Müzakereler yapı itibariyle klasik uluslararası müzakere biçiminden ayrılıyor. Burada asıl amaç iki tarafın karşılıklı uzlaşması değil daha çok var olan kural ve yargı kararı bütününe yani AB müktesebatına Türkiye'nin dahil olması. 

Türkiye özellikle 1999 Helsinki Avrupa Doruğu’nda aday ülke olarak ilan edilmesini takip eden süreçte Kopenhag kriterlerinin siyasi unsurlarını yerine getirmek ve bir an önce müzakerelerin açılmasını sağlamak yönünde çaba sarf etti. Bu çabaların sonucunda 2004 Ekim tarihli Komisyon raporunun Türkiye için olumlu görüş ifade etmesi ve bu doğrultuda Aralık ayındaki Avrupa Doruğu toplantısında, üye devletlerin, müzakerelerin 3 Ekim 2005 tarihinde açılması yönünde bir karar alması ile Türkiye-AB ilişkileri yeni bir döneme girdi.
Bu dönemde Türkiye’nin 35 politika alanında AB ülkeleri ve Komisyon ile üyelik müzakerelerini gerçekleştirmesi gerekiyor. Bu müzakereler yapı itibariyle klasik uluslararası müzakere biçiminden ayrılıyor. Çünkü asıl amaç iki tarafın karşılıklı uzlaşması değil daha çok var olan bir antlaşma, mevzuat, kural ve yargı kararı bütününe -ki biz buna AB müktesebatı diyoruz- Türkiye’nin de dahil olması. Yani Türkiye kendi hukuki sistemini bir süreç içinde belirli şartlar altında AB sistemine uyduracak.

Hukukla sınırlı değil
Bu tabii sadece hukuku AB’ye adapte etmek ile sınırlı değil, aynı zamanda bu kuralları uygulamak için gereken idari yapıların, kurumların ve mekanizmaların da ihdas edilmesi gerekli. Buna örnek olarak 1996 Gümrük Birliği öncesinde Türkiye’nin rekabet kanununu kabul etmesi ve bu kanunu yürütmek üzere Rekabet Kurumu’nun oluşturulması ya da Türkiye’nin AB eğitim, gençlik programları gibi ortak programlara katılabilmesi için Ulusal Ajans’ın kurulmasını örnek verebiliriz. Bu çerçevede Türkiye ilgili bakanlıklar, müzakere heyetleri ve konunun uzmanlarından oluşan danışma kurulları ile farklı politika alanlarında müzakereleri yürütecek. Her müzakere başlığında müzakerelerin açılması ve kapanması kararı Türkiye, Avrupa Komisyonu ve üye devletlerin taraf olduğu hükümetlerarası konferansta kararlaştırılacak. Bu müzakerelerin özellikle tarım, sosyal politika, bölgesel politikalar ve çevre gibi AB’nin kapsamlı bir müktesebata sahip olduğu, Türk sanayine AB normlarına uyum açısından ek yükümlülükler getirecek ya da Türkiye’nin uluslararası standartlara uyumda halihazırda geri olduğu alanlarda oldukça çetin geçmesi muhtemel.
Dolayısıyla Türkiye’de konunun uzmanları, ilgili sektörlerde faaliyet gösterenler, etkilenecek olanlar ve sivil toplum kuruluşları bu müzakereleri çok iyi takip etmeli ve ilgili oldukları konuda müzakere sürecinin sonuna dek ve üyelik ile birlikte Türkiye’yi bekleyen gelişmeleri öngörebilmeli.

Kıbrıs sorunu
Ayrıca müzakerelerin yapısı sebebiyle Güney Kıbrıs’ın (GKRK) tanınması konusu gündemi belirlemeye devam ediyor. Çünkü her bir konu başlığı ile ilgili müzakerelerin açılıp kapanmasında diğer üye devletler ile birlikte GKRK de oy kullanacak ve veto hakkı bulunacak. Kıbrıs sorununun henüz çözümlenememiş olması Türkiye’yi müzakere sürecinde zor durumlarda bırakabilir ve GKRK’nin tanınması yönündeki baskının süreç içinde artarak devam edeceği öngörülebilir. Bu alanda Türkiye için en doğru olan yol BM çerçevesinde bir çözüm planının hayata geçirilmesini sağlamak ve bu konuda büyük devletlerin ve AB üyelerinin desteğini almaya çalışmak olacaktır.
Müzakereler çoğunlukla tahıl üretiminde ortak piyasa düzenlemeleri, uluslararası sularda çalışan gemi mürettebatının çalışma koşulları gibi oldukça teknik konularda devam edecek. Ancak bu müzakereler Türkiye’de hemen her kesimi ve sektörün geleceğini önemli ölçüde etkileyecek ve Türkiye’nin gerçekten bir toplumsal dönüşüm yaşaması sonucunu getirecek. AB’ye entegrasyon süreci kısa zamanda değil belki de birkaç nesil sürecek bir dönüşüme ve Türkiye’nin halihazırda geçirmekte olduğu dönüşüm ve çalkantılarla birlikte oldukça hareketli bir döneme işaret ediyor. Müzakerelerin teknik yapısının yanında şunu da son olarak ekleyeyim: Müzakereler her ne kadar çoğunlukla teknik konularla ilgili olsa da, bu süreç içinde sık sık siyasi konuların ön plana çıkışına tanık olacağız. Bunun nedenleri arasında Türkiye’nin, kültürel olarak Avrupalı oluşu sorgulanan, Avrupa’nın ötekisi olarak tanımlanagelmiş, demokrasi ve insan hakları alanında bazı eksiklikleri bulunan ve Ermeni sorunu, Kürt sorunu, Kıbrıs sorunu gibi çetrefil sorunlar içinde bulunan bir ülke olmasının yanında, AB’nin de Türkiye’nin nihai üyeliği konusunda bir mutabakata varamamış olması ve iç sorunları ile meşgul olması sayılabilir. Komisyonun Türkiye hakkında olumlu görüş ifade ettiği 2004 raporunda ve müzakere çerçeve belgesinde belirtildiği gibi bu süreç içinde AB Türkiye’yi sürekli olarak gözetim altında bulunduracak ve sivil toplumlar arası ilişkilere de ağırlık vererek Türkiye’nin uyum sürecine katkıda bulunacak. Dolayısıyla Türkiye’nin Kopenhag kriterlerini yerine getirdiğinin ifade edilmiş olması siyasi açıdan Türkiye’nin önünde hiçbir engel kalmadığı anlamına gelmiyor. Türkiye’de demokrasi, hak ve özgürlükler konusu hala tam olarak ortak bir mutabakatın olduğu bir konu değil. Türkiye içinde bulunduğu bölge ve sorunlarının vahameti nedeniyle de bu alanda gelgitler yaşayan bir ülke. Dolayısıyla Türkiye’nin önündeki meydan okumalardan belki de en önemlisi Türkiye’nin terör gibi içinde bulunduğu sorunlara rağmen istikrarlı bir demokrasiyi oturtabilmesi ve sorunlarını demokrasi, hak ve özgürlüklerden ödün vermeden yönetebilmesi.
29.09.2005  /  Çiğdem Nas Yrd. Doç. Dr. Çiğdem Nas, Marmara Üni. Avrupa Topluluğu Enstitüsü Öğretim Üyesi


Arkadaşına Gönder!