Cari dengeye nokta!, Deniz Gökçe
22.2.2006
Artık bu cari denge tartışması sıktı. Bugün bu konudaki temel düşüncelerimi bir kere daha özet olarak ortaya koyacağım ve bu tartışmalara bir kere daha girmeyeceğim. Tabii aylık haberler hariç!
Bir ülkenin cari dengesinin açık veya fazla vermesi birçok faktöre bağlıdır.
Bunlardan biri yapısal faktörlerdir. Mesela, Brezilya büyük bir tarım ürünü ihracatı potansiyeline sahiptir. Dünya Ticaret Örgütü tarım ürünleri ticaretinde korumacılığı ortadan kaldırabilirse Brezilya hamle yapar. Veya Rusya büyük bir gaz ve petrol potansiyeline sahiptir. Bu nedenle yakın tarihte görüldüğü gibi petrol fiyatı 10 dolara inerse Rusya tekler, 60 dolara çıkarsa da koşmaya başlar. Tabii ülkemizde hazır giyim ve tekstile büyük darbe vuracağı bilinen Çin faktörü de bu tür yapısal sorunlardan biridir. Üzücüdür ki başımıza gelecek olanlar on yıl önceden bilinmekle beraber hiçbir hazırlık yapmamamız felaketi büyütmüştür.Yüzde yüz enerji bağımlısı olmamız da hep bildiğimiz ama hiç önlem almadığımız bir yapısal faktördür.
Ancak bu tür faktörler dışında cari denge sonuçlarını belirlemede bir de güncel politika ile ilgili ekonomik faktörler rol oynar. Kısa vadede döviz kuru (reel kur) ve ülkenin reel büyümesi (ve tabii bizim mal sattığımız ülkelerin reel gelir büyümesi), iç ve dış talepteki artış gibi reel gelir faktörleri rol oynar. Ekonomik araştırmalar geçmişte ve genelde Türkiye’de reel kur hassasiyetinin reel gelir hassasiyetlerinden daha küçük olduğunu sergilemiştir.
Ancak bazen reel kur durumu, yapısal faktörler ile de belirlenir. Ülkemizde 2000-2001 krizi sonrası maliye politikası toparlanınca, artan güven ile yaşanan kısmi ama büyük de-dolarizasyon, reel büyümenin arttığı bir dönemde bizce kuru da aşırı değerli hale getirmeye büyük katkı yapmıştır. Döviz portföyü tutma yapısal bir durumdur. Bu tür davranışlar ancak uzun vadede tamamen değişir.
Bazılarına göre ise reel kurun aşırı değerli hale gelmesinde reel faizin yeterince hızlı düşürülmemesi en önemli etkendir. Bu konuda bizce ülke içindeki de-dolarizasyon olgusu daha büyük etki yapmıştır. Konunun güncel politika ile alakasının minimal olduğunu düşünüyoruz.
Ayrıca başta Brezilya olmak üzere birçok ülkede yapılan araştırmalar reel faizin düşmesinin döviz kurunda mahalli parayı, risk algılaması faktörleri nedeni ile (ters bir ilişki ile) aşırı değerli hale getirdiğini göstermişlerdir. (Blanchard etkisi adı ile bu sütunda defalarca ortaya kondu) Bugün ülkemizdeki reel faiz ile reel kur arasında da bu tür ters bir ilişki var. Sayılar 2003 sonrasında bunu kuvvetlice gösteriyor. Yani faiz düşünce kur mahalli paraya değer kaybettirir konusu pek ortada yok. Tersine reel kur ile reel faiz ters ilişkili. Reel faiz düştükçe kur aşırı değerli hale geliyor.
Bu şartlarda, önümüzdeki dönemde ne olur ve çözüm var mı sorusu gündeme gelmektedir. 2005 yılı sonuçlarını incelediğimizde yabancı sermaye girişleri ve net hata ve noksan kalemleri cari denge açığının yarısını kalıcı şekilde finanse etmektedirler. Bu 2005 yılında gerçekleşmiştir. 2006 yılında da gerçekleşecektir. Bu nedenle 2007 yılına kadar döviz kuru üzerinde yukarı doğru baskı yapacak bir olgu göremiyoruz.
Ancak kurun düzenli bir şekilde biraz ilerlemesi, yani aşırı değerliliğin biraz azalması bu şartlarda tabii ki arzu edilen bir durumdur. Ama bugünkü ortamda, birincisi, prodüktivite artışı nedeni ile, aslında reel kur endeksinde gösterilenden daha düşük aşırı değerlenme vardır. İkincisi, serbest kur sisteminde yapılabilecek pek fazla bir şey de yoktur. Para politikasında özgür kalabilmek için, faiz ve enflasyonu düşürebilmek için serbest kura geçtik. Ama hem kur hem de faizi ayni anda kontrol etmek konvertibl para ve serbest kambiyo rejiminde mümkün değildir.
Bu durumda ihracatçı kesimin üzerindeki yükleri azaltmak, enerjide veya istihdam vergilerinde destekleyici adımlar atmak ve kurumlar vergisini düşürmek dışında bir çözüm yoktur.
Diğer taraftan menkul kıymetlerde vergiyi artırarak içeriye sıcak para yatırımı yani portföy yatırımı girişini yavaşlatmak da denenmesi gereken adımlardı. Hükümet bunların ikisini de gündeme getiriyor.
Uzun vadede ülke tabii ki doğal rekabet gücü olmayan alanlardan rekabet gücü olan veya oluşturabildiği alanlara doğru değişim yapmak zorundadır. Bunu becerebilirsek çağdaş bir pazar ekonomisi olabiliriz. Bu durumda tarım tehlike altındadır. Tekstil ve hazır giyim de öyle. Biz, İngiltere, Fransa, İsviçre, İtalya, Almanya’dan tekstil ve hazır giyimde liderliği alırken onlar ağlıyorlardı. Şimdi ise Çin bizi ağlatıyor.
Ekonomik hayat statik değil dinamik. Değişmeyen tek şey de değişim gerekliliği. Ekonomi doktoru bir akademisyen olan ben, keyif için değil ayakta kalabilmek için medyada yer alıp spor yazarlığı yapmıyor muyum?
http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=28925,,12
0 yorum yazılmıştır