Dünya Gazetesi Bu mevsimde New York için çok sıcak bir gündü. Kimileri Uptown'da akşam başlayacak olan Cadılar Bayramı partisi hazırlıklarıyla meşgulken, ben şimdilerde işsiz kalmış Downtown finansçılarının "takıldığı" kahvelerle dolu West Village'de Amerikalı bir yazar arkadaşımla buluşmaya gittim. Onunla müdürü olarak part-time çalıştığı Cafe Cluny'de buluştuk. Yolunuz New York'a düşerse west 4 ile 12 arasındaki bu şirin restaurana mutlaka uğrayıp bir şeyler yemenizi öneririm. Ben arkadaşımın tavsiyesine uyup badem ve mandalinalı suteresi salatası ile kaz ciğerli pirzola kavurmayı denedim, çok memnun kaldım. Bunları sadece gelişmiş damak zevkimi (!) ortaya çıkarmak için paylaşmıyorum sizinle. Her gün böyle şeyler yediğimi sananlar da olabilir. Hemen bu yanlışlığı düzeltmek isterim. Amacım şu: malum, son dönemlerde köşe yazarı olmak istiyorsanız, mutlaka keşfedilmemiş bir restauranı okurlarınıza tavsiye etmeniz lazım. Bu evreyi aşmışsanız, şarap konusuna da girebilirsiniz tabii. İşte ben de baktım ki yeteneğim hâlâ geniş kitlelerce keşfedilmiş değil; bir de büyüklerimden gördüğüm bu yolu deneyeyim dedim. Şarap seçimi konusuna şimdilik girmiyorum. Onu son koz olarak kullanmayı planlıyorum. Hem zaten çalışmalarımın erken dönemindeyim henüz. Neyse, arkadaşımla hasret giderme faslını geçince konu Amerikan başkanlık seçimlerine geldi. Ona göre seçimin sonucunu belirleyecek en önemli konu dış ilişkiler, terör ve ulusal güvenlik, Irak, sağlık ve eğitim sorunları, silahlanma, kürtaj, eşcinsel evlilikler, enerji politikaları veya benzin fiyatları değil; ekonomi ve vergi politikaları. Zaten son dönemde yapılan anketler de bu görüşü destekliyor.

Pekiyi seçimimin sonucunu gerçekten adayların vergi politikaları mı belirleyecek? Elbette sonucu tek bir etkenin belirleyeceğini söylemek gerçekçi olmaz. Ama seçim konusunda Amerikan basınını takip ettiyseniz, gündemin en önemli konusunun vergi politikaları olduğunu görürsünüz. Gün geçmiyor ki manşetlerde bununla ilgili bir bölüm olmasın. Adaylar vergi politikaları üzerinden birbirlerini eleştiriyorlar. Başka bir deyişle Türkiye'de seçim zamanlarının popüler konusu nasıl yolsuzluklarsa ABD'de de vergi.

Aslında adayların vergi politikaları temsil ettikleri partilerin geleneksel çizgisini yansıtıyor. Cumhuriyetçiler hemen her seçimde olduğu gibi vergi oranlarının indirilmesini ve yeni vergi teşvikleri getirilerek ekonominin büyütülmesini, Demokratlar ise devletin sosyal güvenlik, sağlık ve eğitim gibi hizmetlerinin genişletilmesi, bunun finansmanı için yüksek gelir gruplarından daha fazla vergi alınmasını ve böylece gelir dağılımındaki uçurumun kapatılmasını savunuyorlar. İsterseniz gelin başka adayları Senatör Obama ve McCain'in vergi politikalarına kısaca bir göz atalım.

Fakirin dostu Obama vs., zenginliğin destekçisi McCain

Senatör Obama temelde Clinton yönetiminin yaklaşımını benimseyerek, Bush döneminde vergi indirimleri ile iyice bozulan dikey vergi adaletinin iyileştirilmesini sağlamak için herkesin ödeme gücüne göre vergilendirilmesini destekliyor. Yani ödeme gücü düşük olandan daha az, ödeme gücü yüksek olandan daha fazla vergi alınması gerektiğini savunuyor. Bu amaçla düşük gelirli ve orta-direk denilebilecek sınıflara uygulanan vergi oranının azaltılmasını, yüksek gelir grubundaki kişilerin vergi oranlarının artırılmasını planlıyor. Basit yani tek veya çift oranlı gelir vergilemesi ("düz vergileme" veya gelir vergisi yerine tüketim vergisi getirilmesi) konusundaki önerileri adaletsiz bulduğu için açıkça reddediyor. Yeni iş kuran kişilerle küçük işletmelerin değer artış kazançlarını vergiden istisna kılmayı, işsizlik sigortası kapsamında elde edilen gelirlerin daimi olarak vergiden istisna kılınmasını, yıllık geliri 50.000 ABD Doları'ndan daha düşük olan 65 yaş üzerindeki kişilerin gelir vergisinden muaf kılınmasını, yükseköğrenim masraflarının daha büyük kısmının matrahın belirlenmesinde indirim konusu yapılabilmesini, yüksek ödeme gücüne sahip olanlar tarafından menkul kıymetlerden elde edilen değer artış kazançları (borsa kazançları) ile temettüler üzerindeki vergi yükünü yüzde 15'ten yüzde 20'ye artırmayı düşünüyor. Şirketlerin hukuka aykırı vergi yapılarının daha fazla üzerine gidilmesi gerektiğini düşünüyor ve kurumlar vergisinde bir indirim yapmayı düşünmüyor. Buna karşılık, Senatör Obama'yı "sosyalist" olmakla suçlayan Cumhuriyetçiler'in temsilcisi Senatör McCain ise düşük gelirlilere uygulanmakta olan vergi oranının düşürülmesi yerine, genelde herkese uygulanan vergi oranlarının düşürülmesi suretiyle yatırım ve istihdamın desteklenmesini savunuyor. Bu çerçevede, borsa yatırımlarını desteklemek için bir yıldan uzun süre ile elde tutulan varlıkların elden çıkartılması suretiyle elde edilen değer artış kazançlarına halihazırda uygulanan düşük vergi oranının (yüzde 15) 2008 ve 2009 yılları için daha da düşürülmesini (yüzde 7.5) savunuyor. Ayrıca kurumlar vergisi oranının da yüzde 35'ten yüzde 25'e indirilmesini öneriyor. Menkul kıymetlerden elde edilen değer artış kazançları ile temettüler üzerindeki vergi yükünün ise aynı seviyede kalmasını düşünüyor. İşsizlik sigortası kapsamında elde edilen gelirlerin ise sadece 2008 ve 2009 için vergiden istisna kılınmasına sıcak bakıyor. Vergi matrahından indirim yapılabilecek kalemlerdeki hadlerin artırılmasını planlıyor. Senatör McCain Senatör Obama'yı "milli gelirin artırılması"na odaklanmak yerine, adaleti sağlamak için "gelir dağılımının düzeltilmesi" ile uğraşarak sınıfsal çatışmayı körüklemek ile itham ediyor. Senatör McCain'e göre Senatör Obama "başarılıyı [zengini] cezalandırmak", kendisi ise "herkesi başarılı [zengin] yapmak" istiyor. Tarafsız kaynaklar ise önümüzdeki on yıl içinde Senatör McCain'in planının Amerikan Hazinesi'nin vergi gelirlerinde 7 trilyon ABD Doları azalmaya, Senatör Obama'nınkinin ise yaklaşık 3 trilyon ABD Doları artışa sebep olacağını tahmin ediyorlar. Ayrıca Senatör Obama ve McCain'in planları karşılaştırıldığında Obama'nın planına göre yıllık geliri 250.000 ABD Doları'ndan yüksek olanların şu andakinden daha fazla, 100.000 ABD Doları'ndan daha az olanların ise daha az vergi ödeyeceklerini hesaplıyorlar.

Seçim sonucunun ABD ve dünyada vergi politikaları açısından etkisi ne olur?

Kanımca Amerikan vergileme rejiminde meydana gelecek olan köklü bir değişiklik küresel ekonomik koşullar nedeniyle bir süre sonra dolaylı yoldan diğer ülkeleri de etkileyecektir. Eğer Başkanı diğer etkenler değil, sadece vergi politikaları belirleyecek olsa, belki de bu seçimi "vergi adaleti" ve "düz vergileme" modellerinin çarpışması olarak görebiliriz. Daha doğrusu eğer Amerikan seçmeni daha fazla vergi adaletini ister ve bu nedenle Senatör Obama'yı seçerse, düz vergilemeyi savunan Cumhuriyetçiler'in bu reform önerisini rafa kaldırmaları veya en azından gözden geçirmeleri gerekebilir. Eğer Senatör McCain'i seçerlerse önümüzdeki dönemlerde mevcut artan oranlı gelir vergilemesi rejiminin yerini daha az artan oranlı - düz - vergilemenin alması veya hatta gelir vergilemesinin tamamen kaldırılarak tüketim vergilemesine geçilmesi söz konusu olabilir. Türkiye'de ise zaten gelir vergilemesinin önemi göreceli olarak daha az olduğundan, menkul kıymet kazançları düşük ve tek oranlı vergilemeye tabi tutulduğundan ve bazı gelirler ise tamamıyla vergiden istisna kılındığından son yıllarda ibrenin vergi adaletinden iyice uzaklaştığını biliyoruz. Bu da gelir dağılımının bozulması sonucunu doğruyor. Zaten Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) tarafından geçtiğimiz ekim ayının son haftasında yayınlanan bir raporda da Türkiye Meksika'nın ardından gelir dağılımı açısından en adaletsiz OECD ülkesi olarak gösterilmişti. Bu nedenle ABD başkanlık seçimini Senatör Obama'nın kazanması halinde Türkiye'deki bazı vergi politikalarının da gözden geçirilmesi gündeme gelebilir.

Sohbetin devamı

Hiç kuşkusuz arkadaşımla sohbetim başkan adaylarının vergi politikaları ile sınırlı kalmadı. Akşam başlayacak olan Cadılar Bayramı yürüyüş alayından, birkaç ay önce döndüğü Fas ve birkaç sonra çıkmayı planladığı Latin Amerika seyahatlerinden, insan böyle güzel bir New York sonbaharında nelerden konuşursa onlardan konuştuk. Oradan ayrılıp Lower East Side'daki gaz ve rutubet kokulu daireme doğru dönerken, kafamda iki soru vardı: (1) Bir gün bizim ülkemizde de siyasi partilerin seçim dönemlerinde gerçek anlamda stratejik ve detaylı bir vergi politikasını seçmene sunup sunamayacakları, (2) Akşamki parti için ne kostüm giyeceğim.http://www.dunyagazetesi.com.tr/yazar.asp?authId=104

ABD ve Avrupa küresel finans krizi ile çalkalanırken, Asya bu fırtınada sakin bir görüntü sergiliyor. Bu sakinliğin nedenini anlamak için kamu yönetiminde dünya çapında uzman bir isim olan Prof. Kishore Mahbubani'ye kulak vermekte fayda var. Öncelikle Mahbubani'yi daha yakından tanıyalım. Singapur Ulusal Üniversitesi, Lee Kuan Yew Kamu Politikası Okulu, Kamu Politikası Uygulamaları Bölümü Dekanı Prof. Kishore Mahbubani, 2001 ve 2002 yıllarında BM Güvenlik Konseyi Başkanı olarak görev aldı. 2005 yılında Foreign Policy and Prospect dergisi tarafından dünyanın en önemli 100 kamu entelektüeli arasında gösterilen Mahbubani, başarılı bir diplomat, düşünce adamı ve yazar olarak çok sayıda ödül kazanmış bir isim.

Mahbubani, 2008 yılı başında yayınlanan "The New Asian Hemisphere: The Irresistible Shift of Power to the East <http://www.mahbubani.net/book3.html>" kitabında, "Asyalılar, yani Çinliler, Hintliler, Müslümanlar ve diğerleri dünya tarihine yüzyıllardır seyirci oldular. Şimdi 'copilot' olmaya hazırlar" diyor ve aslında dünya ekonomisinin geleceğini Asya'ya bağlıyor bir anlamda.

"Asyalılar sonunda, serbet piyasa ekonomisinden, modern bilim ve teknolojiye kadar birçok alanda Batı'nın en iyi uygulamalarını anladılar, benimsediler ve uyguladılar. Hatta kendilerine göre yenilikçi oldular; Batı'da görülmeyen işbirlikleri geliştirdiler. Batı, Asya'nın yükselişine dayanabilecek mi? Asya'nın amacı Batı'ya hükmetmek değil, Batı'yı kopyalamak. Bu da aslında Batı için iyi bir haber. Tarihte, yeni güçler ortaya çıktıkça, gerilimler ve çatışmaların artığını görüyoruz. Bu mümkündür. Fakat buna engel olmak, dünyanın Asya'da dile getirilen yeni küresel işbirliği prensiplerini kabul etmesine bağlı" yorumunu yapan Mahbubani'ya göre Asya yakın gelecekte Avrupa ve ABD'ye her bakımdan kafa tutmaya hazır bir hale gelecek. Peki gelelim krize.

Asya bu krizde neden bu kadar sakin görünüyor?

Asya'nın küresel kriz karşısındaki sessizliği ne anlama geliyor?

Mahbubani'nin öncelikle dikkat çekmek istediği konu, ABD ve Avrupalı politika belirleyicilerinin, 1997-98 yıllarında Asyalılar'a tavsiye ettikleri politikaların tam tersini uyguluyor olmaları. "Asya krizi sırasında, 'batan bankaları kurtarmayın, faiz oranlarını artırın, bütçenizi dengeleyin' dediler. Milyonlarca Endonezyalı ve Tayvanlı, Batılı hükümetlerin şu anda yaptıklarını yapabilmiş olsalardı, çok daha iyi durumda olabilirlerdi. Ama buna izin verilmedi ve Batı'nın bu yüzden Asya'dan özür dilemesi gerekiyor" diyecek kadar açık konuşan Mahbubani, ABD ve Avrupalılar'ın tersine, Asyalılar'ın korkmadığını, paniklemediğini söylüyor. Bunun nedeni ise 1998 krizinden çok iyi ders almış olmaları. Mahrubani bu dersleri şöyle sıralıyor: "Finans sektörünü çok hızlı bir şekilde serbestleştirme

, sınırlı boyutta borçlan, ciddi bir şekilde para biriktir, reel ekonomiye dikkat et, verimliliğin artmasına yönelik yatırımlar yap, eğitime odaklan. Sonuçta, ABD kartlardan finans evi kurarken, Asyalılar reel ekonomiye odaklandılar. İşte bu yüzden IMF'nin Çin için 2008 ve 2009 yıllarına yönelik yaptığı büyüme tahmini sırasıyla yüzde 9.7 ve yüzde 9.3, Hindistan içinse 2008'de yüzde 7.9, 2009'da ise yüzde 6.9."

Asyalılar her şeyi piyasa belirler düşüncesine inanmadı

Prof. Mahbubani'ye göre Asya'nın krizden etkilenmemesinin bir diğer nedeni de, Asyalılar'ın "piyasalar her şeyi daha iyi bilir, hükümet ise arka planda durmalıdır yönündeki garip ideolojiye kapılmamaları." Mahbubani, tüm Asya hükümetlerinin piyasalardaki "görünmez el"in, iyi yönetimin "görünen eli" ile dengelenmesi gerektiğini savunuyor ve iyi yönetimin, fırtınada sakin kalabilmek için çok önemli bir değer olduğunu ifade ediyor. Mahbubani, iyi yönetim konusunda eskiden Avrupa'nın Asya için rol model oluşturduğunu, fakat durumun artık çok farklı olduğunu söylerken, bu konuda oldukça da güzel bir örnek veriyor: "Bu yıl Avrupalı bir bankacı, Hindistan'da bankacılık lisansı almak için Hindistan Merkez Bankası'na danıştı. Şartlar konusunda bilgi aldı ve Hintli otoritelerin düzenleyici de tayin ettiklerini öğrendi. Avrupalı bankacı bunun üzerine, 'Sorun değil. Bizim düzenleme sistemimiz kusursuzdur' yorumunda bulundu. Hintli yetkilinin cevabı ise şöyle oldu: 'Subprime'dan sonra ABD'deki düzenleme konusunda emin değiliz. Northern Rock'tan sonra İngiltere'den emin değiliz; Societe General'den sonra Fransa'dan emin değiliz, UBS'den sonra İsviçre'den emin değiliz.' Sonuçta Batı düzenleme standartlarındaki konumunu kaybetti. Asyalılar kendi standartlarını belirlemeleri gerektiğini gördüler."

Mahbubani, geçtiğimiz haftalarda Pekin'de gerçekleşen Asya-Avrupa toplantısında, Asyalı hükümetlerin son derece sakin olduklarına da dikkat çekiyor. Çin Başbakanı Wen Jiabao ve Hindistan Başbakanı Manmohan Singh'in çok etkili konuşmalar yaptıklarını, fakat Batı medyasının bu konuşmalara yer vermediğini söyleyen Mahbubani, Asyalı liderlerin verecekleri doğru nasihatlar var diyor.

Asyalı liderlerin ön plana çıkardıkları konuların başında ise reel ekonominin gelişmesine verdikleri önem ve küresel ekonominin iyi yönetime ihtiyacı olduğu geliyor.

Dünyanın en büyük serbest ticaret anlaşması

Mahbubani son olarak serbest ticaret konusuna değiniyor ve ABD ve Avrupa halkı serbest ticarete yönelik inancını kaybederken, Asya ekonomilerinin serbest ticaret anlaşmaları konusunda çalışmaya devam ettiklerini söylüyor. "Çok az sayıda Batılı Çin ile Güney Doğu Asya Ülkeleri Birliği arasında gerçekleşen anlaşmanın dünyanın en büyük serbest ticaret anlaşması olduğundan haberdar" diyen Mahrubani, bu büyüyen bağlılığın, küresel ekonomi için bir tür istikrar ve büyüme sütunu olarak değerlendirilebileceğini söylüyor.

Mahbubani'ye göre, en iyi haber, Asyalılar'ın çok büyük bir bölümünün geleceğe yönelik iyimserliğini kaybetmemiş olması. Kriz konusunda hayal görmüyorlar, ama en azından bu yüzyılın Asya yüzyılı olması için doğru yolda gittiklerini biliyorlar. İşte bu yüzden, başlıca Asya ülkeleri tüm dünya fırtına içinde savrulurken, sakin kalmayı başarıyorlar. Çünkü bugün sahip olunması gereken en büyük değerlerden birisi geleceğe güvenle bakabilmek.http://www.dunyagazetesi.com.tr/yazar.asp?authId=99


Türkiye'de şirketlerin finansman kaynaklarının en önemlisi banka kredileri. Bu nedenle bankaların kredi açma davranışını etkileyen etmenlerin neler olduğunu bilmek önem kazanıyor. Bu konuda bir fikir edinebilmek için Türkiye'de bankaların 2001 krizi sonrası kredi piyasasındaki davranışlarına ilişkin izlenimlerimi aktarmak istiyorum.
1) İlk üzerinde durmak istediğim nokta, Türkiye'de kredi arzını artırmanın, kredi faizini yükseltmekten geçmediği. Türkiye'deki bankaların kredi faizlerinde aşırı yükselme olduğunda (örneğin kamu menkul kıymetlerinin faizlerine oranla), bundan kredi piyasasında riski yüksek müşterilerin arttığı sonucunu çıkardıkları görülüyor. Bu durumda bankaların faiz-getirili aktifleri içinde kredilerin payı azalıyor. Buna iktisatta kredi tayınlaması (credit rationing) adı veriliyor. Yaygın söyleme ters düşen bu sonuç, bence, banka sistemimizin sağlığı açısından olumlu ve önemli.
Ancak bir noktaya daha dikkat etmek gerek: Bu sonuç aynı zamanda, "Kredi piyasasını kendi başına bırakalım, kredi faizleri uygun bir biçimde yükselir. Bunun sonucunda kredi talep edenler, biraz daha yüksek faiz ödeyerek istedikleri kredileri bulurlar" biçiminde bir yaklaşımın da pek geçerli olmadığı anlamına geliyor. Kredi faizleri yükselince, kredi arzının düşmesi olasılığı yabana atılmayacak kadar yüksek.
 
Yurtdışı kaynak azalacak
2) Bu bağlamda ele almak istediğim ikinci etmen ise bankaların yurtdışından temin ettikleri mali kaynaklar. Bu olanaklardaki artış (azalışın), bankaların kredi arzını artırıyor (azaltıyor). Önümüzdeki dönemde bankaların, son yıllarda elde ettiklerine oranla, yurtdışından daha az kaynak temin edebileceklerini kabul etmek, sanırım, yanıltıcı olmaz. Bu nedenle de iç kredi arzını olumsuz etkileyebilecek bir gelişme söz konusu.
3) Doğal olarak bankalar kredi piyasasının genel durumundan etkilenirler. Bu piyasadaki gelişmeleri olumlu (olumsuz) görüyorlarsa kredi arzlarını artırırlar (azaltırlar). Bu açıdan en önemli gösterge sorunlu kredi oranında sıçrama olması. Burada kredi arzı açısından temel sorun, sanılanın tersine, bankanın likiditesi ile ilgili değildir. Banka böyle bir durumla karşılaşınca, tüm kredi müşterilerinin durumundan kuşku duymaya başlar. "Krizden önce müşterinin durumu iyi idi, krizden sonra nasıl, bilemiyorum" biçiminde özetlenebilecek bu durumun iktisatta teknik karşılığı bankanın bilgi sermayesini (information capital) kaybetmesidir. Bu durumda, banka aşırı ihtiyatlı bir tutum benimseyerek, kredilerini kısma yoluna gidebilecektir. Şu ana kadar Türkiye'de, sorunlu kredilerde, bankaları böyle bir tutum almaya yöneltecek bir sıçrama olmadı. Bu iyi bir nokta. Ama şu ana kadar sorunlu kredi oranının sıçramamış olması bundan sonra sıçramayacağı anlamına gelmiyor.
 
Güçlüler daha aktif olur
4) Bir önemli sonuç da bankaların sermayeleri ile ilgili. Sermaye gücü yüksek bankaların, kredi piyasasında daha aktif olması beklenir. Veriler Türkiye'deki bankaların davranışlarının bu genel kurala uyduğunu gösteriyor. Bu noktayı biraz açmak istiyorum. Bu sonucun bankaların sermaye yeterliliği ile ilgisi yok. Buradaki sonucu şöyle açmak olanaklı: Bir banka, sermaye yeterlilik oranını rahatça karşıladığı bir sermaye düzeyinde bile, sermayesini artırma kararı alırsa bu, onun, kredilerini artırmasına yol açar. ABD'de ve Avrupa'da bankaların sermayelerini artırma kararının gerekçesi de bu idi. Türkiye'de tartışma daha çok banka sisteminin sermaye yeterlilik oranı ile ilgili. Bu oranın sağlanması, konumuz açısından fazla anlam taşımıyor. Bu oranı sağladığı halde bir banka, daha fazla kredi açma gücünü kendisinde bulamayabilir. Dolayısıyla bu açıdan önemli olan bankaların hangi sermaye donanım düzeyinde kendilerini güvende hissettikleridir. Tabii bunun nasıl ölçülmesi gerektiğine de ayrıca dikkat etmek gerek. Kişisel kanım, serbest özkaynak oranı benzeri bir göstergenin bankaların bu tür kaygılarını yansıtmada görece daha başarılı olacağı biçiminde.
Devam edeceğim.
 
Dış mali kaynak kredi arzını doğrudan etkiliyor
Türkiye'de kredi arzını artırmak, kredi faizini yükseltmekten geçmiyor.
Yurtdışından sağlanan kaynak, kredi arzını doğrudan etkiliyor.
Dış kaynak temini artarsa kredi arzı da artıyor. Aksi halde azalıyor.
Krizde müşteriye duyulan şüphe arttığı için kredi kısma yoluna gidiliyor.
Sermaye yeterlilik oranı sağlansa da bir banka daha fazla kredi açamayabilir.


03.11.2008 | Dış Haberler | Haber
<_script /><_script />
2006 yılında ABD'de 6 limanı işleten İngiliz şirketi Peninsula and Oriental Steam Navigation (P&O) şirketi Dubai yönetiminin sahip olduğu Dubai Ports World (DP World) tarafından satın alınıp bu limanların işletmesi Araplara geçince adeta kıyamet kopmuştu. 2001 yılındaki 11 Eylül saldırıları psikolojisini atlatamayan Washington yönetimi ise Kongre'den gelen "Limanların Arap şirketine bırakılması terör eylemlerine karşı zayıflık yaratacak" baskıların ardından görülmedik bir karar almış ve anlaşmayı bozmuştu. Bu olayın üzerinden sadece 2 sene geçti ama işler tam tersine dönmeye başladı. İngiltere Başbakanı Gordon Brown enerjiden finansal hizmetlere kadar bir çok sektörden topladığı 27 kişilik işadamı heyeti ile haftasonu bizzat Suudi Arabistan'ın başkenti Riyad'a gitti ve açık açık "İngiliz şirketlerine yatırım yapın" çağrısında bulundu. 4 gün sürecek olan Körfez turunda Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri'ne (BAE) de gidecek olan Brown'la birlikte seyahat edecek işadamları arasında petrol devi BP ve Rolls Royce'un tepe yöneticileri de bulunuyor.
 
Bir dönem finans piyasalarından dışlanan Körfez fonları şimdi son 80 yılın en kötü krizi ile karşı karşıya kalan ve milyarlarca dolarlık kurtarma paketlerine rağmen köşeye sıkışan batı ekonomilerini dizleri üzerine çöktürüyor. Bunu da son yıllarda tavan yapan petrol fiyatları sayesinde oluşturduğu 2 trilyon doları bulan dolar rezervi ile sağlıyor. Cuma günü İngiltere'nin en büyük ikinci yatırım bankası olan Barclays'in aralarında Abu Dabi ve Katar'lı devlete ait servet fonlarının da bulunduğu Körfez fonları da dahil olmak üzere yabancı yatırımcılara hisse satışına gidip 11,8 milyar dolar sermaye artırımına gideceğini açıkladı. Cumartesi günü ise İngiltere'nin Ticaret Bakanı Peter Mandelson İngiltere'nin "yabancı devletlere ait servet fonlarının yatırımlarına açık" olduğunu ve Londra'nın Körfez fonlarının Avrupa'daki faaliyetleri için merkez olabileceğini söyleyerek resmen Körfez sermayesine kucak açtı. Gordon "Kredi krizi yüzünden İngiliz şirketlerinin daha fazla finansmana ihtiyaçları var" diyen Brown, Körfez ülkelerinin dünya ekonomisini yeniden harekete geçirmek için önemli bir rol oynayacağını savundu. Brown ayrıca Körfez ülkelerinin zor durumdaki ülkeleri kurtarmak için kullanılacak IMF rezervlerine katkıda bulunmasını istedi ve "Son yıllarda yüksek petrol fiyatları sayeisnde 1 trilyon doların üzerinde para kazanan petrol ihracatçısı ülkeler bu katkıda bulunabilecek konumdadır" dedi.
 
Dengeler değişiyor ama hala kaygı var
Citigroup'dan Morgan Stanley ve Merrill Lynch'e kadar bir çok Wall Street bankasında yaptıkları milyarlarca dolarlık alımları ile bu yaz iyice dikkat çeken fonlar bir anlamda küresel krizin kurtarcısı ilan edildi. Yani 2 sene önceki dengeler tersine döndü, denize düşen batı ekonomileri parası için yılana sarılmak zorunda kaldı. Brown'un şu açıklaması ise İngiltere'nin bu fonların yatırımına ihtiyaç duymasına karşılık halen kilit sektörlerde söz sahibi olmasına ilişkin kaygılarının sürdüğü izlenimini uyandırıyor: "Körfez fonları İngiltere için önemli bir fon kaynağıdır. Bizim kurallarımız içinde oynadıkları ve sadece ticari amaçlar güttükleri takdirde yabancı devletlere ait servet yatırım fonlarına kapımız açık". Aynı tedirginlik ABD ve Almanya^da da var. Bir kaç ay önce ABD Abu Dabi Yatırım Otoritesi ile Singapurlu GIC'den ellerindeki serveti siyasi amaçları için kullanmayacakları yönünde söz istemişti. Almanya ise Ağustos sonunda yabancıların stratejik sektörlerde hisse alımına sınırlama getirmeye ilişkin bir yasa tasarısını onaylamıştı.
 
27 işadamı ile Kuveyt ve BAE'ye de gidecek
Brown'un fon aramak için çıktığı Körfez turunun ilk durağı Riyad. 4 gün sürecek olan Körfez turunda İngiliz heyetiyle beraber Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri'ne (BAE) de gidecek olak Brown'un yanında bir çok ünlü isim yer alacak. 27 kişilik İngiliz işadamı heyetindeki isimler arasında Blfoyr Beatty'nin CEO'su Ian Tyler, petrol devi BP'nin CEO'su Tony Hayward, otomotiv devi Rolls Royce'un CEO'su John Rose, BAE Systems'in başkanı Dick Oliver ile CBI'ın genel direktörü Richard Lambert de var. Körfez turunun ilk ayağı Riyad'da pazar günü Kral Abdullah'la görüşen Brown'un ağırlıklı olarak küresel kriz üzerine odaklandığı belirtiliyor. Körfez turunun zamanlamasının ise 15 Kasım tarihinde ABD'nin başkenti Washington'da gerçekleştirilecek olan ve küresel krizin masaya yatırılacağı G20 zirvesine günler kala olması dikkat çekiyor. Brown'un ilk olarak Suudi Arabistan'la görüşmesinin sebebi de G 20 toplantısında bu ülkenin özellikle son yıllardaki yüksek petrol fiyatları sayesinde elde ettiği yüklü petroldolarlar sayesinde toplantının gidişhatını belirleyecek güçte olmasından kaynaklanıyor. Uzmanlara göre Brown bu ön görüşme ile G20 toplantısı öncesi Suudi Arabistan ile küresel krizle başa çıkma konusunda fikir birliğine varmaya çalışacak.
 
Londra Borsası ve Sainsbury'nin hissedarı
2007 yılından bu yana dünya çapındaki servet fonları tarafından yapılan yatırımların en büyük kısmı 23,5 milyar dolar ile ABD'ye gitti. Bu fonların ikinci hedefi ise 12,9 milyar dolar ile Avustralya oldu. İngiltere'ye servet fonlarının yaptığı yatırımlar ise 5,1 milyar dolar buldu. Son bir yıl içinde en dikkat çekici alımları ise BAE'li Abu Dabi Yatırım Otoritesi'nin Citigroup'tan yaptığı 7,5 milyar dolarlık yatırım ile Kuveyt Yatırım Otoritesi'nin yine Citigroup'tan yaptığı 3 milyar dolarlık yatırım ile aynı fonun Merrill Lynch'deki 6,6 milyar dolarlık alımı oldu. Katar Yatırım Otoritesi ise şu an Londra Borsası'nın yüzde 24'üne sahip görünüyor. Aynı zamanda İngiltere'nin en büyük perakende zincirlerinden olan Sainsbury'de de bu fonun hissesi bulunuyor. Körfez sermayesi dışında bu sene içinde dikkat çeken alımlardan bazılarını da Asyalı servet fonları yapmıştı. Singapurlu Temasek, Citigroup'dan 12,5 milyar dolarlık, UBS'den ise 11,5 milyar dolalrık hisse alımı gerçekleştirmişti. Çinli China Investment Corp ise Morgan Stanley ve Blackstone'a yatırım yapmıştı. Son aylarda ise özellikle Bear Stearns'ün satışı sonrası SWF'lerin ABD'deki alımları bıçak gibi kesildi. Yılda yüzde 24 büyüyen SWF'ler son dönemde Türkiye'de de etkinleşti. Son 8 yıl içinde 2 binin üzerinde Körfez fonu Türkiye'ye 30 milyar dolar civarında yatırım yaptı. Merrill Lynch'deki alımı ile dikkat çeken KIA, Cevahir İş Merkezi'ni satın aldı. Servet fonları dışında bir çok yatırım fonu da bankacılıktan sağlık sektörüne kadar bir çok alanda Türkiye'ye yatırım yaptı.
 
Körfez sermayesi Türkiye'ye
8 yılda 30 milyar dolar yatırdı
*SAMA Holding'de hissesi bulunan Emaar Properties 2010 yılına kadar Türkiye'de 5 milyar dolarlık yatırım hedefliyor
* Abraaj Capital, önce Acıbadem Hastanesi'e, ardından da yat şirketi Numarine'e ortak oldu.
* Dubai Islamic Bank Türkiye'de temsilcilik açtı.
* Kuveytli The International Investor, oto kiralama şirketi Docar'ın yüzde 75 hissesini 24 milyon dolara satın aldı.
* Arap Banking Corporation, İstanbul'da temsilcilik açtı.
* Lübnanlı Oger Telecom, Türk Telekom'u 6.5 milyar dolara satın aldı.
* Kuveytli Alshaya Group 3 yıl içinde 100 milyon dolar yatırım yapacak.
* Kuveytli International Leasing Investment, 5 milyon dolar sermaye ile Haliç Leasing'i kurdu. · * Dubai Islamic Bank, MNG Bank'ı satın aldı.
* Dubaili Orion Holding Overseas İktisat Yatırımı satın aldı.
* Dubai Muhtelif Emtialar Merkezi (DMCC), Türk altın ve çay pazarına girmeyi planlıyor.
* Suudi The National Commercial Bank (NCB) Türkiye Finans'ı satın aldı.
* Kuveytli The International Investor Adabank'ı satın aldı.
http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=109691
 
Dev batı markalarına servet
fonları hissedar oldu
Yatırımcı
Yatırılan miktar
(milyar dolar)
Hisse
(%)

Citigroup
Abu Dabi Yatırım Otoritesi
7.5
4,9
Singapur Hükümeti GIC
6.8
3,7
Kuveyt Yatırım Otoritesi
7.7
4,1

UBS
Ortadoğu (ismi verilmiyor)
1.8
2,0
Singapur Hükümeti GIC
9.7
10,0

Merrill Lynch
Singapur Temasek
4.4
9.4
Mizuho (Japonya)
2.8
4.0
Kore Investment Corp.
2.0
3.0
Kuveyt Yatırım Otoritesi
2.0
3.0
Davis Advisers
1.2
2.6

Barclays Bank
Çin Kalkınma Bankası
3.0
3.1
Singapur Temasek
2.0
2.1

Morgan Stanley
Çin Investment Corp.
5.0
9.9


yazar adi


EKONOMİ / 30/10/2008

Kapitalizm ya da bugünkü aşamada söz edildiği gibi piyasa ekonomisi, sermaye hareketlerinin dünya çapında serbestleşmesiyle birlikte küreselleşmiş oldu. Bu aşamada artık sermaye, riskle kazanç arasındaki denge nerede lehine görünüyorsa oraya kayar oldu. Daha yüksek faiz veren, daha çok getiri vaat eden ya da daha düşük maliyetler sunan ülkeler sermaye açısından çekici oldular. Türkiye daha yüksek faiz verdiği için ağırlıklı olarak portföy yatırımlarını, Çin daha düşük maliyet yarattığı, Singapur da daha düşük risk taşıdığı için ağırlıklı olarak doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını çektiler. ABD, düşük riske sahip olduğu için daha az getiri sunarak yabancı kaynak sağladı. Sermaye hareketlerinin serbest kalmasıyla birlikte fonların, kaynakların, yatırımların yönetimi küreselleşti.
Bütün bu küreselleşme eğilimine karşılık Basel düzenlemeleriyle küreselleşen bankacılık kuralları dışında hiçbir alanda kurallar da denetim sistemleri de küreselleşmedi. Basel benzeri düzenlemeler yapılmamış olsa da borsalar birbirine benzer kurallara sahip oldular.
Bunun dışındaki alanlarda küresel bir sistem kurulmasına çaba gösterilmedi ve bu alanlar ulusal düzenlemelere terk edildi.
Oysa küreselleşmeyle birlikte serbestleşen sermaye hareketleri daha çok para kazanmanın yolunu arayan profesyonellerin elinde yeni ve karmaşık tekniklerle yepyeni finansal buluşlara yol açtı. Türev ürünlerin bu kadar genişlemesi bunun bir sonucudur.
Bu tür gelişmelerin büyük çoğunluğu klasik kuralların ve denetimin dışında kaldı. Şimdilerde buna ‘gölge finans sistemi’ adı takılmış bulunuyor. Buna ek olarak küreselleşmiş bir sistem içinde para ve maliye politikaları artık tam bir koordinasyon içinde götürülmek zorunda görünüyor. Yani Almanya’nın başına buyruk faiz politikaları izlemesi ya da Fransa’nın sabit döviz kuruna dönmesi ve arada bir devalüasyon yapması, İngiltere’nin bütçe açıklarını artırarak dengeyi bozması bu ortamda küresel çapta krizlere neden olabilecek adımlar oluşturuyor.
O nedenle küresel bir ekonomi politikaları çerçevesine ihtiyaç bulunuyor. Bunun yapılacağı ideal yer IMF. Ama ne yazık ki IMF, 10 yıldan daha uzun bir süredir bağımsızlığını kaybetmiş ve ABD Hazinesi’nin güdümüne girmiş bir kurum niteliğinde.
Bu kriz bize iki şeyi acı biçimde öğretti: (1) Küresel sistemin yarattığı küresel yönetim ulusal kurallarla ve ulusal denetimle denetlenemez. (2) Küresel sistemin gerekleri olan ekonomi politikası koordinasyonu ulusal politikalarla veya rastgele uluslararası toplantılarda varılan
kararlarla sağlanamaz.     
Bu çerçevede atılacak adımların başında IMF ve Dünya Bankası’nı yeniden yapılandırmak geliyor. IMF, artık gelişme yolundaki ülkelerin ekonomik sorunlarını çözmeye çalışan kurum kimliğinden çıkarılmalı, bu işlev Dünya Bankası’na devredilmelidir. Dünya Bankası gelişme yolundaki ülkelerin proje ve sektör kredisi ihtiyaçlarının karşılanmasının yanı sıra bu ülkelerin ekonomik sorunlarının çözümüne destek sağlama fonksiyonunu da üstlenmelidir. IMF’nin bir bölümü yine IMF adını koruyarak Dünya Bankası’na devredilmeli ve bu fonksiyonu yürütmelidir. Bugünkü IMF’nin adı da değiştirilmek suretiyle (Küresel Düzenleme ve Politikalar Kurumu gibi) tümüyle bir politika kurumu haline getirilmelidir. Bu kurumda bütün üye ülkelerin gruplar halinde temsil edildiği bir icra kurulu olmalı ve bu kurul bu düzenlemeleri onaylamalıdır. Bu yeni kurumun üç temel görevi olmalıdır: (1) Mali sektörle ilgili kuralları geliştirmek ve küresel sisteme dahil olan bütün ekonomilerde uygulanmasını gözetmek. (2) Mali sektörle ilgili denetim mekanizmasının temel çerçevesini oluşturmak ve küresel olarak uygulanmasını sağlamak. (3) Küresel sistemde geçerli olacak maliye ve para politikasının çerçevesini oluşturmak ve bunun küresel olarak uygulanmasını gözetmek.
Hiç kuşkusuz her ülkenin ekonomik yapısı farklı olduğu için farklı kurallara, farklı denetim mekanizmalarına ve farklı politika uygulamalarına sahip olması doğaldır. Ama bu farklar küresel sistemi bozacak, krize neden olacak, ötekilerin aleyhine gelişmeler yaratacak biçimde ya da sonuçta sistemik risk yaratacak bir düzen içinde olmamalıdır. Yeni kurum, bu kurallara ters uygulamalar içinde olan ülkeler için yatırımcıları uyarma görevi üstlenmeli ama yatırımcılara engel olmamalıdır. Örneğin ABD’de ve İngiltere’de ortaya çıkan bu son finansal balonu önceden saptayıp büyümesini önleyecek uyarıları yapabilmeli ve bunu küresel kamuoyuyla paylaşabilmelidir.
Bütün bu uyarılara karşın o ülkelere ya da alanlara yatırım yapanlar ise kendi risklerini kendileri üstlenmiş olarak oraya gitmeli, batış halinde de kimseden destek ya yardım beklememelidir.

EKONOMİ / 28/10/2008

Sıcak para, faiz veya temettü geliri elde etmek ya da gelir artışı farkı alabilmek için geliyor. Yabancı kurum ya da kişilerin Türkiye’ye açtıkları krediler, Türk bankalarına yatırdıkları mevduat, Hazine’nin çıkardığı tahvil ve bonoları (DİBS) satın almakta kullandıkları paralar, Türk borsasındaki hisse senetlerine yönelen yabancı kaynaklar sıcak paranın örnekleri. Yatırımcılar kriz olasılığı gördüklerinde, sermaye hareketlerinin serbestliği ilkesinden yararlanarak, paralarını alıp ülkeden çıkabiliyorlar. O nedenle bu tür yatırımlar sıcak para
olarak adlandırılıyor.
Sıcaklığın paradan değil bulunduğu yerden kaynaklandığını öne sürenler de var. Yani yatırımın bulunduğu yer ısınmaya başlayınca yatırımcı parasını alıp kaçıyor.
Buna karşılık doğrudan yabancı sermaye yatırımları bir ülkeye uzun dönemde kalmak için
geliyor. Bu yatırım türüne de soğuk para demek mümkün.
Hiç kuşkusuz ülkelerin yabancı kaynak tercihi soğuk paradan yana.  
Türkiye öteden beri sıcak para çeken ülke konumunda yer alıyor. Geçmişte siyasal risklerin yüksekliği, ekonomideki istikrarsızlıklar, komşularıyla ilişkilerdeki sıkıntılar nedeniyle yeterince doğrudan yabancı sermaye yatırımı çekemezdi.
Asya ülkelerinin on milyarlarca dolarlık yatırım çektiği dönemlerde Türkiye yılda 1 milyar dolar dolayında ortalama doğrudan yabancı sermaye yatırımı elde ederdi. Dış kaynak ihtiyacının büyük çoğunluğunu sıcak para olarak sağlardı.
Bunu yapmak için de yüksek faiz öderdi. AB ile ilişkiler ciddileşip de müzakere aşamasına
gelindiğinde Türkiye’ye yönelik doğrudan yabancı sermaye girişleri yılda 20 milyar dolarlara ulaşmaya başladı. Böyle bir ortamda bir ekonominin yabancı kaynak açısından sıcak paradan soğuk paraya dönmesi beklenir. Oysa Türkiye’de böyle olmadı.
Türkiye, cari açığının hızla artması nedeniyle bu iki kaynağa yer değiştirtmeyi başaramadı.
Doğrudan yabancı sermaye yatırımları artsa da sıcak para, cari açığın finansmanında başrolü oynamaya devam etti. Çünkü Türkiye’nin hedefi cari açığını düşürmek değil onu her ne pahasına olursa olsun finanse etmek biçiminde oldu. Öyle olunca da yüksek faiz ödemeye ve düşüremediği cari açığı ağırlıklı olarak sıcak parayla finanse etmeyi sürdürdü.   
Aşağıdaki tabloyu dünkü Anka Ekonomi Bülteni’nden aldım (son sütunu ben ekledim.) İlk üç sütun çeşitlerine göre Türkiye’deki sıcak parayı, dördüncü sütun bunların toplamını Ekim ayı itibarıyla, son sütun da akım olarak Türkiye’ye gelen yıllık doğrudan yabancı sermaye tutarını yani soğuk parayı Ağustos ayı itibarıyla gösteriyor. Geçen yılın ağustos ayında yabancı sermaye girişi 15.6 milyar dolardı. Buna göre Türkiye’deki sıcak para ülkeyi
hızla terk ederken gelen doğrudan yabancı sermaye yatırımı da azalıyor. Kriz ortamında bu
doğal bir gelişme. Sonuçta bir türlü düşüremediğimiz cari açığı kriz düşürecek. Finansmanı bulamayınca cari açık yaratamayacağız. Bütün sorun son beş yılın cari açıklarının yarattığı dış borç stoku sorununu nasıl çözeceğimizde. 

Finansal piyasalarda patlayan ve artık reel ekonomilerde de varlığını hissettirmeye başlayan kriz hakkında ilk günlerde aceleci, ezberci ve kısmen sevinçli bazı yorumlar yapılmaktaydı.

Bu yorumlarda genellikle kriz "kontrolsüz" piyasa ekonomisinin sonucu olarak sunulmakta, kapitalizmin çöktüğünün delili olarak gösterilmekte, Keynes ve Marx'ın haklı çıktığı söylenmekte ve ancak ciddi devlet müdahaleleriyle bu krizin çözülebileceği ileri sürülmekteydi. Ben biri Taraf'ta, ikisi bu sayfalarda yayınlanan üç küçük yazıda krizi ve bu görüşleri ele aldım. Bu yazılarda hem benim hem de muhtemelen başka liberallerin ileride akademik çalışmalarda ele alacağı bazı noktaları vurgulayarak, krizi çıkartanın saf piyasa ekonomisi veya karma ekonominin piyasa tarafı olmadığını anlatmaya çalıştım. Zaman ilerledikçe yeni bilgilere ulaşıyoruz ve bilgimiz arttıkça liberallerin bu krizin engelsiz piyasanın değil devletin gereksiz ve yanlış müdahalelerinin ürünü olduğu tezi daha çok doğrulanıyor.

Bu tür krizlerle ilk defa karşılaşmıyoruz. Liberal iktisatçılar da bu konu üzerinde ilk defa düşünmüyor. Başka bir deyişle krizi anlamamızı ve anlamlandırmamızı sağlamaya yeterli tecrübe birikimine ve teorik bilgiye sahibiz. Liberal iktisat okulları literatürde genellikle konjonktür dalgalanmaları (business cycle) adı verilen bu krizleri çok ayrıntılı incelemiş ve önemli sonuçlara ulaşmıştır. Konjonktür dalgalanmaları terimi kısaca ekonomide art arda yaşanan patlama(boom) ve çöküşlere (bust) işaret eden bir kavramlaştırmadır. Reel temeli olmadan ekonomide yaşanan şişmeler, sanal büyümeler bir süre sonra kaçınılmaz olarak patlar ve kriz çıkar.

LİBERAL İKTİSAT OKULLARI NE DİYOR?

u çerçevede özellikle işaret edilmesi gereken iki mühim liberal iktisat ekolü Avusturya İktisat Okulu (AİO) ve Monetarist Okul'dur. Avusturya İktisat Okulu, Ludwig von Mises, F. A. von Hayek ve nihayet Murray Rothbard gibi önemli isimlerin ve onların takipçilerinin iktisat literatürüne kazandırdığı ölümsüz eserlerle, konjonktür dalgalanmalarının genellikle devletin parayla ve para-kredi piyasalarıyla oynaması yüzünden çıktığını göstermiştir. Bu krizlerin benzer bir izahı Monetarist Okul tarafından geliştirilmiştir. Bu okulun en önemli isimlerinden biri olan M. Friedman, Amerikan para tarihi üzerindeki muazzam bir empirik çalışmayla piyasaların yarattığı sanılan 1929 buhranının ana sorumlusunun da aslında devlet olduğunu kanıtlamıştır.

Liberal geleneğe bağlı bir akademisyen olarak benim son krize bakışta kullandığım çerçeve özü itibarıyla bu okulların yaklaşımlarına dayanmaktadır. Liberal bir akademisyen iseniz ve kendiniz yeni bir ekol başlatma iddia ve çabasında değilseniz, bu ekollerden birine veya bir başka liberal iktisat ekolüne dayanarak krizi açıklamaya çalışmak en makul, en tutarlı yoldur. Bunu yaparsanız çok karmaşık görünen maddi bilgi yığınını tasnif ve tahlil etmeniz kolaylaşır. Bu sayede, ayrıntılar ve heyecana yahut peşin hükme dayalı moda izahlar arasında kaybolmayıp sağlıklı tahliller geliştirebilirsiniz. Yoksa, ne olduğu belli olmayan tezlerle çorbaya dönen kafanızda birbiriyle ilgisiz ve çelişik fikir kırıntıları uçuşur durur. Mevcut krizi "kontrolsüz" piyasaların değil devletin yarattığını, bir liberal geleneğin içinden bakıyorsanız, kolayca görebilirsiniz. Bu kriz, tekrar etmek gerekirse, ne Keynes'i ne de Marx'ı haklı çıkarmıştır. Haklı çıkardığı birileri varsa onlar Mises, Hayek, Friedman gibi büyük liberal iktisatçılardır. Elbette, hiç kimse bu yazarların teorilerini kabul etmek zorunda değildir. Ancak, bu yazarlara itibar etmiyorsak, alternatif bir izah tarzı geliştirmemiz ve bu yazarların tezlerine dayanan izahları çürütmemiz gerekir. Aksi takdirde kimsenin bizi ciddiye almasını bekleyemeyiz.

KRİZ NE DİYOR?

ABD'de olan şudur: Amerikan devleti hayırhah niyetlerle ama hem kendi vatandaşları hem de başka ülkelerin insanları için çoğu zaman pek hayırhah sonuçlar vermeyecek şekilde para ve kredi piyasalarıyla oynamıştır. Ana sorun, Amerikan devletinin her vatandaşın -özellikle dar gelirli siyahların, Latinlerin ve diğerlerinin- ev sahibi olmasını sağlamak amacıyla 1938'de kurulan Fannie Mae ve 1970'de kurulan Freddie Mac aracılığıyla konut kredileri piyasasına müdahale etmesidir. Bu kuruluşlar yerel ve merkezî idare vergilerinden muaf tutulmuş ve varlıkları devlet garantisi altına alınmıştır. OFHEO'nun (The Office of Federal Housing Enterprise Oversight) denetimi altında işleyen bu kuruluşların fonksiyonu, ipotekli konut kredisi veren finans kuruluşlarının alacaklarını satın alıp bir başka menkul değere dönüştürmek ve finans pazarlarında satmaktır. İmtiyazlı ve devlet garantili bu iki dev kuruluş Amerikan devletinin finans piyasalarına müdahalesinin manivelası olarak çalışmıştır. Ancak, Ünsal Çetin'in yakında Liberal Düşünce'de yayınlanacak bir yazısında belirttiği gibi, ABD devleti müdahalelerini sadece Fannie Mae ve Freddie Mac aracılığıyla yaptıklarıyla sınırlı tutmamıştır. Kredi kuruluşlarına ev kredilerini düşük gelir gruplarına doğru yaygınlaştırmaları için fiilî baskılar da yapmıştır. Mesela, yeni şube açma iznini belli oranda riskli kredi vermiş olma şartına bağlamıştır.

Devlet müdahaleleri sonucunda, ödeme gücü olanları ihtiva eden mortgage piyasaları yanında, subprime mortgage ve Alt-A denilen iki gayrimenkul kredi piyasası daha oluşmuştur. Bu piyasalarda riskli müşterilere kredi açılmıştır. Bu piyasalar hızla genişlemiştir. 2001 ile 2007 arasında Fannie Mae ve Freddie Mac'ın teminat verdiği ve kendi portföyünde tuttuğu subprime ve Alt-A ipoteklerin değeri 700 milyar dolardır. ABD yatırım bankaları ise 2000-2006 arasında riskli konut ve tüketici kredilerine 7 trilyon dolar yatırım yapmıştır. Bu riskli krediler adeta bir saadet zincirinin temelini teşkil etmiştir. Riskli krediler ve onlara dayanan türevler hızla büyümüştür. Zamanımızda dünya bir global pazara dönüştüğünden ve iletişim imkânları çok geliştiğinden, The Economist'in işaret ettiği gibi, riskli mortgage kredilerine dayanan ve hacimleri inanılmaz boyutlara ulaşan türev menkul ürünler sadece ABD'de kalmamış tüm dünyaya yayılmıştır. Bu zincirin başlangıç noktasındaki krediler dönmemeye başlayınca kriz adım adım gelmiştir.

Kriz, ABD'nin düşük faiz, bol ve ucuz para politikaları tarafından da desteklenmiştir. 2001-2004 arasında Amerikan Merkez Bankası (FED) piyasaya devamlı para pompalamıştır. Ucuz para sağlamak için faizler düşük tutulmuştur. Kredi veren de kredi alan da ucuz ve bol para balonuna inanmış ve ona göre hareket etmiştir. Ve elbette, ABD'nin dünya jandarmalığına soyunması, saldırganlığı ve bunu sürdürmek için açık bütçe politikası izlemesi de krizin destekçisi olmuştur. Bu konularla ilgili güncel yayınlarda pek çok malzeme vardır. Ülkemizde de, özellikle hem mortgage sisteminin ve hem de türev ürünlerin ve bu ürünlere dayanan fonların nasıl işlediği ve nerede tıkandığı Mehmet Turgan Zülfikar'ın Taraf'ta yayınlanan yazılarında gayet güzel izah edilmiştir.

Gerçek bu olmasına rağmen, şimdi Amerikan devleti kurtarıcı olarak görülmekte ve müdahaleye davet edilmektedir. Oysa problemin asıl kaynağı devlet müdahaleleridir. Daha önce de yazdım, olmayan paralara dayalı yeni dev devlet müdahaleleri, bu krizi çözmeye yetmeyecektir. Nitekim, spekülatif paketler art arda gelmekte, her paket yeni bir paketi zorlamaktadır. Kriz kaçınılmaz olarak can yakacaktır. Bazı firmalar batacak, sahipleri ve çalışanları yanında bu firmalarla iş yapanlar zarar görecektir. Amerikan ekonomisi bir süre büyüyemeyecek ve ciddi (belki %15'e varacak) oranda küçülecektir. Amerikan ekonomisi dünya ekonomisinin hâlâ merkezi olduğu için dünya ekonomisi bir bütün olarak daralacaktır. Bu daralmadan her ülke nasibini alacaktır. Devlet müdahalelerinin bu gerçeği değiştirmesinin imkânı yoktur. Bu müdahaleler krizi çözemeyecek ama daha çok güçlülerin işine yarayacak ve krizin muazzam maliyetlerini sade insanların sırtına bindirecektir.

KRİZ PİYASADA ÇÖZÜLECEK

inans piyasaları her piyasa gibi güvene ve hesaplı risk almaya dayanır. Amerikan devletinin manipülasyonları normal şartlar altında alınmayacak risklerin alınmasına, biriktirilmesine ve bütün dünyaya yayılmasına yol açmıştır. Bir noktadaki çöküş kaçınılmaz olarak bütün sistemi sallamış ve güven unsurunun yavaş yavaş erimesine neden olmuştur. Finansal piyasaların çöküşünün sebepleri bunlardır. Krizi piyasaların yarattığını sanan neo-sosyalistlerle neo-faşistlerin yanılgısı, piyasalardaki her krizi piyasanın yarattığını sanmaktır. Piyasada krizler her zaman olmaktadır. Bir firmanın batması, bir işçinin işsiz kalması bir krizdir. Ama serbest piyasa kriz radarlarının ve erken uyarı sistemlerinin devamlı işlediği ve insanların sürekli kendini şartlara uyarladığı bir sistemdir. Normal şartlarda krizler birikip altından kalkılamaz hale gelmeden fark edilir ve piyasa aktörlerince söndürülür. Buna karşılık müdahaleci sistemler krizleri gizler, perdeler, öteler ve dolayısıyla büyütür. Ne sebeple çıkmış olursa olsun, krizler elbette, kaçınılmaz olarak, piyasalarda tezahür eder, başka türlü olamaz, ama bu her krizin mutlaka piyasanın ürünü olduğunu göstermez. Ayrıca devletler ne yaparsa yapsın, son kertede, krizi, piyasalar, yani milyarlarca insanın, trilyonlarca işlemi çözer.

Başka bir deyişle mevcut kriz aşağıdan yukarıya, piyasa aktörlerinin kendini yeni şartlara uyarlamasıyla çözülecektir. Bu elbette bir anda olmayacak, zaman alacaktır. Ayrıca sancılı ve acı verici olacaktır. Krizler, derinde yatan asıl hastalıkların yansımasıdır, semptomudur. Finansal krizi piyasalardaki ana hastalığın, yani reel ekonomide kredi dağılımındaki çarpıklıkların yarattığı hataların sendromu gibi görmek daha doğrudur. Bu kriz bazılarının talep ettiği gibi gerek finans sektöründe gerekse diğer sektörlerde piyasaları budamanın vesilesi yapılmadığı takdirde, krize piyasanın üreteceği çözümler ileride hem finansal piyasaların hem de reel ekonomilerin daha sağlam ve daha sağlıklı olmasına yardımcı olabilir. Tabiî devletler (özellikle Amerikan devleti), yani politikacı ve bürokratlar devletçi entelektüellerin ve yüklerini devlet aracılığıyla garibanların sırtına yıkmak isteyen işadamlarının da teşvikiyle kendilerini yeryüzü tanrısı sanıp haksız, adaletsiz, gereksiz ve yanlış müdahalelerde bulunmazlar ve devletçi ekonomiyi kâbus gibi üzerimize çökertmezlerse...http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=753756

2008 yılı ihracatı herhalde 145 milyar dolar kadar olacak. 2009 yılında bir yandan artan döviz kuru, diğer yandan da küresel durgunluk nedeniyle ihracat paradoksal bir etki altına girecektir. Artan döviz kurunun ihracata yüzde 10-15’lik bir rekabet katkısı olacaktır. Ancak küresel durgunluk bunu fazlasıyla bastırabilir. Yani net olarak yine de kayıplar ortaya çıkabilir.
Buna rağmen doların değer kazanması, yani euro’yla yapılan ihracatın değer kaybetmesi nedeniyle hesaplarda 15 milyar dolarlık bir ihracat kaybı olacaktır. Kısacası, 2009 yılında ihracatın 110 milyar dolarda kalması pek de şaşırtıcı olmayacaktır.  Gelelim ithalata. İthalatı düşürücü üç etki gözleniyor. Birincisi, küresel olarak emtia fiyatlarının düşmesi. Özellikle petrol fiyatındaki düşüşler. İkincisi, Türkiye’de durgunluğun artması. Üçüncüsü de ihracatın düşmesi nedeniyle ithalat gereğinin azalması. Her üç etkiyi de kabalama hesaplamaya çalışalım.

Emtia fiyatları
2008 yılında ithalat olasılıkla 220-225 milyar dolar kadar olacak. 2001 yılında ithalat 170 milyar dolardı. Bu artışın yüzde 32 olduğu anlaşılıyor. Bu artışın miktardan çok küresel emtia fiyat artışlarından kaynaklandığı biliniyor.
2009 yılında emtia fiyatlarının 2008 düzeyine indiğini varsayarsak (ki şu anda çok daha aşağılara inilmiş durumda) ithalat faturasının bir hayli düşeceği görülecektir. Bu arada 2009 yılında durgunluk olacağı için miktar olarak da ithalat düşecektir.
İthalatın bir kısmı (yüzde 40) euro bazında olduğu ve dolarla muhasebe yapıldığı için de rakamsal düşüşler olacaktır. Malum euro-dolar paritesi 1.58’den 1.31’e geldi. Bu yüzde 21’lik bir değişim. Sadece ithalatın yüzde 40’ında bile yüzde 21’lik (toplamında yüzde 8) bir tasarruf bu nedenle oluşacaktır. Bu da özellikle otomotiv ve makine teçhizat ile araçlarda etkili olacaktır. Nihayet ihracattaki düşüşler hem otomotiv, hem de tekstil girdilerini miktar açısından da düşürecektir.
Aşağıdaki tablo olası fiyat ve miktar düşüşlerinin dikkate alınarak düzenledi. Bu tablo 2009 yılında olası ithalatın 160 milyar dolarda kalacağını gösteriyor. Bu da dış açık üzerinde çok önemli bir değişim. Yani ihracat rakamı aynı kalsa (ancak o da düşecektir) dış ticaret açığı (2008 yılında 60 milyar dolar olacağa benziyor) 60 milyar dolar daha düşük olabilir.

Enerji etkiliyor
Aşağıdaki tabloda enerji grubunda fiyat düşüşü yüzde 25 varsayıldı. Kaldı ki bugüne değin fiyat düşüşü bunu çoktan geçti. Kimya-plastikte ve tekstilde yüzde 10, demir-çelik ve diğer tüm madenlerde ise yüzde 25 varsayıldı. Üstelik bu düşüşün üzerine yüzde 30’luk bir düşüş daha öngörülüyor. Makine-teçhizat ve otomotivde düşüş de yüzde 40 olarak varsayıldı. Bu düşüş ise kısmen miktardan, kısmen de euro’nun değerinin düşüşünden kaynaklanıyor.
Bu rakamlar çok havada gelmesin; 2007 Kasım’ında 12 aylık ithalat 159 milyar dolardı. O tarihlerde petrolün varili 80-90 dolardı. Şimdi ise petrolün varili 150 dolardan 70 dolara düştü. Üstelik OPEC petrol üetimini düşürmese belki daha da düşecek. Elbette Türkiye petrol ithalatını 150’den değil, 110-120 dolar gibi düzeyden yapıyor. Petrolün fiyatının bu düzeyde kaldığını, demirin fiyatının da yüzde 20 daha düştüğünü varsayarsak 2009’da 160 milyarlık ithalat abartılı bir tahmin bile sayılabilir. 

 


Türkiye’nin 2008 yılı ihracatı 150 milyar doları bulabilir. Ancak  2009 yılında ihracat performansını etkileyen birçok yeni değişiklik oluyor. Birincisi ve başta, kurun seviyesi değişti. Kurun bu düzeylerde kalacağını beklemek kolay değil.
Ancak şu çalkantılı döneme göre yüzde 15’den daha fazla değer kazanacağı da beklenmemeli. Yani euro-dolar paritesinin 1.40 gibi bir düzeyde denge bulduğunu varsayarsak euro 1.80 YTL olur, dolar da 1.28 YTL.
İkincisi, Türkiye’de giderek belirgin hale gelen bir durgunluk yaşanıyor. Hem iç piyasaya, hem de dış piyasaya üretim yapan üreticiler ihracata daha fazla ağırlık vereceklerdir. Bu da ikinci olumlu gelişme olacaktır. Kaldı ki, başta enerji olmak üzere hızla gerileyen girdi fiyatları ihracatçıya nefes aldıracaktır. Bu ikisi fiyat ve talep yönünden ihracatçının avantaj ve fırsatını oluşturuyor.

Dolar zorlayacak
Bununla beraber, iki başka gelişme olacaktır ki, ihracatçının işini zorlaştıracaktır. Doların euro’ya karşı değer kazanması ihracatçıyı zora sokacaktır. Yine dünyada büyümenin ve talebin hızla gevşemesi ihracatçının işini çok zorlaştıracaktır. Çünkü fiyatları uygun olsa da alıcı bulamayacaktır. İhracatını bölgesel olarak ne denli çeşitlendirirse çeşitlendirsin, bundan kaçışı pek görülmemektedir.
Hele giderek ihracat içinde tekstilin liderliğini otomotiv kaptığı için küresel durgunlukta bir dayanıklı tüketim malı olan otomotiv sektörü çok sarsılacaktır. Euro’ya karşı dolar güçlendiği için hem rekabet gücü azalmaktadır, hem de toplam gelir düşmektedir. 

Yüzde 67’si Avrupa’ya
Rakamlarda hata yapmamak gerek. Türkiye, ihracatının yüzde 67’sini Avrupa ülkelerine yapıyor. Karşılığında da genellikle euro alıyor. Şimdi euro düşünce bu veri de haliyle dolar bazında azalacaktır. ABD’de çok ciddi bir durgunluk bekleniyor ama Türkiye’nin ihracatının sadece yüzde 5’i Kuzey Amerika’ya.
Afrika’ya da o kadar. Ortadoğu’ya yüzde 14, diğer Asya’ya da yüzde 5. Kısacası, asıl bakılması gereken Avrupa pazarı. O pazarda daralmanın çok fazla olacağı, net bir küçülme olacağı şimdilik düşünülmüyor.
Gerek parite, gerek fiyat düşüşleriyle ortaya çıkacak olan ihracat düşüşü ise oldukça etkili olacaktır. Kurun yukarı gitmesi bunu büyük ölçüde telafi etmeye yetmeyecektir. Bu nedenle 2008 içinde 145, hatta belki de 150 milyar dolar olan ihracat 2009 yılında 113 milyar dolara düşecektir.
Peki, Türkiye’de son yıllarda hiç ihracat düşüşü yaşadık mı? Hayır. Bunun bedeli ise iç talepteki müthiş düşüş sürecinde durgunluğun daha da derinleşmesi ve dış açığın olumsuz yönde etkilenmesi olacaktır.




Dün itibariyle 1 dolar+1 eurodan oluşan kur sepetinin değeri 3.75 YTL'yi geçmişti. Kriz öncesi sepetin değerini 2.85 YTL kabul edersek, YTL'nin değer kaybı yüzde 30'u aştı. Piyasa uzmanları kaybın daha da artabileceğini, dün 1.64'ten işlem gören doların 1.70'i geçebileceğini söylüyor. Bu uzmanlara göre değer kaybının nedeni hisse senetlerinden ve tahvilden çıkan "hedge funds" sermayesi. Bu fonlardan büyük çekilişler olduğu biliniyor. Buna karşılık ABD ve AB piyasalarında kuruyan likidite bu çekilişleri krediyle karışlamaya izin vermiyor. Dolayısıyla hedgefonların yöneticileri likidite ihtiyaçlarını karşılamak için gelişmekte olan ülkelerdeki yatırımlarını bir panik havası içinde geri çağırıyorlar.
Bu, yeni ve vahim bir durum. Yeni bir durum çünkü geçmişteki sermaye çıkışlarının ardında belirli bir ekonomik hesap vardı. YTL'nin aşırı değerlendiği, cari açığın artmakta olduğu yüksek büyüme dönemlerinde gerçekleştiler. Türk Lirası'nın değerinde bir düzeltmenin kaçınılmaz olduğu beklentisinin yaygınlaşması, ilk bahane olayda sermaye çıkışlarını tetikledi. Uluslararası likidite boldu. Sermaye geri dönmek üzere çıkılıyordu.
Nitekim faizler yükselip kur düzeltmesi son bulunca geri döndüler. Çıkarken yüksek kazançlar elde ettiler, yeniden girerken de yüksek faiz ve kur düzeyleri yine yüksek kazançlar vaat ediyordu.

Oysa şimdi durum oldukça farklı.
Aşırı düşük değerli hisse senetleri ve tahviller satılıyor, ele geçen parayla çok pahalı döviz alınıyor ve ülkeden çıkılıyor. Ekonomik bir hesap söz konusu değil. Çünkü merkezdeki likidite ihtiyacının fiyatı yok. Durumun vahameti de buradan kaynaklanıyor. Kur şokunu durdurmak için Merkez Bankası'nın faiz silahını çekmesi bir işe yaramaz. Yükselen faizlerin fon merkezlerindeki likidite ihtiyacını karşılamak için çıkan sermayeyi durdurması olanaksız.
Soru şu: Sermaye çıkışlarını kur ve faiz caydıramayacağına göre kur şoku nasıl durdurulabilir? Sorunun tek bir yanıtı var: Döviz arzını artırarak. Bu durumda gözler doğal olarak Merkez Bankası'na çevriliyor. Merkez Bankası'nın piyasaya satıcı olarak müdahalesi tek çare. Denilebilir ki bu durumda Merkez Bankası'nın döviz satışı, sermaye çıkışını engellemeyeceğine göre, ciddi döviz rezervi kaybına neden olabilir. Rezerv kaybı da bir noktadan sonra beklentileri olumsuz etkilemeye başlar ve döviz talebini iyice azdırır.

Kur şokunu önlemek için döviz arzını artırmanın esas yolu, yerleşiklerin üzerinde oturdukları ve kriz öncesinde sürekli dövize hapis olmaktan şikâyet ettikleri 100 milyarlık döviz hesaplarının bozdurulmasının teşvik edilmesidir.
Teknik deyimle ters para ikamesi için büyük bir fırsat söz konusudur. Çıkan sermayenin talep ettiği dövizler böylelikle Merkez Bankası rezervlerinden değil, vatandaşın dövizleriyle karşılanır. Ayrıca Türkiye ekonomisine günahkâr geçmişinden miras kalan aşırı dolarizasyona son vermek Merkez Bankası'nın da çok işine gelecektir. Bu sayede YTL'nin aşırı değerlenmesi ve para arzı artışı olmaksızın dolarizasyon büyük ölçüde hafifletilebilir.
İşin püf noktası
vatandaşın dövizini bozdurmak için eşsiz bir fırsatın ayağına kadar geldiğine ikna olmasıdır. Merkez Bankası'nın döviz piyasasına müdahalesi ve bunu yaparken aşırılıklara izin vermeyeceğini ilan etmesi bu iknayı büyük ölçüde sağlar. Ancak sonucu garanti altına almak için hükümetin de yapacakları var. Öncelikle şu gecikmiş IMF anlaşmasını yapacağını, daha iyisi prensipte anlaştığını ilan etmelidir. Bu iki hareket eşzamanlı olursa çok iyi olur. Bunu yarın yapabilirler.
Hükümet gerçekçi bir bütçe yapmadı. Artık çok geç. En azından yapısal reformlar konusunda niyet beyanlarını bırakıp, bir an önce az sayıda hedef içeren bir paket ve bu paketin uygulama takvimini açıklamalıdır. Bunu hemen yapamaz ama en azından böyle bir politika izleyeceğini hemen açıklayabilir. Paketin neleri içermesi gerektiği de belli: Verim artırıcı reformlar.

Döndük dolaştık yine Keynes’i imdada çağırdık. Bu imdat çağrısı piyasa sisteminin alışkanlığı haline geldi. Önce devleti yerden yere vurup özelleştirme feryatları edeceksin sonra işler batınca devleti imdada çağırıp elindeki işletmeleri devlete devredeceksin. Şu sıralarda bir karikatürist, batılı ülke liderlerini, duvarında Keynes’in bir portresi asılı olan karanlık bir odada üzerinde mum yanan bir masanın çevresinde oturup el ele tutuşmuş olarak çizse ve altına da “ey ruh geldinse üç kez vur” diye yazsa durumu çok iyi
özetlemiş olurdu diye düşünüyorum.  
Keynes 1936’da şöyle diyordu: “Bir ülkenin temel gelişimi bir kumarhanenin yan ürünü haline gelmişse yapılan iş hastalıklı bir iş demektir.” Brezilya Devlet Başkanı Lula da geçenlerde feryat ediyordu: “Bütün dünyayı kumarhaneye çevirdiler.” Saptama doğru olmasına doğru da kim çevirdi? Bu sorunun yanıtı biraz karışık görünüyor. Eğer bir yerde kumara talep yoksa orada kumar oynanmaz. Demek ki böyle bir talep vardı ki kumarhaneler kuruldu.
Ekonomide beklentilerin önemi Keynes’le birlikte ön plana çıktı. Beklentilerin neredeyse gerçekleşme kadar önemli olduğu ise yeni klasik iktisatçıların katkısıyla anlaşıldı. Günümüz ekonomi yaklaşımında beklentiler öyle bir noktaya geldi ki “beklenti neyse gerçekleşme de öyle olur” deyimi gerçek halini aldı. Örneğin ekonomideki karar vericilerin çoğu işlerin iyiye gideceğine inanıyorsa, yani beklentileri olumlu yönde ise ekonomi de iyiye gider. Son on yıl bu yolda gelişmelere sahne oldu. Bütün beklentiler olumlu hale geldi. Dünya küreselleşiyor, Washington uzlaşısı işliyor, emlak değerleri artıyor, bu emlaklere sahip olanların serveti artıyor ve daha çok para harcama imkânları doğuyordu. Bunu görenler ikinci, üçüncü, dördüncü konutu alıyordu. Beklentiler olumlu olduğu sürece sorun yoktu. Çünkü emlak sahipleri günün birinde ihtiyaç halinde bu emlaklerin bir bölümünü aldığının çok üstünde bir fiyata satacak ve değer artışı nedeniyle katlanmış servetini nakde dönüştürmek suretiyle ihtiyacını karşılayabilecekti. 
Buraya kadar özetlediğim şey oldukça açık ve kabul edilebilir bir saptama gibi duruyor. Bu aşamada en kritik soru şu: Beklentiyi şekillendiren şey nedir? Bu sorunun yanıtı kritik çünkü beklenti bozulduğunda bu mekanizmanın yalnızca bir saadet zinciri olduğu ortaya çıkıveriyor. Beklentiyi şekillendiren iki grup faktör var. Bunlardan ilki objektif faktörler. Bunlar arasında GSYH büyümesi, enflasyonun düşük seyretmesi, işsizliğin azalması, şirket kârlarının düzeyi, kamu kesimi açıklarının oranı gibi bazı ekonomik faktörlerle birlikte çevre koşulları, siyasal istikrar gibi ekonomi dışı ama ekonomiyi etkileyebilecek faktörler yer alıyor. Bunların çoğu ölçülebilir ya da en azından gözlemlenebilir büyüklükler olduğu için objektif faktörler arasına koyuyorum. İkinci grup ise illüzyona dayalı beklenti yaratan faktörler. Yani insanların ilk grupta yer alan objektif faktörleri net biçimde görüp değerlendirmesini engelleyen ya da onların etkilerini olduğundan daha fazla büyüterek değerlendirmelerine yol açan faktörler. Sık sık ölçüleri değiştirmek ya da insanların başka konulara odaklanmasına yol açarak ilk gruptaki büyüklüklerde ortaya çıkabilecek olumsuz değişimleri görmelerini engellemek bunun en bilinen yolu. Bu biraz lunaparklarda insanı olduğundan şişman ve ısa ya da zayıf ve uzun boylu gösteren dış bükey ve iç bükey aynalara benziyor.
Son on yılda bu iki gruptaki faktörlerin hepsi geçerliydi. Yani dünya büyüyordu ve bu büyüme toplu bir servet ve refah artışına yol açıyordu. Ne var ki dünyada gelirdeki büyüme ile servetteki büyüme arasında ciddi bir fark oluşmuştu. Gelir yüzde 50 büyürken servet değerleri misliyle büyüyordu. Oysa servet artışı gelirden harcanmayıp tasarruf edilen bölümle oluşacağına göre gelirden daha yavaş bir servet artışı olması gerekiyordu. Gerçek de böyleydi aslında. Ne var ki insanlar, kendilerine sunulan illüzyona inanarak servetlerinin daha çok arttığı sanısına kapılmışlardı. Yani son on yılda beklentiler illüzyonla manipüle edilmişti. Tasarruflar ayna tutularak olduğundan çok gibi gösterilip yatırımların bu illüzyona göre şekillenmesi sağlanmıştı. 
Şimdi ilginç bir şekilde piyasanın bozduğu ahlâk temelini yeniden yerli yerine oturtmak için devlet ve dolayısıyla Keynesyen müdahale modeli göreve çağırılmaktadır. Artık yeni bir küresel finansal sitem kurulmasının zamanı gelmiştir.         
Ey ruh geldiysen...http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=YazarYazisi&ArticleID=904727&Yazar=MAHFİ%20EĞİLMEZ&Date=23.10.2008&CategoryID=101