Enflasyonla işimiz bitmedi. Hatta bir anlamda işin zor tarafına yeni geldik. Çünkü hiper-enflasyonu, çift haneliye indirmek kolay, yüzde 2-3 arasına indirmek zordur.
Merkez Bankası, bunun bilincinde.
Geçen hafta, 28 Eylül 2005’de, Referans gazetesinde “Merkez Bankası Başkanı Serdengeçti’yi Dünya Överken Türk İş Adamları Eleştiriyor” başlıklı bir yazı çıktı. Yazının ekinde bazı kişilerin, bu arada benim de, kısa görüşleri yer aldı. Ben eleştirilere katılmadığımı ifade etmiştim. Görüşümü biraz daha açmaya çalışayım. Bir de düzeltme yapayım: Ben profesör değilim.
Sayın Serdengeçti’ye yöneltilen eleştirinin özünde “faizlerin gereğinden yüksek kalmasına yol açan bir uygulamayı sürdürmesi” savı yatmaktadır. Merkez Bankası’nın para politikasını kısa dönemli faiz oranlarını kullanarak yürütüyor. Bu yolla bankalara verdiği sinyaller de ekonomideki diğer faiz oranlarını belli ölçüde etkiliyor. Bu da sonuçta ekonomideki toplam talebi etkiliyor Faizlerin yüksek olmasının bu talebi kısması bekleniyor.
Merkez Bankası’nın temel görevi enflasyonla mücadele etmek. Türkiye uzun süre iktisat yazınında “mega-enflasyon” olarak adlandırılan, yüksek iki-basamaklı enflasyon yaşadı. Son yıllarda da Türkiye enflasyonu aşağıya çekmeyi başardı. Ama geldiğimiz noktada enflasyon hala yüksek tek basamaklı düzeylerde seyrediyor. Yani, enflasyonla işimiz bitmedi. Hatta bir anlamda işin zor tarafına yeni geldik. Çünkü hiper-enflasyonu, çift haneliye indirmek, güçlü irade gerektirmekle birlikte kısa zamanda başarılabilecek bir iştir. Almanya, 1920lerde yaşadığı hiper-enflasyonu Dr. Hjalmar Schacht’ın uyguladığı (fikir ondan önce ortaya atılmıştı) Rentenmark planı ile iki ay içinde düşürmüştü. 1923 Kasım ayında enflasyon (yıllık bazda) yüzde 6229 (!) iken, 1924 Ocak ayında yüzde 11’e düşmüş, sonraki aylarda da dalgalanmakla birlikte yüzde 33’ü geçmemişti. [S. W. Webb: Hyperinflation and Stabilisation in Weimer Germany, New York: Oxford University Press, 1989, s. 6 ve s. 65-74].
Buna karşılık enflasyonu düşük çift basamaklı düzeylerden yüzde 2-3 arasına indirmek o kadar kolay olmuyor. 1990 yılında Yunanistan enflasyonu düşürmek için bir istikrar programı uygulamaya başladı. Söz konusu tarihte enflasyon yüzde 20.4 düzeyindeydi. Yunanistan’ın enflasyonu AB’nin kuralları çerçevesinde yüzde 3’ün altına indirmesi tam 10 yılını aldı. 1999’da enflasyon oranı yüzde 2.6 ya indirilebildi. Ülkenin AB üyesi olmasından kaynaklanan avantajlarına rağmen bu süreç epeyce sancılı geçti. Üstelik Tablo’dan da görüleceği üzere, Yunanistan’ın Euro nedeniyle hedeflediği 1999 tarihinden sonra da enflasyon başını kaldırma eğilimine bile girdi.
GRAFİK
Yunanistan tek örnek değil. Başka ülkelerin deneyimleri de aynı yönde. Enflasyonu düşük tek basamaklı düzeye indirip, istikrarı sürdürmek zor ve zaman alan bir süreç. Bir benzetme yapmak gerekirse, Yunanistan’da bizim şimdi olduğumuz düzeyden yüzde 2.5-3 aralığına gelmesi 5 yıl kadar süre almış. Yani yüzde 20.6’dan yüzde 8.9 indiği süre kadar...
Bu konuların farkında olan bir Merkez Bankası yönetiminin enflasyonun indiği yerin doyurucu olduğu ya da bu düzeyde istikrara kavuşacağını varsayması herhalde beklenemez. Hele dışsal şokların istikrarı tehdit etmesi olasılığının arttığı bir dönemde... Merkez Bankamız da bu konudaki duyarlığını hem dile getirmekte hem de eylemleriyle bunu göstermektedir.
Banka neden eleştiriliyor?
Bu durumda, Merkez Bankası Başkanının kimliğinde, izlenen para politikasını eleştirenler ne söylüyor olabilirler? Dedikodu niteliğinde olanlar bir tarafa bırakılırsa iki farklı eleştiri akla gelebilir.
1) Faiz oranları daha düşük olursa, “kendi durumlarının” daha iyi olacağını söylüyor olabilirler. Bence, bu görüşü savunanlar nesnel olarak haklı olabilecekleri gibi böyle bir istekle ortaya çıkma hakları da vardır. Nedense, bunu söylemek ülkemizde ayıp sayılıyor. Ancak, bu durumda faizlerin düşürülmesinin olası iktisadi etkilerinden doğan maliyetinin de hesaba katılması gerekiyor. Burada ilginç olabilecek bir konu da, Merkez Bankası’nın faizleri bugün durumdan şikayet edenleri ikna edecek derecede düşürmesinin fiyat istikrarı ve bekleyişler üzerindeki etkisinin ne olacağı. Bugün faizleri düşürmenin fiyatı yarın çok daha yüksek faizle karşılaşmak ise, bu isteği ileri sürenlerin de, kendi “kişisel çıkarları açısından” bir defa daha düşünmelerinde yarar var.
2) Daha düşük faiz oranlarıyla enflasyonu düşürmede aynı sonuca ulaşılabileceğini ileri sürüyor olabilirler. Bunun anlamı, Türkiye’nin enflasyonu düşürmek için izleyebileceği bir başka yolun var olduğu ve bu yolda faiz oranının daha düşük olacağıdır. Böyle bir yolun özelliklerinin neler olduğu, bugünkü duruma göre neler değişirse bu yol üzerinde ilerlenebileceği açıklığa kavuşturulursa, bunun ciddiye alınıp tartışılmasında yarar var. Ancak değindiğim nokta önemli: Böyle bir yol varsa bile bu yolda değişik olacak olan sadece faiz oranı değildir. Başlangıç koşulları ve/veya karar alıcıların davranışlarının değişmesi gerekir. Örneğin, birden kaynak bulup kamu iç borcunda önemli düşme sağlarız ve özel kesimin de hiç olmazsa borçlanma oranının artırmamasını sağlarız. Hükümet de kamu reformunda ciddi olduğunu gösterecek uygulamalara başlar. Bu arada faiz dışı fazlayı da artırır...
Eğer “Yok canım, işi abartmanın alemi yok. Sadece faiz oranları düşürülerek bu iş sağlanabilir” deniyorsa, bu bana hiç de ikna edici gelmiyor. Böyle bir yol var da Merkez Bankası niçin bunu bulamıyor? Üstelik, bir merkez bankacının, faizleri yüksek tuttuğu için eleştirileceğini bilmesi için Sayın Serdengeçti gibi 25 yıllık deneyim sahibi olması da gerekmiyor. Lisans öğrencileri bir dönemde bunu gayet iyi anlıyorlar. Merkez bankacıların kendilerine kızılmasından hoşlanan insanlar oldukları söylenemez. Onlar, sadece, kendilerine kızılmasına tahammül eden insanlardır. Ama birilerinin kalkıp, en azından Merkez Bankası uzmanlarının yaptıkları teknik düzeyde bir çalışma yapıp, daha düşük faiz düzeyinde aşağı yukarı aynı biçimde enflasyonu düşürmeyi sağlayacak bir almaşığın olabileceğini gösterebilirlerse, hep beraber öğreniriz. O zaman da Merkez Bankası’na bu yolu niçin bulamadığını sorarız.
Bütçe açığındaki artış gelecek yılda da sürecek 26.09.2005
Bütçe açığı rakamı, bundan sonra yükselecek. Ama bu yükselişin yıl sonu için yapılan öngörüleri alt üst edecek düzeye varacağını sanmıyorum. Gelecek seneyi ise merak ediyorum doğrusu.
Doğrusu uzun bir yaz geçirdik. Bununla günlük işlerimizden uzaklaşmayı, düş kurmayı, başka sorunlarla uğraşıp beynimizi dinlendirmeyi kastediyorum. Bayan Merkel’in seçimi kazanması durumunda Avrupa’nın tavrının ne olacağıyla uğraştık. 3 Ekim üzerine çeşitlemeler, Katrina kasırgasının ABD ekonomisi yoluyla dünya dengeleri üzerinde etkisi üzerinde alıştırmalar yaptık. Yaz düşlerimizin ortak yönü, bizim dışımızda olan bir şeylerin (Merkel, Avrupa Birliği, Katrina Kasırgası) bizi nasıl etkilediğine bakıp, hayıflanıp ya da sevinmemizdi. Ama yaz bitti. Sorunlarımızın, zamanın doğal etkisi dışında, değişmediğini görüp, kendimizi biraz güzün hüznüne alıştırma zamanı geldi. Bunu kendimizi bunalıma sokarak da yapabiliriz, bahçemize düşen yaprakları toplayıp, güz renklerinden tat alarak da...
Özetle işimize bakalım. Kamu kesiminden başlayalım. Bütçe verileri ne gösteriyor? TEPAV/EPRI bir süredir aylık olarak Mali İzleme Raporları yayınlıyor. Bu kaynakta Maliye Bakanlığı ve Hazine Müsteşarlığı tarafından açıklanan bütçe bilgileri ele alınıyor ve yorumlanıyor. Çok yararlı bir katkı olduğunu düşünüyor ve yararlanıyorum. İlgilenenlere salık veririm (http://www.tepav.org.tr).
Bütçe harcamaları reel olarak düşmüş
Bütçeye ilişkin son bilgiler ağustos ayına ilişkin. Bütçe harcamaları, ağustos ayı sonu itibariyle bir yıl öncenin aynı ayına oranla yüzde 3.5 fazla. Bütçe harcamalarında bu yıl öngörülen artış (geçen yılın gerçekleşme rakamlarına oranla) yüzde 11. Demek ki, harcamalar öngörülenden çok daha az artmış. Hatta dönemin enflasyonunu da hesaba katarsanız, reel olarak düşmüş bile.
Hükümet harcama artırıcı isteklere nasıl direnmiş acaba? Ya da direnmiş mi? Bu sorulara yanıt verebilmek için bütçe harcamalarının alt kalemlerine bakmak gerekiyor. Faiz dışı harcamalara baktığımızda artış yüzde 23.5. Bu 2005 yılı için öngörülen artıştan (yüzde 18.5) oldukça fazla. Pek direnç olmuşa benzemiyor. Hükümetin harcama artırıcı isteklerin peşine takıldığını söylemek belki haksızlık olur ama bu isteklerin karşılıksız kaldığı da söylenemez. Sonuç olarak, bütçe harcamalarındaki artışın düşük kalmasına yol açanın faiz harcamalarındaki azalma olduğu anlaşılıyor. Nitekim yılın ilk 8 ayında bu kalem bir yıl öncenin aynı dönemine göre yüzde 20.2 azalmış. Oysa yılın tümü için bütçede faiz harcamalarının değişmeyeceği öngörülmüş. Bu da ekonomide istikrarı sağlama yolunda ciddi adımlar atılmış olmasının ödülü. Ama iki noktanın da altını çizelim. Bu ödül her yıl verilmiyor, hata yapılınca da hemen geri alınıyor.
Ancak aklıma takılan bir soru var. Neden bütçenin faiz harcamaları kaleminde öngörülen artış ile gerçekleşen arasında bu kadar fark var? Herhalde Hazine Müsteşarlığı bu yıl ne kadar faiz ödeyeceğini tahmin edebiliyordur. İhtiyatlı olmak için bir pay bırakıldığını düşünsek bile bu kadar fark olmaması gerekir. Akla gelebilecek bir nokta, 2004 ve 2005 yılında faiz harcamalarının yıl içinde dağılımı arasında fark olabileceği. Gerçekten de böyle bir durum var. 2004 yılında ocak-ağustos döneminde bütçede öngörülen faiz ödemelerinin yüzde 71.8i yapılmış. Oysa 2005 yılının aynı döneminde bu oran yüzde 57.3. Demek ki, önümüzdeki aylarda faiz harcamalarının düşük kalmasının toplam harcamalar üzerindeki etkisi azalacak demektir.
Faiz dışı harcamaların yıl içinde dağılımı açısından 2004 ve 2005 yılları arasındaki fark görece daha az. 2004 yılında ilk sekiz ayda yapılan harcamalar toplamın yüzde 57.7’si iken 2005 yılında bu rakam yüzde 60.1 e yükselmiş.
Yıllık artış hedefinin epeyce üzerinde artış gösteren kalemlerden ilki “Mal ve Hizmet Alımları”. Bu kalemde yüzde 15 artış öngörülürken, yılın ilk sekiz ayındaki artış miktarı yüzde 40 dolaylarında olmuş. Bu harcama kaleminin detayına bakıldığında da önemli bir değişiklik görülmektedir. 2004 yılının ocak-ağustos döneminde, bu baslık altında yapılan harcamaların yüzde 10.4’ü “Sağlık Hizmetleri”ne yönelirken, bu oran 2005 yılının aynı döneminde yüzde 21’e yükselmiş. Bu kalemde toplam ödeneklerin yaklaşık yüzde 74'ü ise yılın ilk sekiz ayında kullanılmış. Hızlı artış gösteren diğer bir kalem ise “Sermaye Giderleri”dir. Bu kalemde yüzde 26 artış öngörülmüşken ilk sekiz aydaki artış hızı yüzde 64.4 olmuş. Ancak bu kalemde de ağustos sonuna kadar olan dönemdeki kullandırımın toplam içindeki payı geçen yıldan 10 puan daha fazla. Dolayısıyla bu kalemdeki artışın bir kısmı harcamaların zamanlanmasındaki farklılıktan kaynaklanmaktadır. “Sermaye Giderleri” başlığı altında yapılan harcamaların yüzde 82'sinin “Müteahhitlik Giderleri” alt kaleminden kaynaklandığını da belirteyim.
Benzer bir durum “Sosyal Güvenlik Kurumlarına Yapılan Cari Transferler”de görülmektedir. Ocak-ağustos dönemi bütçe harcamalarının dörtte birini oluşturan bu kalemdeki artış hızı yüzde 22.6 olup, bu bütçede yılın tümü için öngörülen artış oranının (yüzde 13.8) epeyce üstündedir. Bu kalemde de yıl boyu yapılması planlanan harcamaların ocak-ağustos dönemine düşen kısmında geçen yıla (yüzde 66.1) oranla 2005’de (yüzde 71.2) bir artış görülmektedir. Ancak, bu kalemdeki harcamaların “Sermaye Giderleri”nden bir farkı var. Bu kalem iktisat politikası yapımcısının denetiminde değil, çünkü kamunun üstlendiği yasal yüklenimler söz konusu. Dolayısıyla, bu kalemdeki artışın kalıcı olması olasılığı yüksek. Üstelik bu durum sadece söz konusu kalem ile sınırlı değil. Bütçe harcamalarının yaklaşık yüzde 80'i iktisat politikası kararlarına karşı duyarlılığı düşük kalemlerden oluşuyor. Yani iktisat politikası yapımcısı, reform niteliğinde düzenlemelere gitmedikçe, bu harcamaların artış oranını belirleyebilme durumunda değil.
Bütçe gelirlerinde ocak-aralık 2005 dönemindeki artış yüzde 20.3 olmuş. Ulaşılan 126.4 milyar YTL toplam bütçe geliri düzeyi 2005 için beklenen gelirlerin yüzde 67.4ü. Bu oran geçen yılın oranından (yüzde 68.1) pek farklı değil. Burada dikkati çeken nokta, vergi gelirlerinin yaklaşık yüzde 30'unu oluşturan “Gelir, Kâr ve Sermaye Kazançları üzerinden Alınan Vergiler”deki artış oranının yüzde 16'da kalması. Buna karşılık, toplam vergi gelirlerinin yaklaşık yüzde 45'ini oluşturan “Dahilde Alınan Mal ve Hizmet Vergileri”ndeki artış oranı yüzde 25.1 artmış. Bu artış da büyük ölçüde “Petrol ve Doğal Gaz Ürünlerine İlişkin Özel Tüketim Vergisi”nden kaynaklanıyor. Sözün kısası, bütçe harcamalarında sözünü ettiğim katılık, bütçe gelirleri için de söz konusu.
Bütçe açığı rakamı, bundan sonra yükselecek. Gerçi bu yükselişin yıl sonu için yapılan öngörüleri alt üst edecek düzeye varacağını sanmıyorum ama hane halkına yapılan “Tarımsal Amaçlı Transferler” ve “Sosyal Amaçlı Transferler” gibi iktisat politikası kararlarıyla etkilenebilecek harcamalara ilişkin soruların artmasına yol açacağını tahmin etmek zor değil. Gelecek seneye gelince… Görülen o ki, sözünü ettiğim katılıklar biraz daha artacak. Peki o zaman ne olacak? Reformlara mı ağırlık verilecek, mali disiplinden taviz mi verilecek? Bilmiyorum, ama merak ediyorum doğrusu.
0 yorum yazılmıştır