Dün itibariyle 1 dolar+1 eurodan oluşan kur sepetinin değeri 3.75 YTL'yi geçmişti. Kriz öncesi sepetin değerini 2.85 YTL kabul edersek, YTL'nin değer kaybı yüzde 30'u aştı. Piyasa uzmanları kaybın daha da artabileceğini, dün 1.64'ten işlem gören doların 1.70'i geçebileceğini söylüyor. Bu uzmanlara göre değer kaybının nedeni hisse senetlerinden ve tahvilden çıkan "hedge funds" sermayesi. Bu fonlardan büyük çekilişler olduğu biliniyor. Buna karşılık ABD ve AB piyasalarında kuruyan likidite bu çekilişleri krediyle karışlamaya izin vermiyor. Dolayısıyla hedgefonların yöneticileri likidite ihtiyaçlarını karşılamak için gelişmekte olan ülkelerdeki yatırımlarını bir panik havası içinde geri çağırıyorlar.
Bu, yeni ve vahim bir durum. Yeni bir durum çünkü geçmişteki sermaye çıkışlarının ardında belirli bir ekonomik hesap vardı. YTL'nin aşırı değerlendiği, cari açığın artmakta olduğu yüksek büyüme dönemlerinde gerçekleştiler. Türk Lirası'nın değerinde bir düzeltmenin kaçınılmaz olduğu beklentisinin yaygınlaşması, ilk bahane olayda sermaye çıkışlarını tetikledi. Uluslararası likidite boldu. Sermaye geri dönmek üzere çıkılıyordu.
Nitekim faizler yükselip kur düzeltmesi son bulunca geri döndüler. Çıkarken yüksek kazançlar elde ettiler, yeniden girerken de yüksek faiz ve kur düzeyleri yine yüksek kazançlar vaat ediyordu.

Oysa şimdi durum oldukça farklı.
Aşırı düşük değerli hisse senetleri ve tahviller satılıyor, ele geçen parayla çok pahalı döviz alınıyor ve ülkeden çıkılıyor. Ekonomik bir hesap söz konusu değil. Çünkü merkezdeki likidite ihtiyacının fiyatı yok. Durumun vahameti de buradan kaynaklanıyor. Kur şokunu durdurmak için Merkez Bankası'nın faiz silahını çekmesi bir işe yaramaz. Yükselen faizlerin fon merkezlerindeki likidite ihtiyacını karşılamak için çıkan sermayeyi durdurması olanaksız.
Soru şu: Sermaye çıkışlarını kur ve faiz caydıramayacağına göre kur şoku nasıl durdurulabilir? Sorunun tek bir yanıtı var: Döviz arzını artırarak. Bu durumda gözler doğal olarak Merkez Bankası'na çevriliyor. Merkez Bankası'nın piyasaya satıcı olarak müdahalesi tek çare. Denilebilir ki bu durumda Merkez Bankası'nın döviz satışı, sermaye çıkışını engellemeyeceğine göre, ciddi döviz rezervi kaybına neden olabilir. Rezerv kaybı da bir noktadan sonra beklentileri olumsuz etkilemeye başlar ve döviz talebini iyice azdırır.

Kur şokunu önlemek için döviz arzını artırmanın esas yolu, yerleşiklerin üzerinde oturdukları ve kriz öncesinde sürekli dövize hapis olmaktan şikâyet ettikleri 100 milyarlık döviz hesaplarının bozdurulmasının teşvik edilmesidir.
Teknik deyimle ters para ikamesi için büyük bir fırsat söz konusudur. Çıkan sermayenin talep ettiği dövizler böylelikle Merkez Bankası rezervlerinden değil, vatandaşın dövizleriyle karşılanır. Ayrıca Türkiye ekonomisine günahkâr geçmişinden miras kalan aşırı dolarizasyona son vermek Merkez Bankası'nın da çok işine gelecektir. Bu sayede YTL'nin aşırı değerlenmesi ve para arzı artışı olmaksızın dolarizasyon büyük ölçüde hafifletilebilir.
İşin püf noktası
vatandaşın dövizini bozdurmak için eşsiz bir fırsatın ayağına kadar geldiğine ikna olmasıdır. Merkez Bankası'nın döviz piyasasına müdahalesi ve bunu yaparken aşırılıklara izin vermeyeceğini ilan etmesi bu iknayı büyük ölçüde sağlar. Ancak sonucu garanti altına almak için hükümetin de yapacakları var. Öncelikle şu gecikmiş IMF anlaşmasını yapacağını, daha iyisi prensipte anlaştığını ilan etmelidir. Bu iki hareket eşzamanlı olursa çok iyi olur. Bunu yarın yapabilirler.
Hükümet gerçekçi bir bütçe yapmadı. Artık çok geç. En azından yapısal reformlar konusunda niyet beyanlarını bırakıp, bir an önce az sayıda hedef içeren bir paket ve bu paketin uygulama takvimini açıklamalıdır. Bunu hemen yapamaz ama en azından böyle bir politika izleyeceğini hemen açıklayabilir. Paketin neleri içermesi gerektiği de belli: Verim artırıcı reformlar.


Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır