Maliye Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığı tarafından hazırlanan;
AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİNDEKİ MALİ KRİZ
Maliye Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığı tarafından hazırlanan;
Merkez bankası Başkanı Durmuş YILMAZ'ın TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda yaptığı sunuma ulaşmak için tıklayın:
I. Uluslararası Gelismeler
II. Türkiye Ekonomisine Yansımaları
III. Türkiye’de Finansal stikrar
IV. Enflasyon Gelismeleri, Tahminler ve Riskler
V. Para Politikası Durusu
VI. Piyasalar
VII. Ekonomik Görünüm
I. Uluslararası Gelismeler
II. Türkiye Ekonomisine Yansımaları
III. Türkiye’de Finansal İstikrar
IV. Enflasyon Gelismeleri, Tahminler ve Riskler
V. Para Politikası Durusu
VI. Piyasalar
VII. Ekonomik Görünüm
2. Dünya Savaşı'nın komutanlarından Rommel, aynı anda birçok hedefe yönelmek yerine hedefleri amacına göre sıraya koymuştu. FED Başkanı Bernanke de kime mali destek verileceğini belirleyerek bazılarının batmasına razı oldu.II. Dünya Savaşı'nın en önemli komutanlarından birisi Mareşal Erwin Rommel'dir. Bu komutanın özellikle Kuzey Afrika'daki başarıları dillere destan olmuştur. Rommel, bu mücadelesinde, sürekli olarak, karşısındaki daha güçlü kuvvetlerle mücadele etmek zorunda kalmıştı. Rommel'in Gazala ve El Kasreyn savaşlarında uyguladığı taktik özünde vuruş anında ve noktasında güçlü olmak fikrine dayanıyordu. Bu nedenle de aynı anda çok sayıda hedefe yönelmek yerine, mevcut hedefleri kendi amacına göre sıraya sokmuştu. İkinci dikkat ettiği nokta ise vuracağı noktada kuvvetlerinin, azami güce ulaşmasını sağlayacak biçimde konuşlandırmaktı. Bu nedenle istihbarata önem veriyor ve vuracağı noktayı doğru belirledikten sonra birliklerini, cephede başka bölgelerde savunmasının zayıflamasını göze alarak, buraya kaydırıyordu. [Bu konuda Lidell Hart: II. Dünya Savaşı, Çeviren Kerim Bağrıaçık, İstanbul: YKY Yayını, 1998, Bölüm 14, 19, 20, 22 ve 25]Yıllar sonra, bambaşka bir alanda, Rommel ile hiçbir ortak yönü olmayan, Amerikan Federal Reserve (FED) Başkanı Ben Bernanke, ABD Temsilciler Meclisi Bütçe Komisyonu'nda yaptığı konuşmada, benzer bir stratejinin izlenmesi gereğini savunuyordu. [Ben S. Bernanke: "Economic outlook and financial markets", Speech ABD Temsilciler Meclisi Bütçe Komisyonu'nda 20 Ekim 2008'de yaptığı konuşma; FED web sitesi]. Bernanke, kriz karşısında alınması uygun olacak önlemlerin aşağıdaki iki temel koşulu sağlaması gerektiğini söylüyordu:1) Önlem, ekonomiye en çok gerek duyulduğu anda etki etmelidir; ne daha önce ne de daha sonra.2) Önlem, olumlu sonuç sağlanmasına yetecek kadar güçlü olmalı, buna karşılık ekonomide ileride yeni dengesizlikler genel yaratmama koşulunun koyduğu sınırlar içinde kalmalıdır.İki farklı dünyanın bu iki önemli karar alıcısının izledikleri yaklaşımların neredeyse aynı olmasının temel nedeni karşılaştıkları sorunların bazı temel ortak özellikleri olmasıydı. Her ikisi de belirsizlikle karşı karşıyaydı. Rommel, müttefiklerin asker, silah ve malzeme gücünün kendisininkinden çok daha fazla olduğunu, üstelik lojistik olanaklarının üstünlüğü nedeniyle, bunu artırarak sürdürebileceğini biliyordu. Ayrıca karşısındaki ordunun yetenekli komutanlar tarafından yönetildiğini takdir edebilecek olgunlukta bir askerdi.Karar almada bilgiBuna karşılık, bu komutanların neler yapmayı planladıklarını ve bunların ne kadarını gerçekleştirebileceklerini bilmesi olanaksızdı. Geçmişe bakarak öğrenebileceği de pek bir şey yoktu. Tarihte ne bir başka 1942 yılı olmuştu ne de o yılın koşulları.Bernanke ise güçlü akademik bilgisine dayanarak, 2007'de başlayan olayın sıradan sayılamayacağını ve ekonomiye çok zarar verebileceğini çok önceden fark etmişti. Öte yandan karşılaşılan sorunun çok büyük boyutlu olması nedeniyle bundan etkilenecek herkese destek verebilecek olanağın FED'de de başka bir yerde de olmadığını da biliyordu. Ama 2008 yılı da tarihte tekti. Olayın nasıl gelişeceğini, kime ne zaman ve ne kadar zarar vereceğini, hangi darbenin yerel kalacağını, hangisinin ise başka alanlara yayılabileceğini geçmişe bakarak bulmak olanaklı değildi.Bu nedenle her iki karar alıcı da bilgi edinmeye önem verdiler. Ancak bilgi edinmek pahalı bir işlemdir. Üstelik bilgi edinen için daima bir kapasite sınırı söz konusudur. Hele zamana karşı koşuyorsa… Bu bağlamda, "haber" ile "bilgi"yi ayırt etmek gerekir. Karar alıcıya kaynaklardan "haberler" gelir. Bu haberler "bilgi"yi de içerir, işe yaramayacak pek çok "gürültüyü" de… Haber toplamanın da bilgiyi gürültüden ayırmanın da maliyeti vardır. Çünkü bunu yapabilmek için nitelikli işgücünün zaman harcamasına gerek vardır. Bu nedenle Rommel'in hem güçlü bir istihbaratı hem de yetenekli kurmay kadrosu vardı. Bernanke'nin de başında olduğu FED'in de güçlü bir araştırma birimi ve deneyimli, bilgili kişilerden oluşan yönetim kurulu var.Bazıları mecburen batacaktıHer iki karar alıcı da güçlerinin sınırlı olduğunun farkındaydı. Bu nedenle de her ikisi de ilk temel sorunlarını "en başarılı sonuç alabilmek için neyin hedeflenmesi gerektiğini" saptamak biçiminde tanımladılar. Rommel, saldıracağı noktayı seçti; diğer hedefleri ihmal etti. Bernanke kime mali destek verileceğini belirledi; bazı kuruluşların batmasına razı oldu. Her ikisinin de aldığı kararların getirisi kadar maliyeti de vardı. Öte yandan, her iki karar alıcı da yarın için de kaynağa gereksinim duyacaklarını unutmadı. Ne Rommel bütün gücünü cephenin bir noktasına yığmaya kalktı ne de Bernanke kamu harcamalarının sınırsız artmasına yeşil ışık yaktı.Rommel başarılı olmuş muydu? Amacı müttefik güçlerin ilerleyişini yavaşlatmaktı. Bu açıdan bakıldığında bu soruya "evet" yanıtı verilebilir. Peki en doğru çözümü bulabilmiş miydi? İhmal ettiği hedeflerden birine yönelse daha başarılı olabilir miydi? Bu sorulara farklı yanıtlar verilebildiği için Rommel, bugün övüldüğü kadar eleştiriliyor da. Peki Bernanke başarılı oldu mu? Henüz karara varmak için erken. Ama sonuçta onun da bazılarınca övüleceğine ve diğer bazılarınca da eleştirileceğine kuşku yok. Ama bu insanlar korkup karar almasalardı, bugün anımsanmayacaklardı bile. http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=110679&KOS_KOD=33
19'uncu yüzyılın en büyük İngiliz iktisatçılarından John Maynard Keynes'in ruhu, son bir yıldır krize karşı izledikleri para politikalarından istedikleri sonuçları elde edemeyen küresel ekonominin kurmaylarının üzerinde dolaşıyor.ABD, Japonya, Almanya derken bu hafta içinde 600 milyar dolarlık harcama planı açıklayan Çin'in ardından şimdi de dünyanın en büyük ekonomilerinden İngiltere yeni bir harcama teşvik planı peşinde. Salı günü dipte gelen perakende satış ve emlak verilerinin ardından İngiltere'nin de aynı "Keynesyen" dalgaya kapılıp ekonomisini harcamalar yoluyla canlandırmaktan başka çaresinin kalmadığı artık ortada. İngiliz iş çevresi ve sendikalarının hükümet üzerindeki baskısının iyice arttığı bir dönemde İngiltere Maliye Bakanı Alistair Darling'in bir kaç hafta içinde bir harcama planı açıklaması bekleniyor.Keynes'in "Genel Teori"sinde kriz dönemlerinde ekonomiyi canlandırmak için talebin artırılması gerektiği, bunun da ancak harcamalar ve vergi indirimleri yoluyla gerçekleştirilebileceği" savunuluyordu. Şu sıralar benzerinin yaşanıp yaşanmadığı tartışılan 1929 Büyük Buhran Dönemi'nde görüşleri değer bulan Keynes, yine son aylarda oldukça tartışılan "devletin ekonomiye müdahalesi"ni savunuyor, "bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" felsefesi ile piyasanın kendi kendini dengeleyeceğini iddia eden Klasik İktisat doktrinine ateş püskürüyordu.Şimdi ise 15 Kasım'da gerçekleşecek G20 zirvesi öncesi "artık para politikalarının yanında maliye politikalarının da uygulanması şart" mesajının verildiği geçen hafta sonu yapılan maliye bakanları toplantısından bu yana yeni bir Keynesyen dönemin başlayıp başlamadığı tartışılıyor. G20 zirvesinde de dünya liderleri yeni maliye politikaları üzerinde kafa yoracak. Bir anlamda İngiltere'nin hamlesi ve G20 zirvesi, küresel ekonomide "Neo-Keynesyen" dönemin miladı olacak. Ancak uzmanlara göre Keynesyen politikalarda "koordineli" bir hareket olması zor. Çünkü bu politikalar harcamalar üzerine dayanacağı için bütçe açığı ve fazlası olan ülkelerin mali teşvik uygulamaları birbirinden farklı olacak. Yani Çin, Almanya ve Körfez ülkeleri gibi fazla veren ekonomiler daha geniş çaplı bir harcama planı açıklama şansına sahipken, açık veren ekonomiler için maliye politikası kısıtlı kalacak.İngiltere'ye sadece vergi indirimi yetmezGeçen hafta faizini yüzde 1,5 indirerek yüzde 3 seviyesine çeken İngiltere'de geçen ay perakende satışları son 3 yıl içinde ilk kez düşüş gösterdi. Ev satış rakamları da 30 yılın dibini gördü. İngiltere ayrıca yılın üçüncü çeyreğinde 16 yıl sonra ilk kez daralma yaşamıştı. Bu verilerin ardından ise İngiltere'nin de artık sadece para politikaları ile yetinmeyeceği ve maliye politikasına sarılacağı beklentileri arttı. Üstelik İngiltere Başbakanı Gordon Brown olası mali teşvik planı için sinyaller vermeye başladı bile. Ekonomiyi canlandırmak için para politikalarının yanı sıra maliye politikalarına da ihtiyaç duyulduğunu söyleyen Brown'un yine de tam anlamıyla harcamalar üzerine kurulu bir teşvik planından çok "vergi indirimleri"ne dayalı bir plan üzerine kafa yorduğu düşünülüyor. Ancak uzmanlara göre sadece vergi indirimleri İngiliz ekonomisini canlandırmak için yeterli olmaz.ABD'nin vergi indirimi Keynes'i doğruladıPara politikaları ile sağlanamayan başarı ise maliye politikalarının da uygulamaya geçmesi ile gözle görülür olmaya başladı. Örneğin geçen bahar aylarında ABD her vergi mükellefinin yıllık vergi ödemesinde 800 dolarlık bir indirime gitti. Bu vergi indiriminin etkisi ise hemen hissedildi. ABD'nin yılın ikinci çeyreğindeki perakende satışları ile Gayrisafi Yurtiçi Hasılası (GSYİH) vergi indirimi uygulamasının ardından artış kaydetti. Küresel krizle savaşta ilk önce sert faiz indirimlerine giden, ardından piyasaya trilyonlarca dolar para enjekte eden, o da olmayınca ticari bankalara bile merkez bankalarından borçlanma imkanı sunan küresel ekonominin kurmayları piyasaları uzun süre rahatlatamamıştı. Yani para politikaları ne sorunun temeline indi ne de piyasaları ipten almaya yetti.ABD'den Çin'e, Japonya'dan Almanya'ya kadar bir çok ekonomi ise artık "Keynesyen" politikaları devreye sokuyor. ABD'de 850 milyar dolarlık bankaları kurtarma paketinin ardından şimdi 150 milyar dolarlık mali teşvik planı gündemde. Çin ise bu hafta içinde 2010 yılına kadar harcanmak üzere 600 milyar dolarlık bir harcama paketi hazırladığını duyurdu. Japonya da geçen ay 20.5 milyar dolarlık bir harcama paketi açıklamıştı. ABD bu yıl başında bireyler ve şirketlere 168 milyar dolarlık vergi indirimi de yapmıştı. Almanya ise vergilerde 29 milyar dolarlık kolaylık sağladı. Japonya KOBİ'lere 275 milyar dolarlık kredi imkanı sundu.KEYNES DOKTRİNİNİN TEMEL TAŞLARI* Klasik iktisatın "piyasanın yalnız tam istihdamda dengede olacağı" savı gerçek dünyada felaketlere yol açar.* Klasik iktisatın "Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" doktrini kronik ve büyük işsizliklere yol açar.* İşsizliğe karşı pozitif maliye ve para politikaları uygulanmalıdır.* Özel sektör tarafından meydana getirilen efektif talep miktarı yetersiz ise bu kamu harcamalarının artırılmasıyla telafi edilmelidir.* Para politikası, maliye politikasının tamamlayıcısıdır.
http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=110455
"Kriz Türkiye'yi dört farklı kanaldan etkileyecek: kredi, portföy, dış ticaret ve tüketici davranışları" Krizle mücadelede, proaktif tedbirlerden oluşan bir stratejinin benimsenmesinde fayda var...

*PwC Türkiye Danışmanlık Hizmetleri Direktörü
Türkiye'de krizi bayramdan bu yana şiddetli bir şekilde yaşıyoruz. Bu da Lehman Brothers'ın batışı ile başlayan dünyadaki fırtınanın ülkemizi de etkilemesi ile oldu. O günden itibaren Türk bankalarının bu krizden çok etkilenmeyeceği ve özellikle 2001 sonrası yeniden yapılanma ile bankaların bu krize karşı hazır olduğu birçok ağızdan söylendi.
Bu kriz neden, nereden, nasıl çıktı, bir hatırlayalım. Sonra, bu söylenenler ne kadar geçerli anlamaya çalışalım.
Krizin başlangıcı "yeni ekonomi"nin ortaya çıktığı yıllara dayanıyor
Kriz Amerika'da konut sektöründe başladı. Ama aslında başlangıcı seneler öncesine dayanıyor. Hatırlayacaksınız, "yeni ekonomi" diye bir kavram çıkmıştı. İletişim, bilgi ve kontrol sistemleri teknolojisinde yaşanan gelişmeler sonucu hızlı data (veri) transferi ve işlenmesi mümkün olmaya başladıktan sonra hemen hemen bütün üretim ve servis sektörlerinde verimlilik artışları oldu. Bunun en basit örneği cep telefonlarıdır. Cep telefonu sayesinde her yerde, her zaman iletişim kurabilir olduk ve bu sayede daha kısa zamanda daha çok iş yapabilir olduk, zamanı daha verimli kullanmaya başladık. Buna "yeni ekonomi" adı verildi. Bu verimlilik artışı sayesinde maliyetler düştü, gelirler arttı. Artan karlar tasarrufa ve yatırıma dönüştü ve büyüme tetiklendi. Bu esnada bir şey daha oldu. Çin, Hindistan, Rusya, Brezilya, Türkiye, Endonezya gibi büyük insan ve doğal kaynaklara sahip ülkeler dünya ekonomisine entegre olmaya başladılar. Özellikle Çin, neredeyse sonsuz insan kaynağı ve bu insanların çalışma ve üretme kültürü ile dünyanın üretim üssü haline geldi ve ucuz ürünleri ile dünyada, şirket veya birey; her kesim için maliyetleri aşağı indirmeye başladı. İşte tüm bu gelişmeler sonucunda kazançlar ve sonucunda parasal kaynaklar da çok önemli artışlar yaşandı.
Bu parasal kaynaklar gidecek adres aramaya başladı. Bilinen adresler vardı. Amerika gibi bütçe açığı olan ve borçlanan ama riski az görülen ülkeler vardı. Amerikan devlet tahvilleri alındı. Ama bunların getirisi yeterli değildi. Borsada hisse yatırımları yapıldı. Bu da parasal kaynakları eritmedi. Ayrıca daha çok kazanmak gerekiyordu. Daha çok kazanç sağlayan, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin devlet tahvilleri alındı. Borsalarında yatırım yapıldı. Bu da kaynakları eritmeye yetmedi. Zaten, derecelendirme notlarından görüldüğü gibi, bu ülkelerin riski de yüksek idi, çok fazla yatırım yapılamazdı. Amerikan ekonomisinin her daim canlı tutulması ve kaynak bolluğunda, Amerikan devletinin borçlarının çok artmaması için Federal Reserve faizleri hep kontrol etti, düşük tuttu. İşte bu noktada bombanın hazırlanması için tüm elementler bir araya geldi.
Amerika'daki düşük faiz, Amerika'nın düşük gelirli kesimi için dahi borçlanmayı cazip hale getirdi. Artık bir ev alabileceklerdi. Bu arada düşük faizli bir kredi kartı da alıp, bununla evlerindeki eşyaları da yenileyeceklerdi. Hatta, yoksa bir araba alacak, varsa yenileyebileceklerdi. Paralarını yatırmak için yeni adres arayanlarla, ihtiyaçlarını karşılamak isteyen bu büyük kitleleri yatırım bankacıları buluşturdu.
Krediler gün geçtikçe büyüdü
Kaynağı bulan bu büyük kitleler mal almaya başlayıp talebi artırdıklarında mal fiyatları çok artmadı. Çünkü Çin gibi ülkeler ucuza ve daha ucuza yapabiliyorlardı. Ama bu kitleler ev almaya başlayınca, Çin bunların talebine çare olamadı. Ev fiyatları artmaya başladı. Arttı, arttı, arttı. Ev fiyatları arttıkça, kredi verenler çok mutlu oldu. Çünkü aldıkları teminatların değeri artıyordu. Teminatın değeri artınca daha çok kredi verebilirlerdi. Hatta geliri yeterli olmayanlara da verebilirlerdi. Çünkü bunlar geri ödeme zorluğu çekse bile, teminatların değeri arttığı için, teminat nakde çevrilip ödeme sağlanabilirdi. Faizler de düşüktü zaten, kredi kullananlar da daha çok kullanmak isteyecekti. Ve böyle oldu. Krediler büyüdü, ev değerleri arttı, krediler daha da büyüdü, ev değerleri daha da arttı.
Bir gün birisi dedi ki, "Bu ev fiyatları çok arttı; ben satayım, paramı alayım ve kendimi emekli edeyim". Sonra bir diğeri daha aynı şeyi söyledi. Derken bir diğeri daha. Veee, ev fiyatlarının artışı yavaşladı ve hatta bazı zamanlarda düşüşe geçti. Bazı ev sahiplerinin evinin değeri öyle düştü ki, bu ev sahiplerinin evinin değeri borçlarının altına indi. Bunlardan bazıları da, bankalarına "ev zaten teminat, alın evi kapatın bu borcu" dediler. Tabii borç tamamen kapanmıyordu. Bombanın fitili ateşlenmişti.
FED bunları 2000'li yılların başında görmeye başlamıştı ve kriz çıkmasın diye faizi biraz daha düşürüyordu ki, ev sahiplerinin borç yükü azalsın ve borçlarını ödemeye devam edebilsinler. Bu bir süre çare oldu. Piyasa dengede kaldı. Ama 2006 yılının başı geldiğinde ev fiyatları başını tam olarak aşağı çevirdi ve inişi o yıl boyunca durmadı. FED'in faiz indirimleri de artık çare değildi. Daha ne kadar faiz inebilirdi? 2007 yılı başında ilk olarak HSBC konut kredilerinde sorunlar olduğunu açıkladı. İşte o zaman yavaş yavaş resim ortaya çıkmaya başladı. 2007 Temmuz ayında tam olarak görünüyordu ama 2008 ortasına kadar birçok tedbirlerle krize dönüşmesine engel olunmaya çalışıldı. Ta ki, Lehman Brothers kurtarılmayana kadar. Ve bomba patladı.
Türk bankaları krize nasıl sağlam girdi?
Şimdi Türk bankalarını düşünelim. Türkiye'de bankacılık sektörü neden krize sağlam girdi? Elbette 2001 sonrası yeniden yapılanmanın etkisi var. Ancak, Türkiye'de son 7-8 yıla bakılırsa, bombanın bizde de hazırlanmaya çalışıldığını ama, Amerika'da FED'in yaptığının aksini yaparak, buna Merkez Bankası'nın engel olduğu görülebilir. Bu, Süreyya Serdengeçti ile başlayan ve sonra Durmuş Yılmaz ile devam eden bir Merkez Bankası başarısıdır.
2001 sonrasında yapılan reformlar ve hükümetin başarı ile uyguladığı mali disiplin sonucunda kamu bütçe açığı önemli ölçüde kontrol altına alındı ve bununla da kamu borçlanma ihtiyacı azaldı. Bu sayede devletin borçlanma piyasalarındaki etkinliği (crowding out efekti) azaldı ve bununla birlikte, temel sebebinin yok olması sonucunda, enflasyon ve buna paralel enflasyon düşüşe geçti. İşte bu noktada, artık TC Hazinesi'ne yüksek getirili-az riskli borç veremeyen Türk bankaları da aynen yabancı kardeşleri gibi parasal kaynakları için adres aramaya başladılar. Bu adres Türkiye'de de Amerika'da olduğu gibi normal vatandaş oldu. Konut kredileri, kredi kartları ve bireysel ihtiyaç kredileri önemli büyüme gösterdiler. Ama bankaların, yeni şubeler açarak, reklam vererek, kampanyalar düzenleyerek bütün pompalamalarına rağmen yine de dünyada birçok ülkede gerçekleşen büyümeye paralel bir büyüme olmadı, olamadı. Bunun en önemli sebebi, borç almanın çok cazip hale gelememesidir. Bu da hep faizlerin yüksek kalmış olmasından kaynaklanmaktadır. En düşük seviyesinde bile konut kredileri faizi aylık yüzde 1 veya yıllık bazda yüzde 12'nin altına inmedi. Merkez Bankası faizleri yüksek tuttuğu için çok eleştirildi. Yüksek faizin büyümeye çok önemli bir engel olduğu vurgulandı. Bu doğruydu. Ama Merkez Bankası enflasyonu kontrol ederken büyümeyi de kontrol etti. Büyüme hırsını dizginledi ve bu gün bankaların kredilerinin mevduat tabanından daha fazla büyümesini engelledi. TCMB eğer faizleri düşürseydi, artan kredi talebine karşı bankalar tüm kaynaklarını seferber edeceklerdi. Mevduat kaynaklarının ötesine geçerek, yurtiçinden ve dışından daha büyük borçlanmalar yapmanın yolunu bulacaklardı. BDDK belki bu riskleri görecekti ve engeller çıkaracaktı, ama bankaların ne kadar yaratıcı olabildiğini geçmiş tecrübelerde hep gördük. Bu da bizi bugün İzlanda'nın durumuna düşürebilirdi. İzlanda kişi başı milli geliri 66.000 dolar civarında olan bir ülkedir ve bu hali ile çok zengin bir ülke denilebilir. Buna rağmen İzlandalılar, geri ödeyebileceklerini hesaplayarak, kişi başına bunun 10 katı kadar borçlandılar. Onlara bu güveni düşük faiz ve bol kaynak ortamı hissettirdi. Bu da onların sonunu hazırladı.
Ancak, son söz olarak şunu da belirtmek lazım. Bu yazının sonucunda Türk bankaları küresel krizden hiç etkilenmeyecek gibi anlam çıkarılması amaçlanmıyor. BDDK Başkanı'nın deyimiyle, Türk bankaları sadece depremin merkezinde olmadılar, ama artçılardan etkilenebilirler.http://www.dunyagazetesi.com.tr/haber.asp?id=27148&cDate=
Türkiye'nin cari açığı var. Bu, iç tasarruflarımızın yatırımlarımızı karşılayacak düzeyin altında olduğu anlamına geliyor. Yani yabancıların (Türkiye'de yerleşik olmayanların) tasarruflarını kullanmaya talip oluyoruz. Onlar da bize borç veriyor. Karşılığında da faiz alıyorlar. İşler yaklaşık 2001'den bu yana böyle gidiyordu. Özel kesimin dış borcu bu yolla arttı. Şimdi bu durum değişiyor gibi. Borç verenlerin hevesleri azaldı. Öyle görülüyor ki eski miktar ve/veya koşullarda borç bulmamız olanaksız gibi.Neden böyle oldu? Akla iki olasılık geliyor. Bunlardan ilki küresel kriz nedeniyle bize borç verenlerin durumunun bozulması yüzünden onların borç veremez duruma düşmeleri. İkincisi de bizim yaptığımız hatalar nedeniyle borç verenlerin vazgeçmiş olmaları. Şu anda baskın görünen neden ilki gibi. Ama dikkat etmek gerek. İlk nedenle başlayan bu süreç ikincisiyle birleşirse çok vahim sonuçlara yol açabilir. Bunu Osmanlı devleti 1876'da yaşamıştı. Avrupa durgunluğa girmiş, Osmanlı devletine borç verememişlerdi. Borç taksitlerini bile aldığı borçla ödeyebilen Osmanlı devleti de tek taraflı bir kararla, borçlarını ödeme koşullarına uymayacağını açıklamıştı. Buna çok kızan Avrupalılar da Osmanlı devletini yalnız bırakmışlardı. Bu fırsattan yararlanan Rusya savaş açmış, sonuçta Rus orduları Yeşilköy'e dayanmıştı!Bugüne dönelim. Bizim için iki yol var: İlki yatırımlarımızı iç tasarruflarımızla karşılayacağımız düzeye çekmek. Bunu istemiyoruz. Çünkü bu durumda büyüme hızının düşmesinden korkuyoruz. Gerçi, sermaye hasıla katsayısını düşüren yatırımlara yönelmek, teknolojik gelişmeyi hızlandırmak gibi önlemler alarak bundan kaçınmak olanaklı. Ancak bu değişiklikler hem kısa dönemde gerçekleşemez hem de kendiliğinden olmaz. Orta/uzun dönem için sanayi politikası bu nedenle gerekli. İkinci yol ise iç tasarruf oranımızı artırmak. İstatistikler son birkaç yılda özel kesimin tasarruf oranının düştüğünü gösteriyor. Bunun nedenini doğru saptayıp, kamu kesiminin tasarruf oranını düşürmeden, bu oranı yükseltecek önlemler almak gerekiyor. Burada hedef de şirketlerin tasarruflarını artırmalarının sağlanması olmalı.Döviz gereksinimiBir de döviz gereksinimimiz var. Burada sorun farklı. YTL var ama yeterince döviz yoksa ne olacak? Alacaklılar YTL kabul etmiyor ki! Bu durumda, borçlular üçüncü kişilerden YTL karşılığı döviz almaya çalışacaktır. Burada akla gelebilecek sorun bu tür döviz isteklerinin artması durumunda döviz kurlarının yükselmesidir. Ancak iş burada da bitmeyebilir. Döviz kurlarındaki hareketlerin kestirilemediği koşullarda, kimse döviz satmayabilir. Bu durumda, piyasa oluşmaz. Ortalıkta gezinen döviz kuru rakamlarının bir anlamı yoktur, çünkü döviz arayanlar bulamamaktadır. Bu durumda "bir piyasa yapıcı"ya gerek olacaktır. Doğal aday merkez bankasıdır ama onun da yapabilecekleri sınırlıdır. Döviz basamaz...Türkiye'nin önümüzdeki dönemde döviz gereksinimi ne kadar? Bunu tahmin edebilmek için IMF tarafından geliştirilen standart bir yöntem var. Ülkenin döviz gereksinimi aşağıdaki kalemlerin toplamı olarak tanımlanıyor: 1) Cari açık 2) Kısa dönem dış borç ödemeleri, 3) Orta ve uzun dönemli borçlardan vadesi dolanlar, 4) Yabancıların Türkiye'de aldıkları (yerel ikincil piyasalardan) tahvil ve hisse senetlerinden elden çıkarmak isteyecekleri miktar, 5) Ülkeden sermaye kaçışı, 6) Yitirilen güveni yeniden kazanmak için ülke döviz rezervlerinde gerekli artış. Peki döviz kaynakları neler? 1) Cari açığı düşürmek, 2) Yerleşiklerin dövize yönelmemelerini sağlamak, 3) Yeni kısa ve uzun dönemli dış borçlanma yapmak, 4) Yabancıların pozisyonlarını muhafazaya ikna etmek. Bunlardan son ikisi yabancıların davranışlarıyla ilgili. Onları nasıl etkileyebiliriz? Türkiye bu ortamda kendi olanaklarıyla onlara güvence verebilecek durumda mı? Yanıt "evet" ise nasıl? "Hayır" ise dışarıdan güvence bulmak gerek. Ortalıkta da bu güvenceyi verebilecek sadece IMF görünüyor. Bu durumda, teknik detaylar ötesinde, pazarlık gücümüz var mı?Türkiye'nin döviz kaynakları1- Cari açığı düşürmek2- Yerleşiklerin dövize yönelmemelerini sağlamak,3- Yeni kısa ve uzun dönemli dış borçlanma yapmak,4- Yabancıların pozisyonlarını muhafazaya ikna etmek
http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=110168&KOS_KOD=33
Haber Merkezi / TİMETURK
Dünya Finans Krizi Nedir?
Giriş
Finansal kriz, 2007 yılında ABD’de milyonlarca kişinin su yüzüne çıkmaya başlayan; emlak almak için bankalardan kredi çeken vatandaşların borçlarını ödeyememesinden kaynaklanan bir gelişmeydi.
Mali krizle birlikte ABD ekonomisi ciddi bir sarsıntı geçirdi, buradan Asya ve Avrupa ekonomilerine sıçradı. Tabii kriz başka ülkeleri etkilemek üzere yol alırken, yolunun üzerindeki büyük bankaları ve finansal kuruluşları devirerek ilerledi.
Dünya finans piyasalarına pompalanan milyarlarca dolara rağmen bu kriz, yüzeyin altından ilerleyerek küresel çapta bir ekonomik sarsıntıya yol açmakta. Uzmanlar bu krizin dünyadaki ekonomik yapıları yıkacağına ilişkin korkularını gizlemezken bunun etkilerinin dünyanın dört bir yanına ulaşmasından endişe ediyor.
Krizin Patlak Vermesi
ABD’de Eylül ayının ortasında patlak veren krizin üçüncü haftasında uzmanlar, ABD ekonomisinin tarihinin en şiddetli sarsıntılarından birini yaşadığını kaydetti. Bu krizde, geçmişi on yıllara dayanan devasa kurumlar birer birer yok olurken, henüz yıkılmamış olanlar da başlarına aynı şeylerin geleceği kaygısıyla birleşme kararı aldılar. Ancak kriz bununla da kalmadı, Amerikan finans piyasasıyla yatırım bağlantıları nedeniyle kaçınılmaz bir şekilde Asya ve Avrupa ülkelerine sıçradı.
Krizin En Önemli Kurbanları
Acil Çözümler
Kriz Hakkında Ne Dediler?
—ABD Başkanı George Bush: Amerikan ekonomisi, tehlikede ve finansal sistemdeki ana sektörler kapanmayla karşı karşıyadır.
—Rus Devleti Eski Başkanı Vladimir Putin: Bu kriz, sadece belirli kişilerin sorumsuzca davranışlarından kaynaklanan bir durum olmayıp tersine dünya liderliğine soyunan bir devletin bütünüyle sorumsuzluğundan kaynaklanan bir krizdir. ,
—İngiltere Devlet Başkanı Gordon Brown: Bu krizi çıkartanlar, ABD içerisinde Finansal sistemi önemsemeyenlerdir.
—Amerikan Merkez Bankası FED’in eski başkanı Alan Greenspan: Son yüzyılın en tehlikeli krizi. Bu kriz henüz sona ermiş değil ve istisnai sertliği nedeniyle birçok büyük kurumun batacağını tahmin ediyorum.
—BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon: Kriz, yeryüzündeki milyarlarca insanı, özellikle de en fakir olanların geçimini etkilemektedir.
—Alman Maliye Bakanı Peer Steinbrück: ABD, banka yöneticilerinin ve büyük şirket müdürlerinin devasa karlar hedefledikleri operasyonlar nedeniyle dünya finansal krizinin sorumluğunu üzerinde taşıyor. Kriz, derin izler bırakacak ve küresel finans sisteminde dönüşümler meydana getirecektir.
Haber Merkezi / TİMETURK
Nobel Ödüllü ekonomist, Dünya Bankası’nın en önemli ekonomistlerinden ve Bill Clinton döneminin Tartışmacı İktisatçılar Kurulu Başkanı Joseph Stiglitz, Time Dergisi’nde yazdığı yazısında mevcut krizden kurtuluşu sağlayabilecek bazı adımlara değindi.
Stiglitz, kapitalizmin insanın icad ettiği en üstün sistemlerden birisi olduğunu ancak şimdiye kadar kimsenin bu sistemin istikrar yaratacağını söylemediğine işaret ederek, özellikle serbest Pazar ekonomisinin son 30 yıl boyunca yüzden fazla krizle karşılaştığının altını çizdi.
Yazar sözlerini “Bu nedenle ben ve benim gibi başka ekonomistler de çalışma yeteneğine sahip Pazar ekonomisinde kontrol ve devlet düzenlemesinin iki temel unsur olduğuna inanıyoruz. Bunlar olmaksızın dünyanın her tarafında sürekli kriz üreten bir yapıyla karşılaşılır.” şeklinde sürdürdü.
Stiglitz, şu anki ekonomik krizin öncelikli nedenini kanunlardan uzak olması ve faiz oranlarının düşük olmasına bağladı. Yazar, mevcut sorunların borçların ödenememesi, akışkanlık ve ekonominin küresel yapısından kaynaklandığını söyledi.
Meşhur ekonomist, şu anda düşüşün başlarında olduğumuzu ve bunun, konut fiyatlarının yeniden dengeye oturması için gerekil olan restorasyonun ve sanal bir ekonomi yaratan aşırı finansal davranışlardan (aşırı borca girmekten) kurtulmanın ilk aşaması olduğunu belirtti.
Yazara göre Mevcut finansal krizden çıkmak için atılması gereken adımların başında şunlar geliyor:
1. Bankaların sermaye yapılarının yeniden düzenlenmesi: Bankalar normal hisse senetlerine yeteri kadar sahip değiller ve bu yüzden de mevcut şartlar altında söz konusu hisseleri elde etme konusunda ciddi bir sıkıntıyla karşı karşıya geleceklerdir. Buna karşın hükümet, ilgili bankada kararların alınmasıyla ilgili yapılacak oylamada söz sahibi olmasını mümkün kılacak hisselere sahip olacaktır.
2. Emlak piyasasındaki şişmeden kurtuluş: Yazara göre hükümetin, mortgage faizlerinin ve özel mülkiyetle ilgili vergi indirimlerinin nakit sigorta vergisine dönüştürülmesi ve konut fiyatlarının ipotek fiyatlarından daha düşük olduğu bir zamanda ipoteğin değerini koruma amacıyla iflas kanunlarının reforme edilmesini sağlayan bir yeniden yapılanmaya izin vermek. Böylece vatandaşların konutlarını kaybetmelerinin önüne geçmesini sağlamak. Ayrıca sınırlı gelire sahip alt tabakadan insanlardan mortgage ile ev almış olanları hükümetin düşük faizli finansal imkanlarından yararlandırmak ve hükümetin bu kişilere kredi açmasını sağlamak.
3. Etkin önlemler almak: Wall Street’e yardım etmek ve konutların insanların ellerinden çıkmasının önüne geçmek. Amerikan ekonomisi çöküşte olduğundan büyük önlemlerin alınması gerekiyor. Washington’un kısa vadede ekonomiyi harekete geçirecek alt yapı ve teknoloji alanlarında yatırımlar yapması ve uzun vadede de büyümeyi desteklemesi gerekmektedir.
4. Etkin bir faaliyet gücüne sahip çok yönlü ajansların kurulması: Küresel ekonomik sistem karmaşık bir hale geldiyse bunun mutlaka uluslararası bir takım kuruluşlar tarafından gözetim altında tutulması gerekir.
Stiglitz, bu krizin bize kanunlardan azade bir serbest piyasa ekonomisinin tehlikelerle dolu olduğunu gösterdiğini ifade ederek tek taraflı siyasetin, ekonomik olarak birbirlerine bağımlı bir küresel sistemde işe yaramayacağını kaydetti.
http://www.timeturk.com/ sitesinden 13.11.2008 tarihinde yazdırılmıştır.
"3. Dünya Savaşı, finansal krizden çıkabilir"
Küresel finansın tahakkümünün hikayesi
Finans kurumları mali krizden etkilenir mi?
Amerikan kapitalizminin çöküşü
Yeni 3’ncü Dünya Ülkesi Amerika
Gray: ABD hegemonyası dönemi bitti
Ekonomi “yüzyılda-bir”lik büyük bir krizde
Son finans krizinde gerçek kaybeden kim?
Hey ABD, üçüncü dünyaya hoş geldin!
Krugman, ABD'de başlayan ve dünyaya yayılan küresel krizin etkilerini ve öngörülerini köşesinde 18 Ekim'de ele almış. Bankacılık sistemini kurtarmayı planlayan 700 milyar dolarlık planı doğru bularak, makalesinde; şu anda gazete başlıklarını manik-depresif borsa belirlediğini ve asıl önemli olanın "reel ekonomi" olduğunu belirtmekte. Bankaları kurtarma planı sadece başlangıç olarak görülmesi gerektiğini, finansı olmayan bir ekonominin yardıma muhtaç hale geleceğini yazmakta. Bütün göstergelerin ekonomideki yavaşlamanın uzun ve zorlu geçeceğini gösterdiğini belirten Krugman, işsizlik oranın yüzde 8'in bile üzerine çıkabileceği uyarısı dikkat çekici. Resesyonun 25 yılın en kötüsü olabileceğini, kredi piyasaları normale dönse bile emlak piyasasındaki durgunluğun devam edeceğini ön görmekte. Bugün kriz ABD'den başlayarak başta Japonya, İsviçre, Kanada ve AB ülkeleri olmak üzere tüm dünyaya sıçrayıp, kriz bizim gibi gelişmekte olan ülkelere de yansımakta.
ANKA Haber Ajansı'nın 23 Ekim tarihli araştırma haberinde "sıcak para" olarak da adlandırılan kısa vadeli yabancı finansal sermayenin ülkemizdeki portföyünün küresel mali krizin etkisiyle son haftalarda rekor hızla eriği vurgulanmakta. Yabancı sermaye miktarıyla son beş yılda politikacılarımızın her fırsatta övündüğü sıcak para şimdi yok para!.
Önceki beş yılda küresel mali sistemdeki likidite bolluğu ülkemizin sunduğu cazip getiriye bağlı olarak yabancı yatırımcıların portföyü hızla büyümüştü. '03-'07 dönemindeki büyümesi de, bu sıcak para girişlerine dayandırıldı. '02 sonunda ülkemizde 8.9 milyar dolarlık sıcak para hacmi bulunuyordu. '03 yılında tek parti hükümetinin iş başına gelmesiyle sağlanan siyasi istikrar, hükümetin '01 krizinin ardından uygulamaya konulan IMF güdümlü ekonomik programı sürdürme tercihi, ülkemize portföy yatırımları şeklinde hızlı bir kısa vadeli sermaye girişine yol açtı. Sıcak para hacmi yıllar itibariyle katlanarak arttı. '03 sonunda 16.9 milyar, '04 sonunda 32.8 milyar dolara çıkarak, '05'de 58.2 milyar, '06'da 65.4 milyar ve '07 sonunda 107.1 milyar dolara ulaştı. Bu yıl başında 107 milyar doların üzerinde bulunan sıcak para 10 Ekim itibariyle 59.5 milyar dolara kadar inmiş. Aslında, ekonomiye getirdiği kırılganlık ve riskler nedeniyle sıcak paraya (yok paraya!) bütün dünya sınır getirebiliyor.http://www.dunyagazetesi.com.tr/haber.asp?id=26573&cDate=
Sıcak paraya dünyanın en çok faiz geliri sağlayan ülkemiz tabi ki krizden diğer ülkeler kadar etkilenmemesi çok doğal. Yüzde 75'ini sıcak paranın oluşturduğu, ülke KOBİ'lerinin yüzde ikisinin temsil edildiği borsasında değerin yükselmesini, en fazla faiz gelirinin verilmesi ve dünya likidite bolluğunun da etkisiyle artan endirekt yabancı sermaye artışlarını ekonomide başarı gibi göstererek, övünmek ürkütücü. Maalesef; Türkiye'nin işsizlik, gelir dağılımı eşitsizliğini, psiko-sosyal gerçeklerini görmezden gelerek, geleceği ipotek etmektir.
Geleceği ipotekten kurtarmak için üretmek, kapasite kullanımını ve doğrudan yabancı sermaye girişimlerini artırmak mutlak. Doğrudan yabancı sermaye yatırımları borç yaratmayan dış finansman kaynağı olarak yatırım ülkesinde sürekli gelir, kalıcı değer yaratmakta. Türkiye'nin 2023 yılı hedefi için stratejik olarak planlanan en rekabetçi 6 sektörün yapacağı her türlü yatırım gelecek Türkiye'sinin inşasını kolaylaştıracaktır.
Geleceğin inşası için 47 yıldır AB'ye göç veren Türkiye'nin AB'deki sermaye potansiyeli çok değerli. AB'de 27 ülkede, her altı yabancıdan birisinin Türk pasaportu taşıdığı, ortalama aylık hane gelirlerinin 2,1 bin, hane başına aylık 380 Euro tasarruf yapmaktalar. AB'deki 150 milyar Euro değerinde yurtdışı işçi gelirlerinden oluşan yabancı sermaye potansiyelini bulunmakta. AB'de daralan ekonomiyle birlikte gittikçe artan maliyetlerle AB'de birçok tesisin kapanması, artan ırkçılık saldırıları, anketlerde AB'deki Türk vatandaşlarının gelecekle ilgili karamsarlığı fırsatlar barındırmakta. 47 yılda oluşan önemli sermaye ve bilgi birikimi (know-how), kapanan fabrikaların makine ekipmanın düşük maliyetli tedariki, eğitimli 3. kuşak, AB'ye göre lojistikten, işgücü maliyetine kadar bir çok ciddi rekabetçi avantajlar sunmakta.
Bu noktada kalıcı önerim;
Türkiye'nin 2023 yılı hedefi için en rekabetçi 6 sektörün yatırımını ülkemize kazandırılması, bölge ve stratejik sektör bazında teşvik edilmesidir. İllerin sanayi envanterleri kapsamında değerlendirilerek, AB'ye en çok göç veren, 15-64 yaş grubunun ve işsizliğin hali hazırda Türkiye ortalamasının üzerinde bulunan Denizli, Sivas, Uşak, Kütahya, Yozgat, Bilecik, Eskişehir, Gümüşhane, Tokat, Afyon, Ordu, Burdur, Erzurum, Elazığ, Erzincan, Kırıkkale, illerinde yatırım teşvik edilmelidir. Sayısız örnekleri bulunan Anadolu'da kurtlara yem olmamaları ve varlıklarını sürdürebilmeleri için mutlak SPK denetimi altında doğrudan sermaye yatırımları ülkemize kazandırılmalıdır. Bu konuda model geliştirilmeli ve pilot uygulama örnekleriyle toplumun gündemine taşınmalıdır.
Krugman'ın altını çizdiği gibi, şu anda gazete başlıklarını ABD'de borsa, ülkemizde ise manik-depresif spekülasyonlar ya da hükümete taraf olup olmamak belirlemekte. Ama her iki durumda asıl önemli olanın "reel ekonomi" olduğunu da çok önemli. İşsizliğin çözümü için AB'deki yabancı Türk sermayesinin know-how birikimini, 3. kuşağın vizyonuyla ülkemize kazandırılması, yerel kalkınmayı da hızlandıracak, ülkelerin rekabetçi avantajını oluşturan inovasyon kültürü için çok önemli altyapı oluşacaktır.
Denetlemenin ülkemizin en önemli sorunu olarak algılanan ortamda, palyatif ve tehlikeli kriz çözümü olarak gördüğüm kara paranın bavulla Türkiye'ye girişini teşvik eden yasa önerisi ciddi ve saygın bir devlet anlayışına yakışmakta mıdır? Yoksa doğrudan yabancı sermaye potansiyelini ateşleyecek, yerelde inovasyonu ve kalkınmayı geliştirecek önerimiz dikkate alınmalı mıdır? Yoksa derin uykuda, günü kurtaran, çözümlerle geleceği inşa edilebilecek midir?