Başbakan Tayyip Erdoğan'ın önce gazeteci ve yazarlardan oluşan bir heyetle yaptığı görüşmede ardından Diyarbakır ziyareti sırasında dile getirdiği "Kürt sorunu" sözü oldukça tartışıldı. Erdoğan, Kürt sorununu bir demokratikleşme sorunu olarak nitelese de asıl tartışma, Başbakan'ın niye Güneydoğu sorunu demek yerine, Kürt sorunu sözünü sarfettiği çerçevesinde oluştu. Kimilerine göre Başbakan'ın Kürt sorunu sözünü sarfetmesi, bu sorunun tartışmasında bir kırılma noktası anlamına geliyor.
Oysa ki devletin kullandığı dil açısından Kürt sorununa başka bir açıdan bakmak da mümkün. ODTÜ Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Mesut Yeğen'in, Cumhuriyet döneminde Kürt sorununun resmi dile yansımasına ilişkin "Devlet Söyleminde Kürt Sorunu" isimli çalışması bu açıdan farklı bir perspektif sunuyor. Yeğen'e göre sorunun devletin kullandığı dile yansıması cumhuriyet dönemi boyunca farklı boyutlarda oldu. Ancak buradaki ortak nokta, sorunun bir etnik-siyasi bir sorun olmak yerine bulunduğu konjonktüre göre, yok sayılması, iktisadi, irticai, modernleşme karşıtı ya da dış güçlerin kışkırtmasıyla oluşan bir sorun olarak devlet diline yansımasıydı. Yeğen, devletin soruna ilişkin tutumunu eleştirenlerin genel argümanına da katılmıyor. Sol, ulusal ya da İslami eleştirel standart argümana göre devlet, yıllarca Kürt sorununu ideolojik bir tercih olarak görmezden geldi ve bu yönde politika geliştirdi. Ama Yeğen, devlet söyleminin ideolojik bir tercih olmadığını aksine devletin sorunu algılama biçiminin tarihsel çerçevede iktisadi, irticai, modernleşme karşıtı veya dış güçlerin kışkırtması yönünde oluştuğunu iddia ediyor. Bu bakımdan devletin Kürt sorununa ilişkin suskun kalması bile algılamadan kaynaklanmaktadır. Yani devlet Kürt meselesinin etnik-siyasi yönüne ilişkin suskunluğunu sürdürürken, Kürt sorununa ilişkin konuşmaya devam etmiştir.
Yeğen'in ilginç çalışmasında, devletin toplumsal sorunları bilinçli bir tahrif etme niyetinde olmadığı, özel bir söylemsel kuruluşun imkan verdiği tarihsel bir algılamadan kaynaklandığı iddia ediliyor, ancak meselenin bir etnik-politik sorun olduğu da vurgulanıyor. Buna göre devlet, Kürt sorununu ulusal bir sorun olarak algılayıp, böylesi dolaysız bir ilişki kurmak yerine, çıkarların, hesapların ve gücün manipüle ettiği bir algı üzerinden ilişki kurduğu için sorunu çarpıtmıştır. Bu çarpıtma Başbakan'ın Kürt sorunu sözüne kadar cumhuriyetin farklı dönemlerinde, farklı söylemlerde dillendirilmiştir. İşte devlet söyleminin, cumhuriyet döneminde Kürt sorununa ilişkin farklı algılamalarından örnekler.
Türk vatanında Kürt yoktur:
Mesut Yeğen'e göre devlet söyleminin düz bir okuması devletin Kürt sorununu tanımadığını gösteriyor. Bu söylemde ne devlet, neredeyse 70 yıl boyunca, Kürtlerin etnik bir unsur olmaya dayalı mevcudiyetini inkar etmiştir. Bu söylemin başlangıç noktası 1920'lerin ilk yıllarına dayanıyor. Anodolu Rumeli Madafai Hukuk Cemiyeti'nin çok kültürlü yapıyı tanımasının yanında, Cumhuriyetin ilanı ile birlikte etnik söylemlerde ideolojik bir değişim göze çarpıyor. Yeğen'e göre, bir süre sonra ülkedeki çok-etnili toplumsal yapıyı reddeden bir siyasi bütünleşmeyi kuran kadro, 1920'lerin başında bu tür bir yapıya müsamaha gösteriyordu. Hatta Amasya Protokolü'nün birinci maddesinde bile, Kürtlerden, Osmanlı milletinin ayrılmaz bir unsuru olarak bahsetmekte ve Kürtlerin etnik ve toplumsal farklılıklarının tanınacağı belirtilmektedir. Ancak 1922'de ortaya çıkan Musul sorunu ve petrolün önemi bu algılayışın değişmesinde önemli bir rol oynamıştır. Kürler konusunda yaşanan sorunun 1924 Anayasası'na yansıması da sert olmuş, giriş kısmında şu ifadelere yer verilmiştir: "Devletimiz bir devleti milliyedir. Devlet, Türkten başka bir millet tanımaz. Memleket dahilinde...başka ırktan gelme kimseler bulunduğundan, bunların ırki mübaneyetlerini manii milliyet tanımak caiz olmaz. "
Devletin parlamentoyu Kürtlere kapatan dışlamanın mantığı bir soykırım değildir. Yani devlet Kürtlerin, Kürt oldukları için parlamentoya giremeyeceklerini söylememiş, Türk olduklarını beyan ettikleri sürece girebileceklerini açıklamıştır. 1961 Anayasası'nda egemenliğin kayıtsıt şartsız Türk milletine ait olduğu belirtilirken, 1982 Anayasası'nda da ürkçe dışındaki diller yasaklanıyordu. Fiiliyatta yasaklanan tek dil ise Kürtçe oldu. Kürtlüğün yok sayılması 1990'lara kadar ulaştı. Devrimci Doğu Kültürleri Ocağı davasında da Kürtlüğün namevcut bir ırk olduğu teyit edildi. Dava tutanağında: "Tarihin hiçbir devrinde Doğu illerimizde bugünkü sakinlerini tortu olarak bırakacak yabancı bir göç olmamıştır. Dünyada Kürt olarak algılanabilecek başlı başına yabancı bir ırk yoktur."
Bir irticai faaliyet olarak Kürt sorunu:
1925'te ortaya çıkan Kürt ayaklanması, devlet tarafından dış güçlerin tahriki ve saltanat, hilafeti geri getirecek bir karşı devrim olarak algılandı. Saltanat ve hilafetin ilga edilmesi ve yeni rejimin ayakta kalabilmesi açısından bu algılama önem taşıyor. Sözkonusu dönemde eski rejim ile yeni rejimarasında tansiyon yüksek olmaktaydı. Bu yüzden Şeyh Sait isyanı devlet söyleminde "irticai bir karşı devrim" olarak algılanmıştı. Ancak saltanatla, 1925 ayaklanması arasında böylesi bir organik ilişki hiçbir zaman kurulamadı.
Modernlik karşıtı eşkiya ve aşiretler:
Mesut Yeğen, saltanatın ve halifeliğin kaldırılmasıyla birlikte ortaya çıkan durumun Kürtleri merkezileştirmekten uzaklaştırdığını ve güvensizliğinin artırdığını aktarıyor. Kürt sorunun modernleşme karşıtı olarak algılanması 1920-40 arasında merkezileşme çalışması ve İskan Kanunu'na bağlıyor. Kanunla birlikte merkezileşmenin daha az olduğu Doğu bölgelerine devletin etkisi artınca Kürtler buna ayaklanmayla cevap verdi. Kanun çerçevesinde ana dili Türkçe olmayanların nüfus birliğinin dağıtılmasına izin veriliyordu. Devlet bu yıllarda Kürt sorununa etnik çerçeveden bakmak yerine, sorunu modernleştiremediği bir grup insan olarak algılamayı tercih etti.
Bu durum aynen basının kullandığı dile de yansıyor Yunus Nadi, Cumhuriyet gazetesindeki 17 Temmuz 1937 tarihli yazısında, Tunceli'nin dağlık bedevilerinin güdülmesi gerektiğinden bahsediyordu.
Bir yabancı tezgahı olarak Kürt sorunu:
Birinci Dünya Savaşı sırasında, Batı'nın tezgahından bahsedilirken, Kürt sorunun algılanışı da bu dönemden itibaren farklı dönemde farklı yabancı kışkırtmalarla söylenegelmiştir. Bu çerçevede sorun, suni bir mesele olarak algılanmıştır. Hukuk metinlerinde bu söylemin yansıması, emperyalizmden, komünizmin kışkırtmasına kadar farklılık gösteriyor. Bu durumda soruna adeta uluslararası ilişkiler alanına sınırlı, toplumsal zemini olmayan bir yapaylık atfediliyor. Soğuk Savaş'ın ardından Ortadoğu'da ortaya çıkan yeni dengelerle birlikte Kürt sorununda ecnebi kışkırtması ve dış güçlerin etkisi güneye kaymıştır.
Ekonomik sorun olarak algılanış:
1950'lere kadar Kürt sorunu ortadan kaldırılması gereken bir pürüz olarak görülürken, bu tarihten sonra iktisadi boyutta da ele alındı. İşte bu noktada özellikle 1960 yıllarda yeni söylem "geri kalmış bölge" oldu. Bu söylem özellikle 1970'lerde büyük popülarite kazandı. Devletin sorunu askeri ve politik düzeyden ekonomik alana çekmesi bir farka işaret etse de Mesut Yeğen'e göre bu fark mutlak değil, bir soyutlamanın ürünü olarak göreli olmaktadır. İlk olarak merkez sol söyleminde dillendirilen ekonomik geri kalmışlık, 1969'daki AP Hükümeti programında da kendine yer bulmuştur. Programda geri kalmışlığın önlenilmesinin vatanın bölünmezliği için şart olduğu dile getirilmiştir.
Irak Savaşı'nın Kürt söylemine etkisi
1980’lerde Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri haline gelen Kürt meselesi, hem iç politikayı hem Güney komşularla olan ilişkileri hem de bu ülkelerin Türkiye’deki algılanışını etkiledi. İran, Irak ve Türkiye’nin ortak sorunu haline gelen Kürt meselesinde Türkiye’nin demokratik bir ülke oluşu, olaya yaklaşımını diğerlerinden bariz şekilde farklılaştırmaktadır. Konunun bir yönü Irak, Suriye ve İran’ın PKK’ya olan desteklerinin yok edilmesidir. Diğer bir yönü, Irak ve İran’ın Kürt nüfusa yönelik davranışları olmuştur.
Soğuk Savaş sonrasında bir dış güç kışkırtması olarak algılanan Kürt sorununda kilit noktası İran-Irak Savaşı va Körfez Savaşı olmuştur. Türkiye açısından Kuveyt harekatının en olumsuz etkisi, Irak’ın kuzeyinde sebebiyet verdiği yeni bir siyasi durumun ortaya çıkmasıydı. Savaş sırasında ABD’nin desteğiyle ayaklanan Kürtler, Saddam rejimi tarafından sert bir şekilde bastırılmış, bu yüzden Türkiye ve diğer komşu ülkelere büyük bir göç akını başlamıştır. Bu çerçevede ABD’nin girişimiyle Irak’ın Kuzeyi, 36. paralel ile güneyi ise 32. paralel ile sınırlandırılarak Irak askeri güçlerine karşı uçuşa yasak bölge ilan edildi ve bu bölgelerin korunma görevi Türkiye ile Suudi Arabistan’da konuşlanan koalisyon birliklerine bırakıldı. Bu dönemde Türkiye, bir taraftan Celal Talabani’nin başında bulunduğu Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ve Mesut Barzani’ye bağlı Kürdistan Demokrat Partisi’ni (KDP) kontrol altında tutmaya çalışırken, diğer tarafta PKK terörünü engellemekle uğraştı. Aynı dönemde Irak’ın toprak bütünlüğünü koruma politikası güdülmeye başlanmış ve Merkezi otoriteyle ilişkilerin sıcak tutulmasına çaba gösterilmiştir.
Irak’la Türkiye arasında Cumhuriyet döneminden beri süre gelen sınır güvenlikleri ve ayrılıkçı hareketlerin önlenmesine ilişkin işbirliği anlayışında değişiklikler göze çarpmaktadır. Körfez savaşı boyunca Irak ve İran, birbirlerini içten zayıflatmak için Kürt unsurlarını kullanmaya başlamışlardır. İran, KDP’yi destekleyerek Irak içlerine sızmak isterken, Irak ise rejim muhalifi İran Kürdistan Partisi’ni kışkırtarak İran’ı karıştırmaya çalışmaktaydı. Bu durum ise en fazla Türkiye’yi etkilemekteydi. Irak ve İran’daki muhalif Kürt grupların PKK ile işbirliği yapması ve Türkiye’ye yönelik PKK tarafından yapılan sınır dışı saldırıların başlaması üzerine Türkiye harekete geçmiş, Irak’ın kuzeyinde askeri operasyonlara başlamıştır. Bu operasyonlar Irak ile yapılan Sıcak Takip Anlaşması çerçevesinde olmuştur.
Körfez savaşı sonrasında Irak’ın kuzeyinde oluşan boşluğu doldurmaya çalışan terör örgütlerinin başında PKK gelmekteydi. Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde bağımsız bir Kürt devleti kurmayı amaçlayan terör örgütü PKK’nın faaliyetleri Körfez savaşının Irak’ta yarattığı otorite boşluğu nedeniyle hızla artmıştır. Bu dönem için Türkiye’nin Irak politikası BM Güvenlik Konseyi’nin 688 sayılı kararında belirilen şekliyle Irak’ın toprak bütünlüğünün korunması olmuştur. Çekiç Güç’ün ortaya çıkması, Irak’ın kuzeyinde bir özerk bölgenin oluşmasına ve bölgede ABD tarafından da desteklenen özerk bir Kürt hareketinin oluşmasına sebebiyet vermişti. Bu durum eğer kontrol edilemezse Türkiye’nin bir ileriki safhada toprak bütünlüğünü tehdit eder hale gelecekti. Bu gelişmeleri takip eden Türkiye, kendisine yönelebilecek rahatsızlıkları önlemek için KYB ve KDP’yi kontrol altında tutmak ve bunun için de bu gruplarla işbirliğine gitme siyasetine başvurdu. Uygulanacak bu metotla söz konusu partilerin PKK’yla işbirliğine gitmesinin önüne geçilmesi planlanmaktaydı. Bu bağlamda Irak’ın toprak bütünlüğünün sağlanmasının vazgeçilmez bir şart olduğu Türkiye tarafından savunulmaktaydı.
Ancak Körfez savaşında ve sonrasında Kuzey Irak’ta yaşananlar sırasında Kürt meselesinin Türkiye’deki algılanışı, Irak’ın Türkiye’deki imajı hakkında da önemli ipuçları sunmaktadır. Mesut Yeğen’e göre Kürt sorununa ilişkin belirli bir mümkünlük koşullarına tabi özel bir söylemsel kuruluşta ortaya çıkmış tarihsel bir metin olan cumhuriyet dönemi devlet söylemi esas unsurların batılılaşma-modernleşme, merkezileşme, milliyetçilik ve otoriteryanizm olduğu bir söylemsel kuruluşta vuku bulmuştur. Devletin algısının bu karşıtlıklar üzerinden şekillenmesiyle sorun, “saltanat ve hilafet özlemi”, “eşkıyalık”, “aşiret direnci”, “ecnebi kışkırtması” ve “bölgesel geri kalmışlık sorunu” olarak yeniden tanımlandı. Devlet söylemi, sorunun bir “ecnebi kışkırtması” yönünde olduğunda söz konusu “ecnebiler” önceleri emperyalist kuvvetler olurken, sonraları bu “öteki”, yerini “komünist devletlere” bırakmıştır. Soğuk Savaş’ın bitmesi ve Körfez savaşı sonrası Ortadoğu’da ortaya çıkan yeni dengelerle birlikte, Kürt sorunu ile “ecnebi kışkırtması” arasındaki bağıntı için yeni bir içerik belirlendi. Böylece “ecnebi kışkırtmasının” taşeronu artık Türkiye’nin güneyindedir. Yeni tanımlamada devlet söyleminde Kürt sorununu kışkırtan “öteki”nin Irak olduğu ilan edilirken, yıllardır işbirliği ve dostlukla anılan Irak’ın Türkiye’deki imajı bu dönemden sonra “nifak tohumu” olarak kutsanmış oldu. Amerikan'ın 2003 yılında giriştiği Irak Savaşı ise sorunu "dış güçlerin kışkırtması" bakımından bambaşka bir noktaya taşıdı.
27.08.2005 Gökçe Aytulu
0 yorum yazılmıştır