yazar adi


EKONOMİ / 30/10/2008

Kapitalizm ya da bugünkü aşamada söz edildiği gibi piyasa ekonomisi, sermaye hareketlerinin dünya çapında serbestleşmesiyle birlikte küreselleşmiş oldu. Bu aşamada artık sermaye, riskle kazanç arasındaki denge nerede lehine görünüyorsa oraya kayar oldu. Daha yüksek faiz veren, daha çok getiri vaat eden ya da daha düşük maliyetler sunan ülkeler sermaye açısından çekici oldular. Türkiye daha yüksek faiz verdiği için ağırlıklı olarak portföy yatırımlarını, Çin daha düşük maliyet yarattığı, Singapur da daha düşük risk taşıdığı için ağırlıklı olarak doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını çektiler. ABD, düşük riske sahip olduğu için daha az getiri sunarak yabancı kaynak sağladı. Sermaye hareketlerinin serbest kalmasıyla birlikte fonların, kaynakların, yatırımların yönetimi küreselleşti.
Bütün bu küreselleşme eğilimine karşılık Basel düzenlemeleriyle küreselleşen bankacılık kuralları dışında hiçbir alanda kurallar da denetim sistemleri de küreselleşmedi. Basel benzeri düzenlemeler yapılmamış olsa da borsalar birbirine benzer kurallara sahip oldular.
Bunun dışındaki alanlarda küresel bir sistem kurulmasına çaba gösterilmedi ve bu alanlar ulusal düzenlemelere terk edildi.
Oysa küreselleşmeyle birlikte serbestleşen sermaye hareketleri daha çok para kazanmanın yolunu arayan profesyonellerin elinde yeni ve karmaşık tekniklerle yepyeni finansal buluşlara yol açtı. Türev ürünlerin bu kadar genişlemesi bunun bir sonucudur.
Bu tür gelişmelerin büyük çoğunluğu klasik kuralların ve denetimin dışında kaldı. Şimdilerde buna ‘gölge finans sistemi’ adı takılmış bulunuyor. Buna ek olarak küreselleşmiş bir sistem içinde para ve maliye politikaları artık tam bir koordinasyon içinde götürülmek zorunda görünüyor. Yani Almanya’nın başına buyruk faiz politikaları izlemesi ya da Fransa’nın sabit döviz kuruna dönmesi ve arada bir devalüasyon yapması, İngiltere’nin bütçe açıklarını artırarak dengeyi bozması bu ortamda küresel çapta krizlere neden olabilecek adımlar oluşturuyor.
O nedenle küresel bir ekonomi politikaları çerçevesine ihtiyaç bulunuyor. Bunun yapılacağı ideal yer IMF. Ama ne yazık ki IMF, 10 yıldan daha uzun bir süredir bağımsızlığını kaybetmiş ve ABD Hazinesi’nin güdümüne girmiş bir kurum niteliğinde.
Bu kriz bize iki şeyi acı biçimde öğretti: (1) Küresel sistemin yarattığı küresel yönetim ulusal kurallarla ve ulusal denetimle denetlenemez. (2) Küresel sistemin gerekleri olan ekonomi politikası koordinasyonu ulusal politikalarla veya rastgele uluslararası toplantılarda varılan
kararlarla sağlanamaz.     
Bu çerçevede atılacak adımların başında IMF ve Dünya Bankası’nı yeniden yapılandırmak geliyor. IMF, artık gelişme yolundaki ülkelerin ekonomik sorunlarını çözmeye çalışan kurum kimliğinden çıkarılmalı, bu işlev Dünya Bankası’na devredilmelidir. Dünya Bankası gelişme yolundaki ülkelerin proje ve sektör kredisi ihtiyaçlarının karşılanmasının yanı sıra bu ülkelerin ekonomik sorunlarının çözümüne destek sağlama fonksiyonunu da üstlenmelidir. IMF’nin bir bölümü yine IMF adını koruyarak Dünya Bankası’na devredilmeli ve bu fonksiyonu yürütmelidir. Bugünkü IMF’nin adı da değiştirilmek suretiyle (Küresel Düzenleme ve Politikalar Kurumu gibi) tümüyle bir politika kurumu haline getirilmelidir. Bu kurumda bütün üye ülkelerin gruplar halinde temsil edildiği bir icra kurulu olmalı ve bu kurul bu düzenlemeleri onaylamalıdır. Bu yeni kurumun üç temel görevi olmalıdır: (1) Mali sektörle ilgili kuralları geliştirmek ve küresel sisteme dahil olan bütün ekonomilerde uygulanmasını gözetmek. (2) Mali sektörle ilgili denetim mekanizmasının temel çerçevesini oluşturmak ve küresel olarak uygulanmasını sağlamak. (3) Küresel sistemde geçerli olacak maliye ve para politikasının çerçevesini oluşturmak ve bunun küresel olarak uygulanmasını gözetmek.
Hiç kuşkusuz her ülkenin ekonomik yapısı farklı olduğu için farklı kurallara, farklı denetim mekanizmalarına ve farklı politika uygulamalarına sahip olması doğaldır. Ama bu farklar küresel sistemi bozacak, krize neden olacak, ötekilerin aleyhine gelişmeler yaratacak biçimde ya da sonuçta sistemik risk yaratacak bir düzen içinde olmamalıdır. Yeni kurum, bu kurallara ters uygulamalar içinde olan ülkeler için yatırımcıları uyarma görevi üstlenmeli ama yatırımcılara engel olmamalıdır. Örneğin ABD’de ve İngiltere’de ortaya çıkan bu son finansal balonu önceden saptayıp büyümesini önleyecek uyarıları yapabilmeli ve bunu küresel kamuoyuyla paylaşabilmelidir.
Bütün bu uyarılara karşın o ülkelere ya da alanlara yatırım yapanlar ise kendi risklerini kendileri üstlenmiş olarak oraya gitmeli, batış halinde de kimseden destek ya yardım beklememelidir.


Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır