrasyonu ile ilgili olarak görev yapıyordu. Yasal kurumsal düzenlemeler katılım öncesi yardımlarla ilgili koordinasyonun sağlanmasından yükümlüydü. Tabii bu kişi de gerçekten Avrupa bütünleşmesiyle çok yakından ilgili ben onunla da sık sık yakın çalışma içindeydim. Dolayısıyla karar alma mekanizmasında anahtar konumda olan insanlar bu işin içine girdiler. Dolayısıyla başbakana ulaşmak da böyle daha kolay oluyordu.
En büyük sıkıntı neydi? Bürokrasi miydi? Bürokrasi kuralları değiştirilmemeye mi çalışılıyordu?
Durumdan duruma değişiyordu bu. Çünkü her sektör farklı Polonya'da. Aslında bu değişiklikler hızlı bir biçimde gerçekleşti diyebilirim.
Bir de "Bunu kendi sistemimizde yapabiliriz. Bizim Brüksel'den
tavsiyeye ihtiyacımız yok, onlardan daha akıllıyız" diyenler vardı. Mesela çevre sektöründe bu söz konusu oldu. http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=157637


Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır