2007 | 2008 | Fark | |
Tarım istihdamı | 6.375 | 6.297 | -78 |
T. D. İstihdam | 15.873 | 16.324 | 451 |
Sanayi | 4.163 | 4.374 | 211 |
Hizmet | 10.339 | 10.560 | 265 |
İnşaat | 1.292 | 1.306 | -25 |
T. D. İşgücü | 17.854 | 18.354 | 658 |
T. D. İşsizler | 2.053 | 2.111 | 207 |
T. D. İşsizlik oranı (%) | 11,6 | 12,3 | 0,7 |
Katılım oranı(%) | 49,5 | 49,9 | 0,4 |
T.D. Ücretli istihdam | 10.797 | 11.306 | 487 |
T.D. Kendi hesabına | 2.209 | 2.184 | - 51 |
Krizde maliye politikası-Seyfettin Gürsel
14.10.2008Kriz, gelişmiş ülkelerde her şeyi altüst ediyor. Para ve maliye politikalarında palamarlar tamamen çözülmüş durumda. Piyasa ekonomisine; özellikle finans sistemine olan inançlar da şiddetle sorgulanıyor. Yeni arayışlar gündemde... Ama bize bakıyorum, hükümet kriz yokmuş gibi davranmaya devam ediyor. Bu geçmişte kalma durumu en çarpıcı biçimde kendini maliye politikasında gösteriyor.Hükümet "bozuk plak" gibi hep aynı şeyi söyleyip duruyor: "Orta Vadeli Program (OVP) devam ettirilecek, mali disiplinden taviz verilmeyecek". Gerçi plağı bozulan sadece hükümet değil. İş ve medyadan kimi ekonomi yorumcuları da "Aman ha mali disiplini bozmayın" deyip duruyor. Oysa bu program aylar önce henüz kriz patlamamışken yapıldı. Makro ekonomik varsayımları nispeten iyimser bir çerçeveye dayanıyordu; özellikle ekonomik büyüme açısından. Kriz bu çerçeveyi paramparça etti.Maliye politikasının en kritik parametresi büyümedir. OVP'de büyüme 2009'da yüzde 5 olarak öngörülmüştü. Şu sıralar 2009 bütçesi hazırlanıyor ve hükümet OVP'de ifade edilen mali disipline sadık kalacağını söylüyor. Bu, OVP'de 2009 için öngörülen yüzde 1,4 oranındaki bütçe açığına sadık kalacağız anlamına mı geliyor? Aksi açıkça söylenmedikçe ben öyle anlıyorum. Öyleyse durum absürd, aynı zamanda da vahim demektir.Yüzde 1,4'lük bütçe açığı oldukça sıkı bir maliye politikasına tekabül eder. Yüzde 5 büyüme Türkiye ekonomisinin yüzde 5,5-6 aralığında tahmin edilen büyüme potansiyeline çok yakındır. Enflasyonla mücadelenin öncelik taşıdığı ekonomik konjonktürde bu büyümeye bu bütçe açığı iyidir. Ama şimdi ekonomik görünüm tamamen değişmiştir. 2009 yılında büyümenin yüzde 5 olmayacağı aşikardır. Kaç olabilir? Burası tartışmalı. IMF yüzde 3,5 civarında tahmin ediyor. İhracatta AB pazarındaki daralma nedeniyle kur düzeltmesinin önceki benzer düzeltmelerde olduğu gibi ihracatı yeterince desteklemeyeceği endişesini taşıyorum. AB pazarından petrol zengini komşu pazarlara geçiş de kolay değil. Kaldı ki, Rusya ekonomisi de kötü durumda.2009 yılında büyüme yüzde 2 civarına düşebilir. Eğer yatırımlar güven bunalımı nedeniyle aşırı düşerse ılımlı bir küçülme de ortaya çıkabilir. Büyüme daha düşük olacağına göre vergi gelirleri de düşecektir. Bu durumda hükümet bütçe açığını yüzde 1,4 düzeyinde tutmaya devam etmeli midir? Devam edecekse kamu harcamalarını da kısması gerekir. Bu, büyümeyi daha da düşürür ve resesyon riskini artırır.Ayrıca bunu neden yapsın? Sıkı maliye politikası enflasyonla mücadelenin gereğiydi. Talep baskısının esas enflasyon kaynağı olduğu bir konjonktürde maliye politikasını sıkı tutmak gerekir. Krizle birlikte enflasyon dinamiği de değişime uğradı. Petrol ve emtia fiyatları TCMB'nin iyimser senaryosundaki düzeyin de altında. Buna karşılık gelecek aylarda talep baskısından söz etmek karamizah olur. Kuşkusuz enflasyon tehdidi küçümsenmemeli. Türk Lirası'nın değer kaybı maliyet enflasyonunu tahrik ediyor. Ama bunun panzehiri sıkı maliye politikası değil. Hükümetin yapması gereken, IMF'nin de son raporunda vurguladığı gibi otomatik dengelemeye izin vermek gerekiyor. Diğer ifadeyle kamu harcamalarının nominal düzeyini sabit tutup, düşen gelirlere paralel olarak bütçe açığının artmasına izin vermek gerekiyor. Tabii bir de bıkıp usanmadan vurguladığım gibi, kamu harcamalarını verimsiz harcamalardan üretken harcamalara olabildiğince kaydırmak gerekiyor.Otomatik dengelemeye izin verirken ipin ucunu da kaçırmamak gerekiyor. Eğer artan bütçe açığı faiz dışı fazlayı kamu borç oranını yükseltecek kadar düşerse, bu aşırılığın faizler ve enflasyon üzerinde olumsuz etki yapacağı unutulmamalı. Ama öte yandan, ekonomi medyası da krizin gerektirdiği maliye politikasını popülizmle karıştırıp kafaları karıştırmamalı.
'Amerikan Rüyası'nın sonu mu
13.10.200806.10.2008 | Şevket Sürek | Dizi Yazı
Amerika benzin yokluğu , ekonomik kriz ve seçimlerle boğuşa dursun benim dersim mal satmak ve almak. Bu nedenle buradayım zaten . Yaptığım toplantılar ihracattan yana olumsuz. Tek sıkıntı Türkiye deki güçlü YTL ve düşük dolar. Burada öylesine düşük fiyatlarla mallar satılıyor ki, satış fiyatlarına baktığınızda hemen bir maliyet hesabı yapıp ümitsizliğe düşüyor ve "Ne işim var benim burada" demekten kendinizi alamıyorsunuz. Zaten rakamlar da bu sıkıntıyı açık, seçik gösteriyor. Amerika-Türkiye dış ticareti 13 milyar dolar ithalat ve 1.6 milyar dolar ihracat rakamlarıyla uzak ara Amerika'dan yana. ABD ile aramızda gerçekleştiremediğimiz Nitelikli Sanayi Bölgeleri bu rakamlardaki dengesizliğin en büyük nedeni. Son 5 yılda Amerikan dolarının dan YTL karşısında değer kaybetmesi ihracatımızın gerilemesine ithalatımızın artmasına neden olmuştu. Dolaştığım alışveriş merkezlerinde Türk malı nerede ise hiç yok. Bu merkezlerde Çin mallarının yanı sıra Malezya, Endonezya, Vietnam, Kamboçya menşeli mallar daha çok. Tasarruf nedeniyle tüketimin düşmesi fiyatlara yansımış. Belki moralinizi bozacağım ama Amerikan pazarı Türk ihracatçısı için artık kaybedilmiş bir pazar ve yakın gelecek için hiç umutlu değilim.
Amerikalılar için artık rüyadan uyanmanın vakti geldi (2)
07.10.2008 | Şevket Sürek | Dizi Yazı
1928'de Florida'da ne olmuştu
13.10.200811.10.2008 | Nabi Yağcı | Yorum
Bu günlerde ülkemizde iki kriz dışında başka şey düşünme şansımız pek az. Krizlerden biri bilindiği gibi ülkemizi de etkilemeye başlayan dünya finansal krizi; öteki ise PKK krizidir. Her ikisi de demokrasi krizini tetikleme potansiyeli taşıyor. İkisinin birbiriyle sarmaşması ise zincirleme reaksiyon yaratarak ülkeyi bilinmez karanlıklara çekebilir. İkincisini yani PKK krizini birincisinden soyutlayarak düşünmek büyük hata olur. Bugün "Terörü önlemek için tampon bölge gerekir" diyenlerin yarın parmaklarıyla Kerkük petrollerini işaret etmelerine kendi adıma hiç şaşırmam. Eğer dünya ekonomik krizi şaka değilse bu olasılık da şaka değildir. Bu nedenle gelmekte olan veya içine girdiğimiz dünya ekonomik krizi üstüne hazır daha zamanımız varken -varsa eğer- daha çok kafa yormak faydadan öte değildir.
http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?YZR_KOD=89&HBR_KOD=107998
11.10.2008 | Seyfettin Gürsel | Yorum
http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?YZR_KOD=161&HBR_KOD=107997
Kurumlar Vergisi
13.10.200811.10.2008 | Veysi Seviğ | Yorum
Kurumlar Vergisi Yasası'nın birinci maddesinde söz konusu vergiye tabi tutulan kurumlar sayılmak suretiyle belirtilmiştir. Buna göre aşağıda yer alan kurumların kazançları, Kurumlar Vergisi'ne tabidir.
* Sermaye şirketleri,
* Kooperatifler,
* İktisadi kamu kuruluşları,
* Dernek veya vakıflara ait iktisadi işletmeler,
* İş ortaklıkları (Joint Venture).
Yukarıda belirtilen kurum ve kuruluşların özellikleri ise aşağıda kısaca açıklanmış bulunmaktadır.
Sermaye şirketleri Türk Ticaret Yasası hükümlerine göre kurulmuş olan anonim, limited ve sermayesi paylara bölünmüş komondit şirketler ile benzer nitelikteki yabancı kurumlardır. Bu bağlamda Kurumlar Vergisi Yasası'nın uygulanması açısından Sermaye Piyasası Kurulu'nun düzenleme ve denetimine tabi fonlar ile bu fonlara benzer yabancı fonlar da sermaye şirketi olarak kabul edilmektedir.
Kooperatifler ise Kooperatifler Yasası ile özel yasalarına göre kurulmuş kooperatifler ile benzer nitelikteki yabancı kooperatifleri kapsamaktadır.
İktisadi kamu kuruluşları; devlete, il özel idarelerine, belediyelere, diğer kamu idarelerine ve kuruluşlarına ait veya bağlı olup, faaliyetleri devamlı bulunan sermaye şirketi ve kooperatif özelliğini taşımayan ticari, sınai ve zirai işletmeler olarak tanımlanmaktadır.
Dernek ve vakıflara ait iktisadi işletmeler; dernek veya vakıflara ait veya bağlı olup faaliyetleri devamlı bulunan ve sermaye şirketi ile kooperatif özelliği taşımayan kuruluşlar olup, benzer nitelikteki yabancı kuruluşlar da bu kapsamda değerlendirilir. Bu bağlamda sendikalar dernek; cemaatler ise vakıf olarak kabul edilmektedir.
Yasal düzenleme gereği olarak iktisadi kamu kuruluşları ile dernek veya vakıflara ait iktisadi işletmelerin kazanç amacı gütmemeleri, faaliyetlerinin yasa ile verilmiş görevler arasında bulunması, tüzelkişiliklerinin olmaması, bağımsız muhasebelerinin ve kendilerine ayrılmış sermayelerinin veya işlerlerinin bulunmaması mükellefiyetlerini etkilememektedir. Mal veya hizmet bedelinin sadece maliyeti karşılayacak kadar olması, kâr edilmemesi veya kârın kuruluş amaçlarına tahsis edilmesi bunların iktisadi niteliğini değiştirmemektedir.
İş ortaklıkları Kurumlar Vergisi Yasası'nda tanımı yapılan kurumların kendi aralarında veya şahıs ortaklıkları ya da gerçek kişilerle, belli bir işin birlikte yapılmasını ortaklaşa yüklenmek ve kazancını paylaşmak amacıyla kurdukları ortaklıklardan iş ortaklığı olarak mükellefiyet tesis edilmesini talep edenlerdir. Bunların tüzelkişiliklerinin olmaması mükellefiyetlerini etkilememektedir.
Türkiye'de Kurumlar Vergisi'nin mükellef sayısı aralık 2007 sonu itibariyle 634.569'dur. Bu sayı 2008 yılı eylül ayı itibariyle 642.959 olmuştur.
Aralık 2007 tarihi dikkate alınarak, Kurumlar Vergisi mükellef sayısını iller bazında değerlendirdiğimizde, en fazla mükellefin 242.930 adetle İstanbul'da -ki bu rakam toplam Kurumlar Vergisi mükellef sayısının yüzde 38,28'ine tekabül etmektedir- en az mükellefin ise 175 adetle Ardahan'da -ki bu rakam toplam mükellef sayısının on binde 2,76'sıdır-, Türkiye'de toplam Kurumlar Vergisi mükellefinin yüzde 74,52'si sadece 10 ilimizde, geriye kalan yüzde 25,48'i ise 71 ilimizde faaliyet göstermektedir.
Maliye Bakanlığı verilerine göre 2007 yılında tahakkuk eden 15.718.209 bin YTL Kurumlar Vergisi'nin yüzde 48,82'si sadece 100 mükellefe aittir. Bu bağlamda Türkiye'nin en fazla Kurumlar Vergisi ödeyen ilk 100 şirketinin 66'sının merkezi İstanbul'da bulunmaktadır.
İlk 100 kurum içerisinde İstanbul dışında Ankara'dan 18, Kocaeli'nden 4, İzmir'den 2, Bursa, Adana, Konya, Denizli, Erzurum, Kastamonu, Ordu, Zonguldak, Rize ve Mersin'den birer kurum yer almaktadır.
İlk 100 kurum içerisinde sektörler itibariyle dağılımda bankalar önde gelmekte olup, çimento, telekomünikasyon, akaryakıt dağıtımı, demir-çelik ve sigara üretimi ile ithalat ve ihracat alanları önde gelmektedir.
Yine 2007 yılına ilişkin olarak 634.569 mükellef tarafından ödenen Kurumlar Vergisi'nin yüzde 25,95'i sadece 10 mükellef tarafından ödenmektedir.
Diğer yandan, toplam 634.569 mükellefin kazançları üzerinden ödemiş bulundukları Kurumlar Vergisi'nin toplam vergi gelirleri içerisindeki payı ise beklenenden çok farklıdır. 2007 yılında Kurumlar Vergisi'nin toplam vergi gelirleri içerisindeki payı yüzde 9,19'dur. Bu oran 2005 yılında toplam vergi gelirlerinin yüzde 10,3'ü olarak gerçekleşmiş bulunmaktadır. (Konuya ilişkin daha fazla bilgi için bakınız: Vergi Raporu 2008, Sf: 39 TÜRMOB, Ankara, Yayın No: 348)
2008 yılında Kurumlar Vergisi'nden beklenen hasılat ise toplam vergi gelirlerinin yaklaşık yüzde 8,5'idir.
http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=107994&YZR_KOD=157
Küresel kriz bize ne getirir
13.10.200811.10.2008 | Güven Sak | Yorum
Dünyada her gün milyarlarca söz veriliyor. Biri diğerine ileride bir konuda yardımcı olmaya, ödeme yapmaya, mal teslim etmeye, bozulan bir malı tamir etmeye söz veriyor. Sonra ancak o sözlere dayalı olarak yerine getirilebilecek bir dizi söz daha veriliyor. Biri size ödeme yapacak ki, siz de aynı gün beş ayrı yerde ödeme yapabileceksiniz, size bir mal teslim edilecek ki, dünyanın dokuz ayrı yerine başka bir mal teslimatını bundan bir ay sonra, yapabileceksiniz. Böyle bakarsanız, dünya üzerinde yaşamımızı biçimlendiren ve düzene koyan, birbirimize verdiğimiz sözler ve o sözlere güvenerek atılan adımlardır. Sözler, el sıkışmaktan kontratlara kadar değişik biçimlerde olabilir. Her kontrat ileride yerine getirilecek bir değil, birkaç sözü ve de o sözün nasıl yerine getirileceğine ilişkin şartları içerir. Sözün tutulmaması halinde ne olacağı da kontratta yazılıdır. İşte bugün geldiğimiz nokta, sözün ve karşılıklı güvenin küresel ölçekte bittiği noktadır.
Verilen sözler ve sözlerin tutulacağına duyulan güven iktisadi hayatımızın temeliyse içinde bulunduğumuz küresel krizden ilk aşamada üç öncü sonuç çıkartmak mümkün görünmektedir. İlki şudur: Son dönemde dünyada verilen söz sayısı astronomik ölçüde artmıştır. Ortalığı saran bir dizi yeni kontrat türünün manası budur. Herkes birbirine bir sürü yeni söz vermiştir. İkincisi, bugün artık bu sözler tutulmamakta ya da tutulamamaktadır. Sözlerin tutul(a)mayacağına dair kanaat yaygınlaştıkça, karşı taraf riski yükseldikçe, borç krizi daha da derinleşmektedir. Üçüncüsü, verilen sözler küreselleşme sürecinin derinleşmesi ile birlikte, küresel ölçekte bir karşılıklı bağımlılık ağı yaratmıştır. Artan kontratlar sayesinde kriz, kürenin bir köşesinden diğerine her yeri aynı anda etkilemektedir. Dünya ilk kez küresel bir krizle karşı karşıyadır.
Konut piyasası kaynaklı krizler bundan önce de olmuştur. Ancak bu sefer şirket bilançoları hem yerel hem de küresel ölçekte birbirleriyle daha fazla bağlantılıdır. Krizi bir piyasadan diğerine taşıyan, her gün yeni bir şeyler öğrenmemizi sağlayan da tam olarak budur. Her şey normalleşmiş görülürken birdenbire etrafın karışması, hep belli bir sözün tutulması için bir başka kontrata dayalı yükümlülüğün yerine getirilme zamanının gelmesi ile alakalı gibi durmaktadır. Bu nedenle hepimiz, her gün, daha önce hiç duymadığımız bir dizi sözle tanışıyoruz.
Bu durumda, küresel kriz şöyle tanımlanabilir: Şirket bilançolarının hem yerel hem de küresel ölçekte birbiriyle daha fazla bağlantılı olduğu bir dünyada, en çok küreselleşmiş aktörün bilançosunda beliren bir hasar, herkesin bilançosunda hasar ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Krizi küreselleştiren, banka ve şirket bilançolarının küresel ölçekte birbirlerine giderek daha fazla bağlanmış olmasıdır. Ancak bu ifade yeterli değildir. Krizi küreselleştiren, bir bilançodaki hasarın diğer bilançolara taşınması, ulaştığı her bilançoda ihmal edilemeyecek bir hasara yol açması ya da hasara yol açabileceğine ilişkin kanaatin yaygın olmasıdır.
Bu çerçevede bakıldığında, bu krizi öncekilerden temelde ayıran, boyutları belirli bir bilanço hasarının değil, bir bilanço hasarı ihtimalinin, bütün bir ödemeler sistemini felç etmesidir. Açıktır ki, bilanço hasarı ile başedebilmek, bilanço hasarı ihtimali ile başedebilmekten daha kolaydır.
Bilanço hasarı ihtimalinin yaygınlığı bugünkü panik havasının kaynağıdır. Verilen sözlerin beş paralık değerinin kalmadığına inanılınca, bir zincirleme reaksiyon ortaya çıkmaktadır. Kamu otoritelerinin bugünlerde yapmaya çalışmaları gereken, bütün sözlerin tutulacağına dair bir genel söz vermektir. Kamu kaynakları kullanılarak, dünyanın tüm bankalarının güçlendirilmesi gereğinin kaynağı tam da burasıdır. Bu krizin çıkışı, merkez bankalarının koordineli para-döviz piyasası operasyonları değil, hazine-maliye bakanlıklarının koordineli banka yeniden sermayelendirme operasyonları olacaktır.
Peki, diyelim ki, tüm zorluğuna rağmen bu başarıldı. Bundan sonra ne olur? Gelin daha ileriye doğru bir bakalım. Öyle gelişmiş ülkelere filan bakmayalım, müsaadenizle bir tek bizim buraya bakalım. Bundan sonra bize ne olur? Birincisi, Türkiye gibi tarihinde hep cari işlemler açığı vermiş bir ülkenin, yabancı tasarruflar memlekete akabilsin diye finansal piyasalarını serbestleştirmiş bir ülkenin, finansal serbestlikten vazgeçebilmesi mümkün değildir. Dün değildi, bugün hiç değildir. Merak edenler, Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu ile ilgili 32 Sayılı Karar öncesindeki Türkiye ekonomisi ile şimdikini bir kıyaslasınlar lütfen. Hem nicel hem de nitel olarak, iki ekonominin bir alakası yoktur. Bu ekonominin serbestlikten başka bir çaresi yoktur. Bugüne çare arayanlara ilk not şudur: Şirketlerimizin ve bankalarımızın bilançolarının dışarıyla bağlantılarını tamamıyla kesebilmenin bir yolu yoktur. Bu yalnızca burada değil, her yerde aynı olacaktır.
Peki, hiç mi değişiklik olmayacaktır? İkinci ve de üçüncü tespitler tam da buradan başlamaktadır: Dünya finansal sisteminde bazı finansal araçlar tebahhur edecektir. Ne olacaktır, ne olacaktır? Buharlaşacaklardır. Öyle darbe filan yemeyecek, buharlaşacaktır. En azından bir süre için buharlaşacaktır. "Malumat sahibi" kurumsal yatırımcılara hizmet veren hedge fonları, private equity firmaları gibi bazı araçlar bir süre için tatile çıkacaklardır. Geldiklerinde ise onları kolaylıkla tanımak mümkün olmayacaktır.
İkinci tespit şudur: Türkiye'ye geçmiş dönemde önemli miktarda fon aktarılmasına hizmet eden bir dizi mekanizma yakın dönemde olmayacaktır. O vakit, bu ülkeye fon aktarılabilmesi yeni kanallar açılması gerekecektir. O yeni kanalların açılması için bir an önce çalışılmaya başlanmazsa, nasıl olsa sıfırlanmayacak olan cari işlemler açığının finansmanı sıkıntı yaratabilecektir. Bakın bu bankalara gelecek kaynağın maliyetinin artmasından filan farklı bir etkidir.
Üçüncü tespit ise şöyledir: Bu yeni fonlama mekanizmaları elbette olacaktır. Ancak bu kez bunlar sıkı bir biçimde, merkezden düzenlenecek ve denetleneceklerdir. Fon maliyetlerinin artan düzenlemeler nedeniyle kalıcı biçimde yükseleceği bir yeni dönem gelmektedir. Kolay para devri kapanmış görünmektedir.
Dördüncü tespit bankalarla alakalıdır. Finansal sistemimizin azgelişmişliği ülkemizde verilen söz sayısının, alınıp satılan kontrat sayısının hızla artmasını engellemiştir. Sistemimizin ilkelliğinden kasıt budur. Finansal sistemimizin gücü gelişmemiş olmasından kaynaklanmaktadır. Dün problem olan bugün için ilaç olmuştur. Bu iyidir.
Beşinci tespit açıktır: Türkiye'de bankacılık sisteminin kendisinden kaynaklanan bir problem olmaması, "sadme"nin tesirini yalnızca hafifletecektir.
Peki, bu krizin fırsatı nerededir? Ona da haftaya gelelim.
http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?YZR_KOD=6&HBR_KOD=107999
11.10.2008 | Sıla Özçelik | Haber Roubini'nin reçetesinde ilk dikkat geçen madde ise geçen hafta içinde koordineli bir şekilde 7 banka tarafından gerçekleştirilen faiz indirimlerine ek olarak en az 1,5 puanlık olacak şekilde ikinci bir indirim dalgasının daha gelmesi gerektiği yönünde. "Mali krizin derinliği parasal, mali ve düzenleyici alanlarda yapılacak politika değişikliklerinin birbiriyle uyumlu, zamanında ve güvenilir olup olmamasına göre şekillenecek" diyen Roubini, faiz indirimlerinin "makyaj" olduğunu ve hem az hem de çok geç yapıldığını iddia ediyor. Avrupa'nın faizini en az ortalama 1.5 baz puan, ABD'nin ise faizini 0'a yakın düşürmesi gerektiğini savunuyor. İçinde bulunulan panik ve güven kaybı ortamında "radikal ve koordineli" adımlar atılmadıkça piyasalarda çöküşün süreceğini ve bunun finans sisteminde bir erime ve küresel depresyonu getireceğini iddia eden Roubini'nin reçetesi 8 maddeden oluşuyor. Bu kararları almak içinse haftasonu Washington'da gerçekleştirilecek IMF ve Dünya Bankası toplantıları en iyi fırsat. En az 300 milyar dolarlık harcama paketi gerekiyor Roubini'nin reçetesine göre yeni faiz indirimlerinin yanı sıra banka dışındaki küçük işletmelere de finansman sağlanmalı. Hem ABD'de hem Avrupa'da mevduatların tümüne geçici garanti verilmeli, borçlarını karşılayabilen ve karşılayamayanlar arasında bir öncelik sıralaması yapılmalı. Borcunu ödeyemeyen ailelerin yükünün hafifletilmesi içinse tüm haciz işlemleri geçici olarak askıya alınmalı. Ayrıca ödeme yeteneğine sahip büyük finans kurumlarına acilen ve büyük miktarlarda likidite sağlanmalı. İş dünyasının sağlam kurumlarına kamu kredisi sağlanarak kısa vadede borç sorununun önüne geçilmeli. Küresel tüketiciyi yeniden tüketime teşvik etmek için 300 milyar dolarlık bir harcama paketi oluşturulmalı. Bu da işe yaramazsa Keynezyen tipi devlet harcamalarına geçilmeli. Bu çerçevede, hükümetler bayındırlık projeleri, altyapı harcamaları, işsizlik ödenekleri, düşük gelirli ailelere vergi iadesi ve kaynaksız kalmış kamu ve yerel yönetim kurumlarını kapsayacak büyük çaplı bir finansal canlandırma paketi oluşturulmak zorunda. Öte yandan bankacılık sektöründe yetersiz kaynakların önceliklerine göre dağıtımı yapılmalı. Cari denge kurma fikri siyasi sorun yaratabilir Roubini'nin en dikkat çekici önerisi ise Türkiye gibi yüksek cari açığı olan ekonomiler için. Cari fazlası olup borç veren konumunda bulunan ülkelerle cari açık veren borçlu ülkeler arasında açıkların düzenli olarak finanse edilmesini öneren Roubini, alacaklı ülkelerdeki cari fazlanın bu tür dengesizliklerden doğacak sorunları önleme amacıyla yeniden yönlendirilmesini kapsayan anlaşmalar yapılması gerektiğini savunuyor. Referans'a konuşan Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Profesörü Burak Saltoğlu'na göre Roubini'nin cari açığı yüksek ülkeler ile düşük ülkeler arasında bir denge kurulmasına ilişkin önerisi tartışmaya açık. "Tüm borçluların yanı sıra borçlu ülkelerin de garanti edilmesini savunan bir düşünce ve bu fikir beraberinde bir çok politik sorunları da getirebilir" diye konuşan Saltoğlu, Roubini'nin önerilerinin "oldukça radikal" olduğunu ve ülkeler arasında ciddi bir koordinasyon sorunu yaşanırken ortak hareket etmenin çok zor olduğunu belirtti. Bu saatten sonra gelişen piyasalar da kurtulamaz Bundan aylar önce "küresel mali sistemin sistematik çöküşüne giden 12 basamak" olduğunu iddia eden Roubini'nin öngörülerinin çoğu gerçekleşmişti. Şimdi o basamaklardan geriye elle tutulur bir tek türev piyasası kaldı. Büyüklüğü 2 trilyon doları bulan türev piyasaların en büyük bölümünü oluşturan mortgage piyasasına dayalı CDO tipi araçlar ise hedge fonlar gibi yatırımcılar tarafından hızla elden çıkarılıyor. Roubini, dün yayımlanan makalesinde de mali sisteminin sistematik bir erime sürecine girdiğini belirtti ve bundan aylar önce çürüyeceğini iddia ettiği "12 basamak"ın da çürüdüğünü duyurdu. Roubini, ABD'nin şu ana kadar yaptığı en doğru hareketin geçen hafta içinde şirketlerin kısa vadeli borçlanmalarını sağlayan ticari tahvillerini satın alma yönünde aldığı karar oldu. "Zaten her gün kötüleşen bir küresel resesyonun içindeyiz" diyen Roubini'nin şu sözleri ise dikkat çekici; "Bu saatten sonra ne yaparsak yapalım ABD, gelişmiş ekonomiler hatta bazı gelişmekte olan piyasalar bile çok kötü bir resesyon ve bankacılık krizi ile karşı karşıya kalacak". Roubini'nin 8 ilaçlık reçetesi * Küresel merkez bankaları en az ortalama 150 baz puanlık yeni faiz indirimleri yapılmalı. * Banka dışındaki küçük işletmelere de finansman sağlanmalı. * Hem ABD hem Avrupa'da mevduatların tümüne geçici garanti verilmeli * Hanelere getirilen tüm haciz işlemleri geçici olarak askıya alınmalı. * Büyük finans kurumlarına büyük miktarlarda likidite sağlanmalı. * Hükümetler 300 milyar dolarlık mali teşvikle tüketimi artırılmalı. * Bankacılıkta yetersiz kaynakların önceliklerine göre dağıtılma tercihi yapılmalı. * Cari fazlası olan ülkelerle cari açık veren ülkeler arasında anlaşmalar yapılması. ROUBINI'NIN 12 BASAMAKLIK KEHANETİ 1. Emlak fiyatları yüzde 30 düşer 2. Bankaların zararı 300 milyar doları bulur 3. Kriztüketici kredilerine sıçrar 4.Sigorta şirketlerinin zararı katlanır 5. Ticari emlak sektöründe kriz endişesi 6. Büyük bankalar iflaseder 7. Bankaların verdikleri borçla satın alma kredilerinde batık artar 8. Şirketlerde iflas furyası yaşanabilir 9. Gölge bankacılık sistemi sıkışır 10. Piyasalar resesyonu fiyatlamaya başlar 11.Türev piyasalar likidite krizine sıkışır 12.Sermaye azaltımı ve yangın satışlar başlar
Küresel krizi bir çok ekonomist ve kurumdan önce öngören ABD'nin en ünlü ekonomistlerinden Nouriel Roubini küresel ekonominin krizden çıkışı için 8 ilaçtan oluşan bir reçete sundu. Son yazdığı makalede merkez bankalarının işlevinin artık "borç alınacak son kurum" olmaktan çıkıp "borç alınacak ilk ve tek kurum"a dönüşmek zorunda olduğunu vurgulayan Roubini'ye göre bu reçeteye uyulmazsa küresel piyasalar sistematik bir şekilde çökecek ve dünya ekonomisi küresel bir buhrana sürüklenecek. Roubini, makalesinde ayrıca gelinen bu noktadan sonra gelişmiş ve hatta bazı gelişmekte olan piyasaların çok kötü bir resesyon ve bankacılık krizi ile karşı karşıya kalacağının da altını çizdi.
http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=108034
Neden alınan önlemler çare olmuyor?
12.10.2008
EKONOMİ / 12/10/2008
Cumayı cumartesiye bağlayan gece yarısı; saat 1’e yaklaşıyor. Evde arkadaşlar var, sohbet ilerlemiş. Hay Allah, şimdi masadan nasıl kalkıp bilgisayarı açacağım, internete girip o merakla beklediğim açıklamayı okuyacağım.
Dünyanın en büyük yedi ekonomisinin (G-7) merkez bankalarının başkanları ve hazine bakanları toplandılar Washington’da. Dünya merakla bekliyor ne açıklayacaklarını. Acaba ortak bir plan var mı?
Meslek aşkı ağır bastı; açtım interneti.
Açıklamanın daha ilk satırlarını okurken aklıma gelen ilk şey “Haksızlık yapmışsın, yok birbirlerinden farkları!” oldu. Pazartesi günü “Sağ olsun yöneticilerimizÖ Hem ‘gerekeni’ yaparlar, hem de kafamızı yormayalım diye ‘gerekenin’ ne olduğunu açıklamazlar. Neyse, ne gerek var, ‘gerekeni’ gereksiz yere kurcalamaya...” diye başlamışım yazıya. Gece yarısı Washington’dan gelen açıklama da benzer cümleler içeriyordu; ‘gereken yapılacaktı.’
Son aylarda peşi sıra çok sayıda önlem alındı. Ama kanama giderek arttı, tam bir çöküntünün eşiğine geldik. Neden bu önlemler çare olamadı? Ne çare olabilir? Bu soruları yanıtlayabilmek için sorunun özüne inmek gerekiyor. Öyle yapmaya çalışayım...
Öz-1: ABD’de konut fiyatlarında oluşan büyük köpüğün patlamasıyla, konut fiyatları baş aşağıya gitmeye başladı. Satın aldıkları konutları teminat göstererek ipotekli konut kredisi alanlar iki nedenle zor durumda kaldılar. Birincisi, teminatlarının değeri düştü. İkincisi, konut fiyatları artarken konut kredisine gerekli olan teminatın üzerine çıkabiliyordu konutların değeri. Teminatı aşan bu kısmı da teminat göstererek başka krediler alabiliyorlardı.
Konut fiyatları düşmeye başlayınca, özellikle kredi ödeme kabiliyeti daha az olan düşük gelirli gruplar borçlarını ödeyememeye başladı. Borçlar ödenmeyince evlere el konuldu. El koyanların konutları nakde çevirmeleri gerekiyordu. Onlar da konut piyasasına satıcı olarak girince konut fiyatları daha da düştü.
Sağ olsun mali yenilikler; konut kredileri eski usul değil, krediyi açan mali kurumun bilançosunda kredi geri ödenene kadar kalmıyor o kredi. Krediyi açan, konut sahibinden bu alacağını karşılık olarak göstererek tahvil ihraç ediyor. Yani, gidip piyasadan fon topluyor. O fonlarla da yeni kredi açıyor. O tahvilleri alanlar (ipotekli konut kredisine dayalı menkul kıymetleri alanlar) başka menkul kıymetlerle karıştırarak yeni ürünler ihraç ediyorlar tasarruf sahiplerine... Yani, suyunun suyu...
Süreç şu aşamaya geliyor: Konut fiyatları baş aşağı gidiyor-ev alanlar borçlarını geri ödeme güçlüğüne düşüyorlar-bu krediye dayalı tahvilleri ve türevlerini (suyu ve suyunun suyunu ve de suyunun suyunun suyunu) bilançolarında tutan mali kurumların bilançoları bozuluyor. Zira bu tahvillerin piyasa değerleri de baş aşağıya gidiyor.
Öz-2: İşin püf noktasına geldik. Bir mali kurum düşünün. Varlıkları sadece bu tür (sorunlu konut kredilerine dayalı) tahvillerden oluşsun. Yukarıdaki süreç içinde tahvil fiyatları düşmeye başlayınca bu mali kurumun varlıklarının değeri düşüyor. Ama bu mali kurum, bu varlıkları iki yolla edindi. Birincisi piyasadan fon topladı (mevduat diyelim). Yani bir de borcu var. İkincisi kendi sermayesi var. Kısacası şu: Tahvilin değeri (toplam alacağı) = Mevduat borcu + sermayesi. Ya da şöyle belirtebiliriz: Sermayesi, mevduat şeklindeki borcu ile tahvilin değeri arasındaki farka eşit.
Bir mali kurumun sermayesi belli bir düzeyin altına inemez. Eksiye iniyorsa da (borçları varlıklarını aşıyorsa) o mali kurum batak hale düşer. Şimdi ne oldu? Mali kurumun borcu borç. Değeri değişmedi. Zamanı gelince mevduat sahiplerine paraları ödenecek. Ama konut piyasası tepetaklak gidince bu kurumun varlıklarının değeri düştü. Yani, sermayesi tehlike sınırına doğru erimeye başladı. Şimdi hem nakit (likidite) sıkıntısı içinde hem de ve daha önemlisi sermaye zafiyeti içinde.
Öz-3: Bu süreçte, özellikle suyun suyunun suyu şeklindeki karmaşık mali ürünler fiyatlanamıyor. Bunları satıp nakde çevirmek isteseniz hangi fiyattan nakde çevireceğiniz belli değil. Elinizde bir mali varlık var; kağıt parçası muamelesi görüyor. Üstelik hangi mali kurumun bu tür kağıtları taşıdığı bilinmiyor. Dahası, mali kurumların bir kısmı da kendi durumlarını tam bilmiyorlar. Çünkü tam bir ‘mühendislik harikası’ şeklinde tasarlanmış bu ürünler; çok karmaşık bir yapıya sahipler.
Bu olgu, mali kurumlar arasında güven bunalımı yaratıyor. Normal koşullarda bir mali kurum geçici nakit sıkışıklığını gidermek için başka bir mali kurumdan kısa vadeli (gecelik mesela) borç alır. Bankalar arası para piyasalarında olur bu işlemler. İllaki sermaye sorunu olması gerekmez nakit sıkışıklığı için. Bugün A bankası B bankasına para verir. Yarın da verdiği parayı geri alır. Belki iki hafta sonra, bu sefer A bankasının nakit ihtiyacı ortaya çıkar, gider B’den ya da C’den nakit temin eder. Bir faiz karşılığında...
Ama konut piyasasında başlayan bu olumsuz süreçte kimsenin kimseye güveni kalmıyor. Çünkü bilmiyorum ödünç verdiğim parayı yarın geri alıp alamayacağımı. Bu durumda nakit fazlam da olsa, ‘nakdin üzerine yatıyorum’. Sermayesi sağlamda olsalar, nakit ihtiyacı olanlar ‘deli danalar’ gibi bir oraya bir buraya koşturuyorlar. Bankalar arası piyasada faizler anormal yükseliyor. Korkunç bir likidite (nakit) ihtiyacı patlak veriyor.
Öz-4: Zamanla bu üç sorun bir sorun yumağı oluşturuyor. Likidite bulamamam, ya da çok yüksek faizle bulmam bilançomu bozuyor; az biraz sermayeden yemeye başlıyorum... Sermayemin erimesi nakit sıkışıklığımı artırıyor... Bilançom küçülüyor; Türkçesi kredi musluklarını kısmak zorunda kalıyorum; hatta açtığım kredileri geri çağırıyorum, borçlulara bir an önce ödeyin diyorum.
Tam bir kredi daralması yaşanıyor. Konut kredileri iyicene azalıyor. Konut fiyatları tepetaklak düşmeye devam ediyor. Araba satışları azalıyor. Turizm harcamaları düşüyor. Beyaz eşya satışları bıçak gibi kesiliyor. Reel sektörde de sıkıntı had safhaya varıyor. Bu şirketlere kredi açan mali kurumların bilançoları daha da bozuluyor...
Önlemler neden çare olmadı?
Merkez bankalarının kovayla su dökmeleri (likidite sağlamaları) nakit sıkışıklığını gidermek için gerekiyor, ama krizi çözmek için hiçbir şekilde yeterli olmuyor. Öz-3’te anlatılan sorunu çözüyor, ama Öz-1, 2 ve 4’ çare olmuyor çünkü.
Merkez bankalarının faiz indirimi de gerekli, ama o da yeterli olmuyor. Çünkü yine temel sorunlara çare getirmiyor. Mesela Öz-2’deki sorun olduğu yerde duruyor. Öz-3’ü de çözmüyor. Keza, ABD’de kongreden geçen son metnin Öz-2 ile ilgisi olmadığı düşünülüyordu cuma gününe kadar. Şimdi kongrede gerçekleştirilen bir ‘laf oyunu’ (bir soruya verilen cevap sayesinde) ile ABD Hazinesi’nin bankalara sermaye enjekte etme yetkisini almış olabileceği konuşuluyor, neden sonra...
Bir de bu kararların zaman aralıklarıyla ve yangın giderek büyüdükçe panik kararlar şeklinde alındığını düşünün. ABD’nin başka, İngiltere’nin başka, Avro bölgesinin başka telden çaldığını da ekleyin.
İşin çözümü, mali kurumlara ve şirketlere sermaye enjekte etmekten, bankalar arası para piyasasında güveni yeniden sağlayacak şekilde merkez bankalarının (ve hazinelerin) taraf olmasından, batık kurumları sistem dışına çıkarmaktan, konut piyasasını çalıştıracak ve giderek toplam talebi artıracak kararları almaktan geçiyor.
Peki, Türkiye ne yapacak? Hem çözümün ayrıntısı, hem de Türkiye’nin ne yapacağı da yarına kalsın...http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=YazarYazisi&ArticleID=902944&Yazar=FATİH%20ÖZATAY&Date=12.10.2008&CategoryID=101
Kriz yaratan mekanizma-MAHFİ EĞİLMEZ
2.10.2008Şöyle geçmişe baktığımızda 1929 büyük bunalımını, ardından 1970’lerde Bretton Woods sisteminin çöküşünü, sonra 1980’lerde ABD’deki Savings and Loans şirketlerinin batışını, 1987’de borsanın çöküşünü, 1997’de Uzakdoğu krizinin küreselleşmesini hatırlayıveriyoruz. Bu son kriz de kapitalizmin küreselleşmesinden sonra geldi. Bunlara bakınca kapitalizmin sistem gereği kriz yarattığını düşünmemek mümkün değil.
Kapitalizmin ya da şimdiki adıyla piyasa ekonomisinin temelinde Adam Smith’in ünlü sözü yatıyor: Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler. Bunun dayanağı ise, insanın çıkarı peşinde koşacağı ve çıkarını maksimize etmeye çalışacağı yaklaşımı. Sistemin mantığı gereği insanlar kendi çıkarlarını maksimize etmeye çalışınca toplumun çıkarı da maksimize edilmiş olur.
Çıkarı maksimize etmeye yönelik adımlar iyi denetlenmediği ve kurallara bağlanmadığı takdirde hileli ve kural dışı yollara kolayca sapabilmeye yol açıyor. Bugüne kadar çıkan mali krizlerin tamamında bu tür kural dışılıklar ya da denetim eksiklikleri söz konusu. Yakından izlediğimiz son üç krize baktığımızda bunu açıkça görebiliyoruz. 1997 yılında uzak doğuda başlayan ve küreselleşen mali kriz, bankaların kredi verirken yeterli titizliği göstermediğini, gerekli incelemeyi yapmadığını ortaya koydu. 2001 yılında Türkiye’nin yaşadığı kriz de aynı şeyi ortaya koydu. Şu anda içinde yaşadığımız kriz de aynı noktada ilerliyor. Önceki krizlerde de aşağı yukarı aynı şeyler söz konusu. Kapitalizmde çıkar kovalamak, kural koymaktan da denetimden de hızlı davranıyor. Sistem bunu özendiriyor çünkü sistemin özü bu felsefeye dayalı. Böyle olunca da sistem kendi içinde kriz yaratan bir mekanizma barındırıyor demektir. O halde kapitalizm bu şekilde uygulandığı sürece kriz yaratmaya devam edecek.
Bunu ilk kez Karl Marx öngördü. Ve kapitalizmin krizlerden kurtulamayacağını, sonunda çökeceğini öne sürdü. Karl Marx, kapitalizmin içerdiği çelişkilerin bu sistemin yıkılmasına yol açacağını savunuyordu. 1929 büyük dünya bunalımı çıktığında Marx’ın eleştirilerinin haklılığı gündeme geldi. Kapitalizm bu büyük bunalımdan bir başka büyük iktisatçı, John Maynard Keynes’in önerileriyle çıktı. Keynes, ortaya koyduğu ekonomi teorisini aslında çok basit bir gerçekten hareket ederek geliştirmişti: Piyasa kendiliğinden dengeye gelemez, devletin mutlaka karışımı gerekir. Buna göre geliştirdiği ekonomi politikası kapitalizmi krizden kurtardı. Zaman içinde piyasanın üstünlüğü yine ön plana çıktı ve devlet ekonomiden çekildi. Küreselleşmeyle birlikte piyasa mekanizması doruk noktasına çıkmışken sistem bir kez daha krize girdi. Yukarıda değindiğim gibi kapitalizm, temelini oluşturan çıkara dayalı mekanizma nedeniyle kriz yaratmaya devam ediyordu. Kapitalizmin içine girdiği son kriz Marx’ın haklı olup olmadığı tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı. Anglikan kiliseler topluluğunun lideri konumundaki Canterbury Başpiskoposu yaşanan gelişmeler sonucunda Marx’a hak verdiğini açıkladı. Bu, Canterbury Başpiskoposu’nun
peş peşe yaptığı ikinci şaşırtıcı açıklamaydı.
Önce biyolojik evrim kuramının kurucusu olan Charles Darwin’den özür diledi, sonra da sosyal evrim kuramının kurucusu olan Karl Marx’ın kapitalizmle ilgili eleştiri ve öngörülerinde haklı olduğunu söyledi.
Anglikan Kilisesi’nin bile eleştirisini çekmiş olmasına karşın kapitalizm çöpe atılacak bir sistem değil. Yapılması gereken şey kural dışı olarak gelişen ürünleri, mekanizmaları, doğru olarak, zamanında belirleyip kurallara bağlamak ve bu şekilde riski minimize etmektir. Bütün sorun kapitalizmin kişisel çıkarın maksimizasyonuna dayalı yaklaşımının, bir süre de olsa, yüksek büyüme ve refah olarak siyasetçiye oy getirmesinden kaynaklanıyor. Oy maksimizasyonu peşinde koşan siyasetçi gereken önlemleri zamanında alamıyor.