Dün haziran-temmuz-ağustos dönemini kapsayan aylık işgücü istatistikleri TÜİK tarafından yayımlandı. Tarım dışı işsiz sayısında dramatik bir artış var: İşsizler ordusu geçen yıldan bu yana 207 bin artmış. Tarım dışı işsizlik oranı da 0.7 puanlık bir artışla 11.6'dan 12.3'e yükselmiş. Yıllık gelişme olarak bu artışlar 2001 krizinden bu yana en yüksek artışlar. Ne oluyor? Krizin hayaleti işgücü piyasasına zuhur mu etti?
Rakamlar bu soruya, "hayır henüz değil" yanıtını gerektiriyor. İşsizlikteki dramatik artış ancak kısmen istihdamdaki gelişmelerden kaynaklanıyor. Nitekim tarım dışı istihdam son bir yılda 452 bin artmış. 500-550 bin arasında tahmin ettiğimiz tarım dışı işgücü artışını karşılamak için yeterli değil ama bir kriz havası da yok. Sanayide ve hizmet sektörlerinde istihdam sırasıyla 211 bin ve 265 bin artmış. Alarm zilleri inşaatta çalıyor. Uzun süredir ilk kez inşaatta çalışanların sayısı azalıyor. Kapıdaki durgunluğun prelüdü olarak kabul edilebilir. Bu arada, tahmin ettiğimiz gibi, esnaf tasfiyesinin bir hayli yavaşladığını bir kez daha not edelim. Kendi hesabına çalışan sayısında azalış 51 bin ile sınırlı.
İşsiz sayısının birden artması işgücündeki olağandışı artıştan kaynaklanıyor. Tarım dışı işgücü son bir yılda 658 bin kişi artmış. İşgücü piyasası üzerine yaptığımız çalışmalarda tarım dışı işgücünün yıllık artışını 500 binin biraz üzerinde tahmin ettiğimizi hatırlatayım. Fiili gerçekleşmeler biraz aşağı biraz yukarı olabilir. Trendden belirgin sapmalar ise ancak kriz dönemlerinde ortaya çıkıyor. İstihdamda daralma zıt yönlü iki etki birden yaratıyor. Bir kısım işsizler iş bulma ümidini iyice yitirip işgücü piyasasının dışına çıkıyorlar. Buna karşılık kriz endişesi ve düşen gelirler çalışmayan ama çalışmaya hazır aile fertlerini iş aramaya zorluyor. "Ek çalışan etkisi" adı verilen bu etki daha çok kadınlar arasında görülüyor.
Bu ek çalışan etkisinin bazı belirtileri yok değil. İşgücüne katılmama nedenlerine ilişkin rakamlar incelendiğinde tam olarak ev kadınlığı grubuna sokulamayan ama ağırlıklı olarak kadınlardan oluşan "diğer" grubunda olağandışı bir azalma dikkat çekiyor. Son bir yılda bu "diğer" grubundaki kişi sayısı erkeklerde 41 bin azalırken kadınlarda 383 bin azalmış. Diğer ifadeyle atıl durumdaki kadınlardan beklenenin oldukça üzerinde bir bölümü işgücü piyasasına giriş yapmış. Tabii bir bölümü iş aradığından, işsiz sayısındaki 200 binin üzerindeki artış bu koşullarda şaşırtıcı değil.
Önümüzdeki aylarda işgücündeki gelişmeler yakından takip edilmeli. Yüksek artışlar devam edecek olursa işsizlikte patlama yaşanabilir. Şimdilik istihdam fazla etkilenmiş değil. Ancak dün yayımlanan rakamların üçte ikisinin krizin henüz etkisini hissettirmediği haziran ve temmuza ait olduğu unutulmamalı. Ağustosta sanayi üretimi yüzde 4 azaldı. Eylül rakamları belli değil ama iyimser olmak için bir neden yok. Açıkçası Türkiye ekonomisinde büyüme trendi yüzde 4 civarından yüzde 2 civarına gerilemesinden endişe ediyorum. Bu durumda tarım dışı istihdam artışının 200 bin civarına düşmesi sürpriz olmaz.
Bir yandan istihdam artışının düşen büyümeye paralel olarak durgunlaşması, diğer yandan işgücü artışının trendinin üzerine çıkması işsiz sayısında çok ciddi artışlara neden olabilir. İşsizlik artışının Mart 2009 seçimleri öncesinde kuşkusuz siyasal sonuçları da olacaktır. En azından zararları sınırlamak için hükümet işgücü piyasası reformlarına acilen hız vermek zorunda.
 
Tarım dışı istihdam, işgücü ve işsizlik: 2007 (temmuz) 2008 (temmuz) (bin kişi)
 
2007
2008
Fark 
Tarım istihdamı
6.375
6.297
-78
T. D. İstihdam
15.873
16.324
451
Sanayi
 4.163
4.374
211
Hizmet
10.339
10.560
265
İnşaat
1.292
1.306
-25
T. D. İşgücü
17.854
18.354
658
T. D. İşsizler
2.053
2.111
207
T. D. İşsizlik oranı (%)
11,6
12,3
0,7
Katılım oranı(%)
49,5
49,9
0,4
T.D. Ücretli istihdam
10.797
11.306
487
T.D. Kendi hesabına
2.209
2.184
- 51

Kriz, gelişmiş ülkelerde her şeyi altüst ediyor. Para ve maliye politikalarında palamarlar tamamen çözülmüş durumda. Piyasa ekonomisine; özellikle finans sistemine olan inançlar da şiddetle sorgulanıyor. Yeni arayışlar gündemde... Ama bize bakıyorum, hükümet kriz yokmuş gibi davranmaya devam ediyor. Bu geçmişte kalma durumu en çarpıcı biçimde kendini maliye politikasında gösteriyor.
Hükümet "bozuk plak" gibi hep aynı şeyi söyleyip duruyor: "Orta Vadeli Program (OVP) devam ettirilecek, mali disiplinden taviz verilmeyecek". Gerçi plağı bozulan sadece hükümet değil. İş ve medyadan kimi ekonomi yorumcuları da "Aman ha mali disiplini bozmayın" deyip duruyor. Oysa bu program aylar önce henüz kriz patlamamışken yapıldı. Makro ekonomik varsayımları nispeten iyimser bir çerçeveye dayanıyordu; özellikle ekonomik büyüme açısından. Kriz bu çerçeveyi paramparça etti.
Maliye politikasının en kritik parametresi büyümedir. OVP'de büyüme 2009'da yüzde 5 olarak öngörülmüştü. Şu sıralar 2009 bütçesi hazırlanıyor ve hükümet OVP'de ifade edilen mali disipline sadık kalacağını söylüyor. Bu, OVP'de 2009 için öngörülen yüzde 1,4 oranındaki bütçe açığına sadık kalacağız anlamına mı geliyor? Aksi açıkça söylenmedikçe ben öyle anlıyorum. Öyleyse durum absürd, aynı zamanda da vahim demektir.
Yüzde 1,4'lük bütçe açığı oldukça sıkı bir maliye politikasına tekabül eder. Yüzde 5 büyüme Türkiye ekonomisinin yüzde 5,5-6 aralığında tahmin edilen büyüme potansiyeline çok yakındır. Enflasyonla mücadelenin öncelik taşıdığı ekonomik konjonktürde bu büyümeye bu bütçe açığı iyidir. Ama şimdi ekonomik görünüm tamamen değişmiştir. 2009 yılında büyümenin yüzde 5 olmayacağı aşikardır. Kaç olabilir? Burası tartışmalı. IMF yüzde 3,5 civarında tahmin ediyor. İhracatta AB pazarındaki daralma nedeniyle kur düzeltmesinin önceki benzer düzeltmelerde olduğu gibi ihracatı yeterince desteklemeyeceği endişesini taşıyorum. AB pazarından petrol zengini komşu pazarlara geçiş de kolay değil. Kaldı ki, Rusya ekonomisi de kötü durumda.
2009 yılında büyüme yüzde 2 civarına düşebilir. Eğer yatırımlar güven bunalımı nedeniyle aşırı düşerse ılımlı bir küçülme de ortaya çıkabilir. Büyüme daha düşük olacağına göre vergi gelirleri de düşecektir. Bu durumda hükümet bütçe açığını yüzde 1,4 düzeyinde tutmaya devam etmeli midir? Devam edecekse kamu harcamalarını da kısması gerekir. Bu, büyümeyi daha da düşürür ve resesyon riskini artırır.
Ayrıca bunu neden yapsın? Sıkı maliye politikası enflasyonla mücadelenin gereğiydi. Talep baskısının esas enflasyon kaynağı olduğu bir konjonktürde maliye politikasını sıkı tutmak gerekir. Krizle birlikte enflasyon dinamiği de değişime uğradı. Petrol ve emtia fiyatları TCMB'nin iyimser senaryosundaki düzeyin de altında. Buna karşılık gelecek aylarda talep baskısından söz etmek karamizah olur. Kuşkusuz enflasyon tehdidi küçümsenmemeli. Türk Lirası'nın değer kaybı maliyet enflasyonunu tahrik ediyor. Ama bunun panzehiri sıkı maliye politikası değil. Hükümetin yapması gereken, IMF'nin de son raporunda vurguladığı gibi otomatik dengelemeye izin vermek gerekiyor. Diğer ifadeyle kamu harcamalarının nominal düzeyini sabit tutup, düşen gelirlere paralel olarak bütçe açığının artmasına izin vermek gerekiyor. Tabii bir de bıkıp usanmadan vurguladığım gibi, kamu harcamalarını verimsiz harcamalardan üretken harcamalara olabildiğince kaydırmak gerekiyor.
Otomatik dengelemeye izin verirken ipin ucunu da kaçırmamak gerekiyor. Eğer artan bütçe açığı faiz dışı fazlayı kamu borç oranını yükseltecek kadar düşerse, bu aşırılığın faizler ve enflasyon üzerinde olumsuz etki yapacağı unutulmamalı. Ama öte yandan, ekonomi medyası da krizin gerektirdiği maliye politikasını popülizmle karıştırıp kafaları karıştırmamalı.

06.10.2008 | Şevket Sürek | Dizi Yazı

Amerikan Rüyasının sonu mu

 

3 günlük Paris fuarları ziyareti sonrası ver elini Amerika. Bayram tatilini fırsat bilerek Paris'ten sonra Amerika'ya geçip 10 gün süre ile Alabama, North Carolina ve Georgia eyaletlerinde bazı tekstil sanayi bölgelerinde iş görüşmeleri yapacak, iş adamlarıyla, işçilerle, sokaktaki adamlarla konuşacak, duruma yerinde vakıf olacağım.
İlk durağım Georgia Eyaleti'nin başkenti Atlanta. Burada ekonomik kriz beklerken hayli farklı bir sorun ile karşılaştım. Kredi krizi bir yana, farklı olarak nitelendirdiğim görüntü benzin yokluğuydu. Benzin yokluğunun ekonomik kriz ile alakası yok. IKE fırtınası Teksas'ı vurunca, Meksika körfezindeki rafineriler hasar almış ve o hasar Atlanta ya benzin yokluğu olarak yansımış . Her arabaya 50 dolarlık benzin kotası koymuşlar. Bazı benzincilerde ise hiç benzin yok . Saatlerce bekleme sonunda "Benzin bitti" tabelasını gördüğünüzde yıkılıyorsunuz. Amerika daki yaşam arabalı yaşam üzerine kurulduğundan benzin sıkıntısının ne anlama geldiğini anlamanız zor olmasa gerek.
 
Krizin yansıması tasarruf
Benzin yokluğunu kabullenip ekonomik krizin yansımalarına odaklanıyorum. Gıda maddesi satan alış veriş yerleri dışındaki Mall'arda ve Outlet lerde işler kesat. Kesatlığın ana nedeni krizin yarattığı tasarruf ortamı. Bu tasarruf önce giyim kuşam sonra gezme tozma ve eğlence sonra da yeme, içme alanlarını vuruyor. Başka ülkelerde ilk sırada olan otomotiv sektörü tasarruf etkisi Amerika da tekstil ve turizmden sonraki tasarruf sırasında ama, o sektörde de sıkıntı had safhada. Amerikan otomotiv sanayi uzak doğu kökenli arabalar karşısında havlu atmış durumda. Ekonomik kriz nedir bilmeyen halk son yaşanan ekonomik kriz ardından ekonomik terimlerin aşinası olmuş. Televizyonlarda artık spor ve magazin programlarından daha çok ekonomi programları ve haberler dinleniyor. Yoğun bir tüketim toplumu olan ve her şeyi borçla alan Amerikan toplumunda tasarruf yaşamın her aşamasını açık bir şekilde hissediyorsunuz.
Bir çok bölgede akşam yemekleri genelde restoranlarda yenilir. Şimdi bir restorana gittiğinizde masanız hazır ve bir çok masayı da boş görmeniz olası. Yerleşim bölgelerine girip etrafınıza biraz dikkatli baktığınızda evlerin önlerindeki "Satılık" tabelalarının çokluğu dikkatinizi çekiyor. Ev fiyatları her geçen gün düşüyor. Hele, hele bankaya borcunu ödeyemeyenlerin evleri bankaya geri dönmüşse banka tarafından bedelinin altında ve sadece bankanın alacağı kadar fiyatla satılıyor. Bir çok yerde yarım kalmış yüzlerce inşaat görebilirsiniz. Şirketlere kredileri kesen bankaların kredi kartları limitlerinde de kısıtlama yaparak risklerini küçültecekleri ifade ediliyor. Bu söylenti gerçekleşirse günlük harcamalarda aynı oranda kısılacak ve tüketim bundan payını alacak. Tüketimin yavaşlaması üretimleri yavaşlatacak ve stoklar artacak. Böylece sıkıntı Reel sektöre de yansıyacak. İşte bu noktada korku dağları bekliyor.
 
Buharlaşan dolarlar
Bir çok kişi paralarını Lehman Brodhers'e ve diğer batan bankalara kaptırmışlar. Bu mağdurların çoğunun emekliler olduğu söyleniyor. Bir kafede sohbet etiğim Jhon adındaki emekli muhasebe uzmanı bana Lehman Broders'da 800 bin dolar kaybettiğini anlatıyor. Bir doktor dostumun 400 bin doları buhar olmuş. Bu nedenle kulaklar başka batan var mı konusuna ve Hükümetin batan finans kuruluşlarını kurtarma programında. Bush hükümeti vergi veren her kişiye ve 18 yaşının altındaki çocuklarına 600 dolar cep harçlığı vermişti. Toplam 182 milyar dolar tutan bu meblağın başarısız sonuç verdiğini, 600 dolarları alanların borçlarını ödedikleri ve piyasalara harcama anlamında yansımadığını bildiklerinden 700 milyar doların da aynı akıbete uğrayacağından korkuyorlar. Alabama, North Carolina ve Georgia da konuştuğum Amerikalı işadamları "kurtarma paketi işe yaramazsa sonrasını sadece biz değil tüm dünya düşünmelidir" diyor.
 
 
İŞSİZ KALMA KORKUSU
Konuştuğum işadamları da firmalarında büyük bir tasarruf çabası içindeler. Bu günlerde "Tasarruf tedbirleri üreten ve yöneten firmaların ve risk yönetimi satan firmaların" işleri çok iyi olduğu söyleniyor. İş hayatındaki tasarruf tedbirlerinin ilk ayağı dünyanın her yerinde personelden tasarrufla başlar. Amerika da da öyle oluyor. Küçük tasarruf sahipleri ve çalışanlar bankalardaki birikimlerini kaybetme korkularına ilaveten bir de işlerini kaybetme olasılığı morallerini hayli bozuyor. Borçla yaşayan bir toplum için iş sahibi olmanın önemini anlatmama gerek yok. Patronlar çıkardıkları işçi sayılarından bahsederlerken, işçileri bu korkunun verdiği stresle yaşıyorlar. İş yerlerine girerlerken kullandıkları kartlar çok önemli. Ertesi gün işe gittiklerinde ellerindeki o kart iş yerine girmesini engellemesi kovulduğunu anlaması için yeterli bir gösterge. Bu durumun en karlı çıkardığı meslek şüphesiz psikologlar.
Yayınlanan Üçüncü çeyrek işsizlik raporunda son Bir yıl içerisinde 605 bin kişinin işsiz kaldığı, işsizlik oranının yüzde 6.1 olduğu, son bir ay içinde işsizlik oranının yüzde 7.2 arttığı belirtiliyor. 2008 yılı üçüncü çeyreğinde işten çıkarılan sayısı 287.142 kişi ve son yıl işten çıkarılan sayısının nerede ise yüzde 50'si.
 
SEÇİM GERİ PLANA İTİLDİ
Benzin yokluğu ve ekonomik kriz seçim yarışını üçüncü plana itmiş. Benzin yokluğu kısa sürede bitecek ve Amerikalılar ekonomik kriz ve seçimlerle baş başa kalacaklar. McCane ve Obama'nın televizyon tartışmaları ekonomik krizin dahi gerisinde. Televizyon tartışmasında bazı Amerikalıya göre Obama önde bazılarına göre McCane. Sıradan vatandaşlar McCane'nin güçlü sermaye yanlısı görüntüsüne karşılık Obama'nın etnik yanını ön plana çıkarıyorlar. Obama ya "Hayır" demeyi ırkçılık olarak yorumlayanlar çoğunlukta. Obama'nın televizyon tartışmasında "İran ile dahi görüşürüm" demesini, dahası "Irak politikalarını eleştirmesini" olumlu görenler Obama ya güç veriyorlar. Obama konuşmalarında sıklıkla Irak , Afganistan , cephelerine 1 trilyon dolara yakın harcama yapılmasını, bunlara ilaveten İran ve Kuzey Kore gibi ülkelerde yeni cepheler açma çabasını ekonomik krizin nedeni olarak gördüğünü söylüyor. İkinci dünya savaşından bu yana Amerika hep bir düşmana ihtiyaç duymuş ve düşman bulmakta zorlanmamıştır. Bu politikayı eleştiren iş adamları "bu politika artık bitmiştir, Amerika dostlar edinmeli ve ekonomiyi güçlü kılmalıdır" diyorlar. Bu düşünceyi Obama da benzer bir ifade ile seslendiriyor ve o da "çok düşman edindik dünyanın Amerika ya daha olumlu bakmasını sağlamalıyız" diyor.
 
ABD PAZARI KAYBEDİLDİ

Amerika benzin yokluğu , ekonomik kriz ve seçimlerle boğuşa dursun benim dersim mal satmak ve almak. Bu nedenle buradayım zaten . Yaptığım toplantılar ihracattan yana olumsuz. Tek sıkıntı Türkiye deki güçlü YTL ve düşük dolar. Burada öylesine düşük fiyatlarla mallar satılıyor ki, satış fiyatlarına baktığınızda hemen bir maliyet hesabı yapıp ümitsizliğe düşüyor ve "Ne işim var benim burada" demekten kendinizi alamıyorsunuz. Zaten rakamlar da bu sıkıntıyı açık, seçik gösteriyor. Amerika-Türkiye dış ticareti 13 milyar dolar ithalat ve 1.6 milyar dolar ihracat rakamlarıyla uzak ara Amerika'dan yana. ABD ile aramızda gerçekleştiremediğimiz Nitelikli Sanayi Bölgeleri bu rakamlardaki dengesizliğin en büyük nedeni. Son 5 yılda Amerikan dolarının dan YTL karşısında değer kaybetmesi ihracatımızın gerilemesine ithalatımızın artmasına neden olmuştu. Dolaştığım alışveriş merkezlerinde Türk malı nerede ise hiç yok. Bu merkezlerde Çin mallarının yanı sıra Malezya, Endonezya, Vietnam, Kamboçya menşeli mallar daha çok. Tasarruf nedeniyle tüketimin düşmesi fiyatlara yansımış. Belki moralinizi bozacağım ama Amerikan pazarı Türk ihracatçısı için artık kaybedilmiş bir pazar ve yakın gelecek için hiç umutlu değilim.



Amerikalılar için artık rüyadan uyanmanın vakti geldi (2)

07.10.2008 | Şevket Sürek | Dizi Yazı
Amerikalılar için artık rüyadan uyanmanın vakti geldi

 

Wall Street'teki borsayı kurtarma planı devrede ama Amerikalıların 'Main Street' dedikleri, bizdeki karşılığı 'Reel Sektör' olan bir piyasa daha var. Amerika da 'Main Street' olarak tanımlanan bu piyasaların durumu Wall Street'ten daha hallice görünmüyor.
  
Amerika izlenimlerinin ikinci gününde reel sektörde yaşanan sıkıntılara değinmek gerek. Kasırganın rafinerilere verdiği zarardan dolayı Georgia'da yaşanan benzin sıkıntısı özellikle gıda ürünleri satışlarında patlama yaratmış. Ama bu yoğun talep fiyatlara zam olarak yansıyamamış. Arabalarıyla alışverişe giden insanlar benzin tasarrufu nedeniyle gıda maddelerini daha çok alarak evlerinde depolama eğilimindeler. Talebin nedeni de bu ve bu, suni bir talep. Çevre eyaletlerdeki çok sayıda üretim yerinde stoklar büyük. Her ne kadar henüz kapasite kısıtlamasından söz edilmiyorsa da bu beklenti çok uzak değil. Elektronik ve diğer ürünlerin satışlarında ciddi düşmeler söz konusu. Amerika'nın en büyük elektronik satıcısı Best Buy'un cirosunun yüzde 40 düştüğü söyleniyor.
Araba satışlarındaki düşüşler korkutuyor. Eylül ayında Ford'un yüzde 34,6, Chrysler'in yüzde 33, Toyota'nun yüzde 29.5, Honda'nın yüzde 28, General Motors'un yüzde 16 oranında satışlarının düştüğünü açıklaması bu sıkıntıyı açık seçik gösteriyor. Daha az benzin yakan güçteki araba satışlarında dahi düşüşler söz konusu. Güçlü motorlara sahip arabaların satışları nerede ise durmuş. Ayda 49 dolarlık taksitlerle Japon veya Kore malı sedan araba alabilmeniz mümkün. İkinci ellerdeki güçlü araba satış fiyatları komik denecek fiyatlarda ama alan olmadığından birçok araba satıcısı şirket kapanmış durumda.
Otellerde yer bulma sorunu yok. Üstelik otel fiyatları Avrupa'ya göre hayli ucuz ve lüks. Buna rağmen televizyonlarda "yarı fiyatına oda" reklamları yapılıyor. Avrupa-Amerika arasındaki uçuşlarda yer yok. Uçak firmalarının bunu fırsat bilerek fiyatları yükseltmelerine, ucuz mal almak için günü birlik dahi Avrupa'dan Amerika'ya doğru yoğun bir trafiğin olduğu söylenmesine rağmen Amerikan hava yolu şirketleri ayakta zor duruyorlar.
 
Reel sektörün durumu
Wall Street'teki borsayı kurtarma planı devrede ama Amerikalıların "Main Street" dedikleri, bizdeki karşılığı "Reel Sektör" olan bir piyasa daha var. Amerika'da "Main Street" olarak tanımlanan bu piyasaların durumu Wall Street'ten daha hallice görünmüyor. Amerika'da bulunduğum sürede reel sektörün durumunu anlatmak için sıklıkla ve slogan halinde kullanılan bir cümle dikkatimi çekti. "Wall Street Bailout, is not Main Street Bailout" (Wall Street'i kurtarmak, reel sektörü kurtarmaz) anlamına gelen bu cümle reel sektörün de acilen kurtarılmayı bekleyen yapısını anlatıyor.
10 günlük temaslarımda gördüklerim had safhada tasarruf ve endişe. Bu endişe içerisinde birikimlerini, yatırımlarını kaybetme, evinden ve işinden olma, işyerini kapama dahil birçok korkuyu içeren bir yapıda ve giderek büyüyor.
700 milyar dolarlık kurtarma planının oylanacağı 29 Eylül günü öğlenden sonra, North Carolina'da büyük bir tekstil grubu CEO'su Bill Murrey ile toplantıdayken asistanı endişeli bir ifadeyle toplantıyı bölüyor ve Bill'e bir not uzatıyor. Notu okuyan Bill'in yüzü bembeyaz oluyor ve hemen odadaki televizyonu açmasını istiyor asistanından. Ekranda "Breaking News" uyarısı ve "700 milyar dolarlık kurtarma planı 205'e 228 oy ile reddedildi" haberi var. Yan göstergelerin hepsinde hisse senetleri borsaları kırmızı renkte ve düşüş oranları hızla artıyor. Bill ve diğer Amerikalı yöneticilerin yüz ifadeleri değişiyor ve telaşlanıyorlar. Bill özür dileyerek toplantıyı kesmek ve yönetim kurulu ile acil toplantı yapmak ihtiyacında olduğunu söylüyor ve giderayak bana dönerek "Biz hep Amerikan rüyası ile büyüdük, okullarımızı bu rüya ile bitirdik, iş sahalarımızı bu rüya ile kurduk, uzaya bu rüya ile gittik, en büyük üretim ve ihracat gücünü bu rüya ile gerçekleştirdik, en büyük finans gruplarını bu rüya içinde kurduk, süper güç olmayı bu rüya ile hedefledik ama gelin görün ki bu kadar güçlü olmamıza rağmen gücümüz bize yetmiyor, korkarım bu rüya bitti" diyerek telaşla uzaklaşıyor.
10 gündür ABD'de "Kredi Krizi" adı verilen krizi çeşitli platformlarda izledim. 10 gündür yazılı ve görsel basında "Is your Money safe? Wall St. Crisis- Main St Crisis, No Gaz, Bailout Operatıon Bailout Vote-Breaking News, American Vote" manşetlerini gördüm, okudum. "McCaine, Obama, Palin, Biden" tartışmalarını izledim, işadamlarıyla, işçilerle konuştum. Benzinsiz kaldım ve edindiğim bilgileri sizlerle paylaştım. Buradaki 10 gün içerisinde "süper güç de olsanız", kontrolü kaybettiğinizde "nasıl bir hiç olunur"u bizzat yaşadım. Son krizin Amerikalılara "Amerikan rüyasının bittiğini ve artık rüyadan uyanma vakti geldiğini" hatırlatması anlamında fayda sağladığını yerinde gördüm. Global dünyada değerlerin nasıl bir anda yayılarak domino etkisi yarattığını, hızla dünyanın her yerine uzanarak diğer ekonomileri de etkilemesini hep beraber yaşadık.
 
 
EKRANDAKİ HÜZÜNLÜ GÖRÜNTÜ
700 milyar doların reddedildiği haberini aldığımda yaşanları görmek için Wall Street'te olmak isterdim. Ama ben binlerce kilometre uzakta sanayici ağırlıklı bir toplantıdaydım. Olanları televizyonda izleyebildim. Ekrandaki görüntüler hüzünlüydü. Başını iki elinin arasına almış bir broker geliyor ekrana. Yüzünde umutsuz ve çökmüş bir ifade var. Ret kararı gerçekten bir şok oldu. Amerikan toplumu ciddi bir şok yaşadı dersem yanlış olmaz. Oylama bir başka gerçeği gündeme getirdi. Çevremdeki Amerikalı sanayiciler ağız birliği etmişçesine bu kararın ardından Demokratlar'ın oy kaybedeceklerini söylediler. Aslında ret kararında Cumhuriyetçiler'in de payı vardı ama senatodaki çokluklarından fatura onlara çıkmış görünüyordu. Çevrem bir anda alternatif bir plan uygulamadan sadece McCaine'ye siyasi bir darbe vurmak amacıyla alınan bu ret kararının toplumun çekeceği sıkıntıları artırmak pahasına siyasi amaçları için kullandıklarını ama çok yanlış yaptıklarını söyleyenlerle doldu.
Hazırlanan yeni kurtarma planı için 1 Ekim günü oylama yapıldı. Yeni kurtarma planı senatodan 74 evet ve 25 hayır oyu ile geçerek Temsilciler Meclisi'ne gönderildi.
 
 
KURTARMA PAKETİ İŞE YARAR MI
Beklenen gün 3 Ekim Cuma günü oylamayı bekliyoruz. Akşam yapılması planlanan oylama öğlen saat 13.15'te başladı ve 15 dakika sürdü. Bu kez bir iş toplantısında değil bir arkadaşımın evinde takip ediyoruz oylamayı. İlk 5 dakikada Demokratlar'ın oylarıyla "Evet" oyları öne geçti ve oylama süresince aynı tempoda giderek "263 evet, 171 Hayır" sonucuyla "kurtarma paketi" geçer oy aldı. Oylamanın en ilginç yanı ise "evet" oylarının çoğunluğunu oylamayı isteyen Cumhuriyetçiler'den değil de, muhalefette olan Demokratlar'dan gelmesiydi. Bu oylamanın bir diğer ilginç yanı ise günlerdir kurtarma paketi üzerine odaklanan piyasalar ve bu piyasalardaki uzmanların 700 milyar dolarlık kurtarma paketinin işe yarayıp yaramayacağı konusunda net bir şey söyleyememeleriydi. Gün boyu televizyonlarda konuşan uzmanlardan hiçbirisi "Paket şu aşamada şu sonucu verecek, olumlu veya olumsuz sonuç verecek" şeklinde ikna edici bir görüş belirtemedi.
Pazartesi gününe göre televizyon ekranlarındaki borsa gösterge renkleri cuma günü kırmızı değil yeşildi. Kurtarma operasyonu neler getirip, neler götürecek bekleyip göreceğiz.

11.10.2008 | Nabi Yağcı | Yorum

Bu günlerde ülkemizde iki kriz dışında başka şey düşünme şansımız pek az. Krizlerden biri bilindiği gibi ülkemizi de etkilemeye başlayan dünya finansal krizi; öteki ise PKK krizidir. Her ikisi de demokrasi krizini tetikleme potansiyeli taşıyor. İkisinin birbiriyle sarmaşması ise zincirleme reaksiyon yaratarak ülkeyi bilinmez karanlıklara çekebilir. İkincisini yani PKK krizini birincisinden soyutlayarak düşünmek büyük hata olur. Bugün "Terörü önlemek için tampon bölge gerekir" diyenlerin yarın parmaklarıyla Kerkük petrollerini işaret etmelerine kendi adıma hiç şaşırmam. Eğer dünya ekonomik krizi şaka değilse bu olasılık da şaka değildir. Bu nedenle gelmekte olan veya içine girdiğimiz dünya ekonomik krizi üstüne hazır daha zamanımız varken -varsa eğer- daha çok kafa yormak faydadan öte değildir.

 
Tarih tekerrür edebilir
Aynı suya iki kere girilemeyeceği kesinkes doğrudur ama girdiğiniz ırmak aynı olabilir, Fırat gibi. Eğer geçmişten ders alınmazsa öz değişmiş olsa da eski biçim, eski form hükmünü icra edebilir, tarih tekerrür edebilir. Bu nedenle kendi adıma bugünü anlamak için dünü anlamaya daha çok gayret ediyorum. Örneğin "1929 krizi neydi" diye soruyorum. Fakat bugünün yeni bilgileri ışığında dünün, o gün görülemeyen gölgeli yanlarını da görmeye çalışarak. Bu nedenle sorumu tamamlayıp "1929 krizi ‘gerçekte' neydi" diye soruyorum.
"29 Büyük Bunalımı"nın öncesi, bunalımı yaratan etmenlerin doğasını kavrayabilmek açısından çok önemli. Elbette bunalım öncesi tarihin en büyük olayı 1914'te başlayan I. Dünya Savaşı'dır. Savaş her ülkeyi kendi öz savunma güçlerini seferber etmeye itti, her ülkeyi bütün maddi ve insan potansiyelleriyle savaş makinesini güçlendirmeye yöneltti. Silah sanayileri müthiş bir gelişme gösterdi. Liberalist ekonomik ve siyasi politikalar yerini ulusalcı korunmacılığa bıraktı. Savaş sonrasında Almanya yenilmediği halde müttefikleri yenildiği için Versailles Barış Antlaşması'yla yenilmiş kabul edildi ve ağır bir savaş tazminatı ödemeye mahkûm oldu. Savaştan kazançlı çıkan tek ülke ABD olmuştu. ABD ekonomisi savaş ekonomisi sayesinde üretim kapasitesi ve teknolojik olarak sıçrama yaptı.                              
 
Nihilizm ve Amerikan rüyası
Savaşın tüm dünyada yol açtığı yıkım öylesine ağırdı ki, halklar için savaş öncesine dönmek bir altın çağa dönüş gibiydi. Barış isteği çok güçlendi. Özellikle edebiyat alanında barışçı yazarlar akımı doğdu. Savaşın bitmesi ve barış özlemi savaş ekonomisinin getirdiği, katı merkeziyetçi ekonomik ve siyasi yapılanmalara karşı tepkiler doğurdu. Savaş ekonomisinden barış ekonomisine sancılı bir dönüş başladı. Savaş sonrasında liberalizm yeniden güç kazandı. İmparatorluklar çözülmeye, yerlerini anayasal monarşiler almaya başladı. İşçi hareketleri, sendikalar ve sol güçlendi. Fakat bu demokratik ruh Avrupa'nın her köşesinde aynı gelişmedi.
Almanya o dönemin en demokratik sayılan anayasasını, Weimar Anayasası'nı kabul etti, aynı zamanda Almanya Federal Cumhuriyeti doğdu. Ancak savaş sonrası Alman halkının ruh hali ve uygulanan ekonomik model (korumacılık) bu liberal siyasetin uzun ömürlü olmasını engelledi. Sağ ve milliyetçi güçler liberallere ve sola karşı büyük bir kampanya başlattılar. İlerleme, demokrasi, kişisel özgürlük hakları düşman görülmeye başlandı. Alman toplumunda geleceğe karşı müthiş güvensizlik psikolojisi egemendi. Savaşta cepheden bitkin ve perişan dönen ama evlerini de yanmış, yıkılmış, perişan bulan yorgun insanların geleceğe dair umutları da yok oldu. Savaş sonrasında Avrupa nihilist bir ara dönem içine girmişti.
ABD'de ise toplumsal ruh hali çok farklıydı. ABD kazanan taraftı. Etkileri günümüze dek gelecek olan "Amerikan yaşam tarzı" yeni bir kültür olarak inşa edilmeye başlandı. Amerika çılgın bir tüketim toplumu yolunda her tür maddi ve moral hazırlık içindeydi. Kitlesel üretim ve kitlesel tüketim Amerikan pembe rüyasını durmadan besliyordu. Bu kitlesel üretim-tüketim ekonomisi kendi borsasını, reklam ve basın sektörünü de yaratmıştı. Büyük bunalım öncesinde Avrupa'da, karamsarlık, nihilizm, ABD'de ise pembe yaşam rüyaları toplumların farklı sosyal/psikolojik ruh hallerini belirliyordu.
1929 Büyük Bunalımı öncesinde ABD, dünyanın toplam sanayi çıktısının yüzde 42'sini üreten dev bir sanayi kapitalizmi yaratmıştı. Fakat hızla büyüyen kitlesel üretim gerçek ücretleri düşürmeye, yeni üretim teknolojileri (örneğin Taylorizm) işsizlik doğurmaya başlamış, talep düşüşüyle iç pazarda daralma başgöstermişti. Yani devresel kriz ağlarını örüyordu. Ekonomide denge bozuluyordu. Devlet ve bankalar devreye girdi; piyasalara müdahale etti ve halkın konut başta olmak üzere araba ve diğer dayanıklı tüketim malları alabilmesi için geniş çaplı krediler vermeye başladı. Banka kredileri yeni yatırımcılar için de sermaye veya sermaye artırımı işlevi görüyordu. Böylece üretim-tüketim, arz-talep dengesi sağlandı ya da öyle sanılmaktaydı. Gerçekte ise denetimsiz bankacılık, kredi mekanizması tüketicilerde sonsuz cennet hayalini körükleyerek spekülatif talep ve spekülatif piyasa yaratmıştı. Bugünkü deyimle balon çift taraflı üflemeyle şişmeye başlamıştı.
 
Kasırgalar da kriz yaratabilir
O tarihlerde üzerinde çok konuşulmuş olan bir Florida vakası vardır. Olay şöyle: ABD'de Florida bölgesi iklim koşuları ve ulaşım açısından artıları çok olan bir coğrafi bölgeydi. Florida'ya gayrimenkul yatırımları bu nedenle çok kârlı gözüküyordu, burası Amerikan rüyasını besleyen bir tatil cenneti yapılabilirdi. Gayrimenkul alım-satımı hızlandı, gelecekte kâr getirir düşüncesiyle toprağa paralar yatırıldı, bol krediler açıldı ve konut inşaatı furyası başladı. Spekülatif finans hareketi (zehirli kâğıtlar) hızlandı, büyüdükçe büyüdü.
Ne var ki, ufacık bir ayrıntı unutulmuştu: Doğa! 1928 yılı 18 Eylülü'nde bir büyük tropik kasırga patladı ve Florida sahillerini vurdu. Dalgalar içlere kadar girdi, binlerce evi yıktı, topraklar sular altında kaldı. Florida'da cennet hayali bir günde bitivermişti. Herkes elindeki evi, diğer gayrimenkulleri, toprağı satmak için yarışa girdi. Fakat değerlerinin kat kat altında bile satılamadı. Balon patladı böylece. Ardından "1929 Kara Perşembesi" geldi. New York Borsası çöktü, 4 binden fazla banka ve dev şirket iflas etti. İşsizlik patladı. Yine serbest rekabetçi, liberal politikalar suçlu ilan edildi, devletçi politikalar devreye sokuldu. Kapitalizm kurtarılmalıydı. Kurtarıldı da ama yeni bir devresel krize kadar ve kurtarma biçimiyle gelecek kriz için tohumlar atarak.
Florida vakası ile günümüzdeki finansal krizi patlatan vakanın aynı olması (mortgage) bana çok ilginç geldi, size de öyle geldi mi bilmem. İlkin, iki olaya baktığımızda ABD'nin geçmişten hiç ders çıkarmadığını görüyoruz. Ev çılgınlığı bugün de hem Amerikan halkının hem tüm dünyanın yani bizlerin evini başına yıkıyor. Krizi doğuran neden konut meselesi değil kuşkusuz, konut krizi, zaten büyümekte olan ekonomik krizin bu piyasada baloncuk yapmasıdır. Baloncuğu, Florida vakasında olduğu gibi bir doğa olayı da patlatabilirdi veya 2008 krizinde olduğu gibi bir bilgisayar da. Ama her iki olayda da baloncuğa neden olan şeyin spekülatif finansal faaliyetler olduğu aşikâr, yani reel karşılığı olmayan arz ve yine reel karşılığı olmayan spekülatif talepler (Amerikan rüyası veya obezite) ve bunun üstüne oturan spekülatif finans sektörü.
Öyleyse spekülasyon denen vakayı başlıbaşına mercek altına almak gerekiyor. Bunu yaparken piyasa spekülatörlerinin yanı sıra en büyük spekülatörün devlet olduğunu da unutmamak iyi olur. Kalpazanlar mı daha büyük spekülatörlerdir, yoksa para basan devlet mi? Ya da dış borçlanmaya dayalı ordu besleyen devletler mi? Tarih tekerrür etmesin istiyorsak bu soruları yeni baştan düşünmeliyiz. Özellikle demokrasilerimizin geleceği açısından. Amin!
http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?YZR_KOD=89&HBR_KOD=107998

11.10.2008 | Seyfettin Gürsel | Yorum
1930 bunalımında, Türkiyede memur kazandı, işçi ve çiftçi kaybetti

 

Türkiye'de 1930'da kaybedenler çok büyük ölçüde köylüler ve tarıma bağlı taşralı tüccar kesimiydi. Kazanan kesim ise milli burjuvazi ve memurlardı. Ortalama bir memur, vasıflı bir işçinin iki katından fazla ücrete sahipti.
 
Şu sıralar en popüler konulardan biri de 1930-33 döneminde büyük ekonomik krizin etkilerinden nasıl korunabildiği. Gerçekten korunabildi mi? Kimler kazandı, kimler kaybetti? Bu soruların yanıtlarını aşağıda bulacaksınız. Resmi tarih "başarıyı" Atatürk'ün üstün yönetim yeteneğine atfeder. 1930'lu yıllar yönetici seçkinler için bir çeşit altın çağdır. Bu bakımdan bilimsel analizden çok, yüceltici efsaneler revaçtadır. Oysa tarihsel gerçekler çok farklıdır.
Önce 1930 bunalımını anlamaya çalışalım. 1930'dan 1933 sonuna kadar gelişmiş ekonomilerde küçülme hangi iktisadi mekanizmaların sonucu olarak gerçekleşti? Türkiye'de de aynı mekanizmalar gündemde miydi? Nasıl oluyor da deflasyona rağmen Türkiye ekonomisi küçülmedi, aksine büyüdü?
 
Deflasyon kâbusunun kaynağı
Krizin kaynaklandığı Amerikan ekonomisinde, daha sonra da Avrupa'da ekonomik daralmayı esas olarak iki etken yarattı. Biri "reel faiz etkisi", diğeri de "reel borç etkisi". Büyük bunalımın temel özelliği deflasyondu. Tüm dünyada fiyatlar dört yıl boyunca düştü. 26 sanayileşmiş ve sanayileşmekte olan ülkeyi kapsayan derneşik toptan fiyat endeksi, 1929 yılı 100 alınırsa 1934'te 70'e gerilemişti (Ben Bernanke, "The Macroeconomics of The Great Depression: A Comparative Approach", Journal of Money, Credit and Banking, Feb. 1995). Bu muazzam deflasyonun büyük bölümü bunalımın ilk iki yılında gerçekleşti.
Nominal faiz yüzde 10, enflasyon da yüzde 5 ise reel faiz yüzde 5'tir. Ama deflasyonda iş değişir. Nominal faize bu kez deflasyon oranını eklemek gerekir. 1930 yılında ve 1931 yıllarında söz konusu 26 ülkede deflasyon oranı sırasıyla yüzde 11 ve yüzde 12 oldu (Bernanke, 1995). Nominal faizler ise aynı yıllarda yüzde 5'in üzerindeydi. Sonuçta ekonomiler üzerine muazzam bir reel faiz baskısı bindi.
Deflasyonun ikinci etkisi "reel borç etkisi"dir. Fiyat düzeyi düştüğünde nominal borç düzeyi düşmez; hiçbir sözleşmede deflasyon olursa borcu indirmekten söz edilmez. Dolayısıyla fiyat düzeyi düştüğünde reel borç yükü artar çünkü nominal gelirler düşer. Bildiğiniz gibi firmalar borçludur. Bu durumda borç yükleri arttığına göre ilk başta büyük ölçüde yatırımlarını kısıtlarlar. Bilançosu bozulan firmaların bir bölümü de iflas eder. Bu da ekonomide daraltıcı bir etki yaratır. Sanayileşmiş ülkelerde, özellikle ABD'de hanehalkları da borçluydu. ABD'de bu yıllar dayanıklı tüketim mallarının kitlesel tüketime konu olduğu bir dönemdi. Bugün olduğu gibi o gün de tüketici kredisiyle alınan mallardı bunlar. Dolayısıyla hanehalklarının da reel borç yükü deflasyonla birlikte artmaya başladı, onlar da çareyi tüketimlerini kısmakta buldular.
 
Para buharlaştı
Deflasyon finans kesimine da ağır darbe vurdu. Geri dönmeyen kredi oranı hızla arttı. En sorunlu bankaların aktifleri ciddi biçimde zayıfladı ve banka iflasları yaygınlaştı. Ama sorun salt geri dönmeyen kredilerden ibaret değildi; ekonomide daralma ortaya çıktığında bankaların aktiflerindeki finansal varlıkların değerleri de hızla azalmaya başladı, bilançolar daha da bozuldu, iflaslar arttı.
Deflasyonun Pigou etkisi diye bilinen bir yönü vardır; fiyatlar düşüyorsa, tedavüldeki para miktarının gerçek değerinin artması gerekir. Fiyatlar bir yıl içinde yüzde 10 düşerse cebimizdeki 100 liranın satın alma gücü de yüzde 10 artar. Tabii bu arada cebinizdeki para azalmadıysa. Satın alma gücü arttığına göre talebi destekleyen bir etkiden söz ediyoruz. Oysa bu etki ortaya çıkamadı çünkü iflas eden bankalardaki mevduat buharlaştı. ABD'de ve Almanya'da banka iflasları o kadar şiddetli yaşandı ki, reel para arzında gerilemeler oldu. Krizden çıkış son derece zorlaştı. Ekonominin kendi kendine krizden çıkması mümkün olamadı.
 
Türkiye deflasyonu ithal etti
Türkiye ekonomisinde 1930-33 döneminde deflasyon yaşandı ama buna karşılık büyüme de yaşandı. Deflasyona rağmen büyümeyi açıklamak için depresyonu yaratan etkilerin var olup olmadığını, var idiyse neden sanayileşmiş ekonomilerdeki gibi etkili olmadıklarını incelemek gerekiyor. Türkiye açısından diğer ilginç bir konu da deflasyonun gelir dağılımını nasıl etkilediği ve bu etkilemenin siyasal sonuçlarıdır.
Türkiye'de yaşanan deflasyon ülke ekonomisinin iç dinamiklerinden kaynaklanan bir deflasyon değildi. Tamamen küresel deflasyonun Türkiye ekonomisine ithal edilmesinin sonucuydu. Çok şiddetli bir deflasyon gerçekleşti.
Dört yılda fiyat genel seviyesi yarı yarıya düştü. Tarımda deflasyon çok daha şiddetli yaşandı; en büyük darbeyi tahıl fiyatları yedi. Fiyatlar yüzde 60 düştü; sanayi ürünlerinde deflasyon yüzde 50'yi buldu. (Tuncer Bulutay, Nuri Yıldırım, Yahya S. Tezel, "Türkiye Milli Geliri 1923-1948", 1974). Sanayi mallarının fiyatı tarım ürünlerine kıyasla daha az düştüğü için nispi olarak sanayi mallarının fiyatları daha yüksek kaldı. 1929 yılında 1 kg şeker alabilmek için 3.2 kg buğday gerekiyordu. 1931 yılında bu rakam 7,76'ya çıkmıştı. Yine 1929'da 1 metre pazen almak için 2.5 kg buğday gerekiyorken 1931'de aşağı yukarı 7 kg gerekliydi. Bunlar çok ciddi nispi fiyat farklarıdır ve çiftçinin satın alma gücünün ne kadar düştüğünü gösterir.
 
Ekonomi büyüdü ama tarım perişan oldu
Bu dönemde gayri safi yurtiçi hasıla (GSYH) 1932 dışında hep pozitif oldu yani ekonomi büyüdü. 1932 yılında GSYH'nin yarısını oluşturan tarımsal üretim o yıl yaşanan büyük kuraklık nedeniyle yüzde 30 kadar düştü ve GSYH'nin yüzde 10 küçülmesine neden oldu. Daralmanın krizle ilgisi yoktu.
Deflasyon tarım üretimini hiçbir şekilde etkilemedi. Bu yıllarda (1932 hariç) tarım üretimi düşmedi. Ürünlerin fiyatları düşüyor ama tarım üretimi düşmüyordu. Çünkü tarım üretimi kâr amacı güden kapitalist tarz üretim değildi. Küçük ve orta üreticilik egemendi. Küçük çiftçi büyük ölçüde geçimlik üretim yapıyordu, pazar ilişkileri zayıftı. Buna karşılık pazar için az ya da çok üretim yapan orta ve zengin çiftçiler düşen fiyatlar ölçüsünde büyük gelir kayıplarına uğradılar. Tarım perişan oldu. 1932 yılında Atatürk'ün yurtiçi gezileri bu koşullarda gerçekleşmiştir.
Açıklanması gereken paradoks sanayideki büyümeyle ilgilidir. Sanayi dört yıl boyunca büyüdü. En düşük tahminler bile bu dönemde sanayinin yılık ortalama büyüme hızını yüzde 7 olarak veriyor (Beril Zendisayek, "Large and Small Enterprises in Turkish Industrialisation During The Great Depression", MA Thesis Boğaziçi Üniversitesi, 1997). Sanılanın aksine sanayinin bu performansında devletçiliğin rolü olmadı. Bu bir zamanlama meselesidir. Türkiye'de KİT'lerin Sovyet destekli 1. sanayi planı ile kurulmaya başlanması 1934'te başlar. 1930-33 döneminde büyüme çok büyük ölçüde özel sektörce gerçekleştirilmiştir.
 
Şiddetli korumacılık
Deflasyonu tüm şiddetiyle yaşayan Türkiye ekonomisinde reel faizlerin aşırı yükseldiğini görüyoruz. Osmanlı Bankası arşivlerindeki kredi sözleşmeleri nominal faiz oranının bu dönemde yüzde 8-9 düzeyinde olduğunu gösteriyor. Merkez Bankası'nın faiz oranı yüzde 8; Ziraat Bankası ise yüzde 12'lerden başlıyor. Tarım fiyatları düştüğü için çiftçinin perişan durumda olduğu, anaparayı ödeyecek durumda olmadığı bu dönemde banka yüzde 12 faiz istiyor. Basit bir hesap 1930 yılında reel faiz düzeyinin deflasyonla birlikte yüzde 30'u bulduğunu gösteriyor. Beklendiği gibi, 1930 öncesindeki döneme göre yatırımlar düşüyor ancak hâlâ ciddi miktarda yatırım yapılıyor. Bu durum ancak yatırımlardan beklenen kârlılığın çok yüksek olması ile açıklanabilir.
Yerli sanayi nasıl bu kadar yüksek kârlılığa sahip olabildi? Açıklama çok basittir. 1929 yılında Lozan'da zoraki kabul edilen serbest dış ticaret rejimine tanınan beş yıllık süre doluyordu. Dünyada bunalım henüz başlamamışken haziran ayında Hükümet Âli İktisat Meclisi'ni topladı ve korumacılığa geçiş kararını aldı. İttihat ve Terakki'den beri cumhuriyetçi kadrolar kalkınmanın ancak yüksek koruma duvarları ardında gerçekleşebileceğine inanıyorlardı. 1929 Ekimi'nden itibaren çok şiddeti bir korumacılık devreye girdi. İthalat vergileri iki kat arttı. Aynı zamanda kotalar, kısıtlamalar başladı. Bu da yeterli olmadı, bazı malların ithalatı tümüyle yasaklandı. Sonuçta yüksek korumacılık yerli sanayinin fiyatlarını aşırı yükseltti (nispi olarak). İç piyasaya üretim yapmak çok kârlı hale geldi. Bu dönemde hesaplamama göre tüketim malı ithalatı yüzde 75 daraldı (Seyfettin Gürsel, "Growth Despite Deflation: Turkish Economy During the Great Depression", WP, 2005). Deflasyona rağmen büyüme bu şiddetli korumacılığın yarattığı yüksek kârlılıkla mümkün oldu.
Şiddetli korumacılığın bir diğer yönü de kalitesi düşük yerli malların kaliteli ithal malları ikame etmesidir. "Yerli malı, yurdun malı, herkes onu kullanmalı" sloganı altında düzenlenen resmi kampanyalar bir rastlantı değildir. Bu olgu da sonuç olarak toplumsal refahtan bir miktar kayba tekabül eder. Tabii "buna değerdi" de denebilir.
 
Kaybedenler ve kazananlar
Çiftçi muazzam bir borç yükü altında ezildi. Bu da köylünün talebini kısıcı bir etki yaptı ama köylünün talebi zaten toplam talebin içinde çok büyük bir paya sahip değildi. Her ne kadar nüfusun yüzde 80'i çiftçi de olsa bunun bir bölümü geçimlik ekonomi içinde üretim yapmaktaydı.
Tarım kesiminde sanayi mallarına yönelik talepte bölgelere göre az ya da çok bir daralma ortaya çıktığına ama ekonomi büyümeye devam ettiğine göre bir başka kesimin talebini fazlasıyla artırmış olması gerekir. Bu kesim kentli sınıflardı.
1930'lu yıllarda geri dönmeyen kredi sorunu tarımda ve ticarette yaşandı. 1920'ler çok sayıda yerel bankanın kurulduğu yıllardır. Ticaretin nispeten yoğun olduğu kasabalarda, genellikle tek şubeli yerel bankalar kuruldu. Tarım ürünleri ticaretinde büyük şok yaşanınca bu bankaların önemli bir bölümü 1930'lu yıllarda battı. Ama banka iflaslarının para arzını ciddi biçimde kısıcı bir etkisi olmadı, çünkü çok küçük bankalardı bunlar.
Dolaşımdaki para 1929'da 165 milyon TL'den 1933'e gelindiğinde 153 milyon TL'ye düşmüştü. Bu paraya vadeli ve vadesiz mevduatı da eklediğinizde para arzı 1929'da 379 milyon TL'den 1933'te sınırlı bir düşüşle 343 milyon TL oldu. Fiyat genel seviyesi yarı yarıya düştüğüne göre, reel para arzı bu dönemde neredeyse iki kat arttı. Cebinde nakdi olan, bankada mevduatı olanlar, 1933'lü yıllarda nakit servetlerinde muazzam reel artışlar gördüler. Türkiye ekonomisinde ABD'nin aksine çok güçlü bir Pigou etkisi söz konusudur. Bu etkiden en çok yararlananlar da kârları yükselen sanayi burjuvazisi ile her ay aynı nakit maaşları alan ve deflasyonla birlikte satın alma gücü hızla artan memurlardır.
Sonuçta kaybedenler çok büyük ölçüde köylüler ve tarıma bağlı taşralı tüccar kesimiydi. Kazanan kesim ise milli burjuvazi ve memurlardı. Ortalama bir memur, vasıflı bir işçinin iki katından fazla ücrete sahipti. Bu arada bir fabrikatörün veya bir bürokratın yıllık kazancı çok daha fazlaydı. Memurlar açısından 1930-33 dönemi bir altın çağdır. Yönetici sınıfın tek artı dönemini efsaneleştirmesinin ardındaki nesnel olgu budur. Buna karşılık köylüler için 1930'lu yıllar sefalet yıllarıdır. Onlar da bunun acısını 1950 seçimlerinde çıkarmışlardır.
http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?YZR_KOD=161&HBR_KOD=107997

Kurumlar Vergisi

13.10.2008

11.10.2008 | Veysi Seviğ | Yorum

Kurumlar Vergisi Yasası'nın birinci maddesinde söz konusu vergiye tabi tutulan kurumlar sayılmak suretiyle belirtilmiştir. Buna göre aşağıda yer alan kurumların kazançları, Kurumlar Vergisi'ne tabidir.

* Sermaye şirketleri,

* Kooperatifler,

* İktisadi kamu kuruluşları,

* Dernek veya vakıflara ait iktisadi işletmeler,

* İş ortaklıkları (Joint Venture).

Yukarıda belirtilen kurum ve kuruluşların özellikleri ise aşağıda kısaca açıklanmış bulunmaktadır.

Sermaye şirketleri Türk Ticaret Yasası hükümlerine göre kurulmuş olan anonim, limited ve sermayesi paylara bölünmüş komondit şirketler ile benzer nitelikteki yabancı kurumlardır. Bu bağlamda Kurumlar Vergisi Yasası'nın uygulanması açısından Sermaye Piyasası Kurulu'nun düzenleme ve denetimine tabi fonlar ile bu fonlara benzer yabancı fonlar da sermaye şirketi olarak kabul edilmektedir.

Kooperatifler ise Kooperatifler Yasası ile özel yasalarına göre kurulmuş kooperatifler ile benzer nitelikteki yabancı kooperatifleri kapsamaktadır.

İktisadi kamu kuruluşları; devlete, il özel idarelerine, belediyelere, diğer kamu idarelerine ve kuruluşlarına ait veya bağlı olup, faaliyetleri devamlı bulunan sermaye şirketi ve kooperatif özelliğini taşımayan ticari, sınai ve zirai işletmeler olarak tanımlanmaktadır.

Dernek ve vakıflara ait iktisadi işletmeler; dernek veya vakıflara ait veya bağlı olup faaliyetleri devamlı bulunan ve sermaye şirketi ile kooperatif özelliği taşımayan kuruluşlar olup, benzer nitelikteki yabancı kuruluşlar da bu kapsamda değerlendirilir. Bu bağlamda sendikalar dernek; cemaatler ise vakıf olarak kabul edilmektedir.

Yasal düzenleme gereği olarak iktisadi kamu kuruluşları ile dernek veya vakıflara ait iktisadi işletmelerin kazanç amacı gütmemeleri, faaliyetlerinin yasa ile verilmiş görevler arasında bulunması, tüzelkişiliklerinin olmaması, bağımsız muhasebelerinin ve kendilerine ayrılmış sermayelerinin veya işlerlerinin bulunmaması mükellefiyetlerini etkilememektedir. Mal veya hizmet bedelinin sadece maliyeti karşılayacak kadar olması, kâr edilmemesi veya kârın kuruluş amaçlarına tahsis edilmesi bunların iktisadi niteliğini değiştirmemektedir.

İş ortaklıkları Kurumlar Vergisi Yasası'nda tanımı yapılan kurumların kendi aralarında veya şahıs ortaklıkları ya da gerçek kişilerle, belli bir işin birlikte yapılmasını ortaklaşa yüklenmek ve kazancını paylaşmak amacıyla kurdukları ortaklıklardan iş ortaklığı olarak mükellefiyet tesis edilmesini talep edenlerdir. Bunların tüzelkişiliklerinin olmaması mükellefiyetlerini etkilememektedir.

Türkiye'de Kurumlar Vergisi'nin mükellef sayısı aralık 2007 sonu itibariyle 634.569'dur. Bu sayı 2008 yılı eylül ayı itibariyle 642.959 olmuştur.

Aralık 2007 tarihi dikkate alınarak, Kurumlar Vergisi mükellef sayısını iller bazında değerlendirdiğimizde, en fazla mükellefin 242.930 adetle İstanbul'da -ki bu rakam toplam Kurumlar Vergisi mükellef sayısının yüzde 38,28'ine tekabül etmektedir- en az mükellefin ise 175 adetle Ardahan'da -ki bu rakam toplam mükellef sayısının on binde 2,76'sıdır-, Türkiye'de toplam Kurumlar Vergisi mükellefinin yüzde 74,52'si sadece 10 ilimizde, geriye kalan yüzde 25,48'i ise 71 ilimizde faaliyet göstermektedir.

Maliye Bakanlığı verilerine göre 2007 yılında tahakkuk eden 15.718.209 bin YTL Kurumlar Vergisi'nin yüzde 48,82'si sadece 100 mükellefe aittir. Bu bağlamda Türkiye'nin en fazla Kurumlar Vergisi ödeyen ilk 100 şirketinin 66'sının merkezi İstanbul'da bulunmaktadır.

İlk 100 kurum içerisinde İstanbul dışında Ankara'dan 18, Kocaeli'nden 4, İzmir'den 2, Bursa, Adana, Konya, Denizli, Erzurum, Kastamonu, Ordu, Zonguldak, Rize ve Mersin'den birer kurum yer almaktadır.

İlk 100 kurum içerisinde sektörler itibariyle dağılımda bankalar önde gelmekte olup, çimento, telekomünikasyon, akaryakıt dağıtımı, demir-çelik ve sigara üretimi ile ithalat ve ihracat alanları önde gelmektedir.

Yine 2007 yılına ilişkin olarak 634.569 mükellef tarafından ödenen Kurumlar Vergisi'nin yüzde 25,95'i sadece 10 mükellef tarafından ödenmektedir.

Diğer yandan, toplam 634.569 mükellefin kazançları üzerinden ödemiş bulundukları Kurumlar Vergisi'nin toplam vergi gelirleri içerisindeki payı ise beklenenden çok farklıdır. 2007 yılında Kurumlar Vergisi'nin toplam vergi gelirleri içerisindeki payı yüzde 9,19'dur. Bu oran 2005 yılında toplam vergi gelirlerinin yüzde 10,3'ü olarak gerçekleşmiş bulunmaktadır. (Konuya ilişkin daha fazla bilgi için bakınız: Vergi Raporu 2008, Sf: 39 TÜRMOB, Ankara, Yayın No: 348)

2008 yılında Kurumlar Vergisi'nden beklenen hasılat ise toplam vergi gelirlerinin yaklaşık yüzde 8,5'idir.
http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=107994&YZR_KOD=157

11.10.2008 | Güven Sak | Yorum

Dünyada her gün milyarlarca söz veriliyor. Biri diğerine ileride bir konuda yardımcı olmaya, ödeme yapmaya, mal teslim etmeye, bozulan bir malı tamir etmeye söz veriyor. Sonra ancak o sözlere dayalı olarak yerine getirilebilecek bir dizi söz daha veriliyor. Biri size ödeme yapacak ki, siz de aynı gün beş ayrı yerde ödeme yapabileceksiniz, size bir mal teslim edilecek ki, dünyanın dokuz ayrı yerine başka bir mal teslimatını bundan bir ay sonra, yapabileceksiniz. Böyle bakarsanız, dünya üzerinde yaşamımızı biçimlendiren ve düzene koyan, birbirimize verdiğimiz sözler ve o sözlere güvenerek atılan adımlardır. Sözler, el sıkışmaktan kontratlara kadar değişik biçimlerde olabilir. Her kontrat ileride yerine getirilecek bir değil, birkaç sözü ve de o sözün nasıl yerine getirileceğine ilişkin şartları içerir. Sözün tutulmaması halinde ne olacağı da kontratta yazılıdır. İşte bugün geldiğimiz nokta, sözün ve karşılıklı güvenin küresel ölçekte bittiği noktadır.

Verilen sözler ve sözlerin tutulacağına duyulan güven iktisadi hayatımızın temeliyse içinde bulunduğumuz küresel krizden ilk aşamada üç öncü sonuç çıkartmak mümkün görünmektedir. İlki şudur: Son dönemde dünyada verilen söz sayısı astronomik ölçüde artmıştır. Ortalığı saran bir dizi yeni kontrat türünün manası budur. Herkes birbirine bir sürü yeni söz vermiştir. İkincisi, bugün artık bu sözler tutulmamakta ya da tutulamamaktadır. Sözlerin tutul(a)mayacağına dair kanaat yaygınlaştıkça, karşı taraf riski yükseldikçe, borç krizi daha da derinleşmektedir. Üçüncüsü, verilen sözler küreselleşme sürecinin derinleşmesi ile birlikte, küresel ölçekte bir karşılıklı bağımlılık ağı yaratmıştır. Artan kontratlar sayesinde kriz, kürenin bir köşesinden diğerine her yeri aynı anda etkilemektedir. Dünya ilk kez küresel bir krizle karşı karşıyadır.

Konut piyasası kaynaklı krizler bundan önce de olmuştur. Ancak bu sefer şirket bilançoları hem yerel hem de küresel ölçekte birbirleriyle daha fazla bağlantılıdır. Krizi bir piyasadan diğerine taşıyan, her gün yeni bir şeyler öğrenmemizi sağlayan da tam olarak budur. Her şey normalleşmiş görülürken birdenbire etrafın karışması, hep belli bir sözün tutulması için bir başka kontrata dayalı yükümlülüğün yerine getirilme zamanının gelmesi ile alakalı gibi durmaktadır. Bu nedenle hepimiz, her gün, daha önce hiç duymadığımız bir dizi sözle tanışıyoruz.

Bu durumda, küresel kriz şöyle tanımlanabilir: Şirket bilançolarının hem yerel hem de küresel ölçekte birbiriyle daha fazla bağlantılı olduğu bir dünyada, en çok küreselleşmiş aktörün bilançosunda beliren bir hasar, herkesin bilançosunda hasar ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Krizi küreselleştiren, banka ve şirket bilançolarının küresel ölçekte birbirlerine giderek daha fazla bağlanmış olmasıdır. Ancak bu ifade yeterli değildir. Krizi küreselleştiren, bir bilançodaki hasarın diğer bilançolara taşınması, ulaştığı her bilançoda ihmal edilemeyecek bir hasara yol açması ya da hasara yol açabileceğine ilişkin kanaatin yaygın olmasıdır.

Bu çerçevede bakıldığında, bu krizi öncekilerden temelde ayıran, boyutları belirli bir bilanço hasarının değil, bir bilanço hasarı ihtimalinin, bütün bir ödemeler sistemini felç etmesidir. Açıktır ki, bilanço hasarı ile başedebilmek, bilanço hasarı ihtimali ile başedebilmekten daha kolaydır.

Bilanço hasarı ihtimalinin yaygınlığı bugünkü panik havasının kaynağıdır. Verilen sözlerin beş paralık değerinin kalmadığına inanılınca, bir zincirleme reaksiyon ortaya çıkmaktadır. Kamu otoritelerinin bugünlerde yapmaya çalışmaları gereken, bütün sözlerin tutulacağına dair bir genel söz vermektir. Kamu kaynakları kullanılarak, dünyanın tüm bankalarının güçlendirilmesi gereğinin kaynağı tam da burasıdır. Bu krizin çıkışı, merkez bankalarının koordineli para-döviz piyasası operasyonları değil, hazine-maliye bakanlıklarının koordineli banka yeniden sermayelendirme operasyonları olacaktır.

Peki, diyelim ki, tüm zorluğuna rağmen bu başarıldı. Bundan sonra ne olur? Gelin daha ileriye doğru bir bakalım. Öyle gelişmiş ülkelere filan bakmayalım, müsaadenizle bir tek bizim buraya bakalım. Bundan sonra bize ne olur? Birincisi, Türkiye gibi tarihinde hep cari işlemler açığı vermiş bir ülkenin, yabancı tasarruflar memlekete akabilsin diye finansal piyasalarını serbestleştirmiş bir ülkenin, finansal serbestlikten vazgeçebilmesi mümkün değildir. Dün değildi, bugün hiç değildir. Merak edenler, Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu ile ilgili 32 Sayılı Karar öncesindeki Türkiye ekonomisi ile şimdikini bir kıyaslasınlar lütfen. Hem nicel hem de nitel olarak, iki ekonominin bir alakası yoktur. Bu ekonominin serbestlikten başka bir çaresi yoktur. Bugüne çare arayanlara ilk not şudur: Şirketlerimizin ve bankalarımızın bilançolarının dışarıyla bağlantılarını tamamıyla kesebilmenin bir yolu yoktur. Bu yalnızca burada değil, her yerde aynı olacaktır.

Peki, hiç mi değişiklik olmayacaktır? İkinci ve de üçüncü tespitler tam da buradan başlamaktadır: Dünya finansal sisteminde bazı finansal araçlar tebahhur edecektir. Ne olacaktır, ne olacaktır? Buharlaşacaklardır. Öyle darbe filan yemeyecek, buharlaşacaktır. En azından bir süre için buharlaşacaktır. "Malumat sahibi" kurumsal yatırımcılara hizmet veren hedge fonları, private equity firmaları gibi bazı araçlar bir süre için tatile çıkacaklardır. Geldiklerinde ise onları kolaylıkla tanımak mümkün olmayacaktır.

İkinci tespit şudur: Türkiye'ye geçmiş dönemde önemli miktarda fon aktarılmasına hizmet eden bir dizi mekanizma yakın dönemde olmayacaktır. O vakit, bu ülkeye fon aktarılabilmesi yeni kanallar açılması gerekecektir. O yeni kanalların açılması için bir an önce çalışılmaya başlanmazsa, nasıl olsa sıfırlanmayacak olan cari işlemler açığının finansmanı sıkıntı yaratabilecektir. Bakın bu bankalara gelecek kaynağın maliyetinin artmasından filan farklı bir etkidir.

Üçüncü tespit ise şöyledir: Bu yeni fonlama mekanizmaları elbette olacaktır. Ancak bu kez bunlar sıkı bir biçimde, merkezden düzenlenecek ve denetleneceklerdir. Fon maliyetlerinin artan düzenlemeler nedeniyle kalıcı biçimde yükseleceği bir yeni dönem gelmektedir. Kolay para devri kapanmış görünmektedir.

Dördüncü tespit bankalarla alakalıdır. Finansal sistemimizin azgelişmişliği ülkemizde verilen söz sayısının, alınıp satılan kontrat sayısının hızla artmasını engellemiştir. Sistemimizin ilkelliğinden kasıt budur. Finansal sistemimizin gücü gelişmemiş olmasından kaynaklanmaktadır. Dün problem olan bugün için ilaç olmuştur. Bu iyidir.

Beşinci tespit açıktır: Türkiye'de bankacılık sisteminin kendisinden kaynaklanan bir problem olmaması, "sadme"nin tesirini yalnızca hafifletecektir.

Peki, bu krizin fırsatı nerededir? Ona da haftaya gelelim.
http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?YZR_KOD=6&HBR_KOD=107999

11.10.2008 | Sıla Özçelik | Haber
Küresel krizi bir çok ekonomist ve kurumdan önce öngören ABD'nin en ünlü ekonomistlerinden Nouriel Roubini küresel ekonominin krizden çıkışı için 8 ilaçtan oluşan bir reçete sundu. Son yazdığı makalede merkez bankalarının işlevinin artık "borç alınacak son kurum" olmaktan çıkıp "borç alınacak ilk ve tek kurum"a dönüşmek zorunda olduğunu vurgulayan Roubini'ye göre bu reçeteye uyulmazsa küresel piyasalar sistematik bir şekilde çökecek ve dünya ekonomisi küresel bir buhrana sürüklenecek. Roubini, makalesinde ayrıca gelinen bu noktadan sonra gelişmiş ve hatta bazı gelişmekte olan piyasaların çok kötü bir resesyon ve bankacılık krizi ile karşı karşıya kalacağının da altını çizdi.

Roubini'nin reçetesinde ilk dikkat geçen madde ise geçen hafta içinde koordineli bir şekilde 7 banka tarafından gerçekleştirilen faiz indirimlerine ek olarak en az 1,5 puanlık olacak şekilde ikinci bir indirim dalgasının daha gelmesi gerektiği yönünde. "Mali krizin derinliği parasal, mali ve düzenleyici alanlarda yapılacak politika değişikliklerinin birbiriyle uyumlu, zamanında ve güvenilir olup olmamasına göre şekillenecek" diyen Roubini, faiz indirimlerinin "makyaj" olduğunu ve hem az hem de çok geç yapıldığını iddia ediyor. Avrupa'nın faizini en az ortalama 1.5 baz puan, ABD'nin ise faizini 0'a yakın düşürmesi gerektiğini savunuyor.

İçinde bulunulan panik ve güven kaybı ortamında "radikal ve koordineli" adımlar atılmadıkça piyasalarda çöküşün süreceğini ve bunun finans sisteminde bir erime ve küresel depresyonu getireceğini iddia eden Roubini'nin reçetesi 8 maddeden oluşuyor. Bu kararları almak içinse haftasonu Washington'da gerçekleştirilecek IMF ve Dünya Bankası toplantıları en iyi fırsat.

 

En az 300 milyar dolarlık harcama paketi gerekiyor

Roubini'nin reçetesine göre yeni faiz indirimlerinin yanı sıra banka dışındaki küçük işletmelere de finansman sağlanmalı. Hem ABD'de hem Avrupa'da mevduatların tümüne geçici garanti verilmeli, borçlarını karşılayabilen ve karşılayamayanlar arasında bir öncelik sıralaması yapılmalı. Borcunu ödeyemeyen ailelerin yükünün hafifletilmesi içinse tüm haciz işlemleri geçici olarak askıya alınmalı. Ayrıca ödeme yeteneğine sahip büyük finans kurumlarına acilen ve büyük miktarlarda likidite sağlanmalı. İş dünyasının sağlam kurumlarına kamu kredisi sağlanarak kısa vadede borç sorununun önüne geçilmeli. Küresel tüketiciyi yeniden tüketime teşvik etmek için 300 milyar dolarlık bir harcama paketi oluşturulmalı. Bu da işe yaramazsa Keynezyen tipi devlet harcamalarına geçilmeli. Bu çerçevede, hükümetler bayındırlık projeleri, altyapı harcamaları, işsizlik ödenekleri, düşük gelirli ailelere vergi iadesi ve kaynaksız kalmış kamu ve yerel yönetim kurumlarını kapsayacak büyük çaplı bir finansal canlandırma paketi oluşturulmak zorunda. Öte yandan bankacılık sektöründe yetersiz kaynakların önceliklerine göre dağıtımı yapılmalı.

 

Cari denge kurma fikri siyasi sorun yaratabilir

Roubini'nin en dikkat çekici önerisi ise Türkiye gibi yüksek cari açığı olan ekonomiler için. Cari fazlası olup borç veren konumunda bulunan ülkelerle cari açık veren borçlu ülkeler arasında açıkların düzenli olarak finanse edilmesini öneren Roubini, alacaklı ülkelerdeki cari fazlanın bu tür dengesizliklerden doğacak sorunları önleme amacıyla yeniden yönlendirilmesini kapsayan anlaşmalar yapılması gerektiğini savunuyor.

Referans'a konuşan Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Profesörü Burak Saltoğlu'na göre Roubini'nin cari açığı yüksek ülkeler ile düşük ülkeler arasında bir denge kurulmasına ilişkin önerisi tartışmaya açık. "Tüm borçluların yanı sıra borçlu ülkelerin de garanti edilmesini savunan bir düşünce ve bu fikir beraberinde bir çok politik sorunları da getirebilir" diye konuşan Saltoğlu, Roubini'nin önerilerinin "oldukça radikal" olduğunu ve ülkeler arasında ciddi bir koordinasyon sorunu yaşanırken ortak hareket etmenin çok zor olduğunu belirtti.

 

Bu saatten sonra gelişen piyasalar da kurtulamaz

Bundan aylar önce "küresel mali sistemin sistematik çöküşüne giden 12 basamak" olduğunu iddia eden Roubini'nin öngörülerinin çoğu gerçekleşmişti. Şimdi o basamaklardan geriye elle tutulur bir tek türev piyasası kaldı. Büyüklüğü 2 trilyon doları bulan türev piyasaların en büyük bölümünü oluşturan mortgage piyasasına dayalı CDO tipi araçlar ise hedge fonlar gibi yatırımcılar tarafından hızla elden çıkarılıyor. Roubini, dün yayımlanan makalesinde de mali sisteminin sistematik bir erime sürecine girdiğini belirtti ve bundan aylar önce çürüyeceğini iddia ettiği "12 basamak"ın da çürüdüğünü duyurdu.

Roubini, ABD'nin şu ana kadar yaptığı en doğru hareketin geçen hafta içinde şirketlerin kısa vadeli borçlanmalarını sağlayan ticari tahvillerini satın alma yönünde aldığı karar oldu. "Zaten her gün kötüleşen bir küresel resesyonun içindeyiz" diyen Roubini'nin şu sözleri ise dikkat çekici; "Bu saatten sonra ne yaparsak yapalım ABD, gelişmiş ekonomiler hatta bazı gelişmekte olan piyasalar bile çok kötü bir resesyon ve bankacılık krizi ile karşı karşıya kalacak".

 

 

Roubini'nin 8 ilaçlık reçetesi

* Küresel merkez bankaları en az ortalama 150 baz puanlık yeni faiz indirimleri yapılmalı.

* Banka dışındaki küçük işletmelere de finansman sağlanmalı.

* Hem ABD hem Avrupa'da mevduatların tümüne geçici garanti verilmeli

* Hanelere getirilen tüm haciz işlemleri geçici olarak askıya alınmalı.

* Büyük finans kurumlarına büyük miktarlarda likidite sağlanmalı.

* Hükümetler 300 milyar dolarlık mali teşvikle tüketimi artırılmalı.

* Bankacılıkta yetersiz kaynakların önceliklerine göre dağıtılma tercihi yapılmalı.

* Cari fazlası olan ülkelerle cari açık veren ülkeler arasında anlaşmalar yapılması.

 

ROUBINI'NIN 12 BASAMAKLIK KEHANETİ

1. Emlak fiyatları yüzde 30 düşer

2. Bankaların zararı 300 milyar doları bulur

3. Kriztüketici kredilerine sıçrar

4.Sigorta şirketlerinin zararı katlanır

5. Ticari emlak sektöründe kriz endişesi

6. Büyük bankalar iflaseder

7. Bankaların verdikleri borçla satın alma kredilerinde batık artar

8. Şirketlerde iflas furyası yaşanabilir

9. Gölge bankacılık sistemi sıkışır

10. Piyasalar resesyonu fiyatlamaya başlar

11.Türev piyasalar likidite krizine sıkışır

12.Sermaye azaltımı ve yangın satışlar başlar
http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=108034

 

Neden alınan önlemler çare olmuyor?

FATİH ÖZATAY
EKONOMİ / 12/10/2008

Cumayı cumartesiye bağlayan gece yarısı; saat 1’e yaklaşıyor. Evde arkadaşlar var, sohbet ilerlemiş. Hay Allah, şimdi masadan nasıl kalkıp bilgisayarı açacağım, internete girip o merakla beklediğim açıklamayı okuyacağım.
Dünyanın en büyük yedi ekonomisinin (G-7) merkez bankalarının başkanları ve hazine bakanları toplandılar Washington’da. Dünya merakla bekliyor ne açıklayacaklarını. Acaba ortak bir plan var mı?
Meslek aşkı ağır bastı; açtım interneti.
Açıklamanın daha ilk satırlarını okurken aklıma gelen ilk şey “Haksızlık yapmışsın, yok birbirlerinden farkları!” oldu. Pazartesi günü “Sağ olsun yöneticilerimizÖ Hem ‘gerekeni’ yaparlar, hem de kafamızı yormayalım diye ‘gerekenin’ ne olduğunu açıklamazlar. Neyse, ne gerek var, ‘gerekeni’ gereksiz yere kurcalamaya...” diye başlamışım yazıya. Gece yarısı Washington’dan gelen açıklama da benzer cümleler içeriyordu; ‘gereken yapılacaktı.’
Son aylarda peşi sıra çok sayıda önlem alındı. Ama kanama giderek arttı, tam bir çöküntünün eşiğine geldik. Neden bu önlemler çare olamadı? Ne çare olabilir? Bu soruları yanıtlayabilmek için sorunun özüne inmek gerekiyor. Öyle yapmaya çalışayım...
Öz-1: ABD’de konut fiyatlarında oluşan büyük köpüğün patlamasıyla, konut fiyatları baş aşağıya gitmeye başladı. Satın aldıkları konutları teminat göstererek ipotekli konut kredisi alanlar iki nedenle zor durumda kaldılar. Birincisi, teminatlarının değeri düştü. İkincisi, konut fiyatları artarken konut kredisine gerekli olan teminatın üzerine çıkabiliyordu konutların değeri. Teminatı aşan bu kısmı da teminat göstererek başka krediler alabiliyorlardı.
Konut fiyatları düşmeye başlayınca, özellikle kredi ödeme kabiliyeti daha az olan düşük gelirli gruplar borçlarını ödeyememeye başladı. Borçlar ödenmeyince evlere el konuldu. El koyanların konutları nakde çevirmeleri gerekiyordu. Onlar da konut piyasasına satıcı olarak girince konut fiyatları daha da düştü.
Sağ olsun mali yenilikler; konut kredileri eski usul değil, krediyi açan mali kurumun bilançosunda kredi geri ödenene kadar kalmıyor o kredi. Krediyi açan, konut sahibinden bu alacağını karşılık olarak göstererek tahvil ihraç ediyor. Yani, gidip piyasadan fon topluyor. O fonlarla da yeni kredi açıyor. O tahvilleri alanlar (ipotekli konut kredisine dayalı menkul kıymetleri alanlar) başka menkul kıymetlerle karıştırarak yeni ürünler ihraç ediyorlar tasarruf sahiplerine... Yani, suyunun suyu...
Süreç şu aşamaya geliyor: Konut fiyatları baş aşağı gidiyor-ev alanlar borçlarını geri ödeme güçlüğüne düşüyorlar-bu krediye dayalı tahvilleri ve türevlerini (suyu ve suyunun suyunu ve de suyunun suyunun suyunu) bilançolarında tutan mali kurumların bilançoları bozuluyor. Zira bu tahvillerin piyasa değerleri de baş aşağıya gidiyor.
Öz-2: İşin püf noktasına geldik. Bir mali kurum düşünün. Varlıkları sadece bu tür (sorunlu konut kredilerine dayalı) tahvillerden oluşsun. Yukarıdaki süreç içinde tahvil fiyatları düşmeye başlayınca bu mali kurumun varlıklarının değeri düşüyor. Ama bu mali kurum, bu varlıkları iki yolla edindi. Birincisi piyasadan fon topladı (mevduat diyelim). Yani bir de borcu var. İkincisi kendi sermayesi var. Kısacası şu: Tahvilin değeri (toplam alacağı) = Mevduat borcu + sermayesi. Ya da şöyle belirtebiliriz: Sermayesi, mevduat şeklindeki borcu ile tahvilin değeri arasındaki farka eşit.
Bir mali kurumun sermayesi belli bir düzeyin altına inemez. Eksiye iniyorsa da (borçları varlıklarını aşıyorsa) o mali kurum batak hale düşer. Şimdi ne oldu? Mali kurumun borcu borç. Değeri değişmedi. Zamanı gelince mevduat sahiplerine paraları ödenecek. Ama konut piyasası tepetaklak gidince bu kurumun varlıklarının değeri düştü. Yani, sermayesi tehlike sınırına doğru erimeye başladı. Şimdi hem nakit (likidite) sıkıntısı içinde hem de ve daha önemlisi sermaye zafiyeti içinde.
Öz-3: Bu süreçte, özellikle suyun suyunun suyu şeklindeki karmaşık mali ürünler fiyatlanamıyor. Bunları satıp nakde çevirmek isteseniz hangi fiyattan nakde çevireceğiniz belli değil. Elinizde bir mali varlık var; kağıt parçası muamelesi görüyor. Üstelik hangi mali kurumun bu tür kağıtları taşıdığı bilinmiyor. Dahası, mali kurumların bir kısmı da kendi durumlarını tam bilmiyorlar. Çünkü tam bir ‘mühendislik harikası’ şeklinde tasarlanmış bu ürünler; çok karmaşık bir yapıya sahipler.
Bu olgu, mali kurumlar arasında güven bunalımı yaratıyor. Normal koşullarda bir mali kurum geçici nakit sıkışıklığını gidermek için başka bir mali kurumdan kısa vadeli (gecelik mesela) borç alır. Bankalar arası para piyasalarında olur bu işlemler. İllaki sermaye sorunu olması gerekmez nakit sıkışıklığı için. Bugün A bankası B bankasına para verir. Yarın da verdiği parayı geri alır. Belki iki hafta sonra, bu sefer A bankasının nakit ihtiyacı ortaya çıkar, gider B’den ya da C’den nakit temin eder. Bir faiz karşılığında...
Ama konut piyasasında başlayan bu olumsuz süreçte kimsenin kimseye güveni kalmıyor. Çünkü bilmiyorum ödünç verdiğim parayı yarın geri alıp alamayacağımı. Bu durumda nakit fazlam da olsa, ‘nakdin üzerine yatıyorum’.  Sermayesi sağlamda olsalar, nakit ihtiyacı olanlar ‘deli danalar’ gibi bir oraya bir buraya koşturuyorlar. Bankalar arası piyasada faizler anormal yükseliyor. Korkunç bir likidite (nakit) ihtiyacı patlak veriyor.
Öz-4: Zamanla bu üç sorun bir sorun yumağı oluşturuyor. Likidite bulamamam, ya da çok yüksek faizle bulmam bilançomu bozuyor; az biraz sermayeden yemeye başlıyorum... Sermayemin erimesi nakit sıkışıklığımı artırıyor... Bilançom küçülüyor; Türkçesi kredi musluklarını kısmak zorunda kalıyorum; hatta açtığım kredileri geri çağırıyorum, borçlulara bir an önce ödeyin diyorum.
Tam bir kredi daralması yaşanıyor. Konut kredileri iyicene azalıyor. Konut fiyatları tepetaklak düşmeye devam ediyor. Araba satışları azalıyor. Turizm harcamaları düşüyor. Beyaz eşya satışları bıçak gibi kesiliyor. Reel sektörde de sıkıntı had safhaya varıyor. Bu şirketlere kredi açan mali kurumların bilançoları daha da bozuluyor...
Önlemler neden çare olmadı?
Merkez bankalarının kovayla su dökmeleri (likidite sağlamaları) nakit sıkışıklığını gidermek için gerekiyor, ama krizi çözmek için hiçbir şekilde yeterli olmuyor. Öz-3’te anlatılan sorunu çözüyor, ama Öz-1, 2 ve 4’ çare olmuyor çünkü.
Merkez bankalarının faiz indirimi de gerekli, ama o da yeterli olmuyor. Çünkü yine temel sorunlara çare getirmiyor. Mesela Öz-2’deki sorun olduğu yerde duruyor. Öz-3’ü de çözmüyor. Keza, ABD’de kongreden geçen son metnin Öz-2 ile ilgisi olmadığı düşünülüyordu cuma gününe kadar. Şimdi kongrede gerçekleştirilen bir ‘laf oyunu’ (bir soruya verilen cevap sayesinde) ile ABD Hazinesi’nin bankalara sermaye enjekte etme yetkisini almış olabileceği konuşuluyor, neden sonra...
Bir de bu kararların zaman aralıklarıyla ve yangın giderek büyüdükçe panik kararlar şeklinde alındığını düşünün. ABD’nin başka, İngiltere’nin başka, Avro bölgesinin başka telden çaldığını da ekleyin.
İşin çözümü, mali kurumlara ve şirketlere sermaye enjekte etmekten, bankalar arası para piyasasında güveni yeniden sağlayacak şekilde merkez bankalarının (ve hazinelerin) taraf olmasından, batık kurumları sistem dışına çıkarmaktan, konut piyasasını çalıştıracak ve giderek toplam talebi artıracak kararları almaktan geçiyor.
Peki, Türkiye ne yapacak? Hem çözümün ayrıntısı, hem de Türkiye’nin ne yapacağı da yarına kalsın...http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=YazarYazisi&ArticleID=902944&Yazar=FATİH%20ÖZATAY&Date=12.10.2008&CategoryID=101

EKONOMİ / 02/10/2008

Şöyle geçmişe baktığımızda 1929 büyük bunalımını, ardından 1970’lerde Bretton Woods sisteminin çöküşünü, sonra 1980’lerde ABD’deki Savings and Loans şirketlerinin batışını, 1987’de borsanın çöküşünü, 1997’de Uzakdoğu krizinin küreselleşmesini hatırlayıveriyoruz. Bu son kriz de kapitalizmin küreselleşmesinden sonra geldi. Bunlara bakınca kapitalizmin sistem gereği kriz yarattığını düşünmemek mümkün değil. 
Kapitalizmin ya da şimdiki adıyla piyasa ekonomisinin temelinde Adam Smith’in ünlü sözü yatıyor: Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler. Bunun dayanağı ise, insanın çıkarı peşinde koşacağı ve çıkarını maksimize etmeye çalışacağı yaklaşımı. Sistemin mantığı gereği insanlar kendi çıkarlarını maksimize etmeye çalışınca toplumun çıkarı da maksimize edilmiş olur. 
Çıkarı maksimize etmeye yönelik adımlar iyi denetlenmediği ve kurallara bağlanmadığı takdirde hileli ve kural dışı yollara kolayca sapabilmeye yol açıyor. Bugüne kadar çıkan mali krizlerin tamamında bu tür kural dışılıklar ya da denetim eksiklikleri söz konusu. Yakından izlediğimiz son üç krize baktığımızda bunu açıkça görebiliyoruz. 1997 yılında uzak doğuda başlayan ve küreselleşen mali kriz, bankaların kredi verirken yeterli titizliği göstermediğini, gerekli incelemeyi yapmadığını ortaya koydu. 2001 yılında Türkiye’nin yaşadığı kriz de aynı şeyi ortaya koydu. Şu anda içinde yaşadığımız kriz de aynı noktada ilerliyor. Önceki krizlerde de aşağı yukarı aynı şeyler söz konusu. Kapitalizmde çıkar kovalamak, kural koymaktan da denetimden de hızlı davranıyor. Sistem bunu özendiriyor çünkü sistemin özü bu felsefeye dayalı. Böyle olunca da sistem kendi içinde kriz yaratan bir mekanizma barındırıyor demektir. O halde kapitalizm bu şekilde uygulandığı sürece kriz yaratmaya devam edecek.
Bunu ilk kez Karl Marx öngördü. Ve kapitalizmin krizlerden kurtulamayacağını, sonunda çökeceğini öne sürdü. Karl Marx, kapitalizmin içerdiği çelişkilerin bu sistemin yıkılmasına yol açacağını savunuyordu. 1929 büyük dünya bunalımı çıktığında Marx’ın eleştirilerinin haklılığı gündeme geldi. Kapitalizm bu büyük bunalımdan bir başka büyük iktisatçı, John Maynard Keynes’in önerileriyle çıktı. Keynes, ortaya koyduğu ekonomi teorisini aslında çok basit bir gerçekten hareket ederek geliştirmişti: Piyasa kendiliğinden dengeye gelemez, devletin mutlaka karışımı gerekir. Buna göre geliştirdiği ekonomi politikası kapitalizmi krizden kurtardı. Zaman içinde piyasanın üstünlüğü yine ön plana çıktı ve devlet ekonomiden çekildi. Küreselleşmeyle birlikte piyasa mekanizması doruk noktasına çıkmışken sistem bir kez daha krize girdi. Yukarıda değindiğim gibi kapitalizm, temelini oluşturan çıkara dayalı mekanizma nedeniyle kriz yaratmaya devam ediyordu. Kapitalizmin içine girdiği son kriz Marx’ın haklı olup olmadığı tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı. Anglikan kiliseler topluluğunun lideri konumundaki Canterbury Başpiskoposu yaşanan gelişmeler sonucunda Marx’a hak verdiğini açıkladı. Bu, Canterbury Başpiskoposu’nun
peş peşe yaptığı ikinci şaşırtıcı açıklamaydı.
Önce biyolojik evrim kuramının kurucusu olan Charles Darwin’den özür diledi, sonra da sosyal evrim kuramının kurucusu olan Karl Marx’ın kapitalizmle ilgili eleştiri ve öngörülerinde haklı olduğunu söyledi.
Anglikan Kilisesi’nin bile eleştirisini çekmiş olmasına karşın kapitalizm çöpe atılacak bir sistem değil. Yapılması gereken şey kural dışı olarak gelişen ürünleri, mekanizmaları, doğru olarak, zamanında belirleyip kurallara bağlamak ve bu şekilde riski minimize etmektir. Bütün sorun kapitalizmin kişisel çıkarın maksimizasyonuna dayalı yaklaşımının, bir süre de olsa, yüksek büyüme ve refah olarak siyasetçiye oy getirmesinden kaynaklanıyor. Oy maksimizasyonu peşinde koşan siyasetçi gereken önlemleri zamanında alamıyor.